115 YAŞINDA BİR İTALYAN ÇOCUĞU ÜZERİNE KISA BİR DENEME  

                 Çocukluğumdan beri, ne zaman bir ağustos böceği sesi duysam, o böceklerin birer peri kızı olup, mutsuz çocukları koruyup, onlara şefkat vereceğini düşünürüm hep. Sık ağaçlı bir Karaburun ormanında yürüyüş yaptığımda ya da bir dağ kampında geceleyin, dünyanın en güzel gürültülü sessizliğini onlar verir. Ve onlar benim gibi bir çok çocuğun küçücük, heyecanlı yüreğinde, ağustos böcekli çocukluk anılarıdır aslında…

                 1826’da İtalya’nın Floransa’sında ağustos böceklerinin sesi, yeni doğan bir İtalyan çocuğunu karşılamak için olsa gerek daha bir gür çıkıyordu. Bir çeşit “Hoş geldin küçük Carlo” der gibiydiler. Yıldızlara baka baka bağırıyor, bağırıyorlardı. Küçük Carlo bu çığlıkları, 64 yıllık ömrünün elli yedinci senesinde, biraz da zorunluluktan duyacak ve sonsuza kadar sürecek bir çocuk düşüne dönüştürecekti. Ta ki sık ağaçlı bir Karaburun ormanında yürüyen bir Türk çocuğunun düşleriyle kesişmesine kadar sonsuz…  

                 Gökyüzü ve yıldızlar hiç kimsenin olmadığı kadar çocuklarındır. Ve denizin sesiyle, ağacın yeşili… Güneşin ışıkları ve süt kokan bir sabah, çocukların olduğu kadar kimsenin olamadılar bugüne kadar. Ve ağustos böcekli çocukluğun, hiçbir zaman eskimeyen anılarıyla, çocukluğunda cebine doldurduğu kumları her zaman sevenlerindir aslında dünya. Dünya belki de renklerin parladığı bir çocuğun gözbebeği kadardır.  

                 1800’lerin ortalarına geldiğimizde, Floransa’da Manzoni Okulu geleneği denen bir yazarlık anlayışı oldukça etkindi. Bu insanlar, yazın sanatında yenilik yapmak için sürekli deneyen insanlardı. Neye karşı? O güne dek süregelen geleneksel İtalyan edebiyatına karşı. Neye karşı? Son derece etkin olan Toscana diline karşı… Çünkü Avrupa, sınıfların oluşturduğu yeni bir dünya yapılanmasına giriyor; işçi sınıfı ve burjuva sınıfı her alanda çatışıyor ve toplumsal bir karmaşaya saplanıyordu artık günler. Hızlı, gergin ve öfkeli bir kuşak kalem sallamaya başlıyordu. Koca sakallı bir Alman filozof sadece siyaseti değil, ticareti, sanatı, toplumbilimi, ekonomik dengeleri, yönetim biçimlerini yani kısaca her şeyi birbirine katacak bir tezle düştü 1800’lerin ikinci dilimine. “Komünist Manifesto” adıyla tarihe geçen bu deprem, sanatı, biraz daha küçültürsek çocuk edebiyatını da kökünden sarstı. Amerika’da burjuvazinin kapitalizme, kapitalizmin de emperyalizme dönüştüğünü fark eden Mark Twain(1835-1910) “Huckleberry Finn’in Maceraları”(1884) adlı çocuk romanında “yaşamsal eşitlik” savını ortaya atıyordu. Üstelik Ku Klux Klan gibi ırkçı örgütlerin en saldırgan dönemi yaşanırken… Fırsatlar ülkesi Amerika’da borçlarına yetişmek için aralıksız seminerler vermesine karşın borçlarını bitiremeden ölmesi, taraflı kaynaklarca açıklanamayan bu yazarı okurken dudağımın bir kenarından sallanan acı bir gülümsemeyle bakıyorum hakkında yazılanlara. Twain böyle bir savla çocuk edebiyatına bir klasik katarken, ardı sıra bir akıma adını verecek, “Alice Harikalar Diyarında” (1865) adlı çocuk romanı, edebiyat dünyasını allak bullak ediyordu. Bir matematik profesörü olan Charles Lutwidge Dodgson yani tanınmış adıyla Carroll Lewis (1832-1898), yaşanan çağın sunduğu saçmalıklara inat, düşsel bir dünya yaratmış; iskambil kağıtlarının, tavşanların, mantarların konuştuğu bir acayip masalla dünyanın bütün dillerine girmeyi başarmıştı. Değerlerin ve insana ait ne varsa her şeyin kapitalist üretim ilişkileri içinde erimeye başladığı bu duygusal erozyondan kurtulmak için herkes kendince bir dünya yaratma peşine düşmüştür. Alice’in masal dünyası gibi… Bir matematik profesörünün böylesi “çocuk” bir eser yazması sizce nasıl açıklanır?  

