Sanat Tarihimizde Kanlı Ayak İzleri

(Yükselen Milliyetçilik ve Atsız Üzerine)

  4 – 5 – 6 Şubat 2007

            Sert bir sabah rüzgarı yanaklarımı okşamakta. Bir gazete alıyorum bakkaldan. Odamdayım. Evimin sıcaklığı tatlı bir gevşeklik yaratıyor ruhumda. Gazetemi okumaya başlıyorum. Hayret, son günlerde yaşadığımız olaylar ne kadar da birbirine benziyor. Linç girişimleri, Hrant Dink cinayeti, araba vapurunun kaçırılması, futbol maçlarındaki fanatik milliyetçi tezahüratları ... Hepsinin temelinde milliyetçilik olduğu söyleniyor. Haberleri ve yorumları okuyorum. Bende az önceki gevşeklikten eser kalmıyor. Nedense gazete okuduğum ve televizyon izlediğim zamanlar sinirlerim geriliyor. Duygusallığımdan olsa gerek, nabzım daha hızlı atıyormuş gibi geliyor bana. Ama gazetesiz de, televizyonsuz da yapamıyorum. Hiç birimiz yapamıyoruz. Medyanın iri puntolarla ve “flaş flaş”larla gündeme getirdikleri hepimizde morfin etkisi yapıyor. Bu bağımlılığın olmadığı bir dünyayı düşünemiyoruz bile. Tırmanmakta olan postmodern milliyetçiliğin son günlerde gazetelerde işgal ettiği sütun sayısının giderek artmakta olduğu dikkatimi çekiyor.

Basın ve halk gündeminde kapladığı hacmi arttıran popüler ırkçılık, beraberinde belli bir tüketimi de tetikleyerek yükseliyor. Medya patronları daha ilgi çekecek manşetlerin atıldığı yüksek tirajlı gazetelere hükmederken, beyaz bereyle yakalanan genç katilin ulusun bayrağı önünde polislerle çektirdiği fotoğraf yayınlandıktan sonra, beyaz bere ve bayrak satışları patlıyor. Bu ortamdan rant sağlayan siyasetçileri de unutmamak lazım tabi. Siyasetçiler kazançlılar kervanına katılırken çektikleri nutuklar aklıma Orhan Veli'nin dizelerini getiriyor.

“Neler yapmadık şu vatan için

Kimimiz öldük

Kimimiz nutuk söyledik”

Hrant Dink öldürüldü diye yazmıyorum bunları. Son günlerde yazılı – görsel basında ve çevremizde duymaya alıştığımız ırkçı söylemlerin artışının bende meydana getirdiği can sıkıntısı; bir şeyler yapmamız gerektiğini ve bu bir şeylerin insan olmamızdan ileri gelen doğal tepkilerin kağıda dökülmesiyle de mümkün olabileceğini hissettirdi bana. Neyse, popüler ırkçılık kitle tezahüratlarının kanatları üzerinde yükselirken iki sac ayağına dayanıyor: Sanat ve medya.

Kitlelere ulaşmanın en etkili yolları olan bu ikili, toplumsal tarihin yüksek gerilimli safhalarında dönemin radikal güçleri tarafından çok sistemli bir şekilde kullanılmıştır her zaman. Hali içler acısı olan medyamız (az sayıda yürekli yayıncıyı tenzih ederim) içi boş bir milliyetçiliği tetiklemektedir. Özelleştirmeler, toprak satışları, petrol yasaları, yabancı şirketlere verilen ayrıcalıklar gündem konusu yapılmazken, siyasi iktidar tarafından da uğraşılan bir gazetecinin yazıları eğilip bükülerek o gazeteci hedef haline getirilebiliyor. Ya da toplumsal anlamda hiçbir getirisi olmayan insanlara parlak ama içi boş bir vitrin sunan televizyon programlarında nesillerimize yazık edilirken her şeyin bu ülke için yapıldığı söylenebiliyor. Bu tür bir milliyetçilikte ülkeye değil, ne yazık ki ellere yarıyor ...

