İZMİR’DE BİR “MERHABA”
“Tesadüf…”
12 Mart dönemi, tiyatro vasıtasıyla topluma hizmet etmeyi, bu yolda çalışmayı zevk haline getiren Günay Akarsu’yu başka bir şehre sürükledi. Bu dönemde Akarsu’nun çevresinden birçok kişi gözaltına alındı. Öyle ki; kendisinin de gözaltına alınacağını düşünerek ilaçlarının da içinde olduğu bir çanta hazırladı. Sonuç olarak gözaltına alınmadı fakat geçimlerini sağladıkları işler yavaşça kesildi. Bu zor koşullar altında; müteahhitlik yapan bir okul arkadaşından maddi olanakları çok yüksek bir iş önerisi geldiğinde, özellikle eşini şaşırtarak teklifi reddetti. Fakat başka bir okul arkadaşının İzmir Alaybey Tersanesi’nde mühendislik önerisini kabul edince, Sabri Günay Akarsu ve öğretmen olan eşi Nur Akarsu’ya İzmir yolu göründü…
İzmir’e yerleştikten bir süre sonra Günay Akarsu orada yaşayan toplumcu sanatçılarla bir araya geldi. O dönem; politik faaliyetlerin doğrudan yapılamadığı bir dönem olsa da, Günay Akarsu ve Suat Taşer kısa zamanda toplumcu bir tiyatro kursu açmaya karar verdiler. Ve böylece 1972 yılının Mart ayında İzmir’de bir tiyatro kursu açılacağı ilan edildi. Kursa katılım yüksek oldu. 95 kişiden 40’ı kursa devam etmeye hak kazandı. Bu kursa ilgi gösterenlerin çoğu, gençliklerinin getirisiyle fazla sabırsız ve deneyimsizdiler. Bununla birlikte kendilerini gerçek birer devrimci sayıyorlardı. 12 Martın süren baskısının yanında, tiyatroyu birkaç ay içinde öğrenip, derhal devrimci bir tiyatro grubu oluşturmak konusunda neredeyse hepsi hemfikirdi. Fakat seçmelerden iki hafta sonra Namık Kemal Lisesi’nde başlayan kurslara gittiklerinde hepsi şaşkına döndüler. Alacakları dersler arasında; sahne, tiyatro kuramı, mitoloji, radyo tiyatrosu, felsefe, kostüm, dekor, sanat tarihi gibi dersler vardı. Çoğu:
Kurs başladıktan bir süre sonra kursiyerler ve kurs verenler arasında bir ayrım ortaya çıktı: Toplumculuk mu öncelik alacaktı, tiyatro mu? Günay Akarsu “toplumculuk öncelikli olmalı” diyenlerle Şirinyer Halkevine geçti.
Dönemin Buca Belediye Başkanı Yüksel Çakmur, iyi bir haberle Günay Akarsu ve grubuna gerekli olanakları sağlayacağını belirtti. Ve 22 Ekim 1972 tarihinde düzenlenen basın toplantısında ilk oyun olarak Musahipzade Celal’in Fermanlı Deli Hazretleri oyununun seçildiği duyurularak çalışmalara başlandı. Çalışma yeri Buca Belediyesi Evlendirme Dairesiydi. Burası 1838 yılında inşa edilmiş bir İngiliz kilisesiydi. Kilisenin içinde kullanıldığı yıllardan kalma bozuk bir org, bahçede ise küçük bir İngiliz mezarlığı vardı.
