BİLİMSEL TİYATRO ATÖLYESİ 27 MART DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ
(27 MART 2010) – (7.BİLDİRİ)

 

            İyi akşamlar… Hoşgeldiniz.


            Size yedincisini okuyacağımız, BTA 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisi’nin bu yıl ki temel vurgusu toplumsal aymazlık, aptallığıyla uzlaşan bir kitle ruhu, kanıksama ve korku olmalıdır bize göre. Çünkü geçen yıllarda sorun olarak işaret ettiğimiz hiçbir şeyin olumluya doğru bir gelişme göstermediğini izledik. Herkesin zayıf olduğu dini inançları ve uyuşturulmuş beyinlerin cehaletini sömüren bir medya; zavallı kandırılmışları cinle, hortlakla etkileyen ruh katili bir televizyon; vurdu kırdıyla coşumu elde etmek isteyen sözde sanat satıcıları; cafcaflı aşk entrikalarıyla toplumu uyutan ağzı içki kokan bir bar edebiyat tayfası ve ruhları temizleyip arındırmak yerine, toplumsal ahlak hastalıklarını birer parazit gibi kullanan bir iktidar siyaseti… Onlar bizden çok daha güçlüler biliyoruz; sabahtan akşama kadar dedelerle nineleri evlendirmek için çabalar onlar, onlar sonu gelmeyen içi bomboş dizileriyle bizleri kandırmaya çalışırlar, spor programlarında fanatizmi örgütleyip kafamızı uyuştururlar… Peki her yerden kuşatılmış bu aydın, bu yurtsever, bu sanatsever tacizine karşı elimizde neyimiz var?...Sadece sanatımız. İktidarın borusunu üflemeyen, cesur ve biricik sanatımız; tiyatromuz… Bizler şuna inanıyoruz ki; bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmıyorsan, korkaksın demektir. Korkaklar da sadece bacaklarıyla düşünürler. Ve sadece bir tek şey düşünür bacaklar; kaçmayı…


             Biz kaçmıyoruz, işte buradayız. İki ay sonra 11 yaşına giriyoruz. Başladığımız gibi biliyor ve inanıyoruz ki yine; cüce, dağa da çıksa cüce, dev kuyuya da düşse devdir. Hem kurtlarla yaşayan ulumayı da öğrenir. Biz BTA’lılar ve BTA kültürüne inananlar; iyi nişancılar olmalıyız diye düşündük hep. Önümüze çıkarılan kuklaları değil, gölgelerin, pusun içindeki kuklacıyı vurmak için sahneye çıkmamız gerektiğini… Herkesi memnun eden bir tiyatro olmadık, olmayacağız. Çünkü herkesi memnun eden bir tiyatroda köklü bir yanlışlık vardır. Bizimse köklü bir felsefemiz olmalı ki her rüzgara eğilemiyoruz. Başımız ve kuyruğumuz dik. Gebersek de, onsak da, ölsek de … kuyruğu yere indirmeyiz. Yardım edin, uzatın elinizi bize… BTA’mızın anneleri, babaları, çocukları olun… Biz sizi çok seviyoruz çünkü… Biz size çok inanıyoruz çünkü… Bizi bugüne kadar hiç yalnız bırakmadınız, gene bırakmayın… Övgülerinizle bize moral verdiniz, eleştirilerinizle hatalarımızı düzeltmemiz için bize yardım ettiniz… Bizden hiç vazgeçmediniz… Unutmamanızı isteriz ki, BTA bugüne kadar getirdiği kültürü sürdürerek, yolunda ilerlemeye devam edecek; inandığı tiyatrodan vazgeçmeyecektir. Sözlerimiz, mücadele etme isteğimizi, aşkımızı yeteri kadar anlatmaya yetmiyor. Bu, dünyanın en zengin dilinde, Türkçe’de bile… yetmiyor.


               Şimdilerde iç parçalayan ülke tiyatrosunun hazin anlayışı neredeyse o ki; tiyatroda cicili bicili iki dekor ve kalın kafalı eşekleri güldüren bir iki bel altı esprisi, Shakespeare’den daha fazla para getiriyorsa, Shakespeare gider … eşekler gelir. Ve yine mini etekli güzel, beyinsiz bir kız sürüsü ve soytarı birileri Mozart’tan daha çok örgütleyip dinletilirse, Mozart da gider, berbat sesli kargalar gelir kulaklarımızın eşiğine. E hani tiyatro sahnesi bir düşünce fabrikası, bir bilinç uyarıcısı, bir toplumun toplumsal davranışlarının yorumlandığı tek yerdi?... Öyledir … öyle olmalıdır… Öyle olması ve öyle kalması içinde dehalarımızı ve terimizi döküyoruz şuncağız sahneye. Biliyoruz ki,köpeğin dili değdi diye, okyanus mundar olmaz.


               Umutsuzluğa, kedere ve yılgınlığa karşı, replikten mermilerle dolduruyoruz silah depomuz olan tiyatromuzu. İnsanı yücelten bir mabed olması için uğraştığımız tiyatromuzu… BTA adındaki ortak çocuğumuzu… Ama biliyoruz ki yine, bu erdemli, bu cilalı, bu kışkırtıcı sözlerin gerçek olması için önce kendimiz inanmalıyız tiyatroya. İnanıyoruz, inanmakla kalmayıp, inanan çocuklar yetiştiriyoruz. İnanmayı bilen çocuklar çoğalarak yetişsin diye kuyudaki dev olan tiyatromuzu çok ciddiye alıyoruz. Ortak değerlerimizin yerle bir edildiği bugünlerde artık geçmiş ve geleceğe değil, yalnızca sonsuz bir “şimdi”ye inanıyoruz. O yüzden hep “şimdi” tiyatro yapıyoruz.
Kaçmıyoruz. Korkmuyoruz. Onlarla, parayla işbirliğini reddediyoruz. Bu işi aklımızı korumak ve aklımızı bulandırmak isteyenlere karşı, ısrar ve aşkla yapıyoruz. Kılıçların vereceği karar elbette ki kanlı olur. Korkmuyoruz. İnandığımız gibi, yolumuzdan sapmadan, kıvrılmadan, eğilip bükülmeden geleceğe yürüyoruz. Tahtalarını yıpratmak istediğimiz sahnemize bu yüzden çıkıyoruz.


                Uzun söze gerek yok. Kıssadan hisse toplayalım sözlerimizi ve son sözü söyleme gafletinden kurtulalım. Çünkü tiyatroda son söz diye bir şey yoktur. Çünkü tiyatro garip, şaşırtıcı, yüce bir mekandır. İçine girebilirsiniz ama asla dışına çıkamazsınız.
Az sonra “Sarah Bernhardt” isimli oyunumuzla, sanatsal ahlakını sonsuza kadar korumuş, toplumsal sorumluluğunun bilincinde, bacağı kesilmesine rağmen 37 gün sonra tahta bacağıyla sahneye çıkmış olan dünyanın en büyük kadın oyuncularından, bizim gerçek kahramanlarımızdan birinin, Sarah Bernhardt’ın yaşam öyküsünü izleyeceksiniz. Lütfen oradaki repliklerden bazılarını üstünüze alının. Kendinizle yüzleşmekten çekinmeyin. Ne diyor şair;”güzel yüz aynaya aşıktır”.Size iyi seyirler dilerken artık slogana dönüşmüş olan ortak sesimizle bitirelim bildirimizi.


Yaşasın tiyatro, yaşasın BTA!
Tüm BTA adına;
Hayrettin Filiz / S. Barış Açıkgöz
27 Mart 2010