ŞAL, ZİL VE GÜLÜN MİLLİ EDEBİYATA KATTIKLARI ÜZERİNE KISA BİR DENEME

   

            "Dünyada ne ikbâl ne servet dileriz

              Hatta ne de ukbâda saadet dileriz

              Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde

              Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz."(1)

 diyordu Yahya Kemal bir rubaisinde. Sevgilisiyle buluşmayı, aşkı her şeyin üstünde tutan bu dizeleri okurken etkilenmemek elde mi? Çok zor bence. Ama bu dizelerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan çıkmış; düşleri yırtık, ayakkabısız ve yoksul Türk insanını ne kadar yakalayabildiğini de merak ediyorum doğrusu.

             Yahya Kemal Beyatlı tam bir edebiyat önderi ve öğretmenidir. Türk şiiri ona çok şey borçludur.74 senelik ömrünün yarısına yakınını yurtdışında geçirmesine; Kurtuluş Savaşında ülkenin çektiklerini çok yakından gözleme şansına sahip olmasına, 1915'ten 1922'ye kadar İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmasına rağmen, yazdıklarıyla sonraki kuşakları şaşkına çevirecek kadar bencil ve Atatürk'le arası açılacak kadar Osmanlı milliyetçisidir. Şimdi, ben ünlü bir yazar olsaydım ve bu sert tahlilim ciddiye alınsaydı, eminim üstüne beş yüzden fazla kitap yazılan Yahya Kemal'in taraftarları beni topa tutarlardı.Onun sanatçılığından dem vurup, Atatürk'ün sanatseverliğini hak eden biri olduğunu ve "Kurdun Dişisi Ve Yavruları" makalesini kesip sakladığını filan söylerlerdi bana.Ama, Falih Rıfkı Atay'ın anılarında geçen "İnönü, bir gündelik gazetede Yahya Kemal'in divan biçimi gazelini göstererek,"bunları okudukça Nazım'ın hapiste olmasına canım yanıyor." demesini hatırlamak bile istemezler.Bence, ne büyütülecek kadar önemli bir makale var ortada ne de Türk insanı açlıktan, soğuktan ölürken cephelerde, gerçek bir şiiri kanla yazarken soğuk topraklara, allı güllü aşk şiirleri ve yaşlanmak korkusunu yazarak onların, yani ulusunun şairi olunabilir.

             Yahya Kemal Beyatlı! Tek bir şiirinle, ‘26 Ağustos 1922’ adlı şiirinle mi Türk Kurtuluş Savaşı'nı destekledin? Nerde kaldı ağzından düşürmediğin milliyetçiliğin? İspanyolun zilli şalına yazdığın şiir kadar da mı hak etmedi yoksul Anadolu senin o mükemmel dizelerini?

             "Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi

             Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi

 Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın

             Gaalib et çünkü bu son ordusudur İslâm'ın."(2)

             Kurtlar puslu havayı sever. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kaybeden taraf olarak yavaş yavaş eriyoruz. Vatan parçalanıyor. Kadınlarımızın ırzına geçiliyor,bayrağımız yırtılıyor, kutsal ve milli dediğimiz ne varsa hepsi düşmanın çamurlu çizmeleri altında çiğneniyor. Bu durum karşısında; kimi eline geçirdiği bir palayla dağlara çıkıyor, kimi Beyoğlu'nun lüks bir pastanesinde kimin mandalığının hayırlı olacağını tartışıyor; kimi meydanlarda milli mücadele çağrısı yapıyor, kimi de zilli şallı, güllü, bülbüllü şiirler yazıp, vatanperverliğini gösteriyor.

 

            1903'te gittiği Paris'ten 1912'de döner Yahya Kemal. Paris'te öğrenim görmüş, bu arada Paris'in yeni şiir anlayışını yerinden incelemiştir. Baudelaire ve Mallarmé üzerine seminerler vermekte ve "ulusal edebiyat" adına mangalda kül bırakmamaktadır. Ne Edebiyat-ı Cedide ne Fecr-i Âti onun kafasına denk düşen edebiyat akımlarıdır. Bunun ayrıntılarına biraz sonra gireceğiz; ama önce o günlerin sanatına şöyle bir göz atalım.

