Geri Dönmenin Dayanılmaz Hafifliğiyle Kaleme Alınmış Bir Yazı1. Yazı - 21. 01. 2007
Ayrı kaldığınız zaman evinizi özlersiniz. En basitinden kendi yatağında, yastığına başını gömüp uymayı özler insan ya da pencerenin kenarında koltuğa kurularak kitap okuyup kahve içmeyi özler. Ayrı kaldığınız zaman ailenizi özlersiniz. Annenizin yemeğinden bir çatal alıp “Ellerine sağlık” demeyi, babanızla şakalaşıp kardeşinizle oynamayı özlersiniz. Ailedeki daha büyüklerin acayip bir pantolon giydiğinizde garipseyen bakışlarını bile özlersiniz bazen.
Ayrı kaldığınız zaman sevgilinizi özlersiniz. Beraber zaman geçirmeyi, gözünün rengini, saçının güneş vurduğu zamanki ışıltısını özlersiniz. Onun elini tuttuğunuzda içinize yayılan sıcaklık başka hiçbir şeye benzemediği için özlersiniz. Ayrı kaldığınız zaman sohbetini, fikirlerini dinlemeyi, tartışmayı sevdiğiniz bir dostunuzu özlersiniz. Bir eksiklik duyarsınız bir araya gelmediğiniz zaman, sohbetinin keyfini ararsınız. Yeri geldiğinde başınızı omuzuna bırakıp ağlamayı, tüm dünyaya beraber küfür edip, bu dünyanın her santimini beraber sevebilmeyi özlersiniz. Ama en çok ayrı kaldığınız zaman size bir çok şeyi aynı anda ifade eden yerleri ya da kişileri özlersiniz. Uzakta olsanız da siz oraya aitsinizdir aslında. Ayrı kaldığım zamanlarda BTA'mı çok özledim ben. Evimi özlemek gibi; çünkü her BTA'lının evidir orası. Anneme “Yapmam ben bunları” diye direttiğim işlerin nerdeyse hepsini yapıyor olmamı buna bağlıyorum ben. Çünkü ne zaman ayak diresem “Kendi evin olunca yaparsın, bende görürüm” cevabını alırım. Yıkamamakta direttiğim her bardağın karşılığıdır bu cümle. Evet, yaparmışım; anneme hak vermemek elde değil şimdilerde. Ortak yaşam alanımızı hep beraber temiz tutmaya çalışırız biz BTA'lılar olarak. Ve nasıl ki bir ev hanımı evinden ayrı kaldığında parkelerini parlatmayı bile özlerse, biz de C sıranın koltuklarını silip, sahneyi süpürmeyi bile özleriz. H sırada en uzun montlar kiminse toparlayıp üzerimizi örtüp yorgun argın şekerleme yapıp uykuya dalmayı bile özleriz. “Evimizde” salondakilerin yani hocanın masasının etrafındakilerin gürültüsüne uykumuzu böldükleri için sinirlenip söylenmeyi de özleriz ... Özlemiştim ben, hem nasıl özlemiştim bilemezsiniz ... Ailemi özler gibi özledim BTA'lıları. Kolay mı, hepsiyle beraber büyüdüm ben ve hocayla, BTA annemiz Sevil ablanın o kadar çok emeği var ki her birimizin üzerinde. Hocamla şakalaşmalarımı, Sevil ablayla “Ya ama Sevil abla yaaa” diye mırlanmalarımı çok özledim mesela. Sinoş'umun kahkahalarını, Ceren'le saçlarımızın uzunluğunu yarıştırmayı, Fatih'i kızdırmayı, Emre abinin gitarına sesimle eşlik etmeyi, Burçin'in “Arapsaçı” 'nı, Özge'nin Konyalılığını (öldürecek beni okuyunca), Senem'im şen şakraklığını, deliliğini, Simge'nin ağır abla tavırlarını ve onunla kendimize has konuşmadan da anlaşmalarımızı, Uğur'la “Ama bak şu da şöyleydi ya bu da bu olsa ... Ya onu bırak sen Yaralı Yüz'ü izledin mi?” muhabbetlerini, Barış'a her kurban bayramı sonrası “bi bayramı daha atlattın oğlum, inşallah öbür bayrama kazasız belasız” diye takılmalarımı, Kayrak'çığımın, nam-ı diğer “Ferit'çiğimin” her kıskançlıkta nişanı bozan uydurma “Nalan'ı” olmayı ... Daha sayarım da, kendim bile hayret ettim özlediğim şeylerin çokluğuna. ... İyi ki tekrar ikinci aileme kavuştum. Ve ben sevgilimi özler gibi özledim BTA'yı. Sahnenin her santimetrekaresine aşığım çünkü. Sahnenin önünde ya da arkasında yaptığım her işe olan aşkım tüm sevgililerimin üzerinde çünkü. Gözleri parlar BTA'daki herkesin bu aşktan; tek ben değilim elbette böyle düşünen. “En büyük aşk benimki” diye hır çıkarmayacak kadar da biliriz ki, her BTA'lı kendi aşk tanımının en üzerine koyar BTA'yı. Ve tiyatronun zaten kendisi vazgeçilmez bir aşkken, BTA'da tiyatroyla