Fermanlı Deli Hazretleri çalışmalarında oyun birebir sergilenmiyor, Brecht’çi öğelerle gizliden politik bir içerik kazandırılmaya ve güncelleştirilmeye çalışılıyordu. Provaların sürdüğü sırada grup yeni bir çalışma alanına daha sahip oldu: Buca mezbahası! Kesim yapılmadığı günler, özellikle danslı çalışmalar burada yapılmaya başlandı. Sabri Günay Akarsu oyunlarda halktan olmayacak biçimde; şarkılar, türküler, kantolar, halk dansları gibi öğeleri kullanmaktan yana oldu hep. Mezbahadan sonra tekrar Yüksel Çakmur’un emriyle, belediye marangozhanesi de emirlerine verildi. İlk olmalarından dolayı o kadar acemilerdi ki taşınabilecek en ağır dekorları yaptılar. (Doğal olarak ikinci gösterimde dekorların tümü hafifletilmek zorunda kalındı…)
Başlangıçta Buca Belediye Tiyatrosu olan grubun adı da yine bu ilk oyunun hazırlıklarında değiştirildi. Oyunun başlangıcındaki Merhaba tiradı ve Merhaba dansı, grubun yeni adını belirlemiş oldu. Kendilerine “tiyatro topluluğu” demekten özenle kaçındıkları için de ortaya; Merhaba Gösteri Topluluğu (MGT) çıktı. “Gösteri topluluğu” kelimelerinin seçilmesindeki en büyük etken ise o yıllarda seyredilen Zeki ve Metin Kabare Tiyatrosuydu. MGT üyelerinin cambazlık, sihirbazlık hakkında uzun tartışmalara girdikleri günler de olurdu.
Tekrar Fermanlı Deli Hazretleri çalışmalarına dönelim… Provalar süresince Ali Taygun, Oğuz Aral gibi isimler bu gençlerle buluşup dersler veriyorlardı. Örneğin; seyirciye soyut şeyler sunmanın güçlüğü ve gereksizliğinin öğretilişi konusunda öğrencilerden biri olan İbrahim Karakaş şöyle diyor: Yoğun ve zorlu çalışmalardan sonra nihayet grup, oyunu 19 Mayıs 1973 tarihinde, 25 kişiyi aşan kadrosuyla İzmir Eğitim Enstitüsü salonunda seyirci karşısına çıkardı. Yüksel Çakmur için bir prestij projesi olan oyun çok ilgi gördü. Halkın yanında basın da oyunu ilgiyle izledi. Öyle ki sonraki günler günlük gazeteler, sanat sayfaları oyundan ve topluluktan bahsetmeye başladılar.
Aynı oyun Haziran ayında Buca açık hava sinemasında Bucalılarla buluştu. İzleyicilerin çok büyük bir bölümünün hayatlarında izledikleri ilk tiyatro oyunu olan “Fermanlı Deli Hazretleri” buna rağmen çok benimsendi. Yine bundadır ki 2,5-3 saat boyunca seyircinin ilgisi hep canlı kaldı. Oyunun Bucalılarla buluşmasından sonra topluluk yörede tanınır oldu. İnsanlar yolda gördüklerinde, oyunculara coşkuyla selam veriyorlar, çocuklarsa karşılaştıkları oyuncuların repliklerini uzaktan tekrarlayıp kaçıyorlardı.
Elbette geri dönüşü bu kadar güzel olsa da, zorlayıcı şeylerde yaşandı oyunun sahnelenmesi sırasında. Örneğin; tiyatroyla ilk kez karşılaşan sinema personelinin, oyun sırasında elinde tepsiyle dolaşıp: “Çaaay!” diye bağırması ya da çocukların ağlayıp koşuşturma sesleri ile insanların çiğdem yeme seslerinin şiddetle duyulması oldukça sorun yaratıyordu. Her şeye rağmen oyun, üzerinde topladığı ilgiyle; Örnekköy, Bayraklı, Çeşme, Urla, Gültepe gibi birçok yerde sahnelendi ve yaklaşık 10 gösteride 12.000 seyirciye ulaştı.
