YAKALIM BÜTÜN KİTAPLARI !
Gönül isterdi ki, bir kültür hizmeti olarak sizlere sunduğumuz makale köşemizde sert ve ateşli yazılar yazmak yerine, okuyunca insanların yüzlerinde tebessüm uyandıran, hak ettiğimiz desteği bizlere verdikleri için yaşadığımız topluma teşekkürler sunan, sanatla iç içe yaşayan bir toplumun aksi toplumlara göre ne kadar ileride olduğunu vurgulayan ve bunun için öven yazılar yazalım. Ancak böyle bir topluma henüz sahip olmadık. Bizler de sert, ateşli, yeri geldiğinde acımasız yazılar yazmak zorundayız ki, özlediğimiz o topluma ulaşalım. Sizler sanatı sahiplenmedikçe bizler de bu tür yazıları yazmaya devam edeceğiz. “Peki nedir kaleminden mürekkep yerine kan damlatan bu sözlerin nedeni?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bu sert sözlerimin nedeni çok iyi bildiğimiz, bildiğimiz kadar da bilmemezlikten geldiğimiz, çözüm için her zaman kaçtığımız bir ayıptır. Ve bu ayıp var oldukça insanca yaşayacağımız bir ülke her zaman bir rüya olacaktır. Okumuyoruz! Çünkü okumamıza izin verilmiyor. Ve insanımızın okuyup aydınlanmaması için tüm engeller, barikatlar kuruluyor insanımızın önüne. Bakın, kitap okuma konusunda dünya ölçeğinde nerede olduğumuzu rakamsal verilere dayanarak anlatayım. Anlatayım da birlikte ağlayalım. *Azerbaycan yaklaşık 7 milyonluk bir nüfusa sahip ve basılan kitapların yıllık ortalama tirajı 100 bin. 70 milyona sahip olduğu söylenen ülkemizde ise 2-3 bin civarında. *Gelişmiş ülkelerde (Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya vs.) kişi başına düşen yıllık kitap alımı ortalaması 100 dolar. Türkiye'de bu ortalama 10 doların altında. *Türkiye'de kitap okuma oranı %4,5. *Japonya'da yılda yaklaşık 4 milyar 200 milyon kitap basılırken Türkiye'de sadece 23 milyon kitap basılıyor. *Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'na göre Türkiye ; Malezya, Libya, Ermenistan, gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada. *Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7, Türkiye'de ise 12.089 kişiye 1 kitap düşüyor.
Dünya'da Bir Yılda Ders Kitapları Dışında Basılan Kitap Sayıları *ABD : 72 bin *Almanya : 65 bin *İngiltere : 48 bin *Fransa : 39 bin *Brezilya : 13 bin *Türkiye : 6 bin *Ve son olarak Uluslararası Okuma Becerileri Gelişim Projesi (PIRLS) çerçevesinde 35 ülke arasında Türkiye 28. sırada.
Dünyadaki konumumuz böyle. Şimdi biraz da kendi içimize dönelim ve ülke içindeki istatistiklerimize bir bakalım. *Nüfusun %88'i okur yazar. *Nüfusun %40'ı hayatı boyunca hiç kütüphaneye gitmeden ölüyor. ( Yani yaşamadan). *Yetişkinlerin %95'i sadece televizyon izliyor ve geri kalan %5'i ise televizyonun yanında kitap da okuyor. *Gençlerin %70'i hiç kitap okumuyor. Şimdi de 1996 ve 2001 yılları arasındaki değişim tablosunu inceleyelim.
