“BİR DAHA TEKRARLA NADEJDA”

DİYEN ŞAİR ÜZERİNE

KISA BİR AŞK HİKAYESİ DENEMESİ

 

     1924’te Lenin ölür. Henüz yedi yaşındaki devrim bütün müdahalelere açık, son derece hassas günlerini sürmekte… Kuvöze konmamış, yeni doğmuş bir bebek gibi… Yeni iktidarın adı Joseph Vissarionovich Dzhugashvili yani bilinen adıyla Stalin’dir. Stalin ülkesi adına gerçek bir yurtseverdir. Her gerçek yurtseverin, yurt sevgisini abarttığında düştüğü baskıcı,şöven-milliyetçi tuzağa düşmekte tarihi yanıltmaz o da.

 

Osip Mandelştam (1891-1938) 

     1930. Stalin, “Kollektivizasyon Programı” adında bir yasayı uygulamaya koyar. Bu yasa varlıklı köylüleri hedef alan bir baskı uygulamasını içeriyordu. Oysaki varlıklı köylü diye bir şey yoktur ortalıkta. Asıl amaç; milliyetçi birlik ruhuyla oluşabilecek potansiyel bir muhalefetin oluşmasını engellemektir. Bu programla daha önce bu kategorideki köylülerin topraklarına ve hayvanlarına el konur. Karşı duran olsa bile, bu hiçbir zaman kombine bir isyana dönüşmesin diye, köylüleri çalışma kamplarına sürer... Sevk koşulları oldukça ağır ve sağlıksızdır. Birçok köylü bu sevk edilme sırasında açlıktan ya da soğuktan ölürler. Kamulaştırma mantığına ses çıkarmayan köylüler, içlerindeki kişisel becerilerine set çeken bu mantığa, bu dozu günden güne yükseltilen baskıya karşı homurdanmaya başlarlar. Trenlerden atılan binlerce ceset, Sibirya’nın kurtlarına yem olur. Ardından “Mülksüzlük Yasası”nı çıkarır Stalin. Baskı,çok geçmeden homurdanan yoldaki adama da tehdit oluşturmaya başlar. Sıradan köylü, devlete vermektense, hayvanlarını öldürmeyi tercih eder. Ardından ülke içinde yapılan yolculuklar izne bağlanır ve olası bir örgütlenmenin önü kesilir. Devlet ve halk tam bir çatışma noktasına gelir yavaş yavaş. Stalin’in milliyetçiliği, rengini Rus ırkçılığına çevirir ve karşısındakilerin kendi vatandaşı olduğunu unutur yeni diktatör. Böylece devlet terörü, kıtlık silahıyla kendi insanını vuruyor ve kamulaştırmaya karşı direnci ortadan kaldıran yasalarla toplam 14 milyon insanın ölümüne neden oluyordu. Her ne kadar saldırmazlık anlaşması imzalansa bile, 1942’de Nazilerin Sovyetler Birliği’ne saldırması, bunca uğraşıp yok ettiği milliyetçiliği tekrar gündeme getirecek; ancak bu kez Stalin’in özel savaş taktiği olarak karşımıza çıkacaktır. Öyle bir taktik ki, 2. Dünya Savaşı yerine “İkinci Anayurt Kurtuluş Savaşı” adıyla, kaybolan milliyetçilik, Stalin’in savaştan kazançla çıkmasına hizmet edecektir. Ancak bu bile uygulanan sert ve kuşku dolu sistemin yumuşamasına yetmeyecek, savaş biter bitmez, batılı mülteciler ya da batılılara esir düşmüş Sovyet askerlerinin iadesine başlamak üzere, kıyım ve arı Rus ırkına batılılık bulaşmasın diye kışkırtılan politika çok kan akıtacaktır.

 

     İş bu kadarla bitse, mevcut sistemin korunması için, tarihte birçok kez yaşanan devlet ve halk çatışması diyecek ve bir süre sonra birinin üstünlüğüyle yeni şeklini alacağını düşünebilirdik. Oysa halka yönelik baskı, terör ve kuşku silahının namlusu kısa bir süre sonra, devlet mekanizmasının içine çevrilecektir. 1934’te bu mikrop politbüro üyesi olan ve halk tarafından çok sevilen Kirov’un bilinmeyenlerce(!) öldürülmesiyle krize yol açacak; devlet mekanizması olan politbüroyu karşı karşıya getirecektir. Artık devletin içinden gelen her muhalif ses kanla susturuluyordu. Kamenev ve Zinovyev gibi iki devlet adamının idamından sonra, ülkenin beş mareşalinden biri olan, ordu üzerinde etkin Tukaçevsky’nin de idamı son damla oldu ve Stalin’in diktatörlük ilanı olarak tarihe geçti. Suçlama hep aynıdır: Mevcut rejimi yıkıp yarı kapitalist bir sistem getirmek için devlet kurumlarında düşünsel sabotaj yapmak… Yani devlete ihanet.

