NOBELE ADAY GÖSTERİLEN BİR SAMURAY ÜZERİNE KISA BİR DENEME

             Bir milliyetçinin, tutkularına yenik düştüğü zaman vardığı çıldırma noktasının iç parçalayan öyküsünü okuyacaksınız az sonra. Dünyadaki bir çok ölüm gibi bir ölüm olmasına rağmen; nobele aday gösterilmesiyle, edebiyatta psikolojik gerçekçiliğin babası sayılmasıyla ve henüz kırk beş yaşında intihar etmesine karşın dünya edebiyatında son derece önemli bir noktada durmasıyla bilinmesi gerektiğine inandığım hüzünlü bir öykü bu…  

             1925, Japonya. Soylu bir samuray ailesinin bir oğlu doğar. İnsanın bedenini ve beynini tümüyle denetim altında tutmasını ve imparatora kayıtsız şartsız sadık kalınmasını öngören bu ahlak anlayışında büyür Yokio. Savaşçılık, ruhuna doğduğu günden itibaren işleyen bu genç, 18 yaşında askere çağırıldığında, tek bir şey vardır kafasında: “Şerefli bir ölüme gitmek.” Oysaki Japon ideallerine uygun olarak, asil bir ölüme layık olacak kadar “güzel” bir bedeni yoktur Yokio’nun. Bünyesi zayıf bulunacak ve Japonya için şerefli bir ölümü kutsamış olan bu tutkulu genç askerlikten uzaklaştırılacaktır. Mişima için korkunç bir hakarettir bu. Ona göre şerefli bir ölüm için, Japonya’nın imparatoru için yaşanmalıdır. Japon milliyetçiliği adına savaşmak için ve günü geldiğinde gerekirse canını kendi elleriyle yok edecek kadar güçlü bir tutkuyla ölüme gidilmelidir. Şeref için ölüm, bir samuray savaşçısı için varılacak en yüksek erdemdir.

               Zayıf bedeni askerlikten uzaklaştırılan Yokio, bedenini yok etmeye değecek kadar mükemmel oluncaya dek geliştirmeye başladı. Gündüzleri halter kaldırıp kendosuyla çalışmak olası en iyi savaşçı eğitimiydi. Geceleriyse, yazı yazarak ve bedenini terbiye ederek o muhteşem güne, ölüm gününe hazırlanıyordu.  

  

             Yıllar 2. Dünya Savaşı’nın kaybını getirecek ve bir samuray için, dünyanın en zor günleri başlayacaktır. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, ülkeyi yerle bir etmekle kalmıyor; Yokio gibi “Güneş İmparatorluğu”na inanmış samurayların da düşlerini parçalıyordu. Artık yeni bir ulusun, yaşaması lanetlenmiş, şerefi ayaklar altına alınmış bir üyesidir. Japonların beyaz bayrağı sallaması ve yenilgisini imzaladığı savaş anlaşmasını gözyaşı içinde izliyor, öfkesini sabah ayazında yıkıntılardaki taşlarda biliyordu. İnanıyordu ki, bir gün, elbet bir gün batılılaşma ve maddeci zihniyetle yozlaşan Japonya, gerçek ruhunu yakalayacak ve bu ruhu da imparatorlarına sadık kalma uğruna bedenlerini, şerefli bir ölüme sunmak için yaşayan samuraylar sağlayacaktı. Soysuz bir ulusun üyesi olarak lüks içinde yaşamak, ölümlerin en aşağılayıcısıdır. Bir çok samuray 2. Dünya Savaşı’nın ardından intihar etmiş, ulusunun dünya önündeki bu kaybıyla lekelenmiş şerefini, kanlarıyla kurtarmayı düşünmüşlerdir. Yokio aldığı üniversite eğitiminin etkisiyle olsa gerek, bir yanında kendonun keskin yüzünü kutsayıp bir yanında sözcüklerinin her birini birer kendo yapmayı seçmiştir. Elbette ki ölüm, yapılması gerekendir. Ancak, yeni Japon anayasasına Amerika’nın baskısıyla eklenen: “Savaş, ulusların egemenliğini belirten temel haklardan biri olamaz.” maddesi ve batılı yönetim biçiminin sonucu, kutsal hakları elinden alınan büyük imparatorlarına hizmet etmek varken, intihar ertelenmelidir. Son ana kadar…  

