TİYATRO ADABI VE %25 İNDİRİMLİ MEMUR ABONE KARNESİNİN GÜCÜ ÜZERİNE KISA BİR DENEME

 

                Hem "Muhsin Ertuğrul ve Arkadaşları" topluluğuyla, hem de Darülbedayi başrejisörlüğüyle, Türk sahnelerine dünya yazarlarını getiren büyük hocamız Muhsin Ertuğrul,1927'de İstanbul valisi ve Belediye Başkanı olan Muhittin Üstündağ'ın desteğiyle bir kez daha kolları sıvadı tiyatro için. Zaten mayıs 1925'te dağıtılan kendi tiyatro topluluğunun başlattığı ama yarım kalmış dünya klasiklerinin gösterimi,içinde yara olarak kalmış; bu tazıda pek değinmeyeceğim sinemacılığa doğru kaymıştı hocamızı. Savaş sonrası ekonominin bu kadar kötü olmasına rağmen; 1924'te, kadrosunda bugün bile her biri gönlümüze taht kurmuş büyük tiyatro adamlarını barındıran "Muhsin Ertuğrul ve Arkadaşları" topluluğunda bakın kimler varmış.

                 "Vasfi Rıza,Ercümend Behzat, Muammer Karaca, Münire Eyüp(ki daha sonra hocamızla evlenerek Tütk tiyatrosu tarihine Neyyire Neyir adıyla geçecektir.)ve daha nice değerli oyuncu ve tiyatro adamı... Bu insanalr Türk tiyatrosuna İbsen'in "Bir Halk Düşmanı",Tolstoy'un "Kreutzer Sonat", Shakespeare'in "Ottello", Moliere'in "Cimri"sini ilk kez getirenlerdir. Neyse biz yine 1927'ye dönelim ve hocamızın Darülbedayi başrejisörlüğüne gelir gelmez yaptıklarına bir göz atalım.

                 Önce 16 maddelik "Darülbedayi Sahne Talimatnamesi"sini uygulamaya koyar Muhsin Ertuğrul. Bunu tiyatro çalışanlarının görev ve sorumluluğunun sınırlarını belirleyen "Günlük İş Programı" çizelgesi izler.Artık tiyatro sahnedeki saygınlığını aramaktadır. Cumhuriyet'in en büyük savunucusu ve koruyucusudur. Öyleyse hakettiği yaygınlığa ve saygınlığa kavuşturulmalıdır. Yeni seyirciler oluşturmak adına,özel "Talebe Matineleri" yapılmaya başlanır ilk kez. Ama hiç kimsenin hiçbir şey  bilmediği bugünlerde, biri bir şeylerin temelini çok sıkı taşlarla örüyordu. Seyirci tiyatronun "olmazsa olmazıysa" işe onların yetştirilmesiyle başlanmalıydı. Bugün bile bu konuda hiçbir şey yapılmazken 1927, Türk tiyatrosunda,belki de en önemli reformlarından birini alkışlıyordu. Bu reformun adı "Tiyatro Adabı"dır. Küçücük braşürdü bu. Ancak üzerinden 71 sene geçmesine ve bir elin parmaklarını geçmez gayretli hocalarımız dışında pek yol aldığımız söylenemez bu konuda. Sözü edilen tiyatro izleyicisini yetiştirmeyi amaçlayan bu küçücük braşürüm üzerine "Bilmeyenler İçin" kaydı düşüyor ve tiyatronun bir aristokrat ya da saray sanatı olmadığını, gücünü halkın sağduyusundan aldığı da kanıtlanıyordu ilk kez. Ve ilk kez batılı anlamda, organize olmuş, etkin ve yetkin bir tiyatroya doğru,emin adım atılıyordu. "Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir"diye başlayan bu eğitim braşürü  özetle şunları içeriyordu: "Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir. Tiyatroya mümkün olduğunca temiz giyinilio gidilir ve sessizce bir yere oturulur. Perdenin açılacağını haber veren işaretten sonra,perde kapanıncaya kadar artık tek kelime bile konuşulmaz. Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi,sanat eserlerine ve sanatçılara gösterdiği ilgiyle ölçülür.Tiyatroda sigara içilmez. Perde aralarındaki dinlenmeler,önceden tayin ve ilan edildiğinden sabırsızlanmak bu süreyi kısaltmaz. Islık çalmak, ayaklarını yere vurmak, gereksiz yere alkışlamak taktir etmek değildir. Ve ve ve..." Bugün hangisini reddedebiliriz? Ya da bunlar 1927'den beri ne kadar uygulandı? Görmeyi çok isterdim ama mümkün olmadığını bile bile o dönem seyircisinin, oyunlarda cep telefonu çalan , patlamış mısır yiyip, hoşlanmadığı sahne yüzünden kalkıp sahnedeki oyuncuyu tokatlayan bugün seyircisinden daha ahlaklı olduğunu düşünüyorum. Tiyatro camiası bunca karanlık ve karamsar bakış açımın, yüreğimdeki cahillik yangınından duyduğum üzüntüyle ilgili olduğunu anlayacaktır umarım.     

