TÜRKÜZ... RAP SÖYLERİZ… 20 Mart 2007
Ankara! Güzel memleketimin başkenti.Anadolu bozkırının ortasında 1920'den itibaren açmaya başlayan dikenli bir çiçek. Susuz bırakılan, yiyici dikenlerin ve ayrık otlarının insafına bırakılmış mahzun bir çiçek. Uzun zamandır beynimi kemiren bir soru var . Emperyalizme karşı en büyük zaferi kazanan ve emperyalizme karşı mücadelede dünyanın başkenti haline gelmiş, milli mücadelenin ve milli iradenin merkezi otoritesini temsil eden 84 yıllık genç bir cumhuriyetin başkenti Ankara, nasıl olur da kendi insanına, kendi toprağına ve kendi kültürüne bu kadar yabancılaşabilir? Hem de milliyetçilik bayrağının Edirne'den Ardahan'a gümbür gümbür dalgalandığı bir dönemde. Hem de Türklük, Türkçülük borazanının ortalığı çığlıklarla inlettiği bir dönemde. Hikâyeye nerden başlamak gerek bilmiyorum. Sanırım Yakınçağ Avrupasına yani Fransız devrimi ve sonrasında yaşanan gelişmelere değinmem gerekir. Emperyalizmin bugün uyguladığı politikaları tahlil edebilmek için emperyalizmin doğuşuna ve gelişim sürecine kısaca değinmekte fayda var. Coğrafi keşiflerle birlikte güç kazanan ve zenginleşen burjuva sınıfı Avrupa siyasetinde etkin bir rol oynamaya başlar; öyle bir roldür ki bu, yeni bir çağın açılmasına zemin oluşturacak ve dünyanın kaderini değiştirecektir. Ardı sıra gelen aydınlanma çağı ve sanayi devrimi dünyanın içini dışına çıkaracaktır. Fransız Devrimi bir halk devrimi gibi görünmesine rağmen zaferi kazanan sınıf yakından incelendiğinde aslında halktan kopuk bir sınıf olduğu anlaşılır. Sofrayı hazırlayan (daha sonra işçi sınıfı adını alan) halktır, ama o sofraya oturup keyfini çıkaranlar ise burjuva sınıfı olmuştur. Yazımın konusu diyebileceğim kapitalizmin pragmatik politikasının henüz henüz tohumlandığı bir zamandır bu zamanlar... Burjuvazi yüzyılların aristokrasisini devirmiş ve yönetimi ele geçirmiştir. Ve bundan sonra da bırakmaya hiç niyetli görünmemektedir. Bu burjuvazi denen gözü yaşlı sahtekar gelişen sanayiiyle birlikte ortaya çıkan işçi sınıfına yönetimi kaptırmamak için daha önce giyotine gönderdiği aristokrasiyi bile yeniden yanına alacak kadar kurnazdır. Öyle ki, 1830 ya da 1848 ihtilallerini ezilen ve isyan eden halka birkaç hak ve özgürlük vererek başından savar. Bu tarihten sonra dizginler tamamen kapitalizmin eline geçer ve kapitalizm sadece kendi halkını değil, tüm dünya halklarını sömürme düşünün peşine düşer. Dünya, tarihinin en büyük tehlikesiyle karşı karşıyadır artık.Kapitalist koza olgunlaşmış,saldırgan emperyalizme dönüşmüştür çünkü... İngiltere'nin “Güneş batmayan imparatorluğu”nun ardından, Fransa ve Hollanda'nın yeni sömürüler elde etmesi ve birliklerini tamamlayan İtalya ve Almanya'nın yeni koloniler arama isteği dünyayı tam bir kaosa sürükler. Fransa Devrimi'nin aydınları eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik, hak, hukuk, demokrasi kavramlarını üfürürken dünyaya ne sonuçlar doğuracağını düşünmeden ağızlarından bir sözcük daha çıkar: “Nasyonalizm”(Milliyetçilik)...Fransızlar bu ideolojinin tohumlarını saçarken, milliyetçiliğin anti-emperyalist bir çizgiye oturacağını öngörmüş olabilirler. Gerçi milliyetçilik akımı ulusal kurtuluş mücadeleleri liderlerinden Mustafa Kemal ve Gandi'ye esin kaynağı olmuştur. Ancak milliyetçilik zamanla kontrolden çıkmış, batının pragmatizmi karşısında tamamen emperyalist bir çizgiye oturmuş ve emperyalizmin en önemli çarklarından biri haline gelmiştir. Düzen değişmiştir. Tarıma dayalı ekonomi üzerine kurulmuş imparatorluklara yer yoktur yeni düzende. Ya bu yeni para düzenine ayak uyduracak ya da silinip gideceklerdir. Başka bir deyişle ya sömürecekler ya da sömürüleceklerdir. Yeni dünyanın tek kuralı budur çünkü.
Milliyetçilik en çok da bu imparatorlukların başını ağrıtır. Çünkü Osmanlı Devleti gibi çoğu bünyesinde onlarca farklı milleti barındırmaktadır. Aynı anda bütün dünya halkları da kendi düşlerinin peşinden koşmaktadırlar. Büyük Yunanistan Devleti, Büyük Sırbistan, Büyük Ermenistan, Büyük Türk Devleti (Turan) büyük büyük büyük… Tüm dünya bu büyük düşün peşindedir. Ancak dünya, düşler kadar büyük değildir. Ne yazık ki, çok geçmeden bu gerçeği tüm dünya halkları görecektir. Ve büyük küçük belli bir toprağa sahip siyasi olarak bağımsız ancak ekonomik kültürel ve birey olarak tamamen emperyalizme bağlı çalışan, yüzlerce sözümona “demokratik devlet” halinde varlıklarını sürdüreceklerdir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyanın haritası yeniden çizilir. Çok geçmeden İkinci Dünya Savaşı'yla bir daha değişir sınırlar. Ancak emperyalizmin önünde çok büyük bir engel vardır bu yeni yüzyılda. Reel sosyalizmi ilan etmiş olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği emperyalizmin önüne bir duvar çekmiştir. Emperyaliste göre bu duvar yıkılmalıdır. Emperyalizm, bu tehlikeli bloğu parçalamak eski ihtişamlı günlerine dönmek ve dünyanın yeniden tek hâkimi olabilmek için var olan tüm değerlerden çıkar sağlamak zorundadır. Ve sanat bunun için bulunmaz bir nimettir. Ben bu yazımda sanatın en renkli dallarından biri olan müzik ve emperyalizm üzerinde duracağım daha çok...Müzik hiçbir milletin tek başına ortaya çıkardığı bir ürün değildir. Farklı kültürlerle harmanlanması müziğin hem kalitesini artırır hem de daha fazla insan tarafından tüketilmesini sağlar. Ayrıca hangi kültürün ürün olursa olsun özü insan ait olduğu için her müzik farklı kültürlerin insanlarına da hitap edebilmektedir. 20. yüzyılda ulaşımın ve iletişimin devrimsel gelişimi ile dünya küçük bir köy haline gelmiştir. Yaşanan büyük göçler -birçoğu zorunlu- ile onlarca farklı kültür bir çatı altında toplanmış ve çok farklı müzik türlerinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Afrika ritminin batının klasizmiyle birleşerek “blues”u oluşturması, daha sonra elektronik enstrümanlarla “rock and roll”u, “rock”u, “metal” ve “hiphop” kültürünün bir parçası olan “rap”i doğurması bunun en iyi kanıtıdır. Müziğin bu gelişiminde Amerikalı zencilerin katkısı büyüktür. Zenciler Afrika'dan Amerika'ya yalnız kara bedenlerini değil kültürlerini de yanlarında getirmişlerdir. Ağır çalışma koşulları, yapılan ikinci sınıf muamelesi zencilerin öz kültürlerine bağlılığını arttırmış; tamtamlar kemanlarla birleşmiş ve Amerika'da yankılanmaya başlamıştır. Zenciler bu buhranın içinde eğlenmenin yolunu bulmuşlardır. Zamanla müziklerini sadece eğlenmek için kullanmayacak, haksızlığa uğradıkları sisteme karşı kullandıkları en büyük direniş silahı olacaktır müzikleri... Bu eğlenceli müzik Amerikalı beyazların da ilgisini çeker. Beyaz olsalar da onlar da sömürülmektedirler. Ayrıca nükleer savaş tehdidi, Vietnam ve Küba işgalleri beyaz gençliği sisteme karşı durmaya iter. “Blues” sisteme karşı durabilecek kadar sert bir müzik değildir. Gençlik yeni bir arayış içerisindedir. Tam bu sırada genç bir adam (Elvis Presley) gitarıyla tüm dünyayı etkilemektedir. “Rock'n Roll” serttir, hareketlidir ve tüm gençlere hitap edebilmektedir. Yaşanan gelişmeler, rock'n roll'a politik bir derinlik kazandırır ve “rock” adıyla gençliğin arayışına cevap verir. Yeni gruplar kurulur. İngiltere'de kurulan Pink Floyd ve Beatles sisteme kan kusmaya başlar.
“Bu gençler ne yapmaya çalışıyor böyle? Müzik kuru bir eğlencedir, para kazanma aracıdır. Müzik insanları uyutmalı ve apolitize etmelidir. Hükümete, sisteme değil en büyük düşman komünizme karşı durmalıdır. Irkçılığı kışkırtmalıdır.Hiç olmazsa eğlendirici bir özelliği olmalıdır canım...” Kapitalist bağıradursun, Beatles komünist parti mitinglerinde konserlere çıkar, Pink Floyd ise A.B.D.' de savaş karşıtı konserlerini sürdürmeye devam eder; tüm gençliği de peşlerinden sürükleyerek...
Patronlar rahatsızdır. Bu kötü gidiş engellenmelidir. Protest rock gruplarını engellemek için yeni rock grupları çıkarılır. Eski gruplar pasivize edilirken; yeni gruplar da dünya gençliğini apolitize etmektedir. Sonuç da alınır. İkinci sınıf rock müzik, gençlerin beynini uyuşturmaktadır artık. Hatta neredeyse bu müzikle yapılan propagandayla Amerikan rock camiası Irak işgalini destekler konuma gelir.
Rock pasivize edilir. Buna tepki olarak estetiği geri plana atıp söylemek istediklerini sadece elektronik sazlara, bol gürültü ile anlatan “punk-rock” doğar. Punk-rock, “heavy metal”e kayar. Ancak sanatsal estetiği kaybettiği için marjinal hale gelir ve 60'ların protest gençlik ateşi yıllar geçtikçe söner.
Amerika burjuvazisi rahat nefes almaya başladığı sırada Amerika zencilerinin özgürlük arayışının en büyük sesi olan Martin Luther King'in ırkçı beyazlara kurban gitmesi tüm dengeleri alt üst eder. Bu suikast tüm zencilerin ayaklanmasına neden olur. İkinci sınıf vatandaşlığı kabullenmiş ve gettolarında sessizce yaşayan zenciler isyan bayrağını çeker. Bu isyan yeni bir kültürün ve müzik türünün doğmasına zemin hazırlayacaktır. “Hiphop ve Rap”.
Afrika'da dini törenlerde söyledikleri notasız, ezgisiz ritmik müziği isyanlarını anlatmak için kullanırlar. Ancak içgüdüsel bir isyandır bu. Ve sistemin kendisine değil, onun bir uzantısı olan anglo-sakson milliyetçiliğine karşı bir isyandır. Politik veya felsefi bir derinliği yoktur. Sadece küfürle saldırır. Irkçılığa karşı ırkçı bir isyandır aynı zamanda. Hiçbir sanatsal değeri yoktur. Estetik özellikler sıfıra yakındır. Söylemleri kuru milliyetçiliğe dayanır ve içi boştur. İnsanları düşündürmez. Sadece harekete geçirir. Farkına varmadan emperyalizme tepki olarak doğan rap, zamanla emperyalizmin en büyük silahı haline gelir. Bu isyankar zencileri susturmak kolaydır. Ya da kendi yararlarına konuşturmak. Çünkü Amerika, zengin müzik şirketlerine ve dünyaca ünlü müzik kanallarına sahiptir. Para, şan, şöhret zencileri beklemektedir. Bir şartla. Asimilasyon ve emperyalizme hizmet. Zengin olmak, insan gibi yaşamak isteyen zenciler öz kültürlerini hiç düşünmeden terk ederler. Rap dünyaya bir salgın hastalık gibi yayılır. En çok da azınlıkların ilgisini çeker. Milliyetçi söylemleri azınlıkların ezilmişlik duygusuna merhem olmaktadır çünkü. Türkçe rap ya da kendi söylemleriyle “Turkish Rap” da benzer koşullarda doğmuş ve içi boş milliyetçi söylemlerle kendi insanını öz kültüründen uzaklaştırarak asimile etmiştir.
Rap'ın tüm dünyaya öyle bir yayılır ki , Almanya'nın Kreuzberg Bölgesinde yaşayan Türklere kadar ulaşır bu müzik. Zenciler bu yeni müzikle ırklarını överken neden Almanya'daki Türkler de bunu yapmasın ki? Neden ezilmişlik duygularını bu müzikle bastırmayı denemesinler ki ? Türkçe rap bu şekilde doğmuştur. İlk albümlerini Almanya'da çıkarır. Ancak sadece Türklere hitap edebilmektedir. Türklerde azınlıktır Almanya'da. Yeni bir pazar gerekir Türkçe Rap'a. Ve Türkiye'den daha uygun bir ülke de yoktur bu iş için. 80 darbesinin doğurduğu politikadan uzaklaştırılmış lümpen gençlik rap'in en büyük tüketicisi olur. 1995'te gurbetçi gençlerin kurduğu Cartel grubunun ilk albümü çıkar piyasaya. Bu tarih Türkiye'de rap'in miladıdır.
Bu yıllarda rap fazla dikkat çekmez. Bu dönemin gençliği beynini arabeskle boşaltmaktadır. 2000'lere gelindiğinde EMINEM'in dünyaca ünlü çıkışı Türkiye'de hiphop kültürünün benimsenmesinin en büyük nedenidir. Bu yıllarda MTV ‘de EMINEM'e kilitlenen Türk gençliği kültürüne bir daha dönmemek üzere uzaklaşmaktadır. EMINEM Türkiye'de en büyük rap pazarını yaratmıştır. Türk Rapper'ları da bu fırsatı kaçırmazlar. “Ceza”, Nefret albümüyle Türkçe rap'in en büyük çıkışını yakalarken bu çıkıştan ümitlenen Dj Akman, Fuat, Ayben, Sagopa Kajmer art arda şöhret olurlar. Onlarca yeni albüm piyasaya sürülür. Türkçe Rap %100 ithal bir müzik türüdür. Almanya Türk gettosuna hiç biçim değiştirmeden girmiş ve oradan Türkiye'ye yine hiç eksiltilmeden veya katkı konulmadan girmiş ve yerleşmiştir. Tamamen asimile olmuş zenci kültürünün Türk kültürüyle sentezlenmeden benimsenmiş bir müzik türüdür. Milliyetçi söylemler kullanır. Çünkü Almanya Türkleri ezilmişlik duygularını da birlikte getirmiştir. Bu duyguyu da şövenist sövgülerle bastırmaya çalışır. “Her şey Vatan için” şarkısı buna iyi bir örnektir.
Bu tutum milliyetçi kesiminde dikkatini çeker. Ve bu şekilde “Türkçe Rap” pazar alanını da genişletmiş olur. Ürünlerini bu yönde arttırır. Hatta yalnızca milliyetçi rap müzik yapan gruplar ortaya çıkar. Söylemleri daha serttir ve güncel olayları ele alır. Kürt sorunu, Irak savaşı, ABD, AB ve başbakana nasihatler vs.
Pit10'unda dediği gibi kimse ses çıkarmaz. Söylediği şarkı var olan bu sessizliğe karşı isyan gibi görünse de, şövenist söylemleri öyle tatmin edicidir ki, sadece bu şarkıyı söyleyerek sisteme karşı durulabileceği izlenimi yaratır. Şöyle ya da böyle Amerika'dan ve uyguladığı politikalardan rahatsız olan tüm milliyetçiler Türkçe Rap girdabında kaybolurlar. Herkes asar, keser, vatan kurtarır. Ancak emperyalizme karşı mücadelede bir tek somut adım atılamaz. Hatta anti-emperyalist politikayı ve ona karşı mücadeleyi temel hedef haline getiren sol kesimle de çatışarak emperyalizme en büyük hizmetini gerçekleştirmiş olur. (Sisteme karşı durmak her zaman vatan hainliğidir.) Ne yazık ki sadece kahrolsun Amerika demekle Amerika kahrolmuyor.
Sene 2007. Sonuç; insanına, kültürüne, yaşadığı toplumun yüzyıllardır biriktirdiği ve bugüne taşıdığı tüm değerlere yüzde yüz yabancı vatan ve millet aşıkları... Sonuç; “kahrolsun Amerika” dedikten sonra Mc'Donalds' da yenen bir öğle yemeği.Yanında büyük boy bir Coca Cola... Sonuç; kendisinden başka tüm milletleri kendine düşman gören ve onlarla mücadeleyi vatanperverlik sayan analitik düşünceden uzak bir ilkeller yığını... Sonuç; kaybolmaya yüz tutmuş koca bir kültür... Sonuç; 1920'lerde emperyalizme karşı kazanılan bir zaferin hüsranla sonuçlanması,emperyalistin beynimizi bile işgal etmesinin utancı... Sonuç; yenik bir Ankara. Ve sonuç; hepimiz Türküz! Rap söyleriz... BTA Oyuncusu
Görüşleriniz için :
|
||||||||||||||||