             "Büyük Mecmua" adlı bir dergi çıkıyor İstanbul'da. Fecr-i Âticiler üç yıllık dönemlerini sürmüş ve birçok nedenden ötürü dağılmışlardır. Edebiyatta bir başıboşluk, bir sersemliktir almış başını gitmiş."Büyük Mecmua", Zekeriya Sertel'in haftalık dergisi. Halide Edip'ten Fuat Köprülü'ye, Hasan Âli Yücel'den Falih Rıfkı Atay'a, Yusuf Ziya Ortaç'tan Faruk Nafiz Çamlıbel'e kadar kimler yok ki dergide? Bu genç ve şaşkın insanlar ne yapacaklarını bilmeden ortalıkta havadan sudan konuşuyorlar.Havadan sudan, ottan böcekten.Edebiyat-ı Cedide kendi kanından bir Fecr-i Âti doğurmuş; ancak yükselen Türkçülüğün adı "Genç Kalemler" çok uzaktan tâ Selanik'ten bu gidişe milliyetçi bir nefes üfleyerek dağılmalarının nedenlerinden biri olmuştur.Nefes çok kuvvetlidir."Türkçülüğün Esasları"nı bir nefeste sayıveren Ziya Gökalp'in nefesidir bu.Ortada sersemlemiş bir halde gezen bu genç yazarlar,memleketin içindeki durumu ya görmüyorlar ya da sanki kadere boyun eğmiş gibi, süngünün sivri ucunun sırtlarına dayanmasını bekler bir halde, Osmanlı'nın büyük şairi Yahya Kemal'in efsunlu şiirleri etrafında toplanmış, sanat tartışıyorlar.Gül, bülbül ve yâr üstüne şiirler okuyorlar.Yahya Kemal kuvvetli. Ne de olsa İstanbul Üniversitesi'nde tarih ve edebiyat hocası. Onun engin bilgilerinden yararlanmak gerek. Lale devrini anlatıyor hoca, Nedim'den şiirler okuyor. Dışarıda öldürülen çocuklar divanların altına atılırken, Nedim'in divanındaki bülbüllerin acıklı ötüşleri daha yaralayıcı sanki...Hoca anlatıyor, aruzun üstünlüğünden söz ediyor."...vezinleri,hissiyatı teganni etmek ihtiyacı yaratır.Yani ahenge elverişli olmalarıyla vardır vezinler. Aruzda plastik bir yumuşaklık ve şekil alma yeteneği daha yüksektir sözcüklerin. Geri kalanlarsa "hecelerin istifidir." Şiir ne derse desin, şiir ahengiyle diyorsa anca o zaman şiirdir."

             Aynı günlerde Yahya Kemal'in etkisiyle bir şiir yarışması düzenlenir. Hevesli hececiler yarışmanın konusu olan Nedim'in "Gönül Gazeli" üzerine Zekeriya Sertel'in deyimiyle:"yumuşak, kadınsı seslerle gönül türküleri yazıyorlar." Ötede gözyaşları içinde bir vatan, feryat figân günler ve on sekizlik cesetlerin ağır kokusu sarmıştır her yanı. Nazım Hikmet gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en kuvvetli destanını yazmış biri bile o günlerin etkisinde kalacak ve bu yarışmada birinci olacaktır. Ama unutulmamalıdır ki, yaşı henüz on yedidir. Ve bu yaşa rağmen,"çocukluğumun ustası" dediği Yahya Kemal'den en çok etkilenenlerden biridir. Birinci olan "Dikkat" adlı şiiri şöyle bitiyordu Nazım'ın:

             "...

             Bilemem nasıl oldu, geldi ki, öyle bir an

             Yenilmez bir haz duyup denize atlamaktan

             Kurtulmak ne kolaymış faniliğinden, dedim

             Doğruldum, atılırken bir dakika titredim.