Dahası var; ancak onları yeri geldiğinde aktaracağım. Peki neden bu kadar acınası bir durumdayız? Nedeni, dünyada var olan sisteme ayak uydurmak isteyen hükümetlerin uyguladıkları depolitize edilmiş kültür politikasıdır. Bir önceki yazımda çok kısa bir dünya tarihiyle dünyanın nasıl bir kutuplaşmaya girdiğini, bu kutuplaşmada kimlerin olduğunu, emperyalizmin nasıl hızla geliştiğini ve gelişmemiş ülkelerin üzerinde sanatı kullanarak nasıl bir baskı kurduğunu anlatmıştım. (Bugün de içinde bulunduğumuz bu geri kalmışlığın nedeni buna benzer bir baskının ürünüdür.) Türkiye gelişmemiş (onların deyişiyle gelişmekte olan) bir ülkedir. İki nedenden gelişmesi engellenmiştir. Birincisi, Türkiye'nin güçlenerek dünya mirasına ortak olması ve bu mirasın bir kere daha bölünmesi; ikinci ve en tehlikeli olanı Türkiye'nin sosyalist kültürden etkilenerek emperyalizme düşman hale gelmesi. Türkiye'nin jeopolitik konumu nedeniyle de bu emperyalizm için bir kabustur. Bu sürecin 1950'den itibaren DP iktidarıyla güç kazandığını söyleyebiliriz. Köy Enstitülerinin kapatılması, en büyük şairimizin vatan haini ilan edilmesi, kitapların yasaklanması ve karanlıktan kurtulmaya çalışan halkın kör kuyularda bırakılması bu sürecin bir sonucudur. 27 Mayıs İhtilâli bu süreci durdurmuştur. Enstitü mezunları başta edebiyat olmak üzere her alanda kaliteli ürünler vermiş, yasakların kısmen de olsa kalkmasıyla halk bilinçlenmiş, okumaya başlamış ve sanatı tüketen bir toplum haline gelmeye başlamıştır. Ta ki 80'e kadar. Kardeş kavgasını bitirmek palavrasıyla yapılan darbenin etkileri günümüzde daha da artmış bir şekilde kendini göstermektedir. Darbe sonrası yapılan anayasa, uygulanan eğitim politikası vs. devletin bir halkı nasıl cehalete sürüklediğinin en gerçekçi kanıtıdır. Okuyan ve okuyarak bilinçlenen bir halk kolay yönetilemez. Çünkü haklarını bilir; tabi onu aramasını da. Okumak özgür beyinler yaratır. Özgür beyinler de yönetilemez. Yönetilmeleri için cahil bırakılmalıdırlar. İşte 80 darbesi de bunu yapmıştır. Ve bunu yapmak için üç önemli silah kullanmıştır. MEDYA VE POPÜLER KÜLTÜR, EĞİTİM, EKONOMİ. Bu üç silah okumayı engellemiştir. Ama ne yazık ki kimse bu engellemenin farkına bile varamamıştır.Ağzını açmaya çalışan birkaç “yürekli”de çeşitli eziyetlerle sindirilmiştir.
Medya ve Popüler Kültür Tarih 12 Eylül 1980'i gösteriyordu ve Hasan Mutlucan'ın türküleriyle uyanıyordu Türkiye.Uyanmak?... Sonsuz bir uykuya dalmak için gözlerine kara bir tül çekiyordu desek daha doğru olur. Çünkü “ Kardeş kavgasını bitirmek için geldik” palavrasıyla bir milletin kaderi karanlıklara gömülüyordu. Dünya'nın neresinde olursa olsun “cuntanın”haklı bir sebebi olamaz. Hele hele kardeş kavgasını bitirmek gibi amatörce bir yalan asla kabul edilemez. Kısa bir süre önce kontrgerilla kampları kurarak ilerici gençlerin ve aydınların karşısına düşman olarak çıkaran bir zihniyet, daha sonra neden bu kardeş kavgasını bitirmek istesin. Nedeni çok basit. Düşünen insanlardan oluşan bir toplumun yerine yukarıda kan kustuğum, sadece gününü nasıl geçireceğini düşünen ve bunun dışında dünya umurunda olmayan insanların oluşturduğu toplumu yaratmak. On yedi yaşında bir çocuğun yaşını büyütüp asmak başka nasıl açıklanabilir ki? Yasaklar, işkenceler, idamlar ve ölümler. Yani oyunun birinci perdesinde korkuyla sindirme var. Başarılı da oldular. O dönemin ilerici hatta devrimci gençleri hafızalarında ateşli gençlik yılları olarak tanımladılar o yılları. Ya da dünyayı değiştirmek için mücadele eden o insanlar bugün savaştıkları o dünyanın çarkları oldular. Bunları bir bırakalım. Çünkü onların devri kapanmak üzere. Ama giderayak en büyük kötülüğü kendi çocuklarına yaptılar. Doğrudur; çok acı çektiler işkencelerden, yasaklardan ve baskılardan. Ve “Ben çok çektim ama çocuklarım çekmesin.” mantığıyla, asalaklığa (hadi biz bunu üretmeden tüketmek olarak tanımlayalım) karşı en güçlü kalkan olan kitaplardan (okumak-düşünmek-üretmek) mahrum bıraktılar. “Medya ve popüler kültür.” Oyunun ikinci perdesini de bunlar oluşturuyor. “Evren gençliği ve toplumu”nun oluşmasında tek suç okumaya teşvik etmeyen veya okumayı bir şekilde engelleyen ebeveynlerde değil. Onların tek suçu sistemin saldırılarından çocuklarını korumamak ve onları sisteme kurban etmek. Bu toplumun asıl yaratıcıları çok başka. Ve savunmasız beyinlere karşı kullandıkları en güçlü silah olan medyayı da kullanarak oluşturdukları popüler kültür. Herkes ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Çünkü ülkemin %95'i sadece televizyon seyrediyor. Geri kalan %5'i ise okumanın yanında televizyon seyrediyor. Kısacası televizyonsuz yaşayabilen yok.