Gelelim sanata ... İlgi ve mücadele alanımız olan sanatın bu tür akımların yükselişinde nasıl kullanılabileceğine ayrıntılı değinmek isterim. Bir BTA üyesi olarak sanatın en hızlı ve etkili örgütlenme biçimi olduğuna inanmışımdır. Sanat aracılığıyla atılan taşlar insanların iç denizlerinde duygusal dalgalar yaratmış, zihinlerinde güçlü fırtınalar koparmıştır her zaman. Hadi hep birlikte olayların gelişimine büyüteç tutalım.

Aslında daha fazla seyirci hedefleyen televizyon kanalları aradığını şiddet içerikli dizilerle fazlasıyla buldu. Her şey “Deli Yürek, Kurtlar Vadisi” gibi dizilerle başladı. İnsanların her bölümünü “bakalım bu hafta kimler öldürülecek?” diye meraklanarak izledikleri bu diziler çok geçmeden filme dönüşerek sanatsal arenaya adımını attı. Oldukça kazançlı bir sektör oluştu. Sinemalar doldu, taştı. Uluslararası ilişkilerde altta kalmaya mahkum edilen bizler, askerimizin başına geçirilen çuvalın hesabını beyazperdede sorduk. Ayaklar altına alınan onurumuzu filmlerde kurtardık adeta. Kurtarmakla da kalmadık, hepimizin bu ülkenin vatandaşı olmaktan ileri gelen sorumluluğumuzu, bu filmlerde çok iyi adam öldüren tabancalı kahramanların omuzlarına yıkarak büyük bir sıkıntıdan kurtulduk. Çocuklarımız özendikleri kahramanlar gibi giyiniyor, onlar gibi yürüyor, onlar gibi konuşuyor oldu. İçimizdeki hainleri ayıklama vakti de gelmişti artık. Ülke genelinde “Vatan millet Sakarya” edebiyatı yaparak, yükselen iş adamlarının finanse ettiği konserler düzenlendi. Zaten duygusallığın yüksek olduğu bu coğrafyada ne zaman yürek kabartıcı nutuklar atılsa, ne zaman göz yaşı hedefleyen filmler çekilse ve ne zaman süslü yazılar yayınlansa taraftar toplardı. Beklenen oldu. “Kurtlar Vadisi Irak” filmi gişe rekoru kırdı. “Milli şahlanış” adı altında verilen konserlerde salonlar tıklım tıklım dolduruldu. Turancılık, tarihin tozlu raflarından çıkarılıp tekrar gündeme getirildi. Türkçü ve milliyetçi yazarlara televizyon programlarında daha sık yer verilmeye başlandı. Ve sonu çok tehlikeli görünen radikal bir yükselişin işaret fişekleri atıldı.

 

Eskiden Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Namık Kemal Zeybek ve arkadaşları MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin “ırk ve kana dayalı olmayan milliyetçilik” anlayışına katılmadıkları gerekçesiyle partilerinden istifa ettiler. Ve 27 Ocak 2007 tarihinde bu beylerin yeni bir oluşuma öncülük etme hazırlığında olduğunu yazdı gazeteler.

Milli Eğitim Bakanlığı'nda da son yıllarda ilgi çekici gelişimler yaşandı. Bakanlığa hakim olan Türk – İslam sentezi görüşü milli eğitimimize de yansıdı doğal olarak ...

Bakanlık tarafından sınıflandırılan 100 Temel Eser'de bir çok önemli yazarımızın eseri yer bulamazken Türkçülük – Turancılık akımını savunan yazarların eserleri listede en geniş yeri kapladılar. Peki tüm bunlar aniden mi ortaya çıktı? Mümkün mü böyle bir şey? Kuşlar güler buna. Tüm bu gelişmeler, siyasilerin demeçlerinde, tartışma programlarında, kendini milliyetçi olarak tanımlayan köşe yazarlarının makalelerinde sık sık dile getirildi. Amaç daha önce Türkiye Cumhuriyeti tarihinde palazlanamayan bir görüşü ve bu görüşle eşlenmiş bir ismi bir kez daha gündeme taşımaktır aslında. O isim Hüseyin Nihal Atsız'dır.