             Bir dakika sonsuzluk daldı taştı gönlümden

             Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden."(3)

                                                 İmza Mehmet Nazım

             Yunanlıların İzmir'i işgali her şeyi değiştirdi. Bir gazeteci bu onursuzluğa dayanamamış ve bir Yunan askerini tabancayla vurduktan sonra, halkın önünde delik deşik edilmişti. Genç gazeteci Hasan Tahsin sanki bir mermi atmamış, Türk ulusunun yüreğini atmıştı işgalci ülkelerin üstüne. Bu milli gurur, Kurtuluş Savaşımızın başladığı an olarak tarihimize geçti. Ardından ünlü Sultanahmet mitingi. Yüz bin kişinin önünde ufak tefek bir kadın, bütün ülkeyi gözyaşına boğan bir nutuk söyledi. Daha sonraları profesör olarak anacağımız, Ata'mızın yakınına aldığı bu kadın, büyük edebiyatçımız Halide Edip'tir.6 Haziran 1919'daki bu tarihi konuşma "Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır" sözünden sonra tam bir isyan havasına büründü. Çok geçmedi, yüz bin kişinin tek bir ağızdan yemini salladı yeri göğü. Bu gerginlik düşman uçaklarının sürekli gözetlediği bir halde ve bir üniversiteli gencin: "Milletim, zavallı milletim" diye bağırarak önce hıçkırıklarla ağlayan sonra da düşüp bayılan dramatik görüntüsüyle son buldu.

             Yahya Kemal Beyatlı,1884'ün 12 Aralık günü, Osmanlı'nın olan Üsküp'te doğdu. Asıl adı Mehmet Agâh'tır. Osmanlı Türklüğünü esas alan ve yurtluluğu İstanbul sınırlarını geçmeyen bir anlayışla yazsa bile, Lozan Barış Konferansı'na danışman olarak katılan heyetten biridir.Bunun şaşkınlığı geçmeden,1923'te kurulan yeni devletin ikinci meclisine Urfa milletvekili olarak katılması daha da şaşırtıcıdır.Aslında o günlerin Türkiye’sindeki okur yazar oranı düşünüldüğünde, yurt dışında eğitim almış, üniversitede hocalık yapmış bir kişinin milletvekili olmasına çok şaşırmamak gerek.  

            Politik kimliği ne olursa olsun, yazı sanatının milliyetçiliği olmaz. Elbette bağnaz bir yazıcı değilim. Ama gözü önünde ülkeyi boğazlayanlar varken, Lale Devri'nin güllü, bülbüllü şiirlerini sanat diye öğreten ve sanatı mevcut kurtuluş politikasının hizmetine sokmayan zihniyetiyle hep şaşırtmıştır beni Yahya Kemal. Öfkemi, dünya şairi Nazım'ın bu konudaki anlayışlı ve ikna edici görüşleri biraz yatıştırıyor. Diyordu ki Nazım:"Yahya Kemal'i...şair olarak değil USTA olarak, Türk şiirinin tekniğine büyük hizmetler etmiş bir insan olarak, kendi tarzında ve zihniyetinde kültürlü ve çok zevkli bir hoca olarak pek sever ve pek beğenirim... Fakat sanatkârlığını atarsam şairliği, anlatabiliyor muyum iki gözüm, ŞAİRLİĞİ mühim değildir."(4) Bunu 1941'de yazan Nazım, daha önceki ilişkisinde Yahya Kemal'i bakın nasıl anlatmıştı:"...Sonra üçüncü şiirimi 16 yaşında yazdım galiba. Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal, anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anama. Bahriye Mektebi'nde tarih öğretmeniydi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şiir. Yahya Kemal'e gösterdim. Kediyi de görmek istedi. Ve şiirimde anlattığım kediyi, gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana "sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun ya, şair olacaksın" dedi.(5)  