                    9 Mart 1927'de bir büyük ustanın, Strindberg'in "Baba" adlı oyunundan uyarlanan "Cehennem"adlı oyunla açtı Muhsin Ertuğrul'LU Darülbedayi sahnelerini. Ardından Hamlet, o güne dek görülmemiş başarıyı armağan etti tiyatro tarihimize. İlk kez oyun,iki hafta aralıksız tam sahne seyirciyle buluştu.

                 Artık tiyatro olması gerekene yakın bir çizgide yaygınlaşmayı hedeflemeliydi. Çünkü bir okul olan tiyatro, yaşayan hayatı kendisine konu yapıyordu.Turneler başladı. Öyle bir hızla yapılıyordu ki bu, Kıbrıs ve Mısır'a kadar uzandı Darülbedayi'nin kolları. Anadolu'nun hiç tiyatro görmemiş kentleri için özel programlar düzenlendi. Kuzey Doğu Anadolu'da Diyarbakır, Kuzey Anadolu'da Samsun ya da Zonguldak, GÜney Anadolu'da Adana, İçAnadolu'da Eskişehir, Ege Bölgesi'nde İzmir, Marmara Bölgesi'nde Bursa, Trakya Bölgesi'nde Edirne merkez kabul edilerek, bütün Türkiye bölgelere ayrıldı. Dikkat ederseniz, sözü edilen yerlerdeki tiyatro hareketi diğer illere göre daha ilerdedir. Bunun temelinde büyük hocanın etkisni görürüz.  

                Turneler her ne kadar -çok etkili olmasa bile- başlayan hareket, seyircide destek bulmuş ve hakettiği saygınlığı kazanmıştı. Artık yeni atılımlar gerekliydi. Bir tiyatro okulu gibi, seyriciyi sahneden eğitmek gibi...

                 Yıl 1930.15 Şubat.Cumhuriyet tarihinin en uzun ömürlü tiyatro dergisi olan "Drülbedayi" okuyucusuyla buluşuyor ilk kez.        Aynı yıl içinde, İstanbul belediye Başkanı  büyük tiyatrosever Muhittin Üstündağ'ın yardımıyla, Darülbedayi bünyesinde bir tiyatro meslek okulu açılıyor. Üzülerek andığımız bu girişim,belki döneminde bir sonuç elde edememiş, kısa süre sonra parasızlık ve öğrencisizlikten kapanmıştır ama tiyatro yüksek okulları ya da konservatuvarların babası kabul edilmelidir. Öğretmenlerine para ödemiyor ama öte yandan öğrencilerine ellişer lira gibi dömeninde küçümsenmeyecek bir para ödüyordu. Bu bile yetmeyecek ve hocamızın anılarında dediği gibi,"yine de istekli aday bulamayan bir okul" olan bu girişim, "... öyle bir toplumda yaşıyorduk ki, tiyatroya dönüp bakmak bile küçüklük sayılıyordu." düşüncesiyle kapanıyordu.

                 Tiyatroya ömür adamış bir insan olan Muhsin Ertuğrul, sinema alanında da öne çıkmış ve hatta tiyatronun,nir takım nedenlerle gerilediği ve bunu engellemeye gücü yetmediği dönemlerde uğraştığı sinemayı kullanarak, sanatın barışçı yanını kanıtlıyordu o yıllarda. Henüz onbir sene önce savaştığımız,bazı savaş kışkırtıcılarının dediği gibi " Kahpe Yunan"ın ilk sesli filminin yönetmenliğini de yaparak,dünya barışı adına eşine az rastlanır bir örnek olmuştur hocamız. 1931'de "İstanbul Sokakları"adlı ilk sesli Türk filmini yöneten büyük hoca,1932'de de "OKakos Dhromos(Kötü yol)" filmiyle de, Yunanlıların ilk sesli filminin yönetmenliğini yapan adam olarak sinema tarihine geçmiştir.