 

 

Peki kimdir bu Nihal Atsız? Bazı kesimlere göre insanı kafatası ölçülerine göre değerlendiren Hitler özentili bir faşisttir. Bazı yazar ve kesimlere göreyse lirik şiirleriyle insanları canevinden vuran, coşturan ve yönlendiren idealist bir sanat adamıdır. Bu kesimlere göre gerçek bir Türkçü olan Atsız, edebiyat ve düşün dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır. Öyle ya da böyle, Hüseyin Nihal Atsız son derece önemli bir kişidir. Önemli olmasa şiirleri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilköğretim ve lise ders kitaplarına alınır mıydı? Ya da bugün onun düşünce bayrağını yere düşürmeyen gençler tarafından adına açılmış ve sürekli güncellenen onlarca internet sitesi olur muydu? Atsız'ı bu kadar önemli kılan şey neydi peki? Meşhur “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü / Kız kardeşimin gelinliği şehidimin son örtüsü” dizeleriyle başlayan “Bayrak” şiiriyle daha ilk okulda tanıştığımız ve bize MEB'nın hazırladığı ders kitaplarında öğrenim hayatımızın sonuna kadar eşlik eden Atsız, gerçek bir “ırk ve kan” milliyetçisidir. Nerdeyse ilk gençlik yıllarından ölümüne kadar bu görüşün arkasında durmuştur.

Yıl 1925'tir. Atsız'ı bu tarihte askeri üniformalar içersinde hırçın bir delikanlı olarak görüyoruz. 20 yaşındaki genç Atsız, askeri tıbbiyede okumaktadır. Son derece gururludur. Öyle ki bu gururu onu okuduğu okuldan attıracaktır. Üçüncü yılıdır okulda. Arap asıllı bir subaya selam vermemekte, rütbesini tanımamaktadır. Onun için ten renginin koyu olması yeterlidir bu subayın aşağılık olması için ... Atılır okuldan. Irkının onurunu koruyor olmanın gururunu hisseder kendince. Dünyanın büyük bir ekonomik krizden çıkma çabalarıyla çırpındığı ve faşizmin dalga dalga yayıldığı 1930 yılında Darülfünun Edebiyat Bölümü'nü bitirip, hocası Fuat Köprülü'nün asistanı olur. Bu dönemde patlamaya hazır bir bomba gibidir Nihal Atsız. Radikal eylemleri ve turancı dergilerde çıkan yazıları sebebiyle Fuat Köprülü'nün yanında en fazla bir yıl tutunabilir. Bu bir yıldan sonra sırasıyla Malatya, Edirne ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yapan Atsız'ın asıl parladığı dönem dünyada hızla yükselen faşizmin kendisinden olmayanları bir avuç kül gibi savurduğu 30'lu yıllardır.

 

Atsız'ı daha sağlıklı değerlendirmek için o yıllara gitmekte yarar var. O yıllarda yaşanan akıl almaz olaylardan bir kesit almak yetecektir sanırım.

1932 yılıdır. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. yılı ... Birinci Türk Tarih Kongresi düzenlenmektedir. Yer, Ankara Türk Ocakları Binası'dır. Atatürk kongreyi izleyenler arasındadır. Derken Şevket Aziz Kansu adlı genç bir bilim adamı çıkar kürsüye. İki yıldır tıp fakültesinde Türklerin antropolojisini incelediğini söyleyen bilim adamı kürsüye dört adet kafatası koyar. Ve özelliklerini anlatmaya başlar. Bir takım ırksal özellikleri anlatan Kansu, Ankara'nın Bağlum Köyü'nden “tesadüfen” bulunan Abdullah'ı eşi ve çocuğuyla birlikte kürsüye çıkarıp dinleyicilere gösterir. “İşte ince ve uzun burunlu, halis dağlı adam ... Türk adamı!” Salondakiler alkışlamaya başlarlar Kansu'yu. Kansu büyük bir coşkuyla devam eder: “Abdullah koyu olmayan gözlere, buğdaydan daha açık renkli kumral bıyıklara ve beyaz tene sahiptir. Fakat işte yavruları saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur. İşte Alp adamı ... Orta Asya'dan gelmiş olan adam ... Ecdadımıza bağlı adam” ... Salon alkıştan yıkılmaktadır adeta. Atatürk ülkesindeki ve dünyadaki bu gelişmelerden kaygı duyacak, kendisinin de dönemin faşist liderleri gibi diktatör olarak bilinmesini önlemek için çok partili hayata geçiş denemelerini hızlandıracaktır.