Şimdi televizyon programlarına kısa bir göz atalım ve en masum olan haber programlarından başlayalım. Şehit, kaza ve cinnet haberlerini pas geçiyorum, çünkü bunlar gelenekselleşmiş durumda. Yakın zamanda en popüler haberler seçim haberleri oldu. Ama nasıl? Seçtiğimiz milletvekilleri kimlerdir, politik kariyerleri nasıldır, Türkiye için üretecekleri projeler nelerdir? Bunlar kimin umurunda? Umurumuzda olan, daha doğrusu bizlere dayatılan başka. Mesela MHP ve DTP'li milletvekillerinin tokalaşması!.. Çok önemlidir. O gün neredeyse milli bayram ilan ediliyordu. Tarih 21 Ağustos 2007.En büyük TV kanallarımızdan birinin ana haber bülteninden bir haber. “Hayrunnisa Gül'ün First Lady olduğunda giyeceği kıyafetlerin tasarımları.” Yine aynı haber bülteni… “Bayan grup başkan vekillerinin giyeceği kıyafetler nasıl?” Bu haberlerden sonra birkaç dakikalığına gündemi gerçekten ilgilendiren haberler gelir geçer ve geri kalan kısmında da diyetisyenler ve mankenler boy gösterir. Ve sonunda haber spikeri müthiş bir sloganla bülteni noktalar. “Hayatı paylaşmak için.” Amaç şu! Sistemin saldırgan politikasını meşru hale getirmek ve farkına vardırmadan bunu dayatmak. Gerçekten hayatımızı ilgilendiriyormuş gibi görünen, keyifli ama içi boş bir gündem. Adı da “Kamuoyunu bilinçlendirme.” Televizyon dizileri !.. Her konuda bir televizyon dizisi bulabilirsiniz. Türkiye'nin gerçeklerini “racon kesmeyip kafa kesen” sanal kahramanların dilinden duyduğumuz televizyon dizileri, töre cinayetlerini zenginlikleriyle göz kamaştıran ağaların dilinden anlatan televizyon dizilerini, şöhret basmaklarını tırmanan insanların pırıltılı yaşamlarını hatta yakın tarihimizin 68 kuşağını bile. Ancak son konuda yapılan dizilerin ne kadar iyi niyetli olduğu sorgulanmalıdır; burjuvazinin ipe gönderdiği, kurşuna dizdiği,işkenceye maruz bıraktığı için günah çıkarmaya çalıştığı unutulmadan. Ayrıca burjuvazi, bu tarihi kamuoyu önüne çıkararak insanların okuyarak öğrenmelerini de engellemektedir. Çünkü televizyonda yayınlanan dizilerin, belgesellerin veya çeşitli programların anlattıklarıyla belgelere dayalı yakın tarih kitaplarının anlattıkları aynı değildir. Medya bunu basit bir sağ-sol çatışması ve öğrenci kavgaları gibi göstererek bu çatışmanın nedeni olan sınıf savaşını gizlemektedir. Hemen hemen bütün TV dizileri magazin ve yarışma programları vs. kolay yoldan zengin olma; yani bir nevi üretmeden tüketme mantığı üzerine kurulmuştur ve buna nasıl ulaşılacağının tüm yollarını anlatmaktadır. Yarışma programları bunun için vardır, endüstri haline gelen futbol bunun için vardır. Bütün medya bunun en doğru yol olduğunu pompalarken, bir yandan sistemin devamlılığını sağlar bir yandan da bunun aksini savunan kitapların okunmasını engeller.
Engellerden biri de sistemin kendi kitaplarıdır. İçi boş fakat “sürükleyici” bu kitaplar, insanı insana anlatmaya çalışan kitapları sıkıcı ve bitmek bilmeyen kitaplar olarak tanınmasına neden olur. Bu yüzden Dostoyevski'yi bir Rus futbolcu olarak tanır gençlerimiz. Bu yüzden hiçbir çocuğumuz Behrengi'nin adını bile duymazken Harry Potter'in binlerce sayfasına gömülür. Ya da metal fırtınalara kapılıp Amerika'nın Türkiye'yi nasıl işgal ettiğini okuyarak milliyetçi söylemleri günlük konuşma dili haline getirir. Veya İpek Ongun okumadan hayatın anlamının kavranamayacağını sanır genç kızlarımız. Haftada bir popüler bir filmi sinemada izlemeyi kültürel faaliyet sanan bu çocuklarımız ve gençlerimiz de büyüdüklerinde adalet dağıtır, çocuk yetiştirir, ülke yönetir. Kısacası it ürür, kervan yürür.
