02.07.1961’DE PATLAYAN BİR MERMİNİN YANKILARI ÜZERİNE KISA BİR DENEME

            Keşifler çağında bir deniz kâşifine: “Okyanus nasıl bir şeydir?” diye sorduklarında şöyle bir yanıt veriyor: “Okyanus anlatılmaz. Renkli renkli balıkları anlatsam fırtınasının, fırtınasını anlatsam mavi sonsuzluğunun, adalarının, deniz kuşlarının hatırı kalır… Okyanus anlatılmaz düşlenir.”  

            Ernest Miller Hemingway 1940’da onuncu kitabını yayınlar. Kitap aynen şöyle bir notla piyasaya çıkar: “Hiçbir insan, bir ada kendi başına bütün değildir… Ben insanlığın içindeyim. Onun için sen de sakın çan kimin için çalıyor diye sorma, senin için çalıyor.” Anladığınız gibi bu kitap daha sonraları birçok gerilla savaşında öğretici bir kitap olarak kullanılacak olan “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı ünlü romanıdır Hemingway’ın. Peki, Amerikan “yitik kuşak” yazarlarından biri olan Ernest Hemingway nasıl oluyor da diğerlerinden, örneğin Dos Passos’tan, örneğin Fitzgerald’dan ya da  Faulkner’dan çok daha ileride, edebiyat tarihine sürekli aktif bir yanardağ gibi, dokunanın elini yakan eserler bırakabilmiştir?  

Hemingway'in el yazısıyla tuttuğu bir not...

            Çok gerilere gitmekte fayda var. Ta Ernest Hemingway’in çocukluğuna… Doktor bir babanın ikinci çocuğu olan Ernest, henüz beş yaşındayken yani 1903’te zengin konaklarının bahçesinde, elinde oynadığı bir sopanın üzerine düşer. Sopa ensesinden batıp bademciklerini deler. Baba Hemingway çok acı çeken oğluna ilk tedaviyi uyguladıktan sonra bu gibi acı durumlarda hayatı boyunca unutamadığı bir öğüt verir: “Islık çalmak. Ne zaman acın dayanılmaz olursa ıslık çal Ernest.”  

            Üzerinden yıllar geçer bu olayın. 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nda Fossalta Di Piave’den (İtalya’da bir yerdir burası) 22 Haziran tarihli bir mektup yazar Amerika’ya Hemingway. Şöyle der: “…benim yapmam gereken… yaralılara ve cephedeki askerlere çikolata, sigara dağıtmak… iyi zaman geçiriyorum ama… doğru dürüst bir Amerikan kızı görmeyi çok özlüyorum.”. Yirmi yaşında savaşa katılmış olan bu delikanlı hep sıcak savaşın dışında kalmayacak ve 18 Ağustos 1918’de Milano’dan gönderdiği ikinci mektubunda şöyle yazacaktı: “…doğrudan vuruş olduğunda arkadaşlarınız üstünüze dağılır. Dağılır sözlük anlamıyla…Nam almanın fazla anlamı yok, fakat bir yaşamı olmanın çok anlamı var… Havandan aldığım 227 yara, o zaman birazcık acı bile vermedi. Yalnız, ayaklarım, lastik çizme giymişim de su dolmuş gibi oldu. Sıcak su. Ve diz kapağım gariplik ediyordu. Makinalı tüfek kurşunu bacağımda, buz gibi bir kartopu aniden çarpmış gibi hissettim. Şimdi yaralarımı, 227 küçük şeytan, tırnaklarıyla kazıyormuş gibi acıyordu… ve 250 ve 350’likler başımın üstünden Avusturya’ya doğru tren gibi ses çıkararak gidiyordu…”  

            Bu mektubu yazdığı hastanede askeri birliğin fotoğrafçısı Hemingway’in bu sevimsiz anısını sabitlemek için bir fotoğrafını çeker. Yıllar sonra fotoğrafa dikkatle baktığımızda, Hemingway’in ıslık çaldığını fark ederiz.