Birinci Türk Tarih Kongresi'nde yaşananlar Türkleri ari (aryan) ırktan saymayan batıya karşı gelişen bir tepkidir. Nazizmle paralel yükselmiştir bu tepki. İş 1935'te Mimar Sinan'ın mezarının açılıp kafatasının incelenmesine kadar varmıştır. İşte böyle bir ortamdır Nihal Atsız'ların turancılık akımını yükselten ortamları.

 

1933'te “Çanakkale'ye Yürüyüş” adı altında bir kitapçık yayınlar Atsız. Neler söylemez ki bu kitapçıkta. “Türk genci için Arap Muhammed'in mezarını, İngiliz altınları için Türk esirlerini boğazlayan kahpe Araplara bıraktıktan sonra kabesi Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil miydi?” cümleleriyle başlar kitap. (Sayfa 6) Ve bu kabeyi ziyaret için Çanakkale'ye gezi düzenleyen Atsız ve arkadaşlarının gözlemleriyle devam eder. Çanakkale kentinde Türk olmayanlara rastlar Türkçü gençler. Yahudiler “sinsi, küstah, zelil, korkak, fırsat düşkünü, hain ve piçtir. Bunları artık aramızda görmek istemiyoruz. Çingeneleri Türkleştirmek, aramıza katmak ve Türk kanının saflığını bozmak cinayettir. Türk milletinin esası dil değil, ırk ve kan olmalıdır.” (Sayfa 9, 11, 14) diye yazar Atsız.

Barut fıçısına dönmüştür sanki üstadımız. Ona göre “Türk kılıcı kınında paslanmamalıdır. Türk tarihi içindeki en uzun barış dönemi 23 yıldır. Bu hesaba göre Lozan'dan-en çok- 23 yıl sonra savaş çıkacaktır. Ama son 10 yılda Kürtleri iki kez tepeledik, bunlar da savaş sayılabilir.” diye yazdığını hayretle okuruz.

Gezi sırasında İngilizlerin ölüleri için diktikleri anıtları gören Atsız'ın morali daha çok bozulur ve oranın yerlilerine bu anıtları (“bu gavur abidelerini”) neden yıkmadıklarının hesabını sorar. “Türk topraklarında yaşama hakkı yalnız Türkün olmalıdır” der yazarımız ve ekler “ ... bu soysuzları artık aramızda görmek istemiyoruz. Türk bünyesini mikroptan temizleyecek en güzel tedavi usulü; katliamdır .”

Nasıl, şaşırtıcı değil mi? Bugün önemli gazetelerden birinin ana sayfasında yer alan “Türkiye Türklerindir” sloganının temeli hakkında biraz fikir vermişimdir umarım. Bugün popüler ırkçılık ne anlama geldiğini önemsemeden Atsız'ın turancı seslenişlerini kullanmaktadır. Bu tür sloganları kullanan yayın organları da yabancı sermaye desteğiyle çıkmaktadır işin tuhafı. Ve her dönem (ideolojisi önemsenmeksizin) adı sıkça anılıp öne çıkan siyasetçilerin fotoğraf albümü gibidir bu tür gazeteler.

Neyse devam edelim. Nerde kalmıştık, hah katliamda. Kitabının geri kalan bölümünde kan kusmaya devam eder üstad. “Milliyetçilik ve savaş istiyoruz. İnsaniyetperverlik köpekliktir. İnsaniyet milliyetçilikle asla uyuşamaz.” (Sayfa 19, 21)

Sabrınıza sığınarak sunduğum yukarıdaki görüşlerden de tahmin edeceğiniz üzere Nihal Atsız “bütün Orta Asya bizimdir” görüşünü bayrak gibi savunur. Aynı resmi kurum binalarına “Kerkük Türklerindir” pankartı astıran bazı belediye başkanlarımız gibi ... Bazı yazarlar Atsız'ın bu radikal görüşlerini yükselen faşizmin etkisiyle, 28 yaşındaki genç ve ateşli Atsız'ın o dönem için savunduğunu söylerler. Oysa ömrü boyunca farklı bir şey söylemeyecektir yazarımız. Ölümünden iki yıl önce 1973'te yayınladığı “Türk Tarihinde Meseleler” adlı kitabında “Turancılığa karşı çıkanlara intihar etmelerini” tavsiye edecek, “Turancılığa karşı çıkmak için ya damarlarındaki kanı yabancı hissetmek ya komünist yani vatan haini ya da ulusal tarihi Malazgirt'ten başlatacak kadar cahil ve budala olmak gerekir” diyecektir. Ona göre “Anadolu'yu dili Türkçe olan bir ırklar karışımı olarak görenler de Türk soyundan gelmemekte, ayrıca ruh hastalarıdırlar” (Sayfa 50, 52, 54)

Edebiyat alanında adı daha fazla zikredilmeye başlayan Hüseyin Nihal Atsız 1943 yılına gelindiğinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e seslenen iki açık mektup yazarak on istifaya çağırmıştır. 1944 yılında Sabahattin Ali'ye çattığını görürüz. Her biri ayrı bir sövgü terminolojisi sayılabilecek kitaplarındaki sert üsluptan ödün vermeden yüklendikçe yüklenir Sabahattin Ali'ye. Sabahattin Ali daha fazla dayanamaz ve hakaret davası açar. Davanın her duruşması ayrı bir infialdir. Her duruşmada salonu durduran ülkücü gençler tarafından ağır tahriklere, sözlü tahriklere maruz kalmıştır Sabahattin Ali. 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmada büyük olaylar çıkar. Sonraları bu tarih davanın beraatle sonuçlandığı 1947 yılından itibaren “Türkçüler Bayramı” olarak kutlanmıştır ve her yılın 3 Mayısında Ülkü Ocakları'nın organizasyonuyla coşkulu bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.

Tüm dünyanın adeta kaynayan bir kazana döndüğü bu dönemde nazizm ilk yenilgilerini almaya başlamıştır. Hitler 10 Mayıs 1944'te Sivastopol'u terk etmiştir. İnönü bu gelişmeden dokuz gün sonra 19 Mayıs 1944'te yaptığı açıklamada “Türk milletine felaket getirecek turancılık fesadına karşı vatanımızı müdafaa edeceğiz” demiştir. Nihal Atsız tutuklanmıştır ve Türk siyasi tarihine damgasını vuran “ırkçılık – turancılık davası” başlamıştır. “Irkçılıktan mahkumiyet şeref olur” diyen Atsız, 29 Mart 1945 tarihinde biten mahkeme sonucunda altı yıla mahkum olmuştur. Ceza alanlar arasında savcının “Atsız'ı gölgede bırakacak derecede ırkçı” diye tanımladığı yüzbaşı Alpaslan Türkeş'te vardır” Bir buçuk yıl tutukluluktan sonra beraat eden Atsız iki yıl işsiz kalacaktır.

