AMERİKALI BİR SERSERİ ÜZERİNE
- J A C K     L O N D O N -
(1. Bölüm ; Çocukluk Dönemi)

14. Yazı - 20.10.2008

 

          “Gerçeği gizleyip saklıyorsanız ya da herkesin içinde tüm açıklığıyla ortaya koyamıyorsanız, gerçeğin ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir.
                Ben gerçekle yüz yüze gelmek isterim. Biri çıkıp da bana gerçeğin ne olduğunu anlatsa…
            Benim öykülerim zalimse yaşamın kendisi de zalim demektir. Oysa ben yaşamı zalim değil de güçlü bulurum ve yapıtlarımda yaşamın bu güçlülüğünü yansıtmak isterim.”

 

                    Merhaba… Uzun bir aradan sonra yeniden yazı yazıyor olmak beni gerçekten çok mutlu ediyor. Evet, her zaman her şey için bir bahanemiz var. Her şeye yetişebiliyoruz. Ama iş köşemiz için yazı yazmaya gelince “zamanımız yok” deyip kaçıyoruz. Bir söz vardır ya; “tarihe geçmiş yüzlerce insan da günü 24 saat yaşıyordu”… İşte bu yüzden hem kendimizi şöyle bir gözden geçirmemiz ve üzerimizdeki bu tembellikten kurtulmamız için, hem de dünyaca tanınan ve dünya edebiyatının çok önemli bir ismi olan Jack London hakkında fikir edinebilmemiz için bu yazıyı yazmak istedim. Hem böylece yaklaşık üç yıldır üzerinde çalıştığım bu araştırmanın bir bölümünü bu köşede sizlerle paylaşarak – kendimi de bu tembellikten kurtarıp – “Amerikalı Bir Serseri Üzerine : Jack London” isimli tezimi yazıya dökebilmek için bir ön hazırlık yapmış olacağım… Neyse… Lafı fazla uzatmayalım ve hemen yazıya geçelim.

 

                   1876 yılının 14 Ocak günü, Amerika’nın o dönem önemli gazetelerinden biri sayılan Chronicle’da bir haber dikkati çeker: “”W. H. Chaney’in eşi 12 Ocak günü bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir”… Her ne kadar bebeğin annesi Flora Wellman ve astroloji profesörü olan W. H. Chaney hiç evlenmemiş olsalar da, anne Flora Wellman’ın çocuğun W. H. Chaney’den olduğunu iddia ettiği bilinmektedir. Neyse… çocuğa John Chaney adı konur. Ancak küçük John, Chaney soyadını yalnızca sekiz ay taşır. Daha sonraları ruh çağırma seansları düzenleyerek geçimini sağlamaya çalışan bebeğin annesi Flora Wellman, bir ruh çağırma seansında tanıştığı John London’la 7 Eylül 1876’da evlenir ve küçük John’un ismi üvey babasıyla aynı olmasın diye adı Jack olarak değiştirilir ve London soy ismini alır. John London Flora’yı, Jack’i ve ilk eşi Ann Jane Cavett’ten olan ve bir yetimhanede bulunan iki kızını da alarak San Fransisco’da Market sokağının güneyine düşen işçi mahallesindeki evine yerleşir. John London o zaman henüz sekiz yaşında olan kızı Eliza’ya beşikte uyuyan çocuğu gösterir ve kardeşi olduğunu söyler. Eliza Jack’i öyle benimseyecektir ki, onu bir süre sonra öz evladı gibi görmeye başlayacak ve Jack’in cesedinin küllerini Ay Vadisi’ndeki tepeye gömeceği güne kadar bu kutsal anlaşmaya sadık kalacaktır.

 

                       Jack’in annesi Flora Wellman çok huysuz, heyecanlı ve garip yaradılışlı bir kadındır. Ev hanımlığı onun için çekici değildir. Bu yüzden ruhlar üzerine konferanslar vermeye ve ruh çağırma seansları düzenlemeye devam eder. Bütün bu işler yüzünden küçük Jack’le ilgilenecek zaman bulamaz ve bebek hastalanır. Çağrılan doktorun önerisi üzerine London ailesi, bağlık bahçelik bir semt olan Bernal Heights’e taşınır ve o günlerde kundaktaki bebeğini yeni kaybetmiş olan zenci bir kadını, Jenny Prentiss’i bebeğe bakıcı olarak tutarlar. O günden sonra Jenny Prentiss’te hayatı boyunca Jack London’a her türlü yardımı yapacaktır. London’ların Bernal Heights’e taşınmalarının üzerinden bir yıl geçer. Bu süre içerisinde Jenny Prentiss ve Eliza’nın bakımı sayesinde küçük Jack iyice toparlanır ve bunun ardından London ailesi yeniden işçi mahallesine taşınır.