            Boksörler, boğa güreşçileri, cokeyler, generaller, rahipler, gangsterler, gazeteciler, İspanyol soyluları, Kübalı devrimciler, bar sahipleri, sinemacılar ve daha burada sayamadığım bir çok ünlü ünsüz insanla dostluğu bulunan Hemingway’in diğer kuşak yazarlarından daha ileride, daha başarılı olmasına şaşırmamak gerek bence. Çünkü savaşın doğurduğu dadaizm, beş altı yıl sonra yerini sürrealizme bırakacak ve tedirgin ve değer tanımaz bir sanat anlayışı dünyaya egemen olacaktır. Scott Fitzgerald bu günlerin düş kırıklığını yazarken, Dos Passos kapitalizme karşı çıkışı, William Faulkner kendi tarzıyla çökmekte olan Amerikan düşünü yazacaktı. Cladwell liberalizme karşı çıkışı dile getirirken, Steinbeck eski-yeni çatışmasıyla bir tahlile gidecekti. Bütün bunların arasında Hemingway; temsil ettiği gazetenin muhabirliği için savaşa katılmış, gerçek bir ölüm yaşam mücadelesine tanıklık etmişti. Ne yazması beklenir bunca genç yaşında ölüme bu kadar yaklaşan birinden? Tabi ki ölüm ve savaş, tabi ki taaa derinden, en derinden duyulan hayatın güzelliği. İşte iki kez uçak kazası geçiren, ikinci dereceden yanan Hemingway’in hayatla ilişkisini, dolayısıyla eserlerinin canlılığının nedenini buralarda aramak gerek bence.  

            1928’de şeker hastası olan babasının ansızın ölüm haberi gelir. Baba Hemingway intihar etmiştir. Otuz yaşındaki Ernest, babası intihar ederek ölen birinin olabilecek en soğukkanlı tavrıyla karşılar bu haberi. Ölümden bıkmıştır artık. Kanıksama noktasına gelmiştir onun için ölüm. Oysa o balık tutmayı, boğa güreşi seyretmeyi düşlemektedir. Çok iyi bir hıristiyan olmamakla beraber kiliseyi de düşlemektedir. Günahlarından arınmak için. 22 Haziran 1918 tarihli mektubunu şöyle bitirmişti: “Bir tek dans için savaş madalyası şansımı verirdim.” Yılgınlık, bıkkınlık, hayattan alacağı varmış gibi temposu ışık hızında bir hayat süren Hemingway, yaşamının en yoğun gel-gitlerinde yazmaya başlar. Önce küçücük öykücükler ve şiirlerle oluşturduğu ilk kitabı “Üç Öykü ve On Şiir” i yayınlar (1923). Bir yıl sonra 1924’te “Günümüzde” , 1926’da “Bahar Selleri” gelir. İstediği kıvama ulaşamamıştır kaleminin ritmi. 1929’da ilk kez boks dersi verdiği Ezra Pound ve Gertrude Stein’in desteği olmadan ayakları üstünde durur ve adının bir çok yerde anılmasını sağlayacak ilk büyük eserlerini yayınlar: “Silahlara Veda”. Sonra tam bir fırtına başlar “Öğleden Sonra Ölüm”, “Afrika’nın Yeşil Tepeleri”, “Klimanjaro’nun Karları”, “Ya Hep Ya Hiç” ve 1940’ta “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”. Artık dünyanın tanıdığı ve dönemi içinde yazarak para kazanan ender yazarlardan biri olur Hemingway. Ünlü film firması Paramount, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanını filme çekebilmek için Hemingway’e tam tamına 150.000 Amerikan doları öder. Bu o güne kadar ne duyulmuş ne görülmüş bir telif hakkıydı. Kitap 9 hafta gibi kısa bir sürede 189.000 adet satılmış; daha sonra yine kendisinin kıracağı ulaşmanın çok zor olduğu bir rekor olarak edebiyat tarihine geçmiştir.  

            Başarı ve paraya ulaşan Ernest, dünya turuna çıkar. Kitaplarından takip edildiğinde bile anlaşılabilecek bu yolculuklardan birinde, Afrika’da uçağı yere çakılır. Ve ikinci derece yanan Hemingway, mucize eseri kurtarıldığında yine ıslık çalarken görülür. 1950’de “Nehrin Ötesi” ve ardından 1952’de “Yaşlı Adam ve Deniz” romanları yazarlık tarihine birer klasik armağan ederken, Hemingway’e de 1953’de Pulitzer, 1954’te de Nobel edebiyat ödülü getirir. O hâlâ ıslık çalmaya devam eder. Çünkü bu kez sağlığından ciddi şekilde kaygılıdır. Babası gibi şeker hastasıdır ve sinirlerinde kilitlenmeler olmaya başlamıştır. Felç ya da kriz kapıdadır.  