            Yine aynı yıllarda basılan ilk şiirini de Yahya Kemal'in düzelttiğini ve onun sayesinde basıldığını hatırlar Nazım: "Serviliklerde"dir bu şiirin adı. "Nazım Hikmet bu şiiri yazdıktan sonra kağıdını buruşturup bir kenara atmış, neden sonra annesi evi derleyip toplarken yerde bu kağıt parçasını bulmuş. Okuyunca Nazım'a ait bir şey olduğunu anlamış ve o zamanki sevgilisi büyük Türk şairi Yahya Kemal'e vermiş. Yahya Kemal de şiirin ötesini berisini düzelttikten sonra bastırmak üzere bir dergiye göndermiş ve bu şiir böylece ilk defa dünya yüzü görmüş." (6)

             Her ne kadar eleştirilse bile, Yahya Kemal dönemi içinde son derece önemli işler yapmış bir edebiyatçıdır. Şiirin teknik donanımı ve anlamı onu mükemmelliğe, kusursuz şiir anlayışına götürmüştür. Bunu yaparken, halkın kullanımında olan Türkçe ya da kullanımda olan Farsça, Acemce, Frenkçe gibi sözcükleri çok titiz bir elemeden sonra şiirinde kullanıyor ve her bir sözcüğün yerli yerinde olmasına, onun deyimiyle "derunî ahenge" denk düşmesini savunuyordu. "Şiir, musikiden başka türlü bir musikidir", içimizdeki ahenktir. Buna "Öz şiir"ya da "Tad şiir" denmelidir, diyordu. Edebiyatımızın ulusallaşmasını, dil ve dilin kullanılmasıyla eşdeğer görüyordu. Bu açıdan Edebiyat-ı Cedidecilerden ayrılıyordu. Ona göre de şiir toplumsal, insancıl, çağdaş ya da evrimci olmak zorunda değildi. Ama Fecr-i Âticilerin (Geleceğin aydınlığı)"Şiir kişiseldir ve saygındır" düşüncesine de birebir katılmıyordu. O, "şiir fikirle değil, sözcüklerle yazılır" diyen Mallarmé'yi haklı buluyordu. Ve ardından ekliyordu: "şiir önce bizi, bizim milliyetimizi, bizim duygu ve düşünce dünyamızı söylesin. Fakat aynı şiir, bu milli atmosfer içinde bizi terennüm ederken aynı ölçüde beşeri olsun. Bütün insanlığın duygu, düşünce, şevk ve heyecan alemlerinin müterennimi olabilsin."Yani "ilk mısradan son mısraya kadar, yekpare bir "rhytme"(tartım) zıt bir düzen olarak yaratarak" evrenselleşmelidir.  

            Yahya Kemal’le başlayan o dönemin yeni şiir anlayışındaki farklılık; divan edebiyatı ardından Tanzimat, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Âti'cilerin getirdikleri dışında, dizeden çok, bütün içindeki ritim duygusu, ahenk uyumunun şiire kattığı teknik kazanımlarla açıklanabilir. Önceki anlayışlarda dizeye önem verildiğinden, bütün içindeki uyum olan "ondülasyon" görmezden gelinirdi. Oysa Yahya Kemal'e göre: "şiirin asıl maddesi mânâ değil lâfızdır. Mânâ,lâfza tahvil edildiğinde sanattır. Ancak lâfız, sözcüklerin istifinden ibaret değil, özel bir ritim yaratmasından yani ondülasyonla ritim dalgalanmalarına ulaşır. Ve ancak o zaman şiir olur. "Bu görüş elbette ki biçim ve tekniğe çok şey katmıştır. Eğer kazanımları bu denli yüksek olmasaydı aşağıdaki muhteşem dizeleri okuyabilir miydik?

             "Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

             Bu son fasıldır ömrüm, nasıl geçersen geç.

             Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

             Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

               ...

             Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince

             Ya şevk içinde harâb ol ya aşk içinde gönül.

             Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül."(7)

             Ancak bu anlayış, ardından gelecek "Garip" akımına kadar edebiyat çevrelerini oyalayacak bir nitelik gösterdi. Tanpınar onun için "neo-klasik bir ozanımızdır." derken, Cahit Tanyol" Türk Edebiyatında Yahya Kemal" adlı kitabını, "O, Türkçenin Puşkinidir."diye bitiriyor. Oysa çırağı sayılan Nazım, Adalet Cimcoz'a yazdığı bir mektupta bu konuya bambaşka bir yorum getiriyor. "Bizim Yahya Kemal'de kelimelerin peydahlanmasına dayanan şekil meselelerinde zayıf taraf anatomidir. O ne yumuşacık ve karmakarışık bir iskelettir. Halbuki ilk bakışta anatomi sağlam gibi gelir, fakat mısralar peşi peşine dizildikleri zaman, ayrı ayrı güzel oldukları halde topyekün berbat olurlar. İskelet eti taşıyamaz."

 

             Yahya Kemal, Paris'te kaldığı süre içinde edindiği yeni pariziyen şiir anlayışının Türk varyasyonunu uygulamayı denedi bana kalırsa. Seçtiği konular; ölüm, aşk, anı, deniz ve eserlerinin temeli sayılabilecek bir ced aşkı, Osmanlılık üzerine kuruludur. Bir "Akıncı" şiirini bilmeyen mi var bugün? "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik ..."... Bir"Mohaç Türküsü", bir "Itrî", hece vezniyle yazdığı tek şiir olan bir "Ok" şiiri, rubaileri ve daha birçok şiiri, bu görüşünü ne denli kuvvetle uyguladığının göstergesi gibi dururlar karşımızda. Yaşlılık, hüzün kokan dizeler, pasif sızlanmalar, Osmanlı'yı yazdığının aksine şaşırtıcı bir burukluk ve boyun eğmişlik taşır. Gerçekten muhteşem dizelerdir kimileri. Bir tanesine göz atalım: "Sessiz Gemi".

               "Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

             Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

             Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

             Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

 ..

             Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

             Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

             Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

             Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden."(8)

   

            Sağlığında sadece bir kitabı, o da birçok yanlışlıklarla dolu olarak ve yazarından habersiz basılmıştır Yahya Kemal'in. "24 Şiir Ve Leylâ" adını taşıyan bu kitap, 23 şiir ve bir beyitten oluşur. Pek şiir yayınlamayan bu yazar, eskiden yani meclise girmeden önce Süleyman Sadi takma ismiyle "Peyam" gazetesinde, "Çamlar Altında Muhasebe" adlı köşede, kendi fikrini anlatıyordu. Pek az olmasına rağmen düz yazılarını yayınlıyordu.1926'da Varşova, 1929'da da Madrid büyükelçiliğine atandı. Gençler üzerinde etkisi çok büyük olan üstad üniversite hocalığından milletvekilliğine oradan da büyükelçiliğe geçti. Her ne kadar 1931'de Lizbon büyükelçiliğine atanmış olsa bile Madrid'de bulunduğu 1929-1931 yılları, şairin şiirini anlatmakta önemli bir dönemdir. En ünlü şiirlerinden kabul edilen "Endülüs'te Raks" ; "Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı./Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı..."diye başlıyor ve "Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle / Her kalbi dolduran zile,her sineden :"Ole!" diye bitiyor. Görüldüğü gibi şevk aleminde İspanyol dansçıları, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin genç yazarlarının, milli edebiyatı kurdukları günlerde, üstadın, sırf şiir yazmak için yazdığı en ünlü eseri olabiliyor. Ne Anadolu'nun çetin yoksulluğu ne verilen göz yaşartıcı kurtuluş mücadelesi. Ne Türk ulusunun yeni atılımları ne devrimler...Varsa yoksa yanağı benli esmer çingenelerin kalçalarında başı dönen dizelerin aruza uygunluğu ve hayat ne güzel lay lay lom...Nazım bu şiir için :"...İspanyol raksı der demez , şaldan, zilden ve gülden başka anlatacak bir şeyi olmaması, bir şair için hazin bir şey."derken , belki de birkaç yıl sonra iktidara gelecek faşist general Franko'yla, yurtsever İspanyol halkının sokaklarda sorgusuzca vurulmasının da bir çeşit "İspanyol Raksı" olduğunu anlatmak istiyordu, kim bilir? 1936'da kopacak İspanya iç savaşının prova günlerinde, ulusal bir direniş örgütlenirken, şal, zil ve gülden söz etmek, sanki başka bir dünyada yaşıyormuş gibi açıklanmaz mı sizce de? Hani şair, hani sanatçı çağının tanığı ve sorgulayıcısıydı? Hani dünya tarihini aslında sanatçılar yazardı?

