“Kimse görmek istemeyen kadar kör değildir”

TANRIYA PEK DE İNANMAYAN BİR RAHİP ÜZERİNE :
JONATHAN SWİFT

15. Yazı - 15 Kasım 2008

 

                        19 Ekim 1745 günü bütün İrlanda derin bir yasa boğulmuştu. O'nu seven sevmeyen herkes Dublin şehrine akın etmeye başlamıştı. “Gülliver'in Yolculukları” adlı şaheserin yazarı Jonathan Swift o gün ölmüştü çünkü… Cenaze törenine yüzlerce hatta binlerce insan katılmıştı. Dublin'deki ev sanki kutsal bir kilise gibiydi. Herkes “hatıra olsun” diye ölünün saçından tutamlar kopardı… Ve kısa bir süre sonra ölünün saçından eser kalmadı.

 


                  Jonathan Swift 30 Kasım 1667'de İrlanda'nın Dublin kentinde doğdu. Annesi ve babası İngilizdi. Ve talihsizliğe bakın ki babası Swift doğmadan yedi ay önce ölmüştü. Küçük Swift'e annesi Abegail Erick Swift ve amcası Godwil bakıyordu. Amcasının yanında mutsuz bir çocukluk dönemi geçirdi. Huysuz, hareketli ve isyankar davranıyordu. İlkokulu Dublin'deki Kilkenney Grammar School'da okudu. Haylaz ve derslerinde başarısız bir öğrenciydi. O kadar yaramazdı ki amcası sürekli okula gelmek zorunda kalırdı. Amcası da Swift'e sert cezalar verirdi. Amcası iyi bir hıristiyandı. (Bir bilseydi bu çok kızdığı yeğeninin günün birinde İrlanda ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olacağını herhalde yüreğine inerdi.) Neyse ilkokulu bir şekilde ‘ite kaka' bitirdi. Swift'e göre hayatı ilkokuldan sonra başladı. Çünkü artık çalışması gerekiyordu ve genç yaşında hayata atıldı. Bir çok işte, işten kaçmadı ve amcasına yaramazlık yapmayacağına dair yemin ederek ortaokula başladı. Ortaokulu.Trinity College' de okudu. Bu okul bir anlamda hayatını değiştirdi. Çünkü bu okulda din kitaplarıyla tanıştı ve edebiyata ilgi duymaya başladı. Ama hiç arkadaşı yoktu ve bu yedi yıllık okulda çok yalnız kaldı. Genç Swift artık tek bir şey düşünüyordu. Ulaşmak istediği tek düş rahip olmaktı. Okulu bitirince annesinin yakın arkadaşı Sir William Temple'nin yanında sekreter olarak çalışmaya başladı. Temple dönemin tanınmış ve önemli bir devlet adamıydı. Parlamento üyesi ve gözde bir diplomattı. Swift'in ilk yazı denemeleri bu döneme rastlar. (1682)

         

 


           Ve Swift hayattaki tek düşüne Temple'nin yardımıyla ulaşır. O artık Kilroot Kilisesi'nde papazdır. (1695) Hayatını değiştiren bu adama hayranlık besler Swift. Çok yardımını görmüştür. William Temple, Swift'e okulda okuduğu derslerin ayrıntılarını da öğretmiştir. Fakat bu iyiliğin altında belki de annesinin güzelliği ve annesine duyulan aşkın etkisi de vardır kim bilir? Neyse ne, Swift saygı ile karşılamaktadır bu ilişkiyi.


            Swift artık siyasete ve halkın sorunlarına ilgi duymaya başlar. Bu arada Oxford'a da başlar. 1713'te Dublin kentinde Saint Patrick Kilisesi'ne baş papaz olarak atanır. Ayrıca Oxford'da teoloji konusunda lisanslı eğitim görmektedir.


                Düşlerine ulaşmıştır artık, mutludur. Ancak bu mutluluk çok uzun sürmez. Çünkü kendisi orta mevkii de olmaya yakıştıramıyordur ve içine kapanır. Kimseyi görmek istemez. Hatta insanlardan nefret ettiğini sanır. (Bu hastalık ileride delilik derecesine kadar çıkacaktır.) Yazar arkadaşı Alexandre Pope'ye yazdığı mektupta şöyle der;
“Bütün insanlardan nefret ediyorum. Bütün millet ve cemiyetlerden nefret ediyorum. Yalnız insanlara saygı duyabiliyorum… Mesela bütün hukukçulardan nefret ettiğim halde falanca müşaviri, falanca hekimi seviyorum. Hekimler, askerler, İngilizler, İskoçyalılar, Fransızlar içinde öyle. John'u, Peter'i, Thomas'ı candan sevdiğim halde insan denen o yaratıktan nefret ediyorum…Çünkü kimseye hak ettiği değeri vermiyorlar...”


