İZMİR’DE BİR “MERHABA”

                    
                                                                                                                                                                                                      

                                                                              

 

“Tesadüf…”

    
Bu kelimenin içinde elleri oklu atlı birlikler dolaşıyor olabilir (mi?). Görünmezce etrafımızda dolanan ve istediği an istediği hayata okunu fırlatan onca atlı… Belki bizim: “Vay be, tesadüfe bak!” dediğimiz anlar, hayatımızın atlılar tarafından oklandığı anlardır. Ben; at üzerindeki bu eli oklu adamları (hepsinin erkek olduğundan emin değilim) seven ve hayatımda sık sık yer almalarından onların da beni sevdiği sonucuna varan biri olarak, tesadüften değil, fakat onun aracılığıyla tanıştığım birinden ve 70’li yıllarda inananlarca kurulmuş bir topluluktan bahsetmeye çalışacağım bu yazıda:

    
Sabri Günay Akarsu ve İzmir Merhaba Gösteri Topluluğu…

 




8 Mayıs 1933’de İstanbul’da doğan Sabri Günay Akarsu; 49 yıllık yaşamına değerli dostluklar, insanları değiştirmeyi amaçlayan oyunlar sığdırmış; emeğin, barışın, emekçinin tarafında olmuş bir mühendis, eleştirmen, tiyatro ve düşün adamıydı. Bu “mavi gözlü, pipolu, entel adam”ın İzmir’de yarattıklarını yazmadan önce, o aşamaya gelene kadar yaşadıklarından ve düşüncelerinden bahsetmek istiyorum; onu daha iyi tanıyabilmek adına.

     
1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıl Günay Akarsu henüz on iki yaşındaydı. Ve toplum sorunlarına kayıtsız kalmayan bu adam yirmi yedi yaşına kadar; ayrı ayrı hükümetlerin yönetimini, Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılışını, 1960’ın 28 Nisan’ında kendisiyle aynı yaşlarda ve kendisi gibi öğrenci olan Turan Emeksiz’in ölümünü, tüm bunların yanında o yıllarda oluşan onca siyasi ve toplumsal karmaşayı yaşadı, tanık oldu. Dünya görüşünü birikimlerinden yararlanarak yaratan, savaş yıllarıyla geçen çocukluk dönemi üzerine barışçıl bir düşünce savunan bu sosyalist adam 1961 yılında Türkiye İşçi Partisinin kurulmasıyla da hemen partiye üye oldu.