             İçinde fırtınalar kopan genç Yokio, 1948’de Tokyo Üniversitesi ekonomi bölümünü bitirir. Ama Yokio’nun ilgisini çeken şey gösteri sanatlarıdır. İlk kitabı “Ormanda Bir Çiçek” öykülerden oluşmuştur. Ancak asıl ün “Bir Maskenin İtirafları” adlı kitabıyla gelir. Ardından “Altın Pavyon Tapınağı”yla ise küçük bir servetin sahibi olur. Yazarlığının yanı sıra, sinema oyunculuğu, yönetmenlik, şarkıcılık ve kaybolan Japon milliyetçiliğini tekrar canlandırmak adına geleneksel No tiyatrosu oyun yazarlığı da yapan Yokio’nun aklı, şanlı Japon tarihi ve mitolojisindedir. Bütün yazdıkları bu düşüncesine hizmet veriyor, eninde sonunda o kaybolan şerefin geri alınacağına inanıyordu. Hatta 1965’te yönettiği ve başrolünü oynadığı kendi öykülerinden biri olan “Vatanseverlik” filminde, 1935 şubatındaki başarısız milliyetçi subay isyanını övmüş; intihar eden bir subayı oynadığı rolü içinse: “Hayatımın en büyük düşü.” demişti.  

            Bohem yaşantıyı reddeden bir samuray savaşçısı olan Yokio, her ne kadar İngiliz antikalarıyla donanmış büyük bir köşkte otursa bile 1968’de “Kalkan Örgütü” adında, 100 genç savaşçının oluşturduğu küçük bir ordu kurar. İki yıl komando ve kılıç eğitimini kendi verir genç müritlerine. Artık yazarlığından kazandığını, kaybolan ve yozlaşan yeni Japon anayasasını ortadan kaldırmak ve savaş öncesi anayasasıyla, yüce imparatorun kutsal ayrıcalık haklarını geri almak için ordusuna kullanmaktadır. Yokio, yüzündeki kararlı ölüm ifadesiyle ve yanındaki dört savaşçısıyla Ichigaya Tepesi’ndeki askeri karargaha giderken dünya edebiyatı da aynı günlerde, Kasım 1970’te onu Nobel edebiyat armağanına aday gösteriyordu. Hem de henüz 45 yaşındayken…

             Kalkan Örgütü’nün kuruluş amacı bellidir; çizgisi de… Aşırı milliyetçi bir milis birliğidir. Yokio’nun savaşçı ruhu adına bir özenti denip önemsenmeyen bu örgütün üyeleri, tarihin en gerçek ve en kanlı tiyatro oyununu sunacak ve tarihin gözü önünde unutulmaz bir gösteri yaparak, kendoların dansıyla tarihe geçeceklerdir.

             Önde, kendisinin tasarlayıp diktirdiği samuray giysileri içinde komutan Yokio, ardında en güvendiği dört savaşçısı Ichigaya Tepesi’ndeki askeri birliğin komutanı general Mashita’yla görüşmek istediğini bildirirler. Mashita, tanınmış bu şerefli Japon insanının görüşme isteğini kabul eder. Yokio ve dört savaşçısı, bellerinde hançer ve kılıçlarıyla generalin odasına girer. Her şey önceden planlandığı gibidir. Yokio hançerini kınından çekip generalin masasına bırakarak: “Güzel bir silah değil mi, ne dersiniz?” dediği an dört savaşçı generalin üstüne atlayacak ve onu koltuğuna bağlayacaklardır. Aynen tasarlandığı gibi yaparlar. Seslere koşan askerlerle inanılmaz bir savaşa tutuşur Yokio ve dört adamı. Sekiz asker kendolarla aldığı yaralarla yerlere serilir. Kapı yeni askerlerin girmemesi için içeriden kilitlenir ve Yokio’nun bir isteği olduğu bildirilir. İstek, kansız bir istektir. En azından şimdilik öyledir. Yokio garnizondaki bütün askerlerin generalin odasının balkonunun altındaki meydana toplanmasını, bir konuşma yapacağını söyler. Çaresiz, askerler meydanda toplanır. Generalleri esirdir. Bu arada yüzlerce polis ve destek asker birlikleri de meydanı çepeçevre sarmışlardır. Az sonra Yokio intihar pilotlarının yani kamikazelerin, dalış yapmadan önce başlarına sardıkları, ince bir beyaz kumaş parçasını alnından dolayıp kararlı bir şekilde başının arkasına düğümler. Bunun anlamını herkes bilir. Bir samuray için geri dönüşün bittiği andır bu.  

            Mikrofonsuz yaptığı konuşma hakaret doludur.