 

     Yıllar sonra yapılan politik analizler bütün bu olanların, bir çeşit başarısızlıkla gelen güvensizliğe bir suçlu bulma isteğinden kaynaklandığını koydu ortaya. Birinci beş yıllık kalkınma planında Stalin’in sanayi atılımı sonuç vermemiş, hedefe ulaşamamayı da bir günah keçisine mal ederek, olası bir otorite boşluğunu kapatma yoluna gitmiştir Stalin. Oysa ki bütün baskının asıl amacı; (daha sonraları bilim adamları ve sanatçılara da sıçrayacaktır bu baskı) Stalin’in komünist devlet düzenini, kendine rakip olabilecek, denetimi bozacak ya da gölgeleyecek bütün unsurlardan temizlemektir. Stalin’e göre tabanın ezginliği, bir kuşak sonra güçlü ve arı bir komünist devlet birliği için çok önemlidir. Milliyetçiliğin değil ırkçılığın alkışlandığı yıllar sonra, çok hazin bir finalle anlaşılacak ve 1986’da parçalanmaya başlayan büyük Sovyetler, 1998 kışını geçirmek için para ve yiyeceklerinin olmadığını, başbakanlarının ağzından bütün dünyaya açıklamak zorunda kalacaktır.

 

     Sovyetler Birliği tarihini meraklısına havale edip biz yine 1930’lara dönelim. Devrimden büyük coşkularla çıkılmış ve devrim lideri o dönem gerçeğiyle, öğretilerini ardında bırakarak ölmüştür. İlginç olan; Mayakovsky gibi, Yesenin gibi, Ostrovosky gibi sanatçı kimliklerin, olağanüstü gayretlerle başarılan devrimin; sanatçıyı başının üstünde tutacağına, devrimden sonraki “aydın açmazı, umduğunu bulamama psikolojisinin” 1930’larda tam bir sanatçı kabusuna dönüşmesidir. Lenin’in halkın içinden biri olmamasına rağmen, halkına kendisini kabul ettirmesi, Gürcistanlı bir köylü aileden gelen Stalin’de aynı samimiyeti göstermemiştir. Stalin de diğerleri gibi devrimden çok şey ummuştur. Ama o gereken bilgi ve örneklerin batılı patent taşımasına bile tahammülü olmayan, üstün ırk saçmalığına tutularak ülkesinin karanlığa doğru başlayan yolculuğunun rehberi olarak tarihe geçmiştir. Onun zamanında kurulan Gulag Toplama Kampı, 1986’lara kadar batıda olduğu kadar, ülkesinde de tehdit ve kuşku yaratmıştır.

 

Gulag Toplama Kamplarının Mimarı Stalin

     1891 doğumlu bir Rus yazar olan Osip Emilyeviç Mandelştam bu süreçte üzerine düşeni, hem bir yurttaş hem de bir şair olarak fazlasıyla yerine getirmiş, devrimin tarihsel zorunluluğunu savunmuş bir kalem olarak, 1921’de yayınladığı “Kamen(Taş)” adlı kitabıyla tanınmıştır. Heyecanlı ve inanmış bir yazardır. 1918’de yayınladığı “Ağaran Özgürlüğe Övgüler” 1917 Devrimi’nin en güzel şiirlerini içerir. Ama sanatsal olan şiirleri 1921’deki “Kamen”le gelecektir. 1922’deki “Tristia” ustalığının onaylandığı kitabı olurken, “Zamanın Uğultusu” 1925’in en önemli iki olayından biri olmuştur. Diğeri ise Yesenin’in beklenmedik intiharıdır. Sanatçılar tam bir düş kırıklığı içinde, bir yıl önce kaybettikleri büyük liderlerinin bunca erken gitmesine üzüldüğü gibi, üretimlerinde çağdaş ve özgür çizgiyi arıyorlardı. İçinde bulundukları atılımlar onları heyecanlandırıyor olsa bile, savaş yorgunu ve düş kırgınlığı içindedirler onlar. 1930’da Mayakovsky de çekip gitti. Hem de beş sene önce Yesenin’in gittiği yoldan. Kendini vurarak. Şaşırtıcı bir sarmal içinde kıvranıyordu yeni Sovyetlerin eski devrimci şairleri. Bu muydu uğruna can koydukları devrim? Kollektivizasyon programı uydurmacasının, yavaş yavaş canavarlaşan bir baskı rejimine dönüştüğünü sezinliyor; kalemlerini eleştirinin en keskin taşlarında biliyor olsalar bile, Gulag bütün karanlığıyla onları bekliyordu. Tam bir açmaz içinde birçoğu onurunu bir mermiyle takas ediyor ve aniden devriliyordu bir çınarın devrilmesi gibi. Osip Emilyeviç Mandelştam gibi bazı yazarlar da sanatçı sorumluluğunun çığlıklarına dayanamıyor ve hapisleri göze alarak yazmasını sürdürüyordu. 