                Peki, bunlar olmazdan önce nasıl bir çocuk edebiyatı egemendi dünyada?... Her ne kadar çocuk edebiyatı kavramı benimsenmiş ya da yeterince önemsenmiş olmamakla birlikte idealize edilmiş, her şeyin yolunda olduğu, tek amacı didaktizm ( öğretici ) olan tuhaf, sahte bir anlayışın egemenliği sürüyordu. (Hala da sürüyor bence.) Ülkemizde şimdilerde bile baskısından kurtulamadığımız; örnek bir çocuğun ele alındığı, ulusal değerleri öğretme adına ırkçı-şöven bir öğretinin kışkırtıldığı, annelerin mutlak şefkat yüklü, fedakar, babaların erdemli, namuslu insanlar olduğu ve çocuk kahramanların kırk yaşında biri gibi düzgün konuştuğu bir çocuk edebiyatı… İyi, güzel de bunca ağaç katliamını kim yapıyor öyleyse? Bunca çirkin hukuk skandallarının sorumlusu kim? Sağlıkta, eğitimde çamura saplanmış politikaları bu her şeyleriyle mükemmel insanlar mı üretiyor? Yani her şey yolundaysa eğer çocuk kitaplarında dediğiniz gibi neden hala savaşlar yapılıyor? Neden insanlar birbirini öldürüyor?  

 

                 Araştırma-geliştirme-deneme mantığından uzak, hazır reçetelenmiş-tüketime dönük bir edebiyat… Örnek mi? Yaklaşık kırk senedir Avrupalının kitaplığına koyup koymamakta karar veremediği Edmondo De Amicis ve ünlü saçmalığı “Çocuk Kalbi”. Her şeyin mükemmel bir sistematik içinde gösterildiği 112 yıllık bir uyutmaca. Ama biz çocuk kitabı deyince hemen Çocuk Kalbi’ni öneriyoruz hala çocuklarımıza. Yazık.

                 Bu yorucu analizlerin ardından kulağımı açık penceremden dışarıya uzatıp dünyayı dinliyorum. Çok uzakta bir ağustos böceğinin sesi… Havayı kokluyorum. Kar yağıyor sanki. Durun, uzaklığı tahmin edeyim. Elli sene uzaktan geliyor ses… Yok yok, en az seksen sene. Belki de yüz… Omzuma bir kuş konuyor. Fısıltıyla, “Tam tamına 115 sene” diyor. “Yüz on beş sene önce Floransa.”  

                 Gazetenin müdür odasında sinirli bir adam, artık 57 yaşına gelmiş bizim küçük Carlo’ya parmağını sallaya sallaya bir şeyler anlatıyordu:

                 “Bakın Bay Carlo, 1848’de değiliz artık. Ne Toscana ayaklanmasındaki siz sizsiniz ne de Risorgimento hareketindeki ateşli gençsiniz artık… Kendinize gelmenizi ve birikmiş borçlarınızı ödemenizi rica ederim… Gazetecilik hayatınız boyunca ürettiğiniz çocuk romanlarınız artık okunmuyor. Gazetemizin yeni, değişik romanlara ihtiyacı var. Bilmem anlatabildim mi? Ne “Giannettino’nun İtalya Gezisi” ne de “Minuzzolo”yu kimseler okumuyor artık… Hem sanatsal hem de eğitici bir şey istiyorum sizden. Şöyle çarpıcı bir şey olmalı… Ne bileyim, en azından yayınlandığında gazetemizin tirajı biraz da olsa yükselmeli… Belki o zaman birikmiş borçlarınızı kapatabilir, üstüne para bile verebilirim size… Özetle önümüzdeki aya kadar süre veriyorum. Bir çocuk romanı yazıp getirmelisiniz. Ama bu roman anlattığım özellikleri içermezse, yani nasıl söyleyeyim, beğenmezsek, daha doğrusu gazetemizin tirajını yükseltecek bir nitelik taşımazsa…”  

                 Carlo sözünü keser müdürün. “Ya dediğiniz gibi olmazsa müdür bey?”  

                “Çok üzülerek, artık birlikte çalışmamızın çok güç olacağını bildirmek zorunda kalacağım o zaman bay Carlo.”

                 Senelerin gazetecisi Carlo, hayatı boyunca hiç bu kadar üzülmemişti. Borçluydu ve eskisi kadar hırçın bir gençlik çok uzağındaydı üstelik. Ne yapardı bu işini kaybettiği zaman? Evine kapanıp çalışmaktan başka yol yoktu. Her ne kadar zorunluluktan bile olsa, yazıyor, yazdıkça çocuksu bir coşkuyla aralıksız çalışıyordu. İki sene önce, 1881’de yazmış olduğu “Gözler ve Burunlar” adlı kitabı fazla didaktik ve sanatsal niteliği düşük olarak nitelenmişti. Bunun tekrarlanması halinde kaybettiği sadece işi olmayacaktı. Gergin bir ay başlıyordu Carlo için. Oysa ki o hep çocukluğunu düşünmüştü. Çocukken yaşadığı şaşkınlıkları, okuldan kaçışlarını, büyüklerin dünyasıyla çocukların dünyasının farklı olduğunu… Durduk yerde ateş basıyor; bir yanı kara kış soğuğunu duyarken bir yanı ilkbaharı yaşıyordu. Çocuk düşleri her zaman en iyi kurtarıcı olmuştu hayatında. Bu kez bir daha… Lütfen… Son kez çağırıyordu peri olan ağustos böceğini.  

                 Eser 28 günde yazıldı. Elli yedi yaşının verdiği yorgunluk ve sonucu merak eden yüreğinin sesiyle müdürün odasına girip eserini masanın üzerine bıraktı. Müdür o gün yerinde değildi. Sonraki gün ve sonraki gün Carlo için hayatının en uzun iki günü oldu. Üçüncü gün eser gece baskısıyla bütün İtalya’ya, bir yıl geçmeden de bütün Avrupa dillerine çevrilerek bütün çocuklara ulaştı. Bugün; elli yedi yaşına gelmiş bir insanın bile çocuk kalabileceğinin en güzel örneği sayılan bu kitap; bir yanda tahta oğluna alfabe alabilmek için ceketini satan Antonio Usta’sı, diğer yanda sorumsuzluğun adı olan kurnaz tilkisi ve kötü kalpli kedisiyle, koruyucu ağustos böceği ve ne zaman sıkışsa ortaya çıkıp yardım elini uzatan perisiyle, Pinokyo’dur. Pinokyo’yu bilmeyen çocuk var mıdır? Sanmam. Ama gazeteci Carlo Collodi’nin adını kaç çocuk bilir, onu da merak ediyorum.

                Tahta bir kuklanın (115 yaşında bir İtalyan çocuğu mu deseydim yoksa?) hala çürümemesi sadece onun tahtasının dayanıklılığından olmasa gerek? (1883) Ortaya çıkan sonuç şöyle: Sanatçı hayatın içindedir. Hem öyle bir içindedir ki, tahta bir kuklanın elinden tutup, yüzyıllarca yürüyebilecek kadar içinde…

 Hayrettin Filiz

24.09.98-Bornova

 

 

Hayrettin Filiz