GÜNÜMÜZ TÜRK TİYATROSUNUN SORUNLARINA DAİR… 6. Yazı - 23.11.2007
Merhaba… BTA Kalemleri isimli köşemizdeki ilk yazımda, günümüz Türk Tiyatrosu'nun sorunları hakkındaki bir kaç saptamamı yazmak istedim. Türk Tiyatrosuna katkıda bulunmak, sorunlarını görüp çözüme kavuşturmaya çalışmak bizim birincil görevlerimizdendir çünkü. Zamanımız az. Hemen bir şeyler yapmalıyız. O yüzden lafı çok uzatmadan konuya girelim.
Öncelikle son dönemde kamuoyunun gündeminde olan ve Türk sanat tarihine utanç diyerek kayıtlanacak olan bir konuyla başlayalım. Kimimiz BTA oyunlarının selamında Hayrettin Hoca'mızdan, kimimiz de haber kaynaklarından öğrendik. AKP iktidarı İstanbul Şehir Tiyatroları'nın kullandığı (hatta merkez haline getirdiği) Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ni ve İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun kullandığı Atatürk Kültür Merkezi'ni (yani İstanbul'un en büyük sahnelerinden iki tanesi) yıkmak üzere şu an. Peki neden? İstanbul'da sahne sayısı ihtiyaç duyulandan daha mı fazla? Ya da ülkenin başka sorunu kalmadı da, sıra sahneleri yıkmaya mı geldi? Ya da zaten kaç sahnemiz var ki ya da “yahu bu ne bağnazlık, iktidarlar kendilerine muhalif olan şeylerle mücadele ederler öncelikle, derdiniz ne tiyatroyla? Siz tiyatroyla uğraşacağınıza gidin de 20 yaşında öldürülen o gencecik çocukları kurtarın bir avuç eşkıyanın elinden” filan diye bağırasım geliyor bazen. Neyse, ben mesleki olarak konuya yaklaşmak istiyorum. Sizce kaç koltuğu vardır yaklaşık 12 milyon kişinin yaşadığı İstanbul sahnelerinin? … (Biraz abartırsak) yaklaşık 12.500 koltuk. Yani aklımıza gelecek bütün kültür faaliyetlerinin organize edildiği İstanbul'da (aşağı yukarı) 960 kişiye 1 koltuk düşüyor. Asıl üzücü olan diğer şehirlerimizde de durumun farklı olmaması. Örneğin Devlet Tiyatroları 81 ili bulunan Türkiye'de sadece “13” ilde faaliyet gösteriyor. Üstelik bunlardan bazıları “bira markalarının amblemlerini afişlerinde kullanarak” ayakta kalabiliyor. Neyse … 13 ilde faaliyet gösteren Devlet Tiyatroları Türkiye genelinde - 4 tanesi oda tiyatrosu olmak üzere - 41 farklı sahne kullanıyor. Bu 41 sahnenin (bir tanesi İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun kullandığı ve yıkılması gündemde olan Atatürk Kültür Merkezi olmak üzere) 32 tanesini; İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir ve Antalya kullanıyor. Geri kalan 8 ilde de sadece 9 sahne kullanılıyor. En üzücü kısım ise Türkiye'nin en varlıklı, en köklü tiyatro kurumu olan Devlet Tiyatrosu'nun dahi bulunmadığı 68 ilde tiyatronun ne durumda olduğunu görmezlikten gelmemiz. Örneğin iki yıl boyunca üniversite eğitimi almak üzere bulunduğum Kocaeli'de sadece 3 sahne var. Bunlardan bir tanesi şu an ismini hatırlayamadığım özel bir topluluğa ait. Seyircinin takip etmeyi pek tercih etmediği ve fiziki koşulları yeterli olmayan bir sahne olduğunu hatırlıyorum. Bir tanesi Halkevleri'nin sahnesi - ki çok bakımsız -.Sonuncusu da Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın kullandığı çok özellikli bir sahne olan Süleyman Demirel Kültür Merkezi. Yani tiyatro Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın tekelinde. Şehir Tiyatroları da aynı oyunları iki sene (hatta bazılarını 3 - 4 sene) oynayınca seyircinin izlediği oyun sayısı azalıyor. Ne kadar söylenirsek söylenelim Devlet Tiyatrosu olmayan Kocaeli'de Şehir Tiyatroları var yine de. Ya diğerleri? Türk Tiyatrosu'nun şu an ki durumunu gözden geçirebilmek için M. Ö. 3000'li yıllardan bugüne gelen ve tiyatronun beşiği kabul edilen küçücük Bergama'da ki amfitiyatroların kapasitelerine şöyle bir bakalım.