    
Aynı yıllarda birçok dergide tiyatro eleştirileri ve yazıları yayımlanan Günay Akarsu politik sanattan yana olup, sanatı söylemin güzelleştiricisi saydı ve ömrü boyunca “ısrarla” sanatlı bir yaşamı savundu. Ona göre sanatta “yansız olmak” gibi bir durum söz konusu olamazdı. Bunu kendi cümleleriyle şöyle ifade ediyor:
“…Şimdiye kadar burjuva göz boyamacılarının dediği gibi ne başka bir alanda ne de sanatta yansız olunamaz. Bir yanı tutmayan, olaylara belli bir sınıf açısından bakmayan biri, mutlaka karşı sınıfın yanındadır. Olayları onun gözüyle değerlendirmese bile sonuç karşı tarafın yararına olur. Kendiliğinden olur. Öyleyse her kişinin; özellikle sanatçının yanını, sınıfını seçmesi ve her türlü sapmalardan kaçınması gerekir.”
Başka bir yazısında ise:
“…Şimdiye kadar (bilinçli ya da bilinçsiz) düşünülen en önemli yanlış tiyatronun sınıfsal niteliğini unutmak olmuştur. En büyük burjuva aldatmacası burada da bir daha kendini göstermiş, tarafsız, sınıfsız, sınıflar üstü bir tiyatro yapılabileceği düşüncesini yaygınlaştırmıştır. Oysa tiyatronun en belirli özelliği bir sınıfa ait olmasıdır. Herkesin artık kabul ettiği gibi, seyirciyle tamamlanır tiyatro. Bütün öğeleri tamam bile olsa, seyircisi bulunmayan bir gösteri için tiyatro olayı deyimini kullanamayız. Öyleyse sınıflı toplumlarda, nasıl olur da seyirciyi sınıfsız var sayabiliriz, onu sınıfsal çelişkilerinden nasıl ayırırız tiyatroda? Aralarında çelişki bulunan bir patronla işçisi, bir oyunu aynı şekilde mi algılar? Oyundan aynı şekilde mi etkilenir? İkisinin gerçeği böylesine zıtlaşırken, bir tiyatro oyununda nasıl uzlaşırlar? Uzlaşamazlar elbet. İşte bu yüzden tiyatroların ilk önce seyircisinin sınıfsal yapısına göre sınıflara ayrılması gerekir, diyoruz. Ondan sonra da sıra o sınıfsal yapıdaki seyirciye sunulan oyunların niteliğine, tiyatro sanatındaki başarısına gelir.” diyor.
Bu görüşleriyle işin başından sonuna dek, insanları sorgulamaya ve düşünmeye yöneltmek isteyip, bunu gerçekleştirmek için amatör tiyatroyu seçti. Tüm hayatını istekle bu yola adayan Günay Akarsu, birçok insanın hayatında ilk kez tiyatro ile tanışmasını sağladı, alt tabakaya tiyatroyu götürdü. 1963 yılında Türkiye’nin tek tiyatro dergisi olan Oyun’u çıkarmaya başladı. 27 sayı çıkan bu dergide zamanın en ilerici kalemleri yazdı. Günay Akarsu bu dergi aracılığı ile Bertolt Brecht’in Türkiye’de tanınması için çok büyük çaba harcadı ve Brecht’in çok geniş bir çevre tarafından kabul görmesinde büyük rol oynadı.

 

     12 Mart dönemi, tiyatro vasıtasıyla topluma hizmet etmeyi, bu yolda çalışmayı zevk haline getiren Günay Akarsu’yu başka bir şehre sürükledi. Bu dönemde Akarsu’nun çevresinden birçok kişi gözaltına alındı. Öyle ki; kendisinin de gözaltına alınacağını düşünerek ilaçlarının da içinde olduğu bir çanta hazırladı. Sonuç olarak gözaltına alınmadı fakat geçimlerini sağladıkları işler yavaşça kesildi. Bu zor koşullar altında; müteahhitlik yapan bir okul arkadaşından maddi olanakları çok yüksek bir iş önerisi geldiğinde, özellikle eşini şaşırtarak teklifi reddetti. Fakat başka bir okul arkadaşının İzmir Alaybey Tersanesi’nde mühendislik önerisini kabul edince, Sabri Günay Akarsu ve öğretmen olan eşi Nur Akarsu’ya İzmir yolu göründü…

 

     İzmir’e yerleştikten bir süre sonra Günay Akarsu orada yaşayan toplumcu sanatçılarla bir araya geldi. O dönem; politik faaliyetlerin doğrudan yapılamadığı bir dönem olsa da, Günay Akarsu ve Suat Taşer kısa zamanda toplumcu bir tiyatro kursu açmaya karar verdiler.  Ve böylece 1972 yılının Mart ayında İzmir’de bir tiyatro kursu açılacağı ilan edildi. Kursa katılım yüksek oldu. 95 kişiden 40’ı kursa devam etmeye hak kazandı. Bu kursa ilgi gösterenlerin çoğu, gençliklerinin getirisiyle fazla sabırsız ve deneyimsizdiler. Bununla birlikte kendilerini gerçek birer devrimci sayıyorlardı. 12 Martın süren baskısının yanında, tiyatroyu birkaç ay içinde öğrenip, derhal devrimci bir tiyatro grubu oluşturmak konusunda neredeyse hepsi hemfikirdi. Fakat seçmelerden iki hafta sonra Namık Kemal Lisesi’nde başlayan kurslara gittiklerinde hepsi şaşkına döndüler. Alacakları dersler arasında; sahne, tiyatro kuramı, mitoloji, radyo tiyatrosu, felsefe, kostüm, dekor, sanat tarihi gibi dersler vardı. Çoğu:
“Lise öğrencisi miyiz biz?”
“Ne zaman bir oyuna başlayacağız?”
“Tiyatro ile felsefenin ne alakası var?” diyerek tepki gösterdi.

