OSMANLI KADIN VE ERKEK ŞAİRLERİNİNİN AŞK KAVRAMINA DEĞİŞİK YAKLAŞIMLARI ÜZERİNE KISA BİR DENEME

            “Kûyunda senin dâima uryan olayım tek

Cennette banâ hulle-û destâr gerekmez.”  

         ( Cennette günahsızlara giydirileceği söylenen süslü elbiselerde gözüm yok. Senin yanında, yakınında olayım da, ömrümce çıplak olmaya bile razıyım.  MİHRÎ HATUN 1460-1506)  diyordu Mihrî Hatun. Vakit 1400’lerin ikinci dilimi. Osmanlı devletinde din baskısı, geleneksel toplum yapısı bir de üstüne üstlük haremdeki diğer ortaklarıyla bir egemen erkeğe hizmet etmenin aşağılayıcılığıyla kadın, yerini tartışmazdı. Ancak Mihrî Hatun gibi kaynayan kazanlara benzeyen kadınlığını hisseden bazıları, çıkar ve yaşamışlığının gücüne yaslanarak düşlerini mum ışığında kağıtlara dökerdi. O an ne erkek egemen anlayışın baskıları, ne böyle bir şeyin kendisine kaybettireceklerinin önemi kalırdı. Sadece o ve düşlerinin sınırsızlığı. O düşler ki; ütopyanın son noktası olan cennet özlemini bile hiçe saydırırdı. Sözü edilen aşktır. Savaşta ve barışta, yerde ya da gökte, dünya ters dönse bile ertelenmeyen, uğruna can verilen, can alınan o duygu: Aşk…

            “Ciğerinin kebap olduğunu” hissettiren başka bir duygu var mıdır? Varsa bile ben bilmiyorum. Mihrî Hatun bakın ne diyor bu kebap konusunda:

            “Düşeli şevk-i hayâl’i lebün Mihrî dile

            Ateş-i gamda kebâb oldu ciğer döne döne.”

            (Senin dudağının hayalinin arzusu düşeli beri içime

Ciğerim gam ateşinde kebap oldu döne döne.    MİHRÎ HATUN 1460- 1506)

 

            Mihrî Hatun’un tavrı görüldüğü gibi, bir vazgeçmeye hazır psikolojiyi ya da teslimiyeti çağrıştırıyor. Oysaki bu teslimiyetin günümüzden 600 sene önceki etkilerini düşündüğümüzde dehşete kapılmamak elde değil. Çünkü Yavuz Sultan Selim başta, Osmanlı ilerlemeyi yeni toprakları fethetmek olarak yorumluyor.  Kadın ya da kadınsı şeyler kınanmakta. Hatta Fransa’nın iyi niyet gösterisi olarak göndermiş olduğu tarihimizdeki ilk batılı orkestranın gösteri yapması engellenmişti. Neden? Çünkü müzik “sert” çizgili yeniçerilerin kafasını karıştırabilirdi. Sonra ne mi olur? Orkestra üyelerine derhal Osmanlı topraklarını terk etmeleri, eğer terk etmezlerse kafalarının kesileceği söylenir. Böyle günlerde kadın, insandan çok, şablonuna sığmaya çalışan bir erdem timsali, bir duygu temsilcisi: evlatlarına iyi bir rehber, kocasına kayıtsız şartsız boyun eğmiş biridir. Oysa tarihin hiçbir döneminde “yaşayan kadın” tekin durmamıştır. Sivrilen ihtiraslarıyla, akıl almaz entrikalarıyla çağlara şekil veren hep onlardır. İşte Mihrî Hatun; o çağlarda bile, yaşamışlığının arzularıyla bugüne dek kalmayı başarmıştır. Kadınlığının farkına varan bir kadından daha tehlikeli ne olabilir?

            “Afet misin ey hüsn-ü mücessem, bu ne hâlet?

            Girmiş mi acep şekline bilmem ki muhabbet!”

            (Ey cisim haline gelmiş güzellik!

Afet misin, tehlike mi, bu ne hal?   NİGÂR HANIM 1856-1918)

            derken Nigâr Hanım, bu gücün farkında olduğunu nasıl da ölümsüzleştirmiş. Oysa ki tarih, kadınların kendi gücünü fark etmesi üzerine binlerce dizeyle doludur.  

            “Rasttır reftarımız manendi meyli tutiya

            Biz hezâran dide-i mahmure girmiş çıkmışız.”

            (Rastık gibi düzdür yürüyüşümüz

Biz binlerce göze girip çıkmışız.        HUBBÎ HATUN  ?-1590)

     diyen Hubbî Hatun ne demek istiyordu aslında? Elbette ki bir kadın nazının, gerekirse nasıl etkili bir silaha dönüşebileceği üzerine bu kadar emin konuşan kaç dize vardır? Açık açık bir meydan okumadır bu. Bir böbürlenme belki, bir gövde gösterisi. Ve işin en hazin yanı, bu meydan okuma, bu rest, karşı cephede hedefin tam ortasına saplanıyor.