              Ve bu hastalıklı yılarda yazdığı bir yazı bütün İrlanda'yı ayağa kaldırır. “İrlanda'da ki Yoksul Halkın Çocuklarının Ailelerine ve Ülkelerine Yük Olmalarını Engellemek ve Onların Topluma Yararlı Olmalarını Sağlamak İçin Mütevazı Bir Öneri” adını taşıyan bu küçük yazı adeta bir bomba etkisi yaratır. Çünkü yoksul ailelerin çocuklarını “yiyelim” demektedir Swift. Evet başta alay ettiği bellidir Swift'in ama o kadar mantıklı önerileri vardır ki gerçekten şaşmamak elde değildir. Şöyle diyordu Swift:
“Bir yaşında, sağlıklı, iyi beslenmiş bir çocuğun; buğulama, kızartma, fırınlama ve ya haşlama olarak hazırlanması, çok lezzetli, besleyici ve yüksek değerdedir. Yahnisinin de ayrı lezzette olduğundan eminim. Ve bu çocukların içini lezzetli olarak yedikten sonra eli sıkı olan hanımlar deriyi soyup, akıllıca işleyerek kendilerine nefis eldivenler ve eşlerine yazlık ayakkabılar çıkarabilirler… Fakat aslında çocukları canlı canlı alıp, domuz kızartırken yaptığımız gibi boğazlayıp kestikten hemen sonra baharatlamayı salık veririm.”

 


               Bu yazıdan sonra İrlanda'da kıyamet kopmuştur sanki… Din adamları ve üst düzey yöneticiler bu vahşi adamın hemen tutuklanıp hapse atılmasını isterler. Gündem artık sadece “deli Swift” olmuştur. Swift'in ise keyfi yerindedir. Çünkü gerçekten de İrlanda'da ki yoksul çocuklar sömürülmekte ve en önemlisi de köle olarak kullanılıp, para karşılığında satılmaktadırlar. Çok sakin, yalın bir dille hükümeti eleştiriyordur aslında. Swift İrlanda hükümetiyle dalga geçmektedir. Hem de çok sakin bir dille… 1704 – 1740 yılları arasındaki bu uzun dönemde bir çok eseri yayınlanır. (Bkz. “Swift'in Tüm Eserleri”) Kendisini ölümsüzlüğe kavuşturan ve “en büyük eserim” dediği, dünya edebiyatına bir klasik olarak geçen “Gülliver'in Yolculukları”nıysa 1726'da yazar.


             J. Swift siyasi olarak daha çok liberallerin yanında yer alır. Aynı zamanda papazlıkta yapmaktadır. Özgürlükçü bir parti olan Troy Partisi'ne katılır. Troy Partisi o vakit iktidardadır ve bu partide önemli bir mevkii de sevilen biri olur Swift. Çünkü; partinin çıkardığı “The Examiner” gazetesinde baş yazardır. Daha çok partinin iktidar kavgasını yazmaktadır. Yani bir bakıma partinin iktidarda kalması için propaganda yapmaktadır yazılarında. Muhalefet ise bu yazarı yerinden etmek için çok çalışmaktadır. Çünkü çok etkili yazıları vardır Swift'in… Diğer yazarlar gibi tehditler almaktadır. Gazetenin yazıcılarının büyük bir bölümü bu tehditlere dayanamayarak gazeteden ayrılırlar. İş başa düşmüştür. Gazeteyi neredeyse tek başına ayakta tutmaya çalışır Swift… Takma isimle yazılar yayınlamaya başlar. Isaac Bickerstaff takma adı ile yazar yazılarını. Gazetenin başlığını da Swift koymuştur: “Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir” Aynı zamanda İngiliz dilinin arıtılması için de yazılar yazmaktadır. İngiliz kamuoyunu Fransa ile barışa hazırlayacak dış politikada önemli bir rol oynamaktadır aynı zamanda. Artık herkesin tanıdığı, saygı duyduğu biridir Swift. Hastalığından eser kalmamıştır.