 

     Kurs başladıktan bir süre sonra kursiyerler ve kurs verenler arasında bir ayrım ortaya çıktı: Toplumculuk mu öncelik alacaktı, tiyatro mu? Günay Akarsu “toplumculuk öncelikli olmalı” diyenlerle Şirinyer Halkevine geçti.

 

     Dönemin Buca Belediye Başkanı Yüksel Çakmur, iyi bir haberle Günay Akarsu ve grubuna gerekli olanakları sağlayacağını belirtti. Ve 22 Ekim 1972 tarihinde düzenlenen basın toplantısında ilk oyun olarak Musahipzade Celal’in Fermanlı Deli Hazretleri oyununun seçildiği duyurularak çalışmalara başlandı. Çalışma yeri Buca Belediyesi Evlendirme Dairesiydi. Burası 1838 yılında inşa edilmiş bir İngiliz kilisesiydi. Kilisenin içinde kullanıldığı yıllardan kalma bozuk bir org, bahçede ise küçük bir İngiliz mezarlığı vardı.

Fermanlı Deli Hazretleri  çalışmalarında oyun birebir sergilenmiyor, Brecht’çi öğelerle gizliden politik bir içerik kazandırılmaya ve güncelleştirilmeye çalışılıyordu. Provaların sürdüğü sırada grup yeni bir çalışma alanına daha sahip oldu: Buca mezbahası! Kesim yapılmadığı günler, özellikle danslı çalışmalar burada yapılmaya başlandı. Sabri Günay Akarsu oyunlarda halktan olmayacak biçimde; şarkılar, türküler, kantolar, halk dansları gibi öğeleri kullanmaktan yana oldu hep. Mezbahadan sonra tekrar Yüksel Çakmur’un emriyle, belediye marangozhanesi de emirlerine verildi. İlk olmalarından dolayı o kadar acemilerdi ki taşınabilecek en ağır dekorları yaptılar. (Doğal olarak ikinci gösterimde dekorların tümü hafifletilmek zorunda kalındı…)

 

     Başlangıçta Buca Belediye Tiyatrosu olan grubun adı da yine bu ilk oyunun hazırlıklarında değiştirildi.  Oyunun başlangıcındaki Merhaba tiradı ve Merhaba dansı, grubun yeni adını belirlemiş oldu. Kendilerine “tiyatro topluluğu” demekten özenle kaçındıkları için de ortaya; Merhaba Gösteri Topluluğu (MGT) çıktı. “Gösteri topluluğu” kelimelerinin seçilmesindeki en büyük etken ise o yıllarda seyredilen Zeki ve Metin Kabare Tiyatrosuydu. MGT üyelerinin cambazlık, sihirbazlık hakkında uzun tartışmalara girdikleri günler de olurdu.

 

     Tekrar Fermanlı Deli Hazretleri çalışmalarına dönelim… Provalar süresince Ali Taygun, Oğuz Aral gibi isimler bu gençlerle buluşup dersler veriyorlardı. Örneğin; seyirciye soyut şeyler sunmanın güçlüğü ve gereksizliğinin öğretilişi konusunda öğrencilerden biri olan İbrahim Karakaş şöyle diyor:
“…Özellikle Ali Taygun’un ‘hareket, hareket’ komutundan çok hoşlanmıştık. Anlattıkları arasından soyut dekorlar çok ilgimizi çekmişti. Fermanlı Deli’ye bu anlatılanları uygulamaya yönelik çalışmalarımız Günay Bey’in alaycı gülüşleriyle izlenmişti. Sonunda kendi seyircimize soyut bir şeyler sunmamızın onları zorlamak olacağı, mümkün olduğunca somut ve anlaşılabilir şeyler sunmamız gerektiği bize ‘uygun bir şekilde’ yani dalga geçilerek anlatılmıştı.”


