SAMİMİ BİR SAMİMİYETSİZLİK                                
                                                                                                                                                                                                                                                        17. Yazı - Ocak
2011

                                                                              

     Ülkemizin yetiştirdiği büyük ve “iyi” insanlardan biri olan bilim adamı Mustafa İnan, bir adama çok kızdığı zaman eşi Jale İnan’a: “Yahu Jale inanabiliyor musun, adam samimi değil!” dermiş. “Onun için bundan büyük suç olamazdı.” diye devam ediyor kitapta. Mustafa İnan’ın hayatını anlatan kitapta bu satırları okuduğumda birden duraksadım.  Samimiyetsizliği bir suç olarak görmek… Samimiyetsizliği suç olarak gördüğümüz bir zamanda yaşamak…

     Tuhaf! Tuhaf geldi bu satırlar ve bu algılayış üzerine karalamak istedim.

     Tüm samimiyetsiz samimilere ithafen…

     Düşünüyorum; toplumun samimiyetsizliği mi insanı kendinden bile uzaklaşacak hale getirdi, yoksa insan kendine olan samimiyetini kaybettiği için mi toplum bu hale geldi? İlk adımın hangi taraftan atıldığını bilmesekte, bu iki kutup; yani birey ve toplum, birbirini etkilemekte, beslemekte ve her geçen gün daha kurutulmuş duygular katmakta ömrümüze.

     Bugün, bu dünyanın şartlarında insanların birbirlerini samimiyetsizlikle suçlaması, samimiyetine inanılacak bir insana rastladığımızda şaşırmak kadar trajikomiktir. Biz; düşüncelere zincir vurulmak istenen çıkar uğruna el öpülen, çıkar uğruna adam öldürülen ve belki bir zaman sonra çıkmaz yollara sapacak bir düzen içinde yaşıyoruz. Elbette ki ‘yaşayan her birey insanlıktan çıkmıştır, yolundan sapmıştır, yalancıdır ve içten değildir’ demek istemiyorum. Fakat içinde yüzdüğümüz hayat denizi; güvensizlik, samimiyetsizlik ve art niyet atıklarıyla hızlıca kirletilmekte ve bizler; yani bu denizde yaşayan milyonlarca balık, her gün bu akıntılara daha çok kapılmaktayız. Üstelik maalesef artık değer yargılarımız (neredeyse tamamen) maddi kaynaklarla ölçülür durumda. Yani küçük balık ne kadar “adam” olursa olsun, küçüklüğünden ötürü ya büyüğü tarafından yutulacak ya da doymak için oltanın ucundaki yeme aldanıp, su yüzünde nefessiz kalacaktır. Bu yüzden küçük ve büyük balıklar ülkemizde birbirlerine karşı samimi olamazlar, güvenmezler, savaşları vardır. Tek savaş bu mu? Ayrı ayrı küçük ve büyük balıkların kendi grupları içinde ve hatta kendi iç dünyalarıyla savaşları da vardır. Derilerinden sıyrılmış ruhlarında; bakıp da yüzleşmeyi göze alamadıkları tozlanmış aynalar saklarlar. Ve her sabah, bir önceki günden daha fazlası inandığı değerleri, savunduğu fikirleri olduğu için yem olmaktan korkup, o “güzide” hafızalarıyla kendilerini çok da uzaklarında olmayan akıntılara teslim etmektedirler.

     Kimseyi bu akıntılara kapıldığı ya da samimiyetini kaybettiği için suçlamak söz konusu değil elbet. Çünkü dönüp bakınca etrafa; televizyonda 80’lik bir dedeye eş bulan sunucu, halkına

tapan politikacı, ürününün yenilesi olduğuna dair ant içen pazarcı veya ayna karşısında kendine bilmem kaçıncı kez söz veren bir başkası… Hangisi samimi ki? Hangimiz gerçekten “ben”iz? Üzülmemek elde değil, çünkü gittikçe yapaylaşıyoruz. Davranışlarımız, cümlelerimiz ve ne yazık ki düşüncelerimiz, düşlerimiz birer taklide dönüşüyor. Samimiyet bizden uzak, çünkü toplum olarak bizler sürekli alkışlıyoruz. Sorgulamadan, aslını öğrenmeye çalışmadan, sürekli birilerini destekliyoruz. Bir kitap kahramanının da dediği gibi: “Biz her şeye hayret eden bir millet olduğumuz için, sevinç ve şaşkınlıkla ellerimizi çırpıyoruz. Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de beğenmesek de, oyunumuzu versek de vermesek de her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız.” Daha sonra oyun bittiğinde, yani alkışladıklarımız kendi emellerine ulaşıp, biz piyonları bir köşeye attıktan sonra birbirimizi suçlayıp dururuz. Ve işte böyle bir ortamda oluşabilecek tek şey; köklerini toprağa daha kuvvetli salan samimiyetsizlik ağacının birbirinden korkutucu meyveler yeşertmesidir dallarında, adları; güvensizlik, yalan, kuşku, korku olan…

     Sadece “Biz” olduğumuz zamanlarda ayakta durabildiğimizi hatırlayacağımız gün, her şey daha iyi olacaktır. Koşullar ve yasalar ve yasaklar ve zorbalıklarsa engel, tüm bunları oluşturan da yine insandır. O halde her şeyi düzene koyabilmek de insanın yapabileceği iştir. Belki şu zamanda adalete bile güvenemiyoruz, o bile büyük balıkların elinde. Fakat oltanın ucundaki yeme sarılıp, ölümü seçmeden önce mücadele etmek daha doğru olabilir. Elbette kimse birbirine güvenmek, birbirini gönülden sevmek zorunda değil ama en azından bu kadar kuşkuyla bakmayalım birbirimize. En azından birbirimizden korkmayı bugünkünden daha az sorun edeceğimiz bir dünyamız olsun.

     Yaşar Kemal elli yıl önce yayımlanan bir yazısında, maalesef bugünde geçerli olan cümleleriyle şöyle demiş;

     “Birbirimizden korkuyor, ürküyor, kuşkulanıyoruz. Biliyoruz ki şu toplumda öbürüne kazık atmayacak az insan var. Bunun nedenini soracak olursanız, bu toplum ‘gemisini kurtaran kaptandır’ toplumudur.”

     Elli yıl sonra  gemisini kurtaranların kaptan olamadığı bir dünyaya ve düzene sahip olmak ümidiyle…

 

 

 

DİLAY ÖZDEMİR