1950'ye gelindiğinde genel seçimler sonucunda CHP iktidarı son bulmuş, iktidara gelen Demokrat Parti ezanın yeniden Arapça okunması, radyoda Kuran, tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununun kaldırılması gibi popülist politikalar izlemiştir. Demokrat Parti'nin arkasına aldığı Türk Milliyetçiler Birliği'nde ve tutucu kesimlerde büyük bir karşı devrim beklentisi oluşmuştur. Nitekim milli eğitim tarihimizin yüz akı olan Köy Enstitüleri'nin, Halk Evleri'nin, Halk Odaları'nın kapatılması bu günlerde gerçekleştirilen önemli bir karşı devrim sayılır. Muhafazakar kesime göre bu karşı devrimin simgesel ve coşkun bir kutlaması yapılmalıdır. Bunun için de İstanbul'un fethinin 500. yıl kutlamalarından daha uygun bir etkinlik günü yoktur. Bu dönemde Haydarpaşa Lisesi'nde öğretmenliğe yeniden başlamış olan Atsız “Fetih Yıllarını Aydınlatma Cemiyeti” adlı bir derneği gözetimi altında tutmaktadır. Bir de İsmail Hakkı Danişmend'in başkanlığını yaptığı Fetih Cemiyeti vardır. Atsız ve Nuri Demirağ'ın yönlendirmeleriyle kutlama öncesi esaslı hazırlıklar başlamıştır. Plana göre öğrenci gençler 1453 senesindeki askeri kıyafetlerle törene katılacak, sonra Ayasofya'yı basıp hutbe okuyacak ve namaz kılacaklardır. Fakat planları tutmamıştır. Atsız'ın da içinde bulunduğu dernekçiler kovuşturularak kutlamaların istenilen ölçüyü aşması önlenmiştir. Hevesi kursağında kalan yazarımız 1952 yılında yayın hayatına başlamış olan “Orkun” dergisinde kaleminden kan damlatarak yazığı yazılarıyla turancılık propagandasına devam etmiştir.

 

Nazım Hikmet'le de kavga etmiştir Atsız. Nazım'a hitaben kaleme aldığı ve ona sık sık “Nazım Hikmetof Yoldaş” diye seslenerek alaycı ve bol sövgülü bir dille yazdığı bir açık mektup vardır ki; çok ünlüdür. Bu mektup başlı başına bir makale konusudur. (Hayrettin Hocanın bu konuda bir çalışma içinde olduğunu biliyorum. Umarım en kısa zamanda okuruz)

Nihal Atsız gerçek bir kafatasçıdır. Evinde kafatası ölçmek amacıyla bir havsala aleti (havsala aleti; eskiden doğumu kolaylaştırmak için leğen kemiklerinin açılmasını sağlayan bir alettir) bulundurduğu ve bu aletle ölçüm yapacağı kişiden ölçüler alıp, bir dizi işlemler sonucu yüzde hesabına göre kişinin Türklük derecesini ölçtüğü, oğlu Yağmur Atsız'ın da dediği üzere bu işe büyük bir titizlikle on yıllar boyunca devam ettiği bilinmektedir.

27 Mayıs 1960'ta bir askeri darbe gerçekleştirilir. 10 yıllık Demokrat Parti iktidarına son verilmiştir. Darbeden hemen sonra “14'ler” diye anılan subay grubu yeni bir anayasa hazırlığına başlamıştır. Atsız, içlerinde Alpaslan Türkeş'de bulunan bu komitenin çalışmalarıyla yakından ilgilidir. Çok değil aradan 11 yıl daha geçer. Ordu 12 Mart 1971'de bir askeri muhtıra yayınlar. Tam bir solcu avı başlar. Yazarlar, öğretmenler, sendikacılar, sanatçılar bir bir yargılanırlar. Genelde bu davalarda Türkçü öğrenciler tanıklık yaparlar.

Türk siyaset tarihi, tıpkı CIA'ın örgütlediği ordu darbeleriyle demokrasinin sık sık kesintiye uğratıldığı Latin Amerika cumhuriyetlerinin tarihine benzer bu yüzden. Perde arkasında asker vardır.

 

1971 askeri muhtırasından hemen sonra çarpıcı denilebilecek bir yazı yayınlar Atsız. Bu yazıda “Maniheizm” ve islamiyetin Türklere ulusal geçmişlerini unutturduğunu, Moskofçuluk ve Maoculuğa bulaşmış binlerce öğretmenin “feda” edilmesi gerektiğini savunur. Hemen arkasından şu görüşün altını çizmektedir. “Türk kültürü deyince en son akla gelecek olan tiyatro, hiç gelmeyecek olan da baledir”.