     Yoğun ve zorlu çalışmalardan sonra nihayet grup, oyunu 19 Mayıs 1973 tarihinde,  25 kişiyi aşan kadrosuyla İzmir Eğitim Enstitüsü salonunda seyirci karşısına çıkardı. Yüksel Çakmur için bir prestij projesi olan oyun çok ilgi gördü. Halkın yanında basın da oyunu ilgiyle izledi. Öyle ki sonraki günler günlük gazeteler, sanat sayfaları oyundan ve topluluktan bahsetmeye başladılar.

 

    Aynı oyun Haziran ayında Buca açık hava sinemasında Bucalılarla buluştu. İzleyicilerin çok büyük bir bölümünün hayatlarında izledikleri ilk tiyatro oyunu olan “Fermanlı Deli Hazretleri” buna rağmen çok benimsendi. Yine bundadır ki 2,5-3 saat boyunca seyircinin ilgisi hep canlı kaldı. Oyunun Bucalılarla buluşmasından sonra topluluk yörede tanınır oldu. İnsanlar yolda gördüklerinde, oyunculara coşkuyla selam veriyorlar, çocuklarsa karşılaştıkları oyuncuların repliklerini uzaktan tekrarlayıp kaçıyorlardı.

 

     Elbette geri dönüşü bu kadar güzel olsa da, zorlayıcı şeylerde yaşandı oyunun sahnelenmesi sırasında. Örneğin; tiyatroyla ilk kez karşılaşan sinema personelinin, oyun sırasında elinde tepsiyle dolaşıp: “Çaaay!” diye bağırması ya da çocukların ağlayıp koşuşturma sesleri ile insanların çiğdem yeme seslerinin şiddetle duyulması oldukça sorun yaratıyordu. Her şeye rağmen oyun, üzerinde topladığı ilgiyle; Örnekköy, Bayraklı, Çeşme, Urla, Gültepe gibi birçok yerde sahnelendi ve yaklaşık 10 gösteride 12.000 seyirciye ulaştı.

 

     Başarıyla üstesinden gelinmiş bu ilk oyun hakkında son cümlelerimi karalamadan önce olmazsa olmaz bir konuya değinmek istiyorum: Sahne anıları… Fermanlı Deli’ye ait birkaç anıyı sanırım o anı yaşayanların kaleminden aktarmak daha anlamlı olacaktır. İşte yine İbrahim Karakaş, Miraç ve Sancar isimli iki oyun arkadaşıyla ilgili şöyle bir anı anlatıyor:
“Miraç ve Sancar oyunumuzun devrimci bir oyun olduğuna dair seyirciler içindeki bazı gruplara fazla gaz vermişlerdi. İlk perde oynandığında bu grup beklediğini bulamamıştı. O üstü kapalı anlatımları çözememişler, bir sonuca ulaşamamışlardı. Hele oyunda onları etkileyecek tek bir slogan bile atılmamıştı. Perde arasında sahne arkasına gelen bu grup Miraç ve Sancar’a oyunu eleştirmeye başladılar. Günay Bey’in yokluğundan yararlanan bu arkadaşlar biraz fazlaca alkol aldıklarından oyunu devrimcileştirme kararı almışlar. Bu karardan hiçbirimizin de haberi yoktu. İkinci perde başladı. Miraç ve Sancar’ın ikili oynadıkları uzun bir sahne var. Karşılıklı bir şeyler söylüyorlar ama kulaklarımıza inanamıyoruz. Oyunu devrimcileştirmeye çalışıyorlar ama anlatmak mümkün değil, cumhurbaşkanına p… diyorlar, bir diğerine hırsız, namussuz… Bir takım sloganları laflarının arasına sıkıştırıyorlar. Seyirci durumu anlamamış ama garipsemiş, sessizce izliyor. Seyircinin arasındaki grup da sloganlarla oyuna katılmaya çalışıyor. Bu güne kadar tartıştığımız devrimci tiyatro bu değil. Bizler perdenin arkasından onları susturmaya çalışıyoruz. Ama ne mümkün bizim devrimciler coşmuş bir kere, Nur ablayı bile dinledikleri yok. Ben, Şevki, Hanri, Cüneyt, Kaya ve Hüseyin: “Halk geliyor dağılın bre melunlar!” diye sahneye dalıp Sancar ve Miraç’ı gerçek anlamda hırpalayarak sahneden çıkarıyoruz. Seyirci bu gösterimizi oyunun bir parçası sanıp müthiş bir alkış koparıyor. Daha sonraki sahnelerde Miraç ve Sancar’ı sahneye çıkarmadan doğaçlamalarla oyunu mümkün olduğunca çabuk bitirip, perdeyi kapatıyoruz.”