             Hoş, ulusların geleceğine dair ve onlarla ilgili olmayan hiçbir yapıtı daha doğrusu; acısıyla, keyif ve kederiyle yaşayan insanı anlatmayan hiçbir eseri kalıcı ya da evrensel nitelememek gerektiğini biliyoruz. Bir şeyi daha biliyoruz ki; o da evrensel olmak için ulusal kültüre yaslanıp, kendi insanını çok iyi tanımak gerektiğidir. Bu yanda süpürge tohumu yiyen kendi insanım, karşısında binlerce sorunla mücadele verirken, öte yanda yaz akşamlarının çalgılı çengili danslarını sanatına konu etmek, daha doğrusu sadece bunu konu etmek, hiç bir tartışmaya gerek bırakmaksızın, bir sanatçı için sorumsuzluktur diye düşünüyorum. Üstelik bu sanatçı, kendinden öte sanatçı olmadığını düşünme rahatsızlığına yakalanmışsa...2 Ağustos 1964'te Nadir Nadi, Cumhuriyet Gazetesi'nde : "...çağdaşı olan, hatta genç olanlardan hiçbirini beğenmezdi. Yeni kuşak edebiyatçıları arasında, "fena değil, istidadı var" dedikleri olurdu; fakat ona sorarsanız Yahya Kemal'den üstün bir ozan gelmemişti bu ülkeye." diyordu. Aynı görüşü Sermed Sami Uysal'ın "Yahya Kemal'le Sohbetler" kitabında da görürüz: " ona göre Sait Faik cahilin biri, Ahmet Haşim 'öz şiir' deyimini ondan duymuş bir ozan, Halit Ziya bir 'hiç'tir."    

            Bütün sancılarıyla yükseltilen milli edebiyat, Yahya Kemal'le gitgide uzaklaştı. Nazım Hikmet'in "Kırk Haramiler" şiiriyle başlayan uyanış, fırtına gibi gençlerin kanat takmış kalemlerinde, şahlanan bir atın coşkusuna eriştiğinde; kronik bronşit rahatsızlığını ömrünce üstünde taşıyan Yahya Kemal, çok uzak ufuklarda, öksürerek seyrettiği gurup vaktinin kızıllığında, tarihi anılarına gömülüyor ve hiç evlenmediği halde, eski sevgililerine şiirler yazıyordu yine.

         "Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

         Geçmiş gecelerden biri durmakta derinlerde;

         Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin

         Velhasıl o rüyâ duruyor yerli yerinde."(9)

         Ya da iyice bir sonbahara bulaşır yaralı kalbi ve kaleminden şunlar dökülür.

          "Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

          Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

         Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklerine

         Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere."(10)

               Ölümüne yakın pek az yazdığı düz yazılarından biri olan "Kör Kazma"da 'yeniliği' bir mikroba benzetir:"...Dört sene evvel bir ecnebi mimarla Haydarpaşa vapurunda idim. Vapur denize açıldıktan sonra, Anadolu sahili görünür görünmez bu ecnebi mimar, 'ne güzel mimari' dedi. Ben Haydarpaşa garından bahsediyor sandım. "Son senelerde yeni yapıldı" dedim. Yüzüme hayretle baktı. "Hayır o müstekreh ambarı kasdetmiyorum. Şu dört köşe kuleli bina güzel."dedi ve Selimiye Kışlası'nı gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir, çünkü beyinleri "yeni" dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır..."