Başarıyla üstesinden gelinmiş bu ilk oyun hakkında son cümlelerimi karalamadan önce olmazsa olmaz bir konuya değinmek istiyorum: Sahne anıları… Fermanlı Deli’ye ait birkaç anıyı sanırım o anı yaşayanların kaleminden aktarmak daha anlamlı olacaktır. İşte yine İbrahim Karakaş, Miraç ve Sancar isimli iki oyun arkadaşıyla ilgili şöyle bir anı anlatıyor:
Yaşanan bu olay Miraç ve Sancar isimli iki oyuncunun rollerini kaybetmelerinin yanı sıra Günay Bey ve öğrencilerini daha çok yakınlaştırdı. Çünkü öğrenciler Günay hocalarına olan bağlılıklarını, sadık duruşlarını sergilemişler, siyasi bilinçlerini geliştirdiklerini, kışkırtmalara meydan vermeyeceklerini göstermişlerdi.
Anılara gelmişken sıra, birini daha paylaşmak istiyorum. Burada (ve aslında daha nicelerinde) kurban olarak hep Şevki Avcı seçilmiş nedense. Hazırlanan eşek şakaları onun üzerinde uygulanmış. Bakın İbrahim Karakaş, Şevki Avcının yıllarca kendisine laf söylemeden duramadığı anıyı nasıl anlatıyor:
Şevki Avcı Merhaba’lı günleri asla unutmamış olacak ki yıllar yıllar sonra kendini şöyle tanıtıyor kalemiyle:
Konuyu fazla dağıttığımın farkındayım. Şimdi anılardan sıyrılıp ikinci ve son oyuna geçip konuyu toparlıyorum…
MGT bu göçebe yaşamında savunduğu değerleri değiştirme davranışını hiç göstermedi. “Bilmediği halde biliyor gibi yapmanın en kötü şey olduğunu” burada öğrenen öğrencilerin “devrimcilikleri” bu hikâyenin sonunda daha yere basar olmuştu. “Onlar işçi sınıfının tiyatrosunu yaratma işini üstlenmemişti. Çünkü sınıf günü geldiğinde kendi tiyatrosunu zaten yaratacaktı. Onlara düşen küçük burjuva karakterlerini reddetmeden sınıf için tiyatro yapmak, işçi sınıfı tiyatrosuna giden yolda küçük bir kilometre taşı olmayı becerebilmekti.” Grup, içinde taşıdığı bu düşüncelerle çalışmalarına devam ederken ortaya harika bir çocuk oyunu çıktı: Cama Cuma Cavaloz. Oyun tüm hazırlıklarının tamamlanmasına rağmen sahnelenemedi. Nedeni ise oyuncuları yeniden sarıveren devrim heyecanıydı.
1974 yılının sonlarına doğru 12 Martın baskıları da ağır ağır geçmeye başladı. Konak meydanında bir grup işçi çadırını kurmuş, topluluk üyeleri de çadırın etrafında… İşte o zaman akıllarından geçen tek cümle: Bir şeyler yapmalıyız! Topluluğun ikinci ve İzmir’deki son oyunu olan Açan Açana bu heyecan içinde oynanan bir oyundu ve hazırlanan çocuk oyunu ne yazık ki bu heyecanın gölgesinde kaldı.
Açan Açana siyasi ve toplumsal karışıklık içinde oluşan bir oyun oldu. Oyunun adı ise o günlerde Vehbi Koç’un şirketlerini halka açacağını ilan etmesi ile kesinlik kazandı. Konusu; işçi sınıfının gelişimi ve mücadelesi. Elbette ki yine danslarıyla birlikte…
Açan Açana oyununun provalarına onca önemli ismin katkısı oldu. Sözün gelişi; Münir Özkul öğrencilere nasıl oynayacakları, nasıl at taklidi yapacakları, nasıl ve nerde abartılı bir oyunculuk sergilemeleri gerektiğini anlatırken, Adile Naşit ise oyunculuğa dair anılarını paylaştı.