     

            Ait olduğu ülkenin siyasi politikasının aksine ülkesi Amerika’nın Guetemala çıkarmasına;  herkesten farklı bir gözle bakıp “Komünist Komplosu” olmadığını açıklayan tek yazardır o. O ömrünün son günlerinde düşlerinin peşinden Küba’ya giderken bile yıllar önce kurduğu cennete inanmaktadır: “Benim için cennet, benden başka hiç kimseye avlanma izni verilmeyen alabalık dolu bir ırmaktır. Ve şehirde iki güzelim ev, biri karım ve çocuklarımla tekeşli olacağım ve onları gerçekten seveceğim, öteki 9 katında 9 güzel metresim... Sonra, Pomplono’daki gibi bir evden, ötekine giderken gidebileceğim ve günah çıkartabileceğim güzel bir kilise olmalı ve atıma binmeliyim… Boğa çiftliğine sürüp, yol boyunca yaşayan bütün gayrı meşru çocuklarıma bozukluklar toslamalıyım…

            Bu düş, 01.07.1925’te, İspanya Burguete damgasıyla, Scott Fitzgerald’a gönderilen bir mektubunda yazılmıştı.  

  

Hemingway'in özel eşyaları...

            Bütün dünyada haklı olarak edindiği yere kimsenin söz söyleyemediği Ernest Hemingway, hayatın içinden biri olmakla, hep hayranlık kazanmıştır. Ama bir çoğunun bilmediği bir yanı da katil oluşudur Hemingway’in. 1949’da artık savaş bitmiştir. Hemingway 51 yaşının olgunluğu ve tanınıyor olmanın rahatlığıyla, onu kendisi yapan anılarına dalar. 27 Ağustos 1949’da La Finca Vigia’dan o çok sevdiği, rahatça sövebildiği mektuplarından birinde aynen şöyle der: “bir zamanlar sümüklü bir SS öldürmüştüm. Kaçış yolunun işaretlerini söylemezse onu öldüreceğimi söylediğimde bana: beni öldürmeyeceksin dedi. Çünkü korkuyorsun ve siz yozlaşmış, melez bir ırksınız. Hem de Cenevre Antlaşması’na aykırı. Nasıl yanlış yaptın arkadaş, dedim ve üç kez karnına ateş ettim, dizlerine çöktüğünde, ona tepeden ateş ettim ve beyni ağzından geldi, eğer burnu değilse sanırım. Ondan sonraki soruşturduğum SS harika konuştu… Artık şimdi tekrar hıristiyan olmaya çalışabilirim.” Durduk yerde bunu anlatmanın tek amacı var. Silah tüccarı Beaumarchais’te hayatın içindeydi köle Cervantes’te. Büyük Güney Amerika şiir ödülünü kazanan öğretim görevlisi terörist Otto Renne Castıllo’da hayatın içindeydi, katil Hemingway de… O Hemingway ki: “yazar çingene gibidir. Hiç bir hükümete bağlılığı yoktur. Bir yazar neden birilerinin ya da devletin beğenisini beklesin? Tek ödül, işini iyi yapmasıdır ve her adama yeterli bir ölçüdür bu.” derken, yazmanın yaptığı her şeyden zor olduğunu da söyler. Böyle bir yaşantının içinde, bu yaşantıyı sürüp de, “en zoru yazmaktır” diyen Hemingway, neyi işaret ediyor sizce? Belki okyanusu gösteriyordur ne dersiniz? “Okyanus anlatılmaz, düşlenir” der gibi… Ve 02.07.1961’de yıllardır düşlediği okyanusa ulaşmak için tek bir silah sesine yüklüyor hayatını…  Kuşlar Hemingway’in öldüğünü söylüyor.

 

25 Eylül 1998 

Hayrettin Filiz - Bornova

 

 

 

 

Hayrettin Filiz