İşte eskiden beri savunulagelen bu düşünceler ışığında sanata saldırmaya devam etmektedir onun öğrencileri.

Tiyatroya ilk büyük saldırı 24 Aralık 1968'de gerçekleşmiştir. Türk tiyatrosunun altın çağını yaşadığı dönemlerdir. “Halk Oyuncuları” tarafından 7 Mart 1968'de İstanbul'da sadece bir gün için oynanan “Devr-i Süleyman” adlı oyun sansüre takılmış, İstanbul Valiliği tarafından yasaklanmıştır. Tiyatro grubu oyunun adını Devr-i Küheylan'a çevirip, metinden de bir cümle değiştirmiş, yanı sıra Danıştay'a başvurarak 21 Mart 1968'de oyunu yeniden sahnelemiştir. Hemen ertesi gün, yani 22 Mart'ta oyun valilik tarafından tekrar yasaklanmıştır.

Ne var ki 26 Mart 1968'de Danıştay tarafından oyun için yürütmenin durdurulması kararı alınınca Halk Oyuncuları bu kavgayı kazanmışlardır. Bu oyuncular hakkında onlarca dava açılmaya devam etmektedir. Girdikleri her davada haklı olduklarını kanıtlayan Halk Oyuncuları, siyasi iktidar tarafından sistemli olarak yıpratılmıştır. 24 Aralık 1968 günü sahnelenmesi önünde hiçbir yasal engel kalmayan oyun “Devr-i Süleyman” adıyla perde açıp, seyircisine kavuşmuştur. Fakat oyun sırasında bir grup genç Türkçü sloganlar atarak kezzap şişeleri, sopalar ve demirlerle oyunculara saldırmıştır. Bu saldırıdan sonra binanın kapısı önünde bekleyen minibüslere binerek kaçan gençler hiçbir zaman yakalanamamıştır.

 

 

 

Olayın boyutları hakkında fikir edinmek için olaydan sonra Halk Oyuncuları'nın yayınladığı bildiriye bir göz atalım.

“Halk Oyuncuları'nın Türk Kamuoyuna Duyurusudur

Halk Oyuncuları İstanbul bölgesi tarafından temsil edilmekte olan Devr-i Süleyman adlı oyun, 50 – 60 kişilik bir grup tarafından, önceden hazırlanmış bir plan gereği saldırıya uğramıştır ... Saldırganlar ellerindeki sis bombaları, kezzap şişeleriyle fiili tecavüzde bulunmuşlardır. Bu arada paltolarının altından çıkardıkları demir çubuklarla sahneye fırlayan saldırganlar, dekorları tahrip etmişler ve üzerinde anayasanın “Herkes fikir ve kanaatlerini serbestçe yayma hakkına sahiptir” maddesinin yazılı olduğu perdeyi “İtlerin ne mal oldukları perdelerindeki yazılarından belli” diyerek parçalamışlardır. Binanın ön cephesindeki camlar taşlarla kırılmış ve bu arada saldırganları önlemek isteyen seyircilerden bir emekli deniz albayı ve emekli milli eğitim memuru demir çubuklarla başlarından yaralanmışlardır ... Biz, Halk Oyuncuları her türlü kaba kuvvetin karşısındayız. Bu pasif bir karşı koyma değildir ... Saldırganların niteliği ne olursa olsun Halk Oyuncuları doğru bildiği yolda daha da bir bilenmiş olarak çalışmalarını ve eylemlerini sürdüreceklerdir. Devr-i Süleyman daha on binlerce kişiye oynanacak ve oyunumuzun sonundaki davul gene her gece “anlayana çalınacaktır” ...

 

Halk Oyuncuları'nın sanat adına örnek ve onurlu direnişi sürecektir. Ne var ki 28 Ocak 1969'da bir bildiri daha yayınlamak zorunda kalacaklardır.