Bergama Amfitiyatro - 50.000 kişilik Bergama Roma Tiyatrosu - 30.000 kişilik Bergama (Helenistik) Akropol Tiyatrosu - 15.000 kişilik Bergama Asklepion Tiyatrosu - 3.500 kişilik
Toplam 98.500 kişilik kapasiteye sahip Bergama'nın nüfusu ise 50.000 bile değildi. Sanırım bu konuda daha fazla konuşmak gereksiz olacak. Artık bu konuda kamuoyunda ciddi bir gündem oluşturmalı ve sahnelerin yıkılması (- ne münasebet) değil de arttırılması konusunda baskıcı bir tutum sergilemeliyiz diye düşünüyorum.
İkinci sorunumuz; şu an mevcut bulunan sahnelerin bile seyirciyle doldurulamaması. Düşünsenize ne kadar acı bir durum. İstanbul için konuşalım yine. Yaklaşık 960 kişiye 1 koltuk düşüyor, ancak oyunların doluluk oranları %60 - %70'leri geçmiyor. Yani hesaplayacak olursak; 12 milyon kişilik İstanbul'da ayda yaklaşık 180.000 ile 210.000 arası insan tiyatro izliyor. Peki günümüz Türk Tiyatrosu bu sorunu nasıl aşabilir? Bence öncelikle oyun kalitesini arttırmalı ve ardından hemen (çok uzun sürse de) seyirci kalitesini arttırmaya yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Tiyatronun sadece güldürmeye yönelik bir sanat olduğuna yönelik düşünceler kırılmalıdır. Ayrıca insanlar tiyatroyu lüks bir tüketim olarak görüyor maalesef. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamazken tiyatroya gitmenin gereksiz olduğunu düşünüyorlar. Hele ki ünlü oyuncuları izlemek isterlerse vay hallerine. Kişi başına 30,00 – 50,00 YTL arasında bir rakamı gözden çıkarmaları gerekiyor. Özellikle Devlet Tiyatroları'nın bu konuda ciddi bir çalışma içerisinde olması gerektiği düşüncesindeyim. Her ne kadar tiyatro sadece ticari bir meslek değilse de yaşaması için tüketilmesi gerekmektedir yine de. Ayrıca insanların tiyatroya gelmemesi konusunda çözüm olabilecek bir başka yöntem de “oda tiyatrolarıdır”. Yukarıda belirtmiştim; Devlet Tiyatroları'nın kullandığı 41 sahnenin sadece 4 tanesini “Oda Tiyatroları” oluşturuyor. Sokak aralarına kahve ya da birahane açacağımıza yeni oda tiyatroları açacak cesareti gösterebildiğimiz gün, umutlarımız daha bir yeşil olacaktır bence. Ve o oda tiyatrosu seyirciyi muhakkak kendisine çekecektir. Örneğin; 51 kişilik oturum düzeni olan küçücük BTA'mız, 2006 / 2007 sezonunda 227 günde 133 gösteri yapmış, bu gösterilere 6380 kişi konuk olmuş ve doluluk oranı %95,15'miş. Doluluk oranına baktığımızda ciddi bir rakam çıkıyor karşımıza. Bu da bize sokak aralarında açılan oda tiyatrolarının bu sorunun çözümünde kullanılabilecek yöntemlerden biri olabileceğini düşündürüyor.
Türk Tiyatrosu'nun bir başka sorunuysa repertuardır. Örneğin; hemen hemen her yıl bir topluluk Aziz Nesin'in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli oyununu sahneye koyar. Kocaeli Şehir Tiyatroları 2004/2005 sezonundan beri bu oyunu oynuyor. Aynı zamanda şu an Bursa Devlet Tiyatroları da yine bu oyunla sahnede. Oyun çok iyi bir oyun kuşkumuz yok… Ancak oynanabilecek başka metin yok mu koca ülkede? Bütün liseler “Ah Şu Gençler”i, bütün ilköğretim okulları “Simitçi Mercan”ı oynamak zorunda mı? Devlet Tiyatroları'nın arşivindeki oyunları inceledim. Henüz oynanmamış 1000'den fazla metin var ellerinde. Ancak neden Bursa Devlet Tiyatrosu bugün yine Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'la sahnede? Neden Kocaeli Şehir Tiyatroları 3 sezondur aynı oyunu oynuyor? Neden yerel yönetimler bölge tiyatrolarına destek olmuyor? Neden okullardaki çocuk tiyatrosu adına yapılan “kanlı sömürü çarkına” kimse dur demiyor hala? Bana kalırsa bunun en büyük sebebi tiyatro yapanların taşıması gerektiğine inandığımız “ ruhu”, çıkarları için gözden çıkaran meslek hainlerinin ihanetidir en çok... Yani biricik tiyatromuzun tembellerin elinde kalmış olması. Çünkü yeni bir oyunu sahneye koymak için o metnin yorumlanması, dramaturji çalışmalarının yapılması, oyuncuların ezber yapmaları, prova v.s. bir sürü çalışma gerekiyor. Bu yüzden, özel ya da devlet destekli tiyatroların daha çalışkan ve özenli olması gerek bence.
Bir de farklı oyunlar oynamak adına Türk kültürüne son derece uzak, seyirciye hiçbir katkısı olmayan metinleri sahneye koyanlar var. Oysa bir oyunun başarısı, seyircinin sosyal hayatına kattığı zenginlikle ölçülmelidir. Amaç sadece güldürmek ya da ağlatmak kadar basit olmamalıdır. Sanatçı gününün aynasıdır. Ancak giderek hızlanan kültürel yozlaşma sahnelere de sıçradığından, kaba güldürüye yatan ve belden aşağı esprilerle prim yapmaya çalışan grupların sayısı giderek artıyor. Bu da ortaya sanatçının sahip olduğu sorumluluğu yerine getirmemesi gibi başka bir sorun çıkarıyor.
Aslında bütün bunların dışında, Türk tiyatrosunun en önemli sorunu eğitim bana kalırsa. Nüfusun neredeyse %50'lik kısmı hayatı boyunca bir kere bile tiyatro izlemeden ölüp gidiyor. Bu oran benim tahmin ettiğim bir rakam olsa da, Karadeniz'de, İç Anadolu'da, Doğu Anadolu'da, Marmara'da, Ege'de ve Akdeniz'de bulunan birçok şehrin sahne sayısı bir ya da ikiyi geçmiyor olması pek de haksız olmadığımı göstermez mi? Bir örnek vermek istiyorum. BTA asistan adaylarımızdan biri olan Hüseyin Seçkin daha önce yaşadığı Van'da - tiyatroya göre daha yaygın olan - sinemaya sadece bir kere gidebildiğini söylemişti bize. Ve sinema salonlarının Van'a 2000'li yıllarda geldiğini… Bu benim içimi çok acıtmıştı. Oysa Hüseyin abimiz sürekli yeni bir şeyler öğrenmek için çabalayan bir yapıya sahip. Onun bu durumda olduğunu duyunca “ya diğerleri?” diye bir soru gelmişti aklıma. Onlara tiyatro götürülmüyor, çünkü onlar tiyatronun günah olduğunu düşünüyor hala. Gerçi Doğu Doğu diyoruz Batı çok mu eğitimli? Sanırım 2001 yılıydı, Yetiştirme Yurdu Tiyatro Kulübü'yle İzmir Karşıyaka Yamanlar'da bir açık hava tiyatrosunda “Pal Sokağı Çocukları” isimli oyunumuzu oynamaya gitmiştik. Bizi bandoyla karşılamışlardı. Çok şaşkındık. Ancak çok da mutlu olmuştuk. Fakat oyun başladıktan sonra ikinci bir şokla karşılaştık. Antik Yunan Dönemi'nde sabahtan akşama kadar süren oyunlardan birini oynuyormuşuz gibi hissettik. Çünkü biz oynarken bir kadın çocuğunun altını değiştiriyor, birileri bir şeyler atıştırıyor, birileri de oyun müziklerimizi halaya uydurmaya çalışıyordu. Henüz ışık açılır açılmaz sahnede çocukların koşuşturduğu çarptı gözümüze. Sahne değişimi için kullandığımız kararmalarda ise durum tam bir faciaya dönüştü. Kararma olunca sahneye çıkan çocuklar dekorları oraya buraya fırlatırken, arkada halay çeken gençler “Mahsun Kırmızıgül ne zaman çıkacak?” diye bağırıyordu. Öyle böyle bitirdik bir şekilde oyunu. Tam dönmek üzere araca bindiğimizde “çat” sesiyle irkildik ve gördük ki bir taş yağmuru başlamış. Bu olay, zengin bir bölge olan Karşıyaka'nın bir mahallesinde yaşanıyorsa Doğu'da nasıl tiyatro yapılsın? Okullardaki eğitimde, çocuklar tiyatro hakkında yeteri derecede bilinçlendirilmeyince kayıp bir kuşağın yetişmesi kaçınılmaz oluyor.
Birazda Türkiye'deki çocuk tiyatrosunun sorunlarına göz atalım şimdi. (Sayamadığımız daha bir sürü neden var gerçi ancak, onları da yazmaya kalkarsam yazıyı bitiremeyeceğim.) Manifestomuzda bildirdiğimiz gibi Bilimsel Tiyatro Atölyesi olarak, çocuk oyunlarında yetişkin oyuncuların görