“EL İNGENİOSO HİDALGO DON QUİJOTE DE LA MANCHA”

ÜZERİNE KISA BİR DENEME

 

     Başındaki sarığı, göbeğini açıkta bırakan kaftanımsı giysisi, elinde kırbacı ve ağzını her açışında parlayan altın dişiyle toplanmış kalabalığı kışkırtmaya çalışıyordu köle tüccarı:

      “Şu gördüğünüz bir İspanyol soylusudur hanımlar beyler. Yirmi sekiz yaşındadır. Türlü yüksek okullarda okumuş, mübarek İnebahtı Deniz Savaşı’nda esir alınıp buraya getirilmiştir. Şu kollara bakın, maşallah hayvan gibi… İster inşaatta kullanın, ister tarlada. Dişlerinde tek bir çürük bile yok.”

      Yakası fırfırlı gömleğinin sırtı yırtılmış, parçalanmış gömleğinin arasından, kamçı izlerinin kan toplamış çizgileri görünüyordu İspanyolun sırtında. İspanyol, yere bakıyor ama bir yolunu bulsa, bir şekilde kurtulabilse elindeki ve ayağındaki ağır zincirlerden, Cezayirli tüccarın gırtlağını parçalayacak gibi soluyordu.

      Erken Rönesans dönemini sürüyordu Avrupa. 1570’ler… Akdeniz, ticaretin geliştiği bu günlerde, hiç olmadığı kadar önem kazanmıştı. Osmanlı donanmasından başka, bir de korsan gemiler tam bir altın çağ yaşıyordu Akdeniz’de. İspanyol, Portekiz ve İngiliz gemileri uzak doğudan baharat, ipek ve çay getiriyor; korsanlar da hem bunları hem de içindeki gemicileri esir edip Cezayir’de, Tunus’ta satıyordu. Bir tarafta hümanistik okulları ve hümanist felsefeciler insanı keşfe çalışıyor, öte yanda insan, bir ticaret aracı olarak satılıyordu. Kainat ve tarih üzerine ilk kez sistemli bir bilgi depolamasına gidilirken, teleskop, matbaa, ticaret adına bile olsa ulaşım araçlarındaki keşifler hız kazanırken diğer yandan kitaplar yakılıyor, bağnaz teokratik yönetimlerde sanat yasaklanıyordu. Din ve hümanizm kılıçlarını çekiyor ve dünya hızlı bir akıntının içinde Rönesans devrimine doğru kayıyordu.

      Ne zaman düşünce baskı altında tutulmaya çalışıldıysa, çok kan akmıştır toprağa. Yine farklı olmayacak; Rönesans ışığı, bilime ve yeniliğe inanan ülkelerde günü yirmi dört saat yaparken, bu ışığı fark etmeyen ya da kılıcının çeliğindeki parıltıyı öne çıkaran toplumlar yavaş yavaş erimeye başlamıştı. 

      1547’de Alcala de Henares’te doğmuş olan bir İspanyoldan söz etmek istiyorum size. Bu adam hayatı boyuna hiç yılmadan yazı yazmış bir hümanist olmakla beraber, din egemenliğini de derinden yaşamış ve hissetmiş bir soyludur. Henüz yirmi yaşında bile değilken, çağın ilk hümanistlerinden ve en önemlilerinden sayılan Juan Lopez de Hoyos’tan ders almştır. Bu ders, aslında bir İspanyol şövenisti bile denebilecek bizim delikanlıda yıllar sonra kendini gösterecektir ama o yıllarda, İtalya’da Kardinal Julio Acquaviva’nın hizmetkarı olmasında etkili olamayacaktır. Bir İspanyol birliğinin İtalya’da olduğu günlerdir bunlar. İspanya altın çağını yaşamaktadır. Deniz donanması Osmanlı’dan sonra en kuvvetli olan ulustur İspanya. 1571’de, 24 yaşında zımba gibi bir asken olan genç İspanyol, hayatının akışını değiştirecek ilk sınavını verir. Lepanto ya da bizim tarihimizde bilinen adıyla İnebahtı Deniz Savaşı’na katılır. Ve yaralı olarak kurtulur. Zafer Osmanlınındır. Dört yıl geçer aradan. Ülkesi İspanya’ya gitmek için can atıyordur bizimki. Tek yol Akdeniz’dir. Bir kadırgaya binip Akdeniz’de yol alırken, hayatı boyunca nefret edeceği ancak, “Büyük Sultan” oyunuyla yıllar sonra alay edebildiği Osmanlı korsanlarına esir olmaktan kurtulamaz. Beş sene sürer bu tutsaklık. Ömrüne beş sene eklenirken bizim İspanyol’un, öfkesi de beş yaş daha büyür. Sonra soylu ailesi kurtulmalığını öder ve özgür kalır bizimki.  

     İspanya’ya döner dönmez öfkesini kusmaya başlar Miguel. Aldığı hümanistik eğitimi lanetlediği günlerdir. 1582’de Akdeniz’de bir İspanyol egemenliğinin kurulmasını önerdiği “Cezayir Mahkumları”nı yazar. Oldukça ırkçı, saldırgan bir dili vardır oyunun. Ancak sonuç umduğu gibi değildir. İki sene sonra yazdığı “La Numancia” oyunu da aynı heyecansızlığı yaşatır izleyiciye. Düşünmeye başlar Miguel. Neden? Oysa ki zorbalığa karşı kahramanca bir direnişten söz etmiştir o. O ilk kez ulus bilincinden söz etmiştir. Belki de hümanizmi kaybetmeden, bir ulusal birlikten söz edilmelidir. Denemelerinin yönü bu doğrultuya kayar. “Cesur İspanyol”, “Aşk Dehlizi”, “La Caletea”, “Kıskançlık Evi”… Yok, olmuyor işte. Hiçbiri ulusu kışkırtacak bir nitelik taşımıyor; kendi öfkesinde kıvranıp duruyor bizimki. Vazgeçiyor yazmaktan, olmuyor işte, ısrara ne gerek var?

      1590, Sevilla… Miguel vergi memuru… Yedi sene içinde kendisine bir şato alıyor. Soruyorlar: bir vergi memuru maaşıyla nasıl aldın bu şatoyu? Cevap yok. Hadi bakalım soruşturma, ardından hapis. Kahretsin diyor, yıllarca onlar için neler yapmadım; savaştım, yaralandım, esir oldum, oyunlar yazdım, sonunda oturduğum yere bak, farelerin içinde, karanlık ve nem kokan bir hücre… Ailesi yine yetişiyor ve Miguel özgür. Dışarısı tuhaf. 1603’te adı bir cinayete karışıyor ve bu kez ailesi de yok artık. Çaresiz, himayecilerine sığınıyor ve Valladolid’ten gizlice Madrid’e kaçırılıyor. Oturup oturup şanssızlığına dövünüyor Miguel. “Ah” diyor, “şöyle elinde mızrağı, göğsünde miğferi, geniş kalçalı beyaz bir atım olsa da, dünyadaki bütün kötü insanların karınlarını deşsem, kafalarını kessem… “Kahraman İspanyol” deseler bana. Eşkıya deseler. Beni anlamayan bu zavallı toplumla alay etsem… Tanrım yardım et bana.”

      “İspanyollar İngiltere’de”, “Rincocenete İle Cortadillo” ve “Yüksek Onay” aynen bu düşüncelerini ifade eden yapıtları olarak piyasaya çıkıyor. Bekliyor Miguel. “Tamam” diyor, “şimdi benim ne denli yurtsever olduğumu anlayacaklar.” … Yok. Tık yok. “Lanet olsun, ne yapmalıyım bu ruhsuz toplumu harekete geçirmek için? Ne yazmalıyım?”

      Ulus bilinci bir türlü gelişmiyor, yazar sorumluluğu rahatsız ediyordu bizimkini. Geri de çekilecek yaşta değildi artık. Yıl 1605 olmuştur. 58 yaşındadır ve herkesin elinde dönemin moda olmuş popülist yazarı Amadis de Gaula’nın uyduruk şövalye kitaplarının gezdiği, uzak, tembel ve katmayan bir sanat egemenliği sürmektedir. Rönesans, edebiyata ulus olma ve yurt sevgisi kattığı halde ülkesi İspanya’da neden herkes feodalizmi alkışlayan, fantastik kahramanların saçmalıkları olan şövalye kitapları okur ki? Bu yanlıştır. Bir şeyler yapılmalıdır. 1605’te bir kitaba başlar. Bir eleştiri kitabıdır bu. Çok sert bir eleştiri kitabı. Çöken İspanyol feodalizmini derinden bir bakışla inceleyen ve şövalyeliğin fantastik dünyasıyla alay ederek, öfkesini ortaya koyduğu; fantastik tasarım, düz gerçek tartışmasını kaleme alır. Düşmanın silahıyla vurur düşmanı. Gülünç bir şövalyeyi kendine kahraman yapıp onun ağzından eleştirisine ulaşır. Toplum sert bir tokat yemiş gibi irkilir. Kitap yeri göğü birbirine katar kısa bir sürede. Artık İspanyol okuru, yeni bir ismi birbirine söylemeye başlar: Miguel Saavedra.

      Saavedra’nın şövalye kahramanı, romanında, Rosinante adında, cılız ama bir o kadar sevimli atının üstündeki deli, yaşlı bir soyludur. Niyeti iyidir bu yaşlı delinin. Kalbi tertemizdir ancak yalnız kendi çıkarları uğruna yaşayan toplumda, fantastik düşmanlarla savaşırken, topluma senelerdir yapmak istediği şeyi yapmıştır yazar. “Becerikli Şövalye Manchalı Don Quijote”un mızrağını, bencil ve insafsız insanların tam yüreğine saplar. Tek güvencesi cesaretidir Don Quijote’un. Yanında, hümanizmin simgesi olan, saf kalpli, vefakar, direngen dostluğun temsilcisi Sancho Pancha adında bir seyisi çizer Miguel. Sancho, kaybolan insan ilişkilerinin acımasız bir eleştirisi olarak tarihe geçer. Don Quijote, zavallı feodalizmin, tarih boyunca görülmemiş bir yöntemle; bir olayla değil de direk bir kişilikle eleştiriye dönüşmesinin adı olur. Aziz Nesin’in bu konudaki saptamasına katılmamak mümkün değil: “Don Kişot, çağının bütün yeniliklerinin sembolü olarak öyle bir kişiye bürünür ki, bu kişiliği içinde bütün yengin şövalyelerle alay ederek onlardan intikamını alır ve onlara böylece üstün gelme çabasına girişir. Don Kişot, hiç kimseyle açıkça alay etmiyordur ama bu alay onun düşsel yaşamı içinde kendiliğinden vardır ve gizlidir; kendi kişiliğini alay konusu olarak ortaya koymuştur.”

  

                                                    Don Kişot'un Birinci Sayfası                                                   Don Kişot'un İlk Baskısının Kapağı - 1605

      Miguel Saavedra ya da daha çok bilinen adıyla Cervantes, iki bölüm ve on cilt olarak on senede tamamladığı bu eşsiz eserin ikinci bölümü yayınlandığı yıl, yani 1616’da ölür. Huzurlu bir ölüm yaşadığını düşünüyorum. Altmış dokuz yıllık ömrü boyunca beklediği ilgiyi, bu yazıyı yazdığım 383 sene sonra bile aldığını biliyor olmasaydı, bu kadar rahat ölemezdi bence. O ki, çağında ilk olan bir şeye imza atarken, deli kahramanı Don Quijote’a her parlayanın altın olmadığını, hayatın olduğu yerde ümidin de olacağını kanıtlatmıştır. Peki Sancho neyi kanıtlamıştır sizce? Onu da, Sancho’nun bir sözünden anlamaya çalışalım: “Otuz keşiş bir araya gelse, anırmak istemeyen bir eşeği anırtamazlar.” Sancho’nun yüzümüzü gülümseten bu savında, Cervantes’in dehası sezilmiyor mu? Yani Sancho’nun yaşam gerçeği, halkın içindeki çıplak gerçeğin, tartışmasız yeni olacağı hümanist ve realist bir düşüncenin sürekli tazeliğini çağrıştırmıyor mu?

      Hadi kalkın ayağa. Son yel değirmenlerini de yıkmadan Amadis de Gaula’nın hayali şövalyeleri, Don Quijote’un acısını hafifletmeye gidelim. Çünkü hala bencillik, çünkü hala çıkara dayalı ilişkiler hüküm sürmekte…

 

Hayrettin Filiz

05.10.’98 - Bornova

 

Hayrettin Filiz