                Muhsin Ertuğrul'un fırtınalı hayatı dediğim halde, şimdiye dek hep olumlu şeylerden sözettiğimi fark ediyorum. Belki de fırtına olan kendisidir hocanın. Çevresini takarak peşine,umudundaki ışığına götürme çabasıdır fırtına.

                 1 Ekim 1935'de başlattığı çocuk tiyatrosuyla da bir ilke daha imza atan Muhsin Ertuğrul,eğer politik engellemeleri aşabilseydi;dünyanın kabul ettiği büyük yönetmen Stanislaviski'yi kurulması düşünülen Devlet Konservatuvarı'nın başında danışmanlık etmesi için Türkiye'ye gelmeye ikna etmişti. Türk tiyatrosunun bence en büyük kayıplarından biri olan bu karar eğer olumlu seyretseydi,kim bilir tiyatromuz şimdi nerelerde olurdu? Hayati Asılyazıcı'nın bir kitabında okuduğum, Moskova'nın herhangi  bir caddesinde en az beş-altı sahnenin olduğu gerçeği belki de Türkiye caddeleri için geçerli olacaktı o zaman. Düşünsenize, Türkiye'nin aydınlarının yakıldığı Sivas için bir yabancı gözlemci şöyle bir haber geçiyor gazetesine: "Sivas'ta izlediğim "Antonius ve Kleopatra" oyununda denenen ışıklandırmayı görmeliydiniz. Türklerin tiyatro tutkusu onları dünya ülkeleri içinde ayrıcalıklı bir yere taşıyor doğal olarak."

                 Yıllar su gibi akıp geçti. Eğitim ağırlıklı bir anlayışla hoca, gençleri yetiştirmek konusunda epey yol aldı. Bu uğraşı başlı başına bir ulus tiyatrosunun silbaştan yapımı olarak algılandı. 1949'da,sanat yaşamının 40.yılı kutlamalarının ardından, Devlet Tiyatrosu ve Opera Genel Müdürlüğü'ne atandı.

                Bugüne kadar yaptıkları azmış gibi yeni atılımlarına devam etti hocamız. Bunların en ilginci olanı,şüphesiz sahnelere yeni izleyici kazandırmayı hedeflemiş "%25 indirimli memur abone karnesi" uygulamasıdır. Böylece izleyici yelpazesini, tiyatronun lüks sayıldığı soylu mantığının ötesine taşıyıp halkın her kesimine yaymaya başarmıştı. Bu yıl büyük hocanın  oyuncu olarak sahneye çıktığı yıl olacaktır aynı zamanda. Ankara'da J.B.Priestley'in "Bir Komiser Geldi" adlı oyununda "Müfettiş Bob"rolü gibi yine bir müfettiş rolüyle seyircisine son kez gösterecektir büyük oyunculuk yeteneğini.

                 1950, Türk siyaset tarihinin önemli bir dönüm yılıdır. Ata'nın paritisi CHP, seçimleri kaybedecek ve Demokrat Pari adıyla iktidara gelen Adnan Mnederes sistemin ilk hükümetini kuracaktır. Aydın'ın bir köyünden olan Menderes,Amerika'yla olan işbirliğini, Türk siyasetine katarken, yağlı ipe doğru giden kendi talihsizliğini de başlatmış oluyordu. Amerikan emperyalizminin, kültür transveri adı altındaki kültür erozyonu Türkiye'de kendini niteliksiz görüntülerle ortaya koymakta gecikmeyecek ve 1951'i başlatacak olan yılbaşı balosunu, Hocamızın  kurduğu Büyük Tiyatro'da düzenlemeyi öneren yeni iktidar ve çevresi ummadığı sert bir yanıt alacaktır:"Burası tiyatro.Gazino değil."

                 Dönemin Milli Eğitim Bakanı'nın bu tutumuna kızan Muhsin ertuğrul, 1 Mart 1951'de görevinden istifade eder,istifası hemen onaylanır. Üç yıl sonra kafalarına dank eden siyasetçiler görevine iade eder hocamızı 30 Eylül 1954'De yeniden görevine başlayan Muhsin Ertuğrul 21 Ağustos 1958'de ikinci kez Milli Eğitim Bakanı tarafından görevden alınana kadar bütün iyi niyetiyle Tirk tiyatrosuna yeni sahneler katmaya çabalar İzmir,Adana, Bursa'daki tiyatrolar bu dönemde,1957'De açılırlar.                 