 

     Yaşanan bu olay Miraç ve Sancar isimli iki oyuncunun rollerini kaybetmelerinin yanı sıra Günay Bey ve öğrencilerini daha çok yakınlaştırdı. Çünkü öğrenciler Günay hocalarına olan bağlılıklarını, sadık duruşlarını sergilemişler, siyasi bilinçlerini geliştirdiklerini, kışkırtmalara meydan vermeyeceklerini göstermişlerdi.

 

     Anılara gelmişken sıra, birini daha paylaşmak istiyorum. Burada (ve aslında daha nicelerinde) kurban olarak hep Şevki Avcı seçilmiş nedense. Hazırlanan eşek şakaları onun üzerinde uygulanmış. Bakın İbrahim Karakaş, Şevki Avcının yıllarca kendisine laf söylemeden duramadığı anıyı nasıl anlatıyor:
“…Son oyun için hazırlıklar başladı. Biri dışında neler yaptığımızı hatırlamıyorum. Bence diğer arkadaşlar da, özellikle Şevki de sadece onu hatırlıyor ve sadece beni suçluyor. Şimdi itiraf edebilirim ki gerçek suçlu Cüneyt’di. Şevki Brecht perdesinin önünde rol kesiyor ve biraz sonra oradaki divan gibi şeye oturacak. Perdenin arkasındayız. Cüneyt’e: ‘Hemen bir şey bul, Şevki’nin oturacağı yere koyalım’ diyorum. Cüneyt nasıl ve ne zaman buluyor bilemem ama elinde koca bir keserle geliyor. ‘Olmaz ulan, çok canı yanar’ diyorum. Cüneyt: ‘Sen merak etme, Şevki babaya bir şey olmaz’ diyor ve Şevki’nin tam oturacağı sırada altına keseri koyuveriyor. Şevki feryada benzeyen bir ‘Destuuur!’ çekerek ayağa fırlıyor. Şevki beni o gün öldürebilirdi.”

 

     Şevki Avcı Merhaba’lı günleri asla unutmamış olacak ki yıllar yıllar sonra kendini şöyle tanıtıyor kalemiyle:
“Merhaba’da kısa bir sürede olsa öğrencilik yapmış, birkaç gösteride saz çalıyormuş gibi yapan, hiç müzik bilgisi olmadığı halde zurna bile çalmak zorunda kalan, Fermanlı Deli’de perde arkasında adi Karakaş tarafından kıçının altına keser konulmuş, yanlışlıkla ehliyet alıp, Günay Abinin sarı arabasının kapısını Buca Belediyesi binasının köşesinde, gösteriye giderken bir şeylere kızıp sazını da arabanın içinde kıran Şevki ile tanışmış bulunuyorsunuz. Gazanız mübarek olsun.”

 

     Konuyu fazla dağıttığımın farkındayım. Şimdi anılardan sıyrılıp ikinci ve son oyuna geçip konuyu toparlıyorum…
1973 yılı sonbaharında seçim vardı. MGT’ ye çok büyük destekleri olmuş Yüksel Çakmur İzmir milletvekili seçilince, belediye başkanlığına belediyenin Fen İşleri Müdiresi Işılay Saygın geldi. Işılay Saygın, Yüksel Çakmur’un başkanlığında toplulukla çok ilgilense de kendi başkanlığı döneminde bu ilgisi yok oldu ve grup Buca Belediyesi statüsünü kaybetmeye başladı. İbrahim Karakaş’ın Şirinyer Halkevi başkanı olmasından da sebeple, MGT çalışmalarını Şirinyer Halkevi tüzel kişiliğinde sürdürmeye karar verdi.