             “Beni dinleyin, dört yıldır silaha sarılıp baş kaldırmanızı bekliyorum. Asker değil misiniz siz?... Öyleyse, kuruluşumuzun varlığını inkar eden bir anayasayı korumakta neden direniyorsunuz? Japonya’nın belkemiğine indirilmiş bir darbe olan bu anayasa var oldukça sizin için kurtuluşun söz konusu olmadığını hala anlayamadınız mı? Kalkın, hayatlarımızdan çok daha önemli olan bir şey uğruna birlikte savaşalım, birlikte ölelim. Özgürlük adına, demokrasi adına değil, bizim için en önemli olan şey Japonya adına ayaklanmaya çağırıyorum sizi. Yürürlükteki anayasayı protesto amacıyla kendimizi öldüreceğiz!”

             Derin bir sessizlik kaplar ortalığı. Yokio, yüzündeki donuk ifadesiyle bakar aşağıdaki askerlere. Bir kuş havalansa, bir kibrit çakılsa duyulacak kadar sessizdir garnizon. Umduğu tepkiyi alamadığını anlayan Yokio, arkasındaki dört savaşçısına bakar. Sonra birden var gücüyle bağırır: “Tenno Heika Banzai”. Ve geleneksel seppuku, diğer adıyla hara-kiri törenine başlar. Önce karın boşluğunun sol kenarına eliyle hafifçe bastırarak, hançeri gerekli yere yerleştirir ve yüzünde gururlu bir ifadeyle saplar hançeri bedenine. Hançer karnını yırta yırta ilerlerken acısının daha fazla belli olmaması için ardındaki en sevdiği öğrencisi, 25 yaşındaki Morita, ani bir hareketle kılıcını çeker ve tek bir vuruşla hocası Yokio Mişima’nın kafasını gövdesinden ayırır. Yaklaşık 1500 kişinin gözü önünde tarihin en kanlı oyunu sergilenmektedir. Ve ardından Morita seppuku törenini hiç uzatmadan saplar kılıcını kendi karnına. Morita’nın, “Tenno Heika Banzai” demesini bekler arkadaki ikinci savaşçı ve kılıcını rüzgardan hızlı çekerek, Morita’nın kafasını keser. Kafa balkondan aşağı uçarken, 1500 asker korkuyla gerilerler. Sonra?... Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar sağ kalan üç savaşçı. Ardından da teslim olurlar.  

             Peki Yokio Mişima gibi uluslararası bir yazar neden savaşmak yerine intiharı seçmiştir? Oysa ki 1970 dünyası, bu kadar kanlı bir protestoyu algılamaktan uzak; kapitalizmin insanı, erdemi, şerefi ve onuru satılığa çıkardığı bir süreç getiriyordu. Teknolojik gelişim adına, insan, yaratma yetisini kapitalizmin tuzaklarına kurban veriyordu. Televizyon gibi bir kitle iletişim aracı hızla yaygınlaşıyor, globalleşme adına bir takım paktlar toplanıyordu. Dünya yeni bir uzay çağına doğru kayarken, insan benliğinin derinliklerinde hızlı bir yolculuğa çıkıyordu. Peki neden? Nedeni basit aslında. Yokio Mişima, 1968’de Nobel edebiyat ödülüne aday gösterilmiş ama ruhundaki samuray savaşçısının, mükemmel bir ölüme layık olacak kadar güzelleşme saldırısını geçememişti. Ülkesinde savaşın yenilgisini sindirememiş ve savaş yarasının şerefsizliğini yine başka bir savaşla yerine getirmeyi amaçlamış aşağı yukarı dört yüz milliyetçi örgüt vardı. Bu örgütleri ayaklandırmanın son yoluydu belki de hara-kiri. Ancak bu bile yetmeyecek, diğer samuraylar gibi Yokio Mişima da, daha sonraları eleştirmen Yamamoto’nun saptadığı gibi: “Kırk beşine gelmişti. Bu yaştan sonra bu denli güzel, bu denli asil olamazdı ölümü” savını destekler doğrultuda kutsadığı ölüme teslim olmuştu. 17 Kasım 1970’te ölmeden bir gün önce yazdığı kısacık şiiri bir vasiyet gibidir Mişima’nın.

 “Kılıçlar kınlarında şakırdamakta

 Yıllarca çekilen nice eziyetten sonra.

 Kışın ilk ayazıyla yola düşen

 Yiğit erkekler gibi.”

 (*Tenno Heika Banzai: İmparatorum, çok yaşa.)

   Hayrettin Filiz

09.10.1998

 

Hayrettin Filiz