“Halk Oyuncuları İstanbul bölgesinin oyunlarını sunduğu Aksayar Küçük Opera Tiyatrosu 26 Ocak'ı 27 Ocak'a bağladığı gece sabaha karşı saat dörtte tamamen yanmıştır. Bekçi görevlisi olarak beş kişi bulunmasına ve itfaiyenin 15 dakikada yetişmesine rağmen bina tamamen yanmıştır. Yangını farkeder etmez dışarıya fırlayan müstahdemler karşı kaldırıma geçip telefon etmek üzere Aksaray'a koşarlarken yangının bütün binayı sarmış olduğunu görmüşlerdir. Yani bina her tarafından aynı anda yanmaya başlamıştır. Yangın yerinde araştırma yapan Ahmediye Karakolu ilgilileri ve tiyatro mensupları idare odasında tiyatroda mevcut bulunmayan eski bir gaz tenekesi, keza fotoğrafhane enkazında tiyatroda mevcut bulunmayan bir gaz tenekesi daha tespit etmişlerdi.”

Ya, işte böyle ...

Herhalde Atsız bu olay üzerine bıyık altından gülerek, yakın çevresine kendi kültürüne aykırı gelen anarşistlerin bir bir ezilmeye başladığını söylemiştir.

Ne yazık ki yıllar yılı aynı sıkıntılar yaşanmıştır. Heykeller parçalanmış, galeriler basılarak resimler yırtılmış, yazarlar susturulmuştur. Bu tür olayların failleri de her şeyi “vatan ve ülkü için” yaptıklarını söylemişlerdir.

1975'te oğluna bir vasiyet bırakarak ölmüştür Atsız. Hayır, hayır ölmemiştir. Ona inanan, kafatasçı zihniyetlerin sözlerinde nefes almaktadır bugün bile.

“Yağmur, oğlum

...

Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bana

düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Gürcüler, Çeçenler, Çingeneler iç düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı ... Allah yardımcın olsun.”

 

 

 

 

Mezarında rahat uyuyabilirsin Atsız. Senin yolunda gidenler “Türkün Türkten başka

dostu yok” anlayışını dağlara taşlara yazarak, bütün dünyanın Türk düşmanı olduğu görüşünü genç zihinlere çivilediler.

 

Ama bir şeyi hiçbir zaman yapamadılar. Sanatı ve sanatçıyı susturamadılar.

 

“Ya sev, ya terk et” türünden politikalara sığınıp gençleri piyon gibi kullananlar şunu iyice bellemeliler: Bu ülke hiç kimsenin tekelinde değildir. Vatanseverlik bir yığın boş laftan ibaret olamaz ve dizi kahramanlarına özenerek tabancasız gezmeyen lüks marka takım elbiseli gençlerin sırtına yüklenecek kadar da küçük hacimli bir şey değildir. Vatanseverlik üretmek demektir. İnsanlık için, ülke için, kendisi için üretmek ... Biz BTA'lılar sanatsal üretimi yurda hizmet etmekle eş anlamlı buluruz. Gerçek güç namlunun ucundan çıkanlarla değil, kalemin ucundan çıkanlarla ölçülür. Sanatsal üretim amacıyla akıtılan ter, duyarlı insanların ülkelerine ekmeye çalıştığı kardeşlik tohumlarının en hayati besin kaynağıdır. Çünkü sanat birleştiricidir. Zaten bu yüzden sanatçılar dünyanın en güçlü insanları değiller midir?

 

İşte bu yüzden 85 metrekareye mahkum edilen BTA'mız çok güçlüdür. Söz konusu olan yerimizin büyüklüğü değil, yüreğimizin, hayallerimizin büyüklüğüdür çünkü.

 

Yüzümde bir gülümseme belirdi şu an. Biraz daha umutluyum. Yaşasın sanat! Yaşasın BTA'mız.

Orçun Yılmaz

BTA Oyuncusu

 

Görüşleriniz için :