                   Bu mutluluk çok uzun sürmez. Troy Partisi iktidardan düşer. Seçimlerde istenilen, beklenilen sonuçları alamamıştır Swift'in partisi… İlk akla gelen isim Swift olur. Okların hedefi haline gelir. Swift'i sürgün ederler. Tekrar hastalıklı haline döner Swift. Mutsuzluğuna ve incinen onuruna karşın yine de yazmaya devam eder. Tek bir farkla; artık kimse onu desteklememektedir. her şeye rağmen yazmaya devam eder… Elindeki en büyük silahı ve gerçek dostu kullandığı kalemidir. İnsanların baskıcı politikalarına karşı yazdığı makalelerle yavaş yavaş eski gücüne kavuşmaya başlar. Kalemi yalnız bırakmamıştır Swift'i. Bir süre sonra, sürgünden dönünce kahraman gibi karşılanır. (Ulusal bir kahraman gibi hem de) Bu kez daha dikkatlidir. (Gülliver'in Gezileri ile tüm zamana yayılan bir üne kavuşur.)
İlginçtir ki; İngiliz Edebiyat Tarihi (1863 – 1864) adlı yapıt J. Swift'i “klasik çağın en büyük dehası” kabul etmiş, onu Shakespeare'le Milton'la Byron'la aynı düzeyde işaret etmiştir.


                   İrlanda'dadır artık. Dublin'deki bir kiliseye tekrar baş rahip olarak atanır Swift. Çeşitli dinler arasındaki çatışmayı, din ve bilimdeki yozlaşmayı gözler önüne sermek amacıyla takma isimle yazılar yazar. Yazılarının ortak karakteri alaydır. B. Drapier adıyla yazar yazılarını… Örneğin A take of Tube (Teknenin Masalı) adlı yazısında: İrlanda hükümeti ile alay eder Swift. İrlanda hükümetini tekneye benzetir. Hem de batmaya mahkum bir tekneye. Çok geçmeden bu alaylı yazının yarı okuyucular tarafından anlaşılır. J. Swift hükümdar, soylular ve halk temsilcilerinden oluşturulacak ortak bir anayasanın olması gerektiğini savunuyordu. Kanunları örümcek ağına benzetiyordu. “ Kanunlar örümcek ağına benzer. Onlar nasıl küçük inekleri yutarsa arılar ve eşek arılarını yakalayamazlarsa, yasalarda aynı. Küçük suçluları tutar, büyüklerini serbest bırakır…” Aslında ona göre dünyada hiçbir şekilde kanunsuzluğa ve yolsuzluğa meydan bırakılmamalıdır.
Yurtsever tutumu, sivri dili ve döneme egemen olan din bilgisiyle Swift; belki de en iyi savunmayı alaycı yöntemde bulmuştur. Hem etkili, hem de sinir bozucu…

- KARAMSAR BİR BAKIŞ -

                Homeros'un Odessa Destanı'ndan sonra ilk büyük fantastik seyahat metni olan Gülliver'in Gezileri, çok eğlenceli bir kitaptır. Mizahi öğelerle zenginleştirilmiş ve çok sayıda tuhaf canlılarla modern bir masala dönüştürülmüştür. Ama tüm bu cümbüşün arkasında insan ilişkilerine ve kurulu düzene büyük bir güvensizlik ve geleceğe ilişkin karamsar bir bakış vardır. J. Swift'in ele aldığı konulara bakacak olursak karşımıza insanların bencilliği, kabalığı, iki yüzlülüğü, budalalıkları ve yönetenin zulmü çıkar. Gülliver, dönemin İngiltere'sinin sömürgeci yönetimini taşlama niteliğindedir. Gülliver'i yazdığı döneme bakacak olursak (1726) Swift'in kendi tarihini de aşmayı başardığını ve evrensel değerler taşıdığı görülür.
              

                  Jonathan Swift'in ele aldığı bir başka konuda her ulusun kendi tarihini ve kinini yalanlarla örmesi toplumsal bir üstünlük histerisine yakalanmış olması ve hastalık olma temasıdır. Swift'e kalırsa bu hep böyle sürüp gitmiştir. Gülliver için bir dergiye şöyle bir röportaj verir: “Gülliver kendisine öğretilen geçmişin geleceğe uymadığını fark eder”. Dikkat edecek olursak Gülliver'in gittiği her adada da o adanın halkı evrenin en gelişmiş, en medeni unsuru olarak kendisini görür.
Birazda Swift'in özel yaşamına yaklaşalım. İlk sevgilisi ve eşi 1689'da tanıştığı Esther Johnson adında bir kızdır. Aslında bu kız Swift için çok farklı bir kızdır. Esther Johnson, diğer adıyla Stella'ya okuma yazma öğretir. Eşiyle birçok ülkeyi gezer. Kendisinin işi çıkıp da başka ülkelere ya da uzak bir yere gittiğinde birbirleriyle mektuplaştılar. Bu mektuplar daha sonra “Stella'ya Mektuplar” adıyla basıldı. Stella yazar için neredeyse her şeyini eleştirdiği hayat ve ilişkilere umutla bakması için bir tutamak bir köprüydü.