uğraşıyorsanız, aşkınız üçe beşe katlanır kesinlikle. Kara sevda dedikleri şey bu herhalde. Sekiz yıl önce bana “bu sahneden inmeyi asla istemeyeceksin sen, bırakamayacaksın, vazgeçemeyeceksin” deselerdi, güler geçerdim büyük ihtimalle. Şimdi biliyorum, beni böyle bir aşktan ayırmaya, ailesi azılı aşiret bile olsa hiç kimsenin gücü yetmez ... kaçarım. Sohbetine bayıldığım bir dostumu özler gibi özledim BTA'yı. Tartışıp, aynı yöne bakmayı sevdiğim bir dostum gibi. Araştırmaya yönlendirilip bildiğimiz her şeyi didik didik sorgularız biz BTA'lılar olarak. Bilginin en safına, en doğrusuna ulaşıp dünyayı değiştirebilme gücünün bizde olduğuna inandığımız ve daha iyi nasıl yaparız'ı bulmak için konuşur, tartışırız. Bu yüzden de sahnemizde her bir repliğimizi sonuna kadar inanarak atarız. Çünkü inanmadığımız işlerin içinde hiçbir zaman bulunmamamız gerektiğini öğretmiştir bize Hayrettin hocamız. İtildiğim ÖSS hengamesinin içinde belki de en çok bu tarafını özledim BTA'nın. “BTA'lı olmak” kavramının yaşayan yüzünü özledim. Çözdüğüm her sorunun benim ailemin okul konusundaki endişesini bir kenara bırakmasını sağlayarak, özgürce BTA'lı olmaya yaklaştırdığını bildiğimden şevkle çözdüm hepsini; ama aynı zamanda kitap okumaya, gazete okumaya, araştırmaya en az zaman ayırmak zorunda bırakarak beynimi körelttiğini duyumsadığımdan bin bir ayrı sancıyla çözdüm. Çünkü BTA'lı olmak biliyordum ki sadece ezberini yapıp provalara gelmekten, sahneye çıkmaktan ibaret değildir. BTA içerde ve dışarıda kullandığın her sözcükten kendini sorumlu hissetmek, oyunlarda anlatılanları, kutsal kitabı okumadan inanan dindarlar gibi körü körüne replik atmak olarak algılamamak, içindeki ruhu yakalayıp, anlatılanlardan haberdar olmak, geçmişini ve bugününü iyi bilip ileriye dönük olaylarla ilgili fikir sahibi olmak (bir falcı gibi değil elbette, olan bitenden sorumluluk duyan ve çözüm arayan bir aydın gibi kendini yetiştirmek), okumak, bıkmadan okumaktır en çok ... İşte bu yüzden bunları bile bile bunları yapamamak en çok BTA'nın ruhunu bilenlere acı verir. Ben o acıyı fazlasıyla çektiğimi düşünüyorum bu anlamda. (Bu yıl da aramızda olamayan ÖSS ve aile mağduru arkadaşlarıma sabır diliyorum) BTA'lılığın çalışkanlık üzerine bir düş olduğunu anlayıp bunu paylaşmayanlarsa zaten hiçbir zaman BTA'lı olmamıştır.
Ve böylece günler geceler boyu özledim, özledim, özledim BTA'yı. “Özledim sahneyi süpürmeyi özledim, özledim kostümün üstümüze emanet duruşunu özledim, özledim hocanın fırçalarını özledim, azad et Milli Eğitim BTA'mı özledim.” diye bilindik şarkılara yeniden sözler yazacak kadar. Hiç uğramadım mı? Uğramam mı , boş olduğum her an uğradım. Göz yaşlarımı yine hocam sildi, beni teselli edip sonu gelmez matematik formüllerine geri gönderdi. Her kapıdan girişimde içerde kim varsa bana aynı sıcaklığı tattırdı. Arkadaşlarım sahnede, ben izleyici olarak onları alkışlarken döktüğüm göz yaşlarının nedeni asla sahnede olamama kıskançlığı değildi. Oyun sahnedeyken sadece o geceye varlığımla destek olamamak, hazırlık sürecine hiç katkı koyamayışımdı sinirimi bozan. Küçük çocukların “ben de yapmak istiyorum, ben de istiyorum” kaprisi gibi belki. Bu yazıyıysa geri dönüşümün tadını sonuna kadar çıkardığım 16 Ocak 2007 Nuh gösterisinden sonra, ikinci sahnemden önce yazıyorum. Sevinçten sarhoş gibiyim. Ertesi günkü finalime rağmen ayaklarım yere basınca kalbimden geçen her şeyi söyleyeyim, içimde kalmasın, herkes bilsin istedim. BTA'ma tekrar hoşgeldim....... Tiyatro yapacak mıyız?..... Eveeeet! Ve hatta o çok tanıdık sloganı buraya yazmanın tam sırası. Evet evet yazacağım. O slogan olmadan tamamlanmayacak bir yazı bu. Sıkı durun, BTA'ya en yakışan slogan geliyor: YAŞASIN TİYATRO ! YAŞASIN BTA ! BTA Oyuncusu
Görüşleriniz için:
|
||