ABDÜLHAMİT VE KİTAPLARA DAİR KISA BİR DENEME  

             Hem sözü , hem fikri nasın (halkın) kontrol altındadır;

Kimseler Türkiye’de bu hale mani olmuyor.

Eskiden derlerdi ki: “Gümrük alınmaz laftan”,

Şimdi sansör (sansürcü) yüzde yüz gümrükle kani olmuyor.

                                                                                                             Şair Eşref  

 

     

                1893 Mart’ında Ercümen-i Teftiş ve Muayene Kurulu’ndan “kızılkuyruk” lakaplı Ebülmukbil Kemal      

başkanlığında Ahmet Arifi, Behçet ve Hıfzı imzasını taşıyan iki rapor gelir maarif nezaretine. Birinci rapor; bir 

otobüs biletiyle ilgili yasaklanma kararının onaylanmasını istemektedir.

 

                “Tramvay arabasıyla Sultan Mahmut Türbesi’ne kadar gelecek yolculara özgü, adı geçen şirketçe 

düzenlenerek Aramyan Matbaası’nda basılagelmiş biletlerde yalnız “Sultan Mahmut” adı geçmekte ve biletler 

kestirilip alındıktan sonra başka bir memura verilmesi gerekmediğinden müşteriler tarafından öteye beriye atılıp 

ayak altında kalmak gibi bir riayetsizliğe uğradığı görülmekte bulunduğundan sözü geçen yüce ismin, anlatılan 

riayetsizlikten korunarak değiştirilmesiyle…” diye devam ediyor.

İkinci rapor; bir konfeksiyon mağazasının duvar ilanlarının dini zedelediği ve dolayısıyla yasaklanmasına dair onay ister. “Galata Yüksekkaldırım’daki 36 numaralı matbaada basılıp benzeri gibi pul yapıştırılarak yayımlanan Osoley adlı elbise mağazasına özgü ilan kağıtlarının bir yanında şaşkınlık anlatmak için kullanıldığı anlaşılan fakat Tanrı’nın adını taşıyan “Maşallah ne ucuz” cümlesi bulunup bunun uygun yere konulmadığı, dolayısıyla müsaderesi gerekeceği…” diye sürüyor.  

1876. II. Abdülhamit 33 yıllık saltanat hayatı boyunca bolca alıp vereceği bir senetle tahta geçiyor. Senet, ülkeyi meşrutiyetle yöneteceğine dairdir. Fakat çok sürmüyor, bir yıl sonra Osmanlı-Rus Savaşı bahanesiyle 23 Aralık 1876’da ilan ettiği Türkiye’nin ilk anayasası sayılan Kanun-i Esasi’ ye dayanarak meclisi kapatıyor ve tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “zaptiye-jurnal” örgütü kuruyor. Korkusu; cinnet geçirdiği için tahttan indirilen 5. Murat’ı yeniden tahta oturtmak isteyen bir grup insanın başarısız suikast girişimlerinin birinde kendisini öldürebilme ihtimalidir. Artık karanlıktır ülke ve kitaplar tutuklanarak idam edilmektedir. 12 Mayıs 1902 tarihine kadar katledilen 165 çuval kitabın, Çemberlitaş Hamamı’nın avlusundan yükselen alevleri ısıtmaktadır koca burunlu Abdülhamit’in yüzünü şimdi. 33 yıl “burun” sözcüğünün yasak olduğunu hatırladığım her zaman “koca burunlu” demek istedim hep. Koca burunlu, koca burunlu Abdülhamit. Dante’yi, Victor Hugo’yu, Shakespeare’i yakan, bütün coğrafya ve harita kitaplarına düşman, korkak hem de koca burunlu... Bu şaşırtıcı uygulamalar zamanla dozunu arttıracak ve inanılmaz bir hal alacaktır.

            Abdülhamit’in bu tuhaf ve korkunç hikayesi 1888’de yürürlüğe koyduğu “Matbaalar Nizamnamesi” ile başlar. Basımevi açmak isteyenler, devletin çıkarları ve padişahın “kutsal haklarına” dokunan yayınları basmayacaklarına dair senet vereceklerdir. Bu senetle; gerek maarif ve matbuat müdürlüğü memurları ve gerekse zaptiyelerce denetlemeyi ve zaptiyeler istediği an aranılmayı kabul etmişlerdir. Basımevi ruhsatnamesi için çalışılan anlarda basımevi kapısı sadece bir zemberekle kapalı olacak ve her iki yanında bina varsa, o binalara açılan pencere, kapı gibi geçitler olmayacaktır. Eğer bu koşullar uygunsa basımevi ruhsatnamesi, çalışanlarının jurnal bilgilerinin temiz onayından sonra verilir.  

            Yani nedir ki kitap dergi? “Zihinleri karıştıran” , ve mutlak iradenin esirgeyen yönetimine karşı “din ve şerriye” kurallarının öngörüsünden çıkmaktadır. Biz altı yüz senedir Müslüman bir ırkın evlatları olarak Türkiye’ye girecek yabancı basının içeriğinin, altı yüz yıllık devletimizin ve onun haşmetli padişahının çıkarlarını zedeleyip zedelemediğini bilmek istiyorsak suçlanmalı mıyız? Bunu denetim altında tutmak, devleti denetim altında tutmaktır.

            Haklıydı Abdülhamit. Bir ülkenin kitaplarını kontrol altına almak yetmez, basınını denetleyecek bir sistem getirmek yetmez, resimler, armalar, madalyalar, ve bilinçlenmeye, yenilenmeye ve öğrenmeye dair her şeyi güdümlemek o ülkenin geleceğini belirlemekle eş anlamlıdır.

            Ve belki dünyanın en tehlikeli şeylerinden biridir bir kitaba kelepçe takmaya çalışmak…

            Abdülhamit, saplantılı ve basiretsiz diktatörlük düşlerinin baş düşmanını iyi saptamış ancak nafile bir mücadeleye girmiştir. Bir nehir akar, bir set çekerler önüne. Su sete dayar omzunu, set yıkılmaz. Arkadan gelen su omzunu hazırlamıştır zaten. Set şöyle bir esner. Ardından gelen su sadece iter parmağının ucuyla, set nehrin sularına gömülür, akar gider. Abdülhamit ve o ünlü korkusu gibi, zavallılığıyla anılır.

            Aslında muhteşem bir insan korkusunun ender örneklerinden biridir Abdülhamit’in durumu. Bir ülkenin başındaki adam, yani Osmanlı’nın tahtında oturan Abdülhamit, bir “tahtakurusu” sözünü, “tahtı kurusun” çağrışımını yaptırıyor ya da yanlış basılır korkusuyla yasaklıyorsa; “nişan itası” yerine “nişan hatası” yazıldı diye Takvim-Vekayi yani “Resmi Gazete”nin 1908 ‘e kadar kapatılmasına neden oluyorsa durum gerçekten vahimdir.  

            Bu acınacak durum, devletin resmi kurumları arasında yıllar sonra ortaya çıkan yazışmalarından da takip edilebilir. Abdülhamit’in baş kâtibi Tahsin Efendi, Yıldız Sarayı’ndan, Matbuat Müdürlüğüne gönderdiği 9 maddelik sansür yazısını “…her şeyden önce, dünya değer padişah hazretlerinin sağlığı… üzerine havadisler verilecektir.” diye başlatıyorsa, teokratik düzenin en büyük düşmanının kim olduğu tartışılmaz bile.

            Geçen yıllarda yayınlanan Zeynep Oral’ın “Bu Cennet Bu Cehennem” adlı Türkiye gezi notlarını okuyorum. Karşıma beni dehşete düşüren bir bölüm çıkıyor; “Kitaptutukevi”. Bu bölümde 1980 askeri darbesinin hemen ardından toplatılan ve Ankara Macunköy’de “rutubetten morarmış sayfaları” ve küf kokusunun geniz yaktığı” tastamam 154 bin 54 kitabın hazin öyküsünü okuyorum. Aklıma Abdülhamit’in Kızılkuyrukları, Arifileri geliyor ister istemez. Aynı korku, aynı düşman, aynı şeyler. Yalnız, arada utandıran yüz yıllık bir fark.  

            İlginç notlar düşmüş Zeynep Oral. Diyor ki; “Düşünsenize 12 Eylül 1980’de darbe oluyor ve 26 Eylül’de, yani darbeden 14 gün sonra adamlar her işi bir yana bırakıp kitapların peşine düşüyor. Devam ediyor. Tutuklu kitapların danışmanlarca değerlendirilip “takdir makamına” raporlarının bazılarını bildiriyor Zeynep Oral. Örneğin Neşet Akut adlı danışman, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Yaramaz Sözcükler” kitabını “bir çeşit şiir kitabı” diye niteledikten sonra, neyse ki kitabın diline “uygundur çünkü yeni kelimeler azdır” diyor ve raporunu “takdir makamınındır” diye bitiriyor. Sivri akıllılardan bir diğerinin adı Kasım Gömeçlioğlu. Bu pek muhterem danışman bey Latin şair Gaius Catullus’un şiirleri için; “kaba ve müstehcen kelimeler, satırlar siyah mürekkeple kapatılarak temiz kısımları ile satışa çıkabilir.” diyor. Kafamı hangi taşlara vurayım? Bu nedir? Nasıl açıklanır?