 

Mandelştam'ın toplama kampına giriş kaydı

      1934’te Osip, Stalin’le ilgili bir şiiri bahane edilerek tutuklanır. Çerdin’e sürgün edilir. Türlü baskı ve eziyetten sonra öfkesini, düş kırıklığını, cam kırıkları üstünde yürümeye benzeterek o unutulmaz dizelerini yazar:  

           “… Yumuşak tabanların kırık cam üstünde

              yürümek için.

              Kırık cam üstünde yürümek ve aşmak için

              kanlı kumları…”(I)

      Her ne kadar direk vuruş yapmasa bile, dizeleri Stalin’in onaylamadığı dizelerdir ve Osip denen bu şair tehlikelidir. Rus diktatör, 1935’te karısı Nadejda’yı da tutuklatıp ikisini birlikte sürgüne gönderir. Bu kez sürgün biraz daha uzaktır: Voronej… Sürgün yerinin uzaklığı geri dönüşün zorluğuyla eşdeğer olduğu için, terbiye edilmenin son şansıdır Voronej. Kağıt, kalem, kitap, gazete yok. Tek öğün yemek ve günde on iki saat çalışma. Direniyor Osip. Açlığa direniyor, işkenceye direniyor, ölmüyor. Şiirsizliğe direnemiyor tek. Kağıtsız olmak ve kalemsizlik, bir şaire verilecek en büyük cezadır. Ama şair şiirini içinde yaşadığı sürece hiç ama hiçbir engel yoktur o şiirin yazılmasına. Ne demişti Percy Bysshe Shelley: “İçinizdeki şiiri, başka hiçbir yerde bulamazsınız.” Osip de şiirini yazar her şeye rağmen. Her şeye rağmen kanat takar dizelerine ve sonsuzluğa salar şiirlerini. Hem de her biri çelik hançerler gibi, kanatan, alay eden kısacık sözcüklerle.

            “Penceremin dışı,karanlık.

            Benden sonra tufan.

            Daha sonra? Horlayan şehir,

                    vestiyerde bekleyen kalabalık.

            Maskeli balo.

      Kurt köpeği yüzyıl.

            Unutma,

            kasketin koltuğunun altında,gözden uzak dur.

            Ve Tanrı korusun seni.”(2)

      Tuhaf bir sanat anlayışı vardı. Mitolojik öğeleri yeniden yorumlayıp Antik Yunan’dan, İncil’den aldığı olay, öykü ya da kişilerle, çağına göndermeler yapan, daha çok alaylı ve lirik bir formda antimilitarist bir dille yazarken, varoluşsal sorunları ortaya koyan ve tarihin bireyi belirleyen en büyük güç olduğunu savunan bir anlayış… Daha sonraları bu anlayışa, “akmenizm akımı” denecektir.

Mandelştam'ın Rusçaya çevirdiği Julais Romain'in kitabı

      Osip Mandelştam ikinci kez sürgün yediği yerde, Voronej’de, şiirlerinin günümüze ulaşmasını sağlamak için, tarihte eşine az rastlanır bir yöntem uyguladı. Kağıt kalem yok. Yazmaya vakit de bırakmıyorlar. Her şey çok sıkı bir sansür ve denetimden geçiyor. Her şey böyle kötüyken, o insanın gözlerini yaşartan bir çabayla, gerçek şairlerin nasıl olması gerektiğine dair bir ders veriyor tarihe.