 

     MGT bu göçebe yaşamında savunduğu değerleri değiştirme davranışını hiç göstermedi. “Bilmediği halde biliyor gibi yapmanın en kötü şey olduğunu” burada öğrenen öğrencilerin “devrimcilikleri” bu hikâyenin sonunda daha yere basar olmuştu. “Onlar işçi sınıfının tiyatrosunu yaratma işini üstlenmemişti. Çünkü sınıf günü geldiğinde kendi tiyatrosunu zaten yaratacaktı. Onlara düşen küçük burjuva karakterlerini reddetmeden sınıf için tiyatro yapmak, işçi sınıfı tiyatrosuna giden yolda küçük bir kilometre taşı olmayı becerebilmekti.” Grup, içinde taşıdığı bu düşüncelerle çalışmalarına devam ederken ortaya harika bir çocuk oyunu çıktı: Cama Cuma Cavaloz. Oyun tüm hazırlıklarının tamamlanmasına rağmen sahnelenemedi. Nedeni ise oyuncuları yeniden sarıveren devrim heyecanıydı.

 

     1974 yılının sonlarına doğru 12 Martın baskıları da ağır ağır geçmeye başladı. Konak meydanında bir grup işçi çadırını kurmuş, topluluk üyeleri de çadırın etrafında… İşte o zaman akıllarından geçen tek cümle: Bir şeyler yapmalıyız! Topluluğun ikinci ve İzmir’deki son oyunu olan Açan Açana  bu heyecan içinde oynanan bir oyundu ve hazırlanan çocuk oyunu ne yazık ki bu heyecanın gölgesinde kaldı.

 

 

     Açan Açana siyasi ve toplumsal karışıklık içinde oluşan bir oyun oldu. Oyunun adı ise o günlerde Vehbi Koç’un şirketlerini halka açacağını ilan etmesi ile kesinlik kazandı. Konusu; işçi sınıfının gelişimi ve mücadelesi. Elbette ki yine danslarıyla birlikte…

 

     Açan Açana oyununun provalarına onca önemli ismin katkısı oldu. Sözün gelişi; Münir Özkul öğrencilere nasıl oynayacakları, nasıl at taklidi yapacakları, nasıl ve nerde abartılı bir oyunculuk sergilemeleri gerektiğini anlatırken, Adile Naşit ise oyunculuğa dair anılarını paylaştı.

 

     Oyun ilkin 1974 yılında o zamanlar Karşıyaka çarşısı içinde bulunan nikah salonunda sergilendi. Oyun sonunda izleyicilere anket dağıtılıp, oyun hakkındaki görüşleri alındı. Bu hareketle hem Merhaba izleyicisini daha iyi tanıyacak hem de oyun ve oyunculuk tekrar değerlendirilebilecekti. Oyun daha sonra grubun eski evi olan Buca’da oynandı. Burada; oyunun oynanmasının yanı sıra Altan Erbulak, Metin Serezli, Füsun Erbulak, Ali Poyrazoğlu gibi isimlerin katıldığı söyleşiler yapıldı. Hatta Altan Erbulak oyun sırasında seyircilerin fotoğraflarını çekiyor daha sonra fotoğraflar üzerinden izleyicilerdeki ortak ve farklı tepkiler tartışılıyordu.

 

     1974’ün Mayıs-Temmuz’unda birçok yerde Açan Açana’yla seyircisiyle buluşan grup, 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatı ile birçok tiyatro gibi oyunlarına ara verdi. 1974 yılının ikinci yarısında ise Bostanlı’da Halk Sanatları Merkezi’ni kurarak, halkla Altan Erbulak, Zeki Alaysa, Gülriz Sururi gibi isimleri buluşturdu.