                Ancak bu görevden alınma çok sert bir protestoyu da beraberinde getirir. Artık onu takip eden yetişkin öğrencileri ve onların öğrencileri vardır. Duyarlı halkın tepkileri de oluşmuştur. Öyle bir protestodur ki bu,iktidar,çekilen telgraflarla başedemez duruma gelir. Çok geçmeden,ağustos 1959'da yeniden başrejisörlüğe atanır hoca. Ama bu kez Devlet Tiyatrosu'na değil, İstanbul Şehir Tiyatrosu'na... Bu dönem,ikibinlere geldiğimiz bugünlerin ustalarını belirleyen ve tanıdığı olanaklarla onların yetişmesine yardımcı olan bir dönem olarak geçer tiyatro tarihimize. Bir Genco Erkal,Bir Ayla Algan, bir Güngör Dilmen, bir Zihni Küçümen, bir Çetin İpekkaya.Duygu Sağıroğlu, Mengü Ertel ve daha niceleri bu dönemde yetiştiler.

                 Yeniliğe doymuyordu Muhsin Ertuğrul."18 Matineleri"ni başlattı aynı günlerde. 1974 yılındaidönemin tiyatro hareketini yazdığı yazıda,yaptıkları kendisini bile şaşırtıyordu hocanın. Halka açık provalar,ucuz bilet uygulaması,okullarda tiyatro,amatörler olimpiyatı, Yedikule surları ve Rumelihisar gösterileri,yurt dışı ve yurtiçi turneler,öyle paydasu tiyatrosu,çocuk tiyatrosu,yayınlar, sergiler,özel tiyatrolara sahne açarak destek, gezici kahve tiyatrosui tiyatro otobüsleri ve Atatürk Kültğr Merkezi'nin doyurucu programlara taşınması çalışmalrı büyük hocanın gözlerinden siyah beyaz bir film geçti, göz pınarlarına bir damla yaş bırakarak. Çok değil bu yazıyı yazdığı 1974'ten sadece dokuz yıl önce, 1965'de belediyeden ceza almış Ayla Algan'la ilgili bir yasağı tanımayıp onu sahneye çıkarmış ve bunun karşılığında da belediye tiyatrosunun gişesini kapatmıştı. Bir gün sonra Çetin Altan'ın bir eserini oynattığı bahanesiyle tiyatro tümüyle kapatılıp hakkında soruşturma açılmıştı. Soruşturma sürerken belediye meslisi apar topar toplanıp Şehir Tiyatrosundaki başrejisörlük kadrosunu kaldırınca Muhsin Eruğrul açıkta kalmıştı. Hem de kendini bilmez bir kaç çapulcunun saçma sapan kararıyla.  

                Bir önceki protestolar bir araya gelerek kocaman bir ele dönüşmüş bir genç tiyatrocuların tokadı olarak Şehir Tiyatroları'nı kapatanların yüzünde patlamıştı bu kez. Sadece o kadar olsa iyi. TBMM'nde şiddetli tartışmalar olmuş ama bunlar hocanın göreve iadesine yetmemişti. Yalnız,tiyatronun artık sahipsiz olmadığının bilinmesi ve sanatçıların bütünleşmesi adına bu olayların bilinmesinin öenmli olduğunu düşünüyorum. Türk oyun yazarları ve çevirmenlerinin o günkü mesajı aynen şöyleydi: "Muhsin Ertuğrul'suz bir tiyatroya oyun vermeyiz." Hangi akla hizmet ettiği anlaşılamayan İstanbul Belediye Meclisi, üç yıl sonra 1968'de Muhsin ertuğrul'u tekrar göreve çağırdı. İyice suyu çıkan bu gidip gelmeler, onurlu bir insan olan hoca tarafından aynı şeyleri bir daha yaşamamk için reddedildi.

                 Durmak olmaz inandığı yolda Kararlı adımlarla yürüyenler için. Durmadı hocamuz,yazarak destekledi tiyatrosunun. Yazdı,yazdı durmadan yazdı. ta ki ölümünden altı gün önce 23 Nisan 1979'da 70.sanat yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü'nün kendisine verdiği "Fahri Doktor" ünvanı alana dek. Mahçup,ne diyeceğini bilmez bir utangaçlıkla 87 yaşında kısacık bir konuşma yaptı. Yine tiyatrodan, onun gücünden bahsetti. Ve 29 Nisan 1979'da İzmir'de öldü. İstanbul Belediye Meclisi, tarihsel bir özür gibi Harbiye'deki sahneye onun adını verdi.  

 

Hayrettin Filiz