            “Gabya îmân getir ey mülhid-i fâcir ki sana

Ahiretten hatt-ı ta’lîk ile hüccet gelmez.”

 (Ey vicdansız sevgili, artık bana inan ki

Sana ahiretten italik yazıyla senet gelmez.                                                      

SABÎT  ?-1712)  

 Zavallı erkek; aşkın karşısında kendini anlatmak, kabul edilmek için yalvarmanın boyutlarını zorluyor. Ahiretten süslü yazılarla (italik) bir senet getirmediği kaldığını şiirine yazarken, nasıl da elinin ayağının çaresiz kaldığını, aşk karşısında güçsüzlüğünü ortaya koyuyor. Sanırım, erkekliğin tartışılmaz ölçüsünün bıyık ve kılıç olduğu günlerde bir erkeğin bunca çaresizliği, hiç bir savaşta bu kadar kendini hissettirmemiştir.

  Bir yanda doğallığın; dinle, geleneklerle, erkek egemen anlayışlarla sindirilmeye çalışıldığı bir toplum düzeni içinde kadın,  bir yanda her yanıyla ateşini savuran, kendini fark etmiş “yaşayan kadın” çatışması. Öylesine geniş bir çerçevesi var ki kadının, tutup da böylesi bir denemeye sıkıştırmak oldukça güç.

 Kimi şairler; erkeğe kayıtsız şartsız egemenliğin karşısına duygularını, yüreğinin aktığı bir başka erkeğe “ölesiye” teslim olarak açıklarken, kimileri de açık açık “zevke çağrı” yapmışlardır.  

“Can vermek ise kasdın eğer aşk ile Fitnat

Hâk-ı der-i dildârdan ayrılma ölünce!”

 (Fitnat, eğer amacın aşk için ölmekse

Ölünceye dek sevgilinin kapısından ayrılma.                                                          FİTNAT HATUN  ?-1780)

 diyen Fitnat Hatun;  

          “Mahfîce, efendim, bu gece eylesek işret,

                                    pek canıma minnet.

Kaadir değilim hâlimi arzetmeye amma,

                                    yaktın beni cânâ.

Rahmeyle bana, âteş-i aşkına kebâbım,

                                    serbest ü harâbım.

 Teskîn edemez âteş-i aşkım yedi derya,

                                    yok fâide zira.

 Kâr eyledi cevrin dile, ey gamzesi hunkâr,

 gel, olma cefâkâr.

Gel meclise, zevk eyleyelim bir gece tenhâ,

                                    bir sen, biri Leylâ.”  

 

 (Bu gece gizlice buluşsak seninle. Yiyip içsek. Bu canıma minnet. Halimi sana bildirmeye gücüm yok ama beni yaktın. Bana acı, sevgi ateşiyle yandım. Kendimden geçtim, harap oldum. Aşkımın ateşini yedi denizin suları söndüremez. Ey kan dökücü bakışlı! Gel bu kadar cefacı olma. Bu gece tenhada buluşup seninle, zevke varalım. Bir sen, biri de Leylâ. LEYLÂ HANIM  ?-1847)                        diyen Leylâ Hanım’dan daha mutaassıp kalmıştır. Daha mutaassıp ama daha tutkulu. Oysa Leylâ Hanım, sanki dünyalık keyfin, yani çıplak gerçeğin havaî sözlerden daha etkili olduğunu söyler gibidir. Ve bedensel zevkin erkek kadar kadının da hakkı olduğunu ya da bir kadının arzularında sınır olamayacağını, bir kadının böylesi “deli” bir açıklıkla erkeğe çağrı yapabileceğini kanıtlamak ister gibidir. Her ne amaçla yazılmış olursa olsun, sanat yanından çok, dönemi içindeki etkileri adına son derece cesur dizelerdir bunlar.

            Bir erkek şair kalkıp:  

         “Fürûğ-ı mihr mir’ât-ı dile zengârdur sensüz.

Hârir-i pertev-i meh dûş-ı câna bârdur sensüz.”

 (Sensiz gün ışığı gönül aynasına pastır.

Sensiz ayın incecik ışığı bile omzuma yüktür.                                          ANTAKYALI MÜNÎF  ?-1743)

 dediğinde, elbette ki Leylâ Hanım’ın dizelerindeki şaşkınlığı yaşamıyoruz. Çünkü o bir erkektir.

 Ama bilmiyorum fark ettiniz mi siz de; dizelerin altındaki imzaları kapatırsak seslenişlerin aynı ağızdan çıktığı sanısına kapıldım ben. Sanki ortak bir dil, sanki ortak bir pencereden dışarıya bakan binlerce göz. Ha kadından erkeğe, ha erkekten kadına. Söylenen şarkının melodisi aynı. Yıllarca birbirlerine inanmayı isteyen, kaçan, kovalayan, naz yapan, yalvaran insanlar aynı sanki.