                Swift hayattan çok şey ummuş ama hemen hemen hiçbir şey elde edememişti. Beklentileri gerçekleşmemiş, verilen sözler yerine getirilmemişti. Kendisinden daha yeteneksiz ve basiretsiz kişilerin daha iyi yerlere geldiğini görmüş, hiçbir çıkar elde etmeden, adeta partilerin uşaklığını yapmış, gün gelip makalelerinin kapış kapış okunduğu, adı küçük büyük herkesin ağzında dolaştığı halde düşmanlarının ve onu sevmeyenlerinin kurbanı olmuştur. Bütün bunlar insanlığa bakışını derinden etkilemiştir. Londra'da 1700 ile 1713 yılları arasında politikacıları, bakanları, saray adamlarını insanların bütün zayıf yönlerini incelemiş; o zaman (ve hala) korkunç bir hal alan parti ve din kavgalarının iç yüzünü görmüş, hiç kimsenin içten olmadığı kanısına varmış, toplumun çok çürük temellere dayandığını düşünmüştür. Yüksek mevkilere gelmek için hiçbir şey çekinmeyen, kendi çıkarlarını toplum çıkarlarından üstün tutan, hiçbir gönül borcu tanımayan, birbirlerini aldatan, kıskanan, dövüşen, cahil, ahlaksız ve soysuz kişiler karşısında nefretle irkilmiştir. Swift şunu anlamıştır ki; insanlık bu yolda yürüdükçe kurtuluş umudu yoktur. Sanki insanlara bu yolun ne kadar yanlış olduğunu, bu yolun değiştirilmesi gerektiğini göstermek için yazmıştır.


                  1728 yılının Ocak ayında Stella'nın ölümüyle yıkılır Swift. Artık kendisini iyice yalnız hissetmektedir. Uzun bir bocalama döneminden sonra her şey onun için yeniden başlar. İkinci bir evlilik yapar. İkinci eşinin ismi Vanessa'dır. Ama Vanessa'da da aradığını bulamaz. Şiddetli baş dönmesi krizleri geçirmeye başlar, sağlığı iyiden iyiye bozulur. Kendisi için biricik kurtuluş yolunun yazı yazmak olduğunu anlamıştır. Öte yandan İrlanda sefalet içindedir. Swift İngiltere'de “İngilizlerin durmadan emdikleri” bu bahtsız ülkeyi “memlekete” çevirmek için durmadan yazılar yazar. Halkın çektiği sıkıntıları, acıları, sefaleti hiçbir şeyden çekinmeden açıkça belirtiyordu. Swift artık İrlandalıların gözünde bir kahramandı. O zamana kadar hiç kimse ulusal haklarını onun kadar yürekten savunmamıştır. Ama Swift'in bütün yazılarından elde edilen sonuç beklenen umutlar ölçüsünde olmamıştır. Swift'te artık yaşlanmıştır. Baş ağrıları ve baş dönmeleri şiddetlenmiş, aklını hemen hemen yitirmiştir. 1740 yılında bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle der; “Çok kötü bir gece geçirdim. Kulaklarım artık hiçbir şey duymuyor. Her yanım ağrıyor. Bir şeyler yazmaya çalışıyorum, yazdıklarımın bir kelimesini bile anlamıyorum. Herhalde ölümüm yaklaştı. Belki de pazartesiye kadar anca yaşarım…”
Bu hali 1745 yılına kadar sürdü… Ve bu sivri dilli İrlanda'lı çok sevdiği Dublin'de bir akıl hastanesinde hayatını kaybetti. Ölüsü karısının yanına gömüldü. Malını, mülkünü deliler için bir akıl hastanesi yapılması için devlete bıraktı.