Oyun ilkin 1974 yılında o zamanlar Karşıyaka çarşısı içinde bulunan nikah salonunda sergilendi. Oyun sonunda izleyicilere anket dağıtılıp, oyun hakkındaki görüşleri alındı. Bu hareketle hem Merhaba izleyicisini daha iyi tanıyacak hem de oyun ve oyunculuk tekrar değerlendirilebilecekti. Oyun daha sonra grubun eski evi olan Buca’da oynandı. Burada; oyunun oynanmasının yanı sıra Altan Erbulak, Metin Serezli, Füsun Erbulak, Ali Poyrazoğlu gibi isimlerin katıldığı söyleşiler yapıldı. Hatta Altan Erbulak oyun sırasında seyircilerin fotoğraflarını çekiyor daha sonra fotoğraflar üzerinden izleyicilerdeki ortak ve farklı tepkiler tartışılıyordu.
1974’ün Mayıs-Temmuz’unda birçok yerde Açan Açana’yla seyircisiyle buluşan grup, 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatı ile birçok tiyatro gibi oyunlarına ara verdi. 1974 yılının ikinci yarısında ise Bostanlı’da Halk Sanatları Merkezi’ni kurarak, halkla Altan Erbulak, Zeki Alaysa, Gülriz Sururi gibi isimleri buluşturdu.
Daha sonra sahnelenmek üzere girişilen oyunların devamı getirilemedi. Grup son olarak 1975 baharında Dostlar Tiyatrosunun davetlisi olarak Açan Açana’yı oynamak üzere İstanbul’a gitti. Çoğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu seyirciler arasında Aziz Nesin de vardı ve oyun çok büyük ilgi gördü. Aynı yılın yaz sonunda grup kapanma sürecine girdi. Günay ve Nur Akarsu İstanbul’a geri dönme kararı aldılar. Siyasi ortamdaki gelişmelerle rüzgar tersine eser oldu ve çoğu Merhabalı İstanbul’a yerleşmeye başladı. Grup 1975 sonbaharında Açan Açana’yı Karşıyaka çarşısındaki bir kapalı sinemada oynayarak çalışmalarını noktaladı.
Merhaba, İzmir’de var olduğu sürece, sadece iki ayrı oyunla 21.000 seyirciye -21.000 tiyatroya ihtiyacı olan seyirciye- ulaştı. Ve düşleri kurulan işçi sınıfının devrimci tiyatrosu tam anlamıyla İstanbul Merhaba’da yaşandı. “İzmir Merhaba, Merhaba Gösteri Topluluğuna bir giriş yazısı niteliği taşıdı ve Merhaba İstanbul’da yaşananlarla tamamlandı.”
Açıkçası bu yazıyı yazmadan önce ve yazdığım sırada bu insanları başkalarına neden bu kadar çok ulaştırmak istediğimi düşünüp durdum. Ben tiyatronun insanların kafasında ve yaşantısında bir şeyleri değiştirmesinden yanayım. Okuyarak tanımaya çalıştığım bu insanların bu uğurdaki çabaları ve özellikle Sabri Günay Akarsu’nun görüşleri beni çok etkiledi. İstedim ki Günay Akarsu ismini duyduğumuzda bir fikrimiz olabilsin. Toplumun çok farklı kesimlerinden gelmiş, insanları düşünmeye, soru sormaya, sanatsal etkinlikleri takip etmeye, üretken olmaya yönelten ve en güzelini yapıp, kendi fikirlerini empoze etmekten yana değil, karşısındaki insanı düşündürmekten yana olan bu “mavi gözlü entel adam”ı sevelim istedim. Sanırım ülkemizde sevilmeyi hak eden ve adını bilmediğimiz onca kişiden sadece biri…
Bu uzun ama kısa yazıma Sabri Günay Akarsu’nun ölmeden yirmi üç gün önce yazdığı şiiriyle son vermeden önce Salih Kalyon’un birkaç satırını eklemek istiyorum:
7 Kasım 1982 Isınmıyor elleri
DİLAY ÖZDEMİR
|
||