“Biçâre gönül gamıyla yansın

Tek ol büt-i ateşin inansın.

Hûnâbe-i hicre can boyansın

Her kahrında bin Kerem fedâdır.”

 (Çaresiz gönül gam ile yansın

Yeter ki o ateşten puta benzeyen sevgili insansın

Can ayrılık kanına boyansın

Her kahrında bin Kerem fedadır.          

ŞEYH MEHMED ES’AD GÂLİP 1757-1799)

 diyen Şeyh Mehmed Es’ad Gâlip mi daha acizdir aşkına karşı, yoksa :

 “Urmasun el hançer-i bürrâna zahmet olmasın

Cânı teslim eylerüz cânâna zahmet olmasun

Gelmesün şâh-ı hayâlün hatır-ı nâşâduma

Tengdür gâyetle ol virâne zehmet olmasun.”

 (Keskin hançere el vurmasın, zahmet olmasın

Canı teslim ederiz sevgiliye, zahmet olmasın

Hayalin gelmesin tek, kederli gönlüme

O yıkıntı çok dardır, zahmet olmasın.                                                            AHMED NEYLÎ 1673-1738)

 

diyen Ahmed Neylî mi? Ya da biri doğmadan 29 sene önce ölen bu iki şairin seslenişinde farklılık var mı sizce?  

 Bu iş öylesine birbirinin aynı ve öylesine yabancı ki aslında birbirinden. Genelde kavuşulamayan bir sevgilinin özlemidir bu her iki cepheden yükselen sesler. Ama asla umutsuz değillerdir. Sanki kavuşuverseler büyü bozulacakmış gibi. Hele kim dizeler var ki tarihin bir yerlerine sığmamış, kırıp kabuklarını sıyrılıp günümüze kadar aynı etkisinden hiç bir şey kaybetmeden ulaşmışlardır. Ulaşmış da gücünden kayba mı uğramış? Bunca uzak yolların yorgunluğuyla mı gelmiş? Hayır.

 “Aksi hüsn-ü şâr eşki çeşmi biferden geçer

Felki gevherdir o gûya bahri Ahmerden geçer

Lâli canbahşin aman elbette kevserden geçer

Sanma tesir eylemez Leylâ o sengin tıyete

Naveki ahı derun puladu mermerden geçer.”

 (Sevgilinin güzelliğinin yansıması gözyaşından geçen bir cevher gemisidir. Hayır, hayır gözyaşından değil sanki Akdeniz’den geçer. Dudağından öpen cennet çeşmesini unutur. Kuşkusuz Leyla’da etkilenir. Derinden çekilen âhın oku, çelik ve mermerden geçer.                         LEYLÂ HANIM 1845-1936)

 Bu kadar güçlü imgenin bir arada olduğu çok çalışma görürüz, bu gün zaman ayırıp da okumadığımız o “eski” zaman şairlerinde. Hele şuna bakar mısınız?

 “Mir’ât-ı dilde aks-i dil- ârâyı seyredin

Güncîde oldu katreye deryâyı seyredin.”

 (Gönül aynasında sevgilinin yansımasını seyredin

Bir damlaya sığan denizi seyredin.                                                                            SEZAYΠ ?-1738)

 Bir sevgili bu sözlerden sonra ne yapar?  

          Kimi şairlerde bir filozof boyut görürüz. Sanki o aşk acısını çeken kendisi değil de, sözleri ya da dizeleriyle birilerine aşkın felsefesini yapmaktadır. O felsefe ki aslında, aşkı dizginlemenin kendine yönelik bir telkininden başka bir şey değildir. O da bilir ki aşkı dizginlemek mümkünsüzdür. Oysa buna rağmen yine de büyük ve iddialı sözlerini söylemekten de geri kalmaz.

 “Sâf kıldunsa gönül ayînesin âb gibi

Görünür nûr-ı ezel âbda mehtâb gibi.”

 (Gönül aynasını su gibi saf kılabilirsen

Sonsuzluğun ışığı suda mehtap gibi görünür.                                               USULÎ   ?-1538)

 Her neresinden bakılırsa bakılsın, aşk yüzyıllardır anlatılmasına rağmen bitirilmemiş tuhaf, tuhaf olduğu kadar çekici bir duygu. Bu öylesine bir duygu ki; ateş gibi yakıcı. Ama alevine mumun bile güldüğü bir ateş değil, etrafında dönen kelebekleri yakan bir ateş. Aynen Ahmed Paşa’nın dediği gibi:

 “Âteş ân nîst ki ber şu’le-i o handed şem’

Âteş ânest ki der hırmen-i pervâne zedend.”

 (Alevine mumun güldüğü ateş ateş değildir

Ateş odur ki etrafında döndüğü kelebeği yaka.      AHMED PAŞA 1426-1501)

   

                                                                                    HAYRETTİN FİLİZ                                                                                             18.01.1998-BORNOVA

 

Hayrettin Filiz