                   1876 yılında Amerika’nın batı eyaletlerinde ortaya çıkan ekonomik kriz yüzünden John London o işten ötekine koşar, ancak bu kadar çabalamasına rağmen zar zor geçinirler. Üstelik o yıl San Fransisco’da difteri salgını da ortaya çıkmıştır. Jack ve Eliza da bu hastalığa yakalanır ve durumları çok ciddi bir hal alır. Anne Flora Wellman çocukları en ucuz yoldan nasıl gömebileceklerinin hesabını yaparken, John London o günler de Oakland’da difteri hastalığını tedavi etmekle meşhur bir doktor olduğunu duyar ve ne yapıp edip doktoru San Fransisco’ya getirir. Doktor çocukları muayene ettikten sonra yaktığı kükürtle boğazlarını saran iltihabı tedavi eder. Böylelikle Jack London ve Eliza aynı tabutta gömülmekten kurtulurlar.

 

                       Geçirmiş olduğu hastalıklar, bitmek tükenmek bilmeyen yoksulluk, annesinin düzenlediği ruh çağırma seanslarında kullanılması ve henüz çok küçük yaşta John London’un öz babası olmadığı gerçeğini öğrenmesi, Jack London’un içine kapanık bir çocuk olmasına sebep olur. London ailesi bir şehirden ötekine savrulur. Alameda’da bulunan Davenport çiftliğinde oturdukları günlerde okula başlar küçük Jack ve bugünler hayatından en memnun olduğu zamanlar olarak hafızasında yer eder. En büyük eğlencesi ise cumartesi günü ailece, oyun boyunca herkesin bira içip, sandviç yediği bir tiyatro olan Tivoli tiyatrosunda oyun izlemektir.

                          Küçük Jack, sekiz yaşına geldiğinde, John London Davenport çiftliğinde tarlayla uğraşarak kazandığı parayla Oakland’ın arkasına düşen Livermore vadisinde otuz hektarlık bir arazi satın alır. John London bu arazi üzerine meyve ağaçları diker ve tarlalar eker. Jack London sekiz yaşındadır ve günlük işlerinde üvey babasına yardım eder; odun kırar, su çeker ve kümeslerden yumurtaları toplar. Bütün bunların yanında da okula devam eder. Bir gün öğretmeni okuması için Jack’e, İrvinç’in “Alhambra” isimli kitabını verir. Jack kitabı bir çırpıda okur ve komşu çocuklarından Garfield’ın kitaplarını edinir. Paul du Chaillo’nun “Afrika Yolculuğu” isimli kitabını okur. Daha sonra da Ouida’nın yazdığı “Signa”yı… Jack London yıllar sonra Signa’yı okuduktan sonra dünyayı daha ayrıntılı gördüğünü ve ufkunun genişlediğini anlatır. Gezgin bir sanatçıyla İtalyan bir kadından dünyaya gelen bir çocuğun, sefalet içinde yaşantısının ardından, kendi kendini geliştirerek İtalya’nın en büyük bestekarlarından biri olmasını anlatan bu kitap, ana hatlarıyla Jack London’un yaşantısına tıpatıp benzer aslında. Jack London o günlerde bir düşüncesini Eliza’ya söyler: “Biliyor musun Liza, kırkımdan önce evlenmeyeceğim. Şöyle kocaman bir ev yaptırıp, bir odasını tıklım tıklım kitapla dolduracağım.” 40 yaşına geldiğinde Jack London bu düşünü gerçekleştirecektir. Koskoca bir evi olacaktır, fakat Eliza’ya söylediği gibi bir odasını değil, birçok odasını kitapla dolduracaktır. Livermore’daki çiftlikte geçen bir yılın ardından John London’un işleri iyi gitmeye başlar. Yetiştirdiği meyve ve sebzeler kaliteli olduğu için malları çok iyi satılır. Ancak dengesiz bir kadın olan ve işler ne zaman iyi gitse kısa zamanda çok para kazanmak uğruna kocasına fikirler vererek işleri bozan Flora Wellman yine kocasının aklına girer ve San Fransisco’nun büyük otellerinden biriyle tavuk ve yumurta alım satımıyla ilgili bir anlaşma yaparlar. Tavukçuluk hakkında hiçbir bilgisi olmayan John London, çiftliğin bütün ürününü bir bankaya ipotek ettirerek büyük kümesler yaptırır ve buharlı kuluçka makineleri satın alır. Otel anlaşmaya uyar ancak Eliza’nın evlenerek evden ayrılması ve arkasından tavukların vebaya yakalanarak ölmesi John London’un rehin karşılığı aldığı banka borcunu ödeyememesine, üstelik icra takibi yüzünden evsiz kalmalarına neden olur. Tam on üç yıl sürecek olan uzun bir parasızlık dönemi başlar. Zaten içine kapanık bir çocuk olan Jack London da ailenin bu durumundan çok kötü etkilenir. Taşıyamayacağı büyük sıkıntılara katlanır ama yoksulluk yüzünden çocukluk denen şeyi asla yaşayamaz.