 

     Daha sonra sahnelenmek üzere girişilen oyunların devamı getirilemedi. Grup son olarak 1975 baharında Dostlar Tiyatrosunun davetlisi olarak Açan Açana’yı oynamak üzere İstanbul’a gitti. Çoğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu seyirciler arasında Aziz Nesin de vardı ve oyun çok büyük ilgi gördü. Aynı yılın yaz sonunda grup kapanma sürecine girdi.  Günay ve Nur Akarsu İstanbul’a geri dönme kararı aldılar. Siyasi ortamdaki gelişmelerle rüzgar tersine eser oldu ve çoğu Merhabalı İstanbul’a yerleşmeye başladı. Grup 1975 sonbaharında Açan Açana’yı Karşıyaka çarşısındaki bir kapalı sinemada oynayarak çalışmalarını noktaladı.

Merhaba, İzmir’de var olduğu sürece, sadece iki ayrı oyunla 21.000 seyirciye -21.000 tiyatroya ihtiyacı olan seyirciye-  ulaştı. Ve düşleri kurulan işçi sınıfının devrimci tiyatrosu tam anlamıyla İstanbul Merhaba’da yaşandı. “İzmir Merhaba, Merhaba Gösteri Topluluğuna bir giriş yazısı niteliği taşıdı ve Merhaba İstanbul’da yaşananlarla tamamlandı.”

 

     Açıkçası bu yazıyı yazmadan önce ve yazdığım sırada bu insanları başkalarına neden bu kadar çok ulaştırmak istediğimi düşünüp durdum. Ben tiyatronun insanların kafasında ve yaşantısında bir şeyleri değiştirmesinden yanayım. Okuyarak tanımaya çalıştığım bu insanların bu uğurdaki çabaları ve özellikle Sabri Günay Akarsu’nun görüşleri beni çok etkiledi. İstedim ki Günay Akarsu ismini duyduğumuzda bir fikrimiz olabilsin. Toplumun çok farklı kesimlerinden gelmiş, insanları düşünmeye, soru sormaya, sanatsal etkinlikleri takip etmeye, üretken olmaya yönelten ve en güzelini yapıp, kendi fikirlerini empoze etmekten yana değil, karşısındaki insanı düşündürmekten yana olan bu “mavi gözlü entel adam”ı sevelim istedim. Sanırım ülkemizde sevilmeyi hak eden ve adını bilmediğimiz onca kişiden sadece biri…


 

     Bu uzun ama kısa yazıma Sabri Günay Akarsu’nun ölmeden yirmi üç gün önce yazdığı şiiriyle son vermeden önce Salih Kalyon’un birkaç satırını eklemek istiyorum:
“Sevgili Akarsu’yu Zincirlikuyu mezarlığına son yolculuğuna uğurlarken ortak dostumuz, rahmetli oyun yazarımız Oktay Arayıcı’nın sözlerini hatırladım. Sevgili Akarsu’yu Muhsin Ertuğrulların, Muammer Karacaların mezarlarının önünden geçerek mezarlığın öbür ucundaki Feriköy’e bakan yamaçlara doğru bir mezarda toprağa verdik. Oktay Arayıcı kulağıma eğilip; ‘Görüyor musun’ dedi, ‘…rahmetli Sabri Günay Akarsu hayatında hep amatörlerle uğraşmıştı. Bak profesyonellerin bulvarından geçerek onu nereye getirdik. İşte son mekanı da amatörlere yakın oldu.’ ”

 

7 Kasım 1982
Gece sabaha karşı 3.00

Isınmıyor elleri
Yüreği
Sönmüş
Yazamıyor camlara
Sevgisini, özlemini
Ağzında soluk
Kahreden yalnızlık
Donmuş
Kışları yazlar izler
Ağustos bungusunun ardından
Bir sonsuz son yaz gelir
Sonra da gelmesin kış
Böyle tek başına
Üşümesin elleri
İnsanların avuçlarında

 

 

 

 

DİLAY ÖZDEMİR