      Yemek kampanası vuruluyor. Parmaklarından akan kanı, yırtık pantolonuna silip ayağındaki zincirleri sürükleye sürükleye yemeğe koşuyor Osip. Yüzünde çocukça bir ışıltı. “Çok mu acıktın?” diye takılıyor arkadaşları. O duymuyor bile onları. Yarı deli bir halde ve herkesin şaşkın bakışları arasında, bir kepçe yemeğini alıp eşi Nadejda’nın yanına oturuyor. Yüzlerce sürgünün metal tabaklara daldırdığı metal kaşıkların seslerinin çınladığı bu soğuk barakada, Mandelştam eşinin ellerini tutuyor ve heyecanla başlıyor şiirine:

 

           “… Kimseye bir şey söyleme.

              Bütün gördüklerini unut,

              Kuşu, yaşlı kadını, kafesi

              ve bütün ötekileri.

             

              Dinle, seslerine sarınmış kurbağalar.

             

              Dallara dönüşüyor tomurcuklar,

              ve bir süt ılgımı nadasa bırakılmış toprak.”(3)

Khazina Yakovlevna Nadejda

 

     “Tekrar et” diyor Osip. Karısı şiiri tekrarlıyor. “Bir daha tekrarla Nadejda” diyor Osip. Karısı bir daha tekrarlıyor şiiri. “Bir daha” diyor Osip. Karısı bir daha tekrarlıyor. Şiiri, iş başı anlamına gelen o sinir bozucu kampananın sesi kesiyor. Masalara vuruyor askerler coplarını. Osip, gözlerinde en az 1917 Devrimi’ne giderken inandığı aşk kadar parlak bir ışıltıyla bakıyor karısına. Karısı öpüyor onun çatlak dudaklarından ve bir kaşık yemek veriyor ağzına. “Tamam” diyor, “bunu da ezberime aldım.”… Soğuk baraka ısınıveriyor sanki.

     Sonraki günlerde hep aynı şey. Osip, yüreğinin kalemiyle yazdıklarını hem kendisi ezberliyor hem karısı Nadejda’ya ezberletiyor. Ne olacağı belli mi? Nitekim, korkulan oluyor ve Osip Mandelştam, 1938’de üçüncü kez sürülüyor. Bu kez karısı da yoktur yanında.

 

Stalin

     Sibirya soğuktur. Sibirya’ya giden trenlerin mekanik tıktıkları bile Sibirya’dan daha sıcaktır. Sibirya’nın güneşi bile beyaz bir buz parçasıdır, gökte anlamsızca durur. Güneş ışıklarıysa, sırtına saplanan birer buz mızrağıdır aslında. Bilinmez Sibirya’ya gidenlerin başına gelenler. Soğuğun yasası ölümdür. Şaka bilmez, bıyıklarını donduran bir ıslıktır ağzındaki; üfler de üfler. Sibirya’da kader de yoktur. Sibirya her şeyi, kaderleriyle yutan bir soğuk ağızdır. Sibirya’da insanın elleri buz, saçları ölüme esen soğuk bir ayazdır, bilesin.

      Bilinmedi 1938’den sonra Sibirya sürgünü Osip Mandelştam’ın kaderi… Karısı bir süre sonra serbest kaldı. Ve karısının ezberine nakış gibi incecik işlediği şiirleri bugün Mandelştam’ın soğuk Sibirya’nın soğuk ölümünü yendiğinin kanıtı olarak duruyor edebiyat tarihinde. Karısı ezberindeki şiirleri yıllarca sakladı herkesten. Bir gün, Stalin öldüğünde 1953’te, bir kitaba döktü kocasının tek hatırası olan dizelerini. Ve kocasının bilmediği kaderi için bir mum yaktı Gulag’a doğru. Her dize, bir meşale gibi buzlarını eritti Gulag Toplama Kampı’na giden buzdan yolun. Ve eriyen buzlar çoğalıp, çoğalıp, çoğalıp önce Gulag’ı sonra bütün baskıcı zihniyetleri katıp önüne, sanatçının özgürlüğünde boğulmayı anlattı. Nehirlerin özgürlüğünde, tutuklanan, işkence edilen, öldürülen şairlerin sesi akar. Nehirler aralıksız akar. Şair üretir, dizeler diktatörün gözüne batar.

 

(1)           – “O İncecik Omuzların” şiirinden

(2)           – “Penceremin Dışı, Karanlık” şiirinden

(3)           – “Kimseye Bir Şey Söyleme” şiirinden

 

Hayrettin Filiz

12.10.’98 - Bornova

 

Hayrettin Filiz