 

Modern Dünyanın Masalı ya da Karşı Masalı
-Robinson Cruose ve Gülliver-

                   18. yüzyılda “Aydınlanma Çağının” ortasında insanın geleceği hakkında iki karşıt görüş vardır. Biri, “Daniel Defoe”nun Robinson Cruose'sunda ifade bulan iyimser görüş yani; “dünya değiştirilip iyiye götürülebilir, cesaret ve yetenek göstermek yeterlidir” görüşü, diğeri ise Swift'in Gülliver'in de kaleme aldığı kötümser görüş yani; “doğayı dize getirmede başkalarında kendi düşlerine, tutkularına boyun eğmenin, alçak bir hayvanın yani insanın elinde olmasıdır.”
Robinson Cruose'da Daniel Defoe; cesaret ve yeteneğe hükmederek (ve ayrıca tekniğe) dünyaya egemen olmanın ve insan özgürlüğünün yolunu gösterir. Yani Robinson'a veya insana duyulan inançtır bu. Bence bu görüş ütopyadır. Çünkü herkese ayrı bir ada bulmamız gerekir. Ve böylece insanı yalnız bırakarak hem üremesini durdurur, hem de onu yabani bir hayvan haline getirmiş olmaz mıyız? Eğer öyleyse bu görüş hayatın toz pembe yanıdır. Yani alt dayanağı olmayan özgürlük.


           Gülliver'de ise; hayatın gerçeği, karşılıklı ilişkiler ve bağımlılıklar vardır. Gülliver'in gittiği her adada edindiği sevimsiz deneyimlerden ve hoşgörüsüzlüklerden, (bana kalırsa) insan hırsının boşluğu ortaya çıkar. (O adadaki kavga nedeni yumurtanın neresinden kırılacağıdır, gerçek dünyada ise, başka ülkeleri kendi ülkesine katma isteği, sömürü vardır. Geriye umutsuzluk, mutsuzluk ve hiç bitmeyen ve ne zaman biteceği belli olmayan savaşlar kalır.) Hala da bitmemiştir savaşlar…

          Bence tarih bu iki düşünce oyununu sahnelemiş ve Jonathan Swift'i haklı çıkarmıştır. Değil mi ki Fransız Devrimi yeni bir döneme damgasını vuracak, insanı ve hayatı değiştirme isteğini ilan edecek ama zorbalık, kan ve yine ÖZGÜRLÜKSÜZ bir düş kırıklı içinde son bulacaktır. Bu Swift'i onaylayan bir değişim sürecidir.
Yeni bir paragraf açalım; Robinson, döneminde patlayan ve tarihin utançlarından biri olan: “beyaz adamın üstünlüğü” ya da çağdaş söylemle kapitalizmin örgütlenmesine davetiye çıkarırken, Swift'in Gülliver'i ziyaret ettiği değişik ada ya da ülkelerdeki “insanın değişmeyen ihtiras saplantılarını ve sevgisiz bencilliğini” işlemiştir. Daha adil bir dünya için uğraşan ve neredeyse devrimci bir kimlik olan Gülliver'in başına gelenler sürünün dışındaki özgür bireyin tragedyası değil mi aslında?

               

 


             Bu dönemde Robinson için “cennetin keşfi”, Gülliver için ise “tarihin cehennemi” denilecektir. Çünkü Gülliver'de insanın akılsızlığına, doğasına ve görevine nasıl ihanet ettiğini bağıra bağıra söyleyecektir. Swift'in bu dönemde Pope, Montesque, Voltaire, Marivaux, Gülliver'in inanılmaz maceralarına yön veren ustalığı ve canlılığı yüceltirken diğer yandan J. J. Rousseau Robinson'un okunmaya layık tek kitap olduğunu savunacaktır. J. J. Rousseau'ya göre; “insan hala özündeki iyiliğe ve yaratıcılığa inanıyorsa bu doğayı bulmak için değil kendi doğasını bulmak içindir.” Evet doğrudur… İnsan kendi doğasını bulmalıdır. Çünkü hiçbir insan kötü doğmaz. Masumdur, temizdir, bu onun doğasıdır. Keşke Rousseau'ya kulak verilmiş olsaydı da dünyada savaşlar, işgaller olmasaydı. Kardeş kardeşi vurmak zorunda kalmasaydı.


              Ayrıca Swift inançlarla da alay etmiştir… Gülliver'de boş inançlarla, boş fikirlerle ve insanın bomboş çabalarıyla dalga geçer. Eşsiz eseri Gülliver için der ki; “yasalar korunmak için değil, bunaltmak için konmuştur. Ekonomi bir baskı sistemidir. Böyle bir dünyada saf ve temiz olarak yaşamak ahmaklıktır.”
Sizce?

             Bu yazıyı şimdilik burada bırakalım. Ancak Swift üzerine hazırladığım dosyamı sizinle paylaşmaya devam edeceğim.

Serkan Satlık
BTA Öğrenci Yönetmeni - Oyuncusu