Ekonomi İnsanların sanat tüketimleri ekonomik kazançlarıyla doğru orantılıdır. Kimseden temel ihtiyaçlarını karşılayamadan sanat tüketmeleri beklenemez…beklenmemelidir. Ülkemizde okuma oranının içler acısı bu durumunun temel sebeplerinden biri de ekonomik kaygılardır. Eğitimin gün geçtikçe özelleştirilmesi ve eğitim harcamalarının aile ekonomilerine getirdiği yük, ilerleme adı altında teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi ve insan sağlığını bozan temel faktörlerden biri olarak sağlık harcamalarını arttırması, beslenme, giyinme,barınma ve ulaşım harcamalarının artması ancak gelirin yerinde sayması sanata ayrılan payın azalması hatta yok olması anlamına gelmektedir. Kitap fiyatlarına baktığımızda bu fiyatların karşısında okuma ihtiyacını karşılayabilecek insanların sayısı o övündüğümüz nüfusumuzun %20'si bile etmemektedir. Gelir dağılımındaki bu eşitsizlik doğrudan sanat tüketimini etkilemektedir. Okuma insanın temel ihtiyaçlarından biridir ve her insanın hakkıdır. Ancak milyonlarca insanımızın bu hakkı ellerinden alınmaktadır. Kısacası bu alanda da insan hakları ihlali yapılmaktadır. Çalınan okuma hakkı insanımıza geri verilmelidir.
Eğitim Bir çocuğa okuma alışkanlığı ailede kazandırılabilir. Ancak bu alışkanlığın kazandırılabileceği en uygun yer okullardır. Peki eğitim sistemimizin “cici” okulları bunu ne kadar başarabilmektedir? Çocuk okulda okuma alışkanlığı kazanması gerekirken çarpık eğitim sistemimizin sayesinde kitaplardan daha da soğumaktadır. Çocuk öğretmenleriyle uzun zaman geçirdiği için onun davranışlarından, alışkanlıklarından etkilenebilmektedir. Okuma alışkanlığı olmayan bir öğretmen bu alışkanlığı nasıl kazandırabilir? Kusura bakmayın ama okumayan, salt üniversite bitirmiş bir cahilin “çocuklar okumak çok güzeldir, kitap en iyi dosttur” demesine hiçbir çocuk inanmaz. Çünkü çocuklar sandığımızdan çok daha akıllıdır. Çocuğu okumaktan soğutan bir diğer etmen ise ders kitaplarındaki okuma parçalarıdır. Bu okuma parçalarının çoğunun ana düşüncesi kuru kuru öğüt verme üzerine kurulmuştur. “Otobüste büyüklerine yer ver, yeşili koru, ağacı sev (Ağaç yetiştirmeyi bilmeyen bir çocuğa ağaç sevgisi nasıl öğretilirse), annelerimiz şu kadar önemlidir, babalarımız bu kadar önemlidir, öğretmenlerimiz şu kadar değerlidir vs.” Ayrıca bu okuma parçalarının sanatsal değerleri de sıfırdır. (12 yıldır bu sistemin bir öğrencisiyim. Bu süre zarfında önüme binlerce okuma parçası çıktı. Ancak okuyunca keyif veren, belli bir bilinç kazandıran bir okuma parçasıyla henüz karşılaşmadım.) Bir de eğitim sistemimizin temel direkleri olan iki büyük sınav vardır. OKS ve ÖSS (yeni adıyla ÖSYS). Bu sınavlar aracılığıyla çocuklara ve gençlere dayatılan bu sınavı kazanmadan hayatta başarılı olunamayacağıdır. Bu sınavı kazanmanın tek yolu ise sosyal hayatı sıfıra çekerek deliler gibi test çözmek olarak öğretilmektedir. Test ve ders kitapları dışında başka bir kitabın kapağını açmayan çocuk da bundan sonra hayatı boyunca başka bir kitabın sayfalarını çevirmeye gerek duymaz. Yıllarca birileri bu yaramızı anlatmaya çalıştı. Dinlediniz, haklısınız dediniz ama yıllardır sessiz kalmaya ve kitaplardan kaçmaya devam ettiniz. Ben de dilim döndüğünce kitaplara neden bu kadar uzak kaldığımız anlatmaya çalıştım. Kitaplarla aramıza konulan engelleri sıraladım. Bir hedefe ulaşmanın en kolay yolu bu hedefin yolundaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Bu engellerin bir çoğunu kaldırmak bizim elimizde. Bu engellerle yaşamaya devam edersek çevremizi saran karanlıkta boğulacağız. Okunmadıktan sonra yeni kitapları yazmanın bir anlamı yok. Olanları da yakalım gitsin. Yanan kitapların alevi karanlık dünyamızı az da olsa aydınlatacaktır. . Sonuç olarak biz BTA'lılar okumaktan korkmadığımız günlere kavuşmak için uğraşmaya devam edeceğimizi bildiririz. Tüm okuyucularımıza sevgilerle.
Görüşleriniz için :
|
|||||||||||||||||||||||