 

                     John London icra yüzünden toprağı elden çıkararak yeniden Oakland’a döner. İçinde bulunduğu durum Jack London’un zayıf, sinirli ve soluk bir hal almasına neden olmuştur. Bütün bunların yanında Eliza’nın evlenip evden ayrılmış olması da onu çok etkilemiştir. Ancak bugünlerde karşılaştığı bir şey, Jack London’u içinde bulunduğu kötü psikolojiden uzaklaştırmayı başarır: Oakland kitaplığı. İçinde binlerce kitap olan bir kitaplık, o güne kadar Jack’in aklından bile geçmeyecek kadar kitap olacağı aklının ucundan bile geçmeyecektir. Kitaplığa ilk girdiğinde gözlerine inanamaz ve sevinçten deliye döner. Jack yırtık giysileri ve başındaki kasketiyle kitapların sırtını okşarken, kütüphane görevlisi olan İna Coolbrith bu sefil görünüşlü çocuğa dikkat kesilir. Ona yardım etmek ister ancak çocuğun aradığını bulmuş olduğunu fark eder. Çocuğun elinde taşıdığı birkaç kitabı görünce bu genç adamın serüven, gezi ve buluşlar üzerine yazılan kitaplara meraklı olduğunu hemen anlar. Gün geçtikçe Jack, okumuş, üstelik California’da bir de şiir ödülü kazanmış bu kadına aşık olduğuna inanır ve onu her seferinde yeniden görebilmek için aldığı kitapları bir çırpıda okuyarak ertesi gün geri götürür. Artık gece gündüz kitap okumaya verir kendini. Okuduğu kitaplardaki kişilerle mutlu olup onlarla üzülmeye başlar. Kısa zamanda çok fazla kitap okuması onun itici ve sinirli bir insan olmasına neden olur. Yanına yaklaşanları “çekilin başımdan, canımı sıkmayın” diye hemen uzaklaştırıverir. Okuduğu denizcilik serüvenleri onu öylesine etkiler ki, sonunda Oakland’ı serüvenli bir dünyanın çıkış kapısı olarak görmeye başlar.

 

                 O sıralar John London işsizdir ve aylık alabileceği bir iş bulmaya çalışmaktadır. Çok yaşlı olduğu için artık Jack’in üzerine de çok yük biner. Sabahları kör karanlıkta kalkarak gazete dağıtımı yapar, okula gider ve okul çıkışında bir posta daha gazete dağıtarak ailesinin geçimine katkı koymaya çabalar. Bunun dışında hafta sonları bir buz kamyonunda çalışır, pazar akşamları da bowling oyunu alanının sırıklarını dikerek kazandığı bütün parayı annesine verir. Artık kitap okuyabilmek için kendisine pek fazla zaman ayıramaz, öteki gazeteci çocuklarla dalaşır ve onlarla kavga eder. İçinde her türlü insanı barındıran Oakland halkıyla iyiden iyiye kaynaşmaya başlar. Bu toplumun içinde balina avlayan balıkçılar mı yoktur, afyon kaçakçıları mı yoktur, güney denizlerinde dolaşmaya meraklı amatör denizciler mi? Amerika ve Çin bandralı teknelerden tutun da, istiridye avcılarına, rum balıkçılarına kadar her çeşit insan, yatlar, yelkenliler, korsan gemileri ve de liman polisleri… On yaşındayken bütün sıkıntılarından kurtulabilmenin çaresini serüven kitaplarında bulan Jack, on üç yaşına geldiğinde kurtuluşu denizde arayacaktır.

                  Artık bu andan itibaren Jack London bir serüvenden diğer bir serüvene sıçrayacak ve yazdığı onlarca kitap için malzeme toplayacaktır. Jack London’un içine girdiği bu büyülü serüven dünyasına çok geniş bir yer vermek istediğim için şimdilik yazımı burada bırakmak istiyorum. Bir sonraki yazımda Jack London’un o muhteşem serüvenlerle dolu yaşantısını sizlerle paylaşacağım… Serüvenlerle dolu diğer yazımda görüşmek üzere…

Serhat Barış AÇIKGÖZ
BTA Öğrenci Yönetmeni