            Kemal Erdem adındaki bir diğer danışman bey, Muzaffer İzgü’nün “Ekmek Parası” kitabını; “yazar, yoksulların, namuslu olanların zorluk içinde yaşadıklarını, hile yapan, hak hukuk tanımayanların ise zengin olduklarını doğrudan doğruya insanlık arasında sınıf ayrımı yapıyor” gibi muhteşem bir Türkçeyle rapor ediyor  “takdir makamına”. Hele James Joyce’un “Sürgünler” kitabı için Zeki Yağmurdereli adlı bir diğer zat-ı muhteremin “kullanılan her kelime ile güzel Türkçemize hakaret edilmektedir.” diye yazılmış bir raporu var ki evlere şenlik; “Müellif, kendi ahlaki ve içtimai görüşüne göre çok mühim saydığı bir mevzuu okuyucusuna telkin olmak istemektedir. Mesela bir kadının tek erkeğe bağlı kalması şeklinde tecelli eden namus anlayışı ise, vücut hürriyeti de aynı şekilde saygıya telakki olunmalıdır… Kitap uydurma kelimelerle doludur. Kullanılan her kelime ile güzel Türkçemize hakaret edilmektedir… Netice: Bu kitabın arşivimizdeki miktarı her neden ibaret ise cümlesi dağıtılmadan kaldırılmalıdır.” Fazla söze gerek var mı? Adamlar her şeyi apaçık söylemiş işte.

            Kitapların, bilinçli bir programla anormal fiyatlara yükseltilmesi, kağıda üst üste gelen zamlar, okunma oranını iyice aşağılara çeken kapitalist tembellik araçlarının (televizyon, şiir kasetleri…) yanıltıcı çekiciliği derken, bir çeşit tekrarla Abdülhamit dönemine geri dönüyoruz günden güne. Tabi ki gelişen dünyada, eleştirel bakış açısının yapıcı tehditleri olmasa, kitap düşmanı bunca cahilin arasında renk renk sunulan bilinçsizliği alkışlamaktan başka çare yok gibi görünüyor. Oysa ki II. Meşrutiyetin ilanından bir gün sonra 24 Temmuz 1908’de, Sirkeci Garı’nın karşısındaki küçük bir lokantada bir araya gelen dönem gazete ve basımevleri sorumluları sansürü reddetmek adına birleşip, Türk tarihinin ilk meslek örgütünü kuruyorlardı: “Osmanlı Matbuat Cemiyeti”ni. Bir yanda İkdam’dan Hüseyin Cahit, bir yanda Sabah, Tercüman-ı Ahval, Saadet gazetelerinin çalışanları, emekçileri. Ve ertesi sabah tüm gazeteler (33) yıl sonra sansürsüz yayınlanır. Gazeteler, kitaplar kapışılıyor, karaborsada fahiş fiyatlara bile alıcı buluyordu. Ve öyle ki 24 Temmuz 1908’de toplam 4 gazete yayınlanırken, 24 Eylül 1908’de yani sadece iki ay içinde yüzün üzerinde gazete ya da dergi bütün ülkeye dağıtılıyordu. Şimdi sizler bu yazıyı okuyan sevgili kitapseverler! 2000’li yıllara bir nefes yol kalmışken, kitaplarımız yine tehdit altında. Ya bilinçli tuzaklarla okuma yeteneğimiz kısırlaştırılıyor ya da kalitesi konusunda evrensel değer taşımayan, çağın nihilistik değerleriyle yoğrulmuş sorunlu ve hatta psikopat bir içe dönüşün, kaybolan ülke ve birey bilincinin zavallılığı sunuluyor çağdaş anlayış adı altında. Kimsenin dünya barışından, sınırsızlıktan, ortak bir dünya şarkısından söz ettiği yok. Ve eğer konunun ciddiyetini derhal kavrayıp otobüs biletlerimizdeki yazının bile sansür edilmesini istemiyorsak, gerçek ve doğru bir çözüm için rüzgar gibi, su gibi, ekmek gibi kitaplarımıza yürümeliyiz. Yürümeliyiz bir kez daha Kızılkuyruklar, Hıfzılar, Arifiler o pis ellerini, yaşamın yansıması olan kitaplarımıza sürmesinler…

Hayrettin Filiz

 

Hayrettin Filiz