             Velhasıl kelam, geliriz 1 Kasım 1958'e. 1949'da İnönü Şiir Yarışması birinciliğini "Hayal Şehir" adlı şiiriyle kazanan Yahya Kemal, sabah saat 09:50 de tedavi gördüğü Cerrahpaşa Hastanesi'nde hep özlediği cedlerinin yanına gider. Hani yıllar önce "Mohaç Türküsü" şiirindeki gibi:

             "Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;

             Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.

            Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

             Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden!"

               Ölümünün ardından bir yıl bile geçmeden, kalemdaşı Nihad Sami Banarlı başkanlığında "Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti" adıyla bir dernek kuruldu. Hani vakfı anlarım, hani adına bir kürsü açılmasını anlarım ama; şu 'sevenler' lafına takılıp kaldım hep. Nedir bu,'kanarya sevenler' ya da ne bileyim 'Galatasaray'ı sevenler' gibi...Koskoca bir yazarsan söz ediyoruz. Dernek kurarak mı onu sevdireceğiz? Zaten bir yazar yazılarıyla bir tarafın onayını almıştır. Fazladan sevgiye ihtiyacı yoktur hiç bir yazarın. Onlar sevilmek için değil, içlerindeki çığlığı paylaşmak için yazarlar. O yazarlar yazılarıyla sevilir, o yazarlar yazılarıyla lanetlenir. Kimsenin kişiyle uğraştığı yok. 1960'ta İstanbul Fetih Cemiyeti böyle düşünmüş olacak ki; "Yahya Kemal Enstitüsü" adıyla bir oluşum gerçekleştirdiler. Bir de       " Yahya Kemal Müzesi" açarak, Yahya Kemal'in kimin şairi olduğu konusunda tartışmayı açıklığa kavuşturmuş oldular.

             Her neyse ne, Türk şiirinde bir dönemeç sayılan Yahya Kemal; şiirinde Osmanlılardan çok bizi, cumhuriyet çocuklarını yazsaydı da, bir ulus şairi kimliğine lekesiz kavuşmuş olsaydı diyorum bazen. Bencil sonbahar şarkılarını, Kurtuluş Savaşı'nın süpürge tohumu yiyen delikanlılarına ya da gencecik kızlarının mermi yaparken nasırlaşan tertemiz ellerine tercih etmesini bir türlü hazmedemiyorum. Getirdiği yenilik sadece tekniğe dairdir bence. Asla milli şairimiz değildir Yahya Kemal. Atatürk'ün meclisinde milletvekili olduğu halde bunu söylemenin beni nasıl yaraladığını anlatamam. Bunu da hazmedemiyorum. Ondülasyon adını verdiği bir güzel bülbül sesine koskoca bir sanatçı sorumluluğunu değişmesini hazmedemiyorum. İçkili meyhanelerin değişmez şarkısını yazmasıyla rengini belli etmiştir dememek için kendimi zor tutuyorum. Ama yine de ... hazmedemiyorum.

(1) - "Tercih" adlı rubaisi

(2) - "26 Ağustos 1922" adlı şiiri

(3) - Nazım Hikmet'in "Dikkat" adlı şiirinden

(4) - Nazım Hikmet'in Adalet Cimcoz'a yazdığı 1941 tarihli mektubundan

(5) - "Mavi Gözlü Dev" adlı kitap, Zekeriya Sertel,1968 Ant Yayınları, sf. 67-68

(6) - "Mavi Gözlü Dev"adlı kitap, Zekeriya Sertel,1968 Ant Yayınları, sf.18

(7) - "Rindlerin Akşamı" adlı şiirinden

(8) - "Sessiz Gemi" adlı şiirinden

(9) - "Geçmiş Yaz" adlı şiirinden

(10) - "Sonbahar" adlı şiirinden

 

                                                                        Hayrettin FİLİZ                                                                       

                                                                    27/10/1998 -Bornova

 

 

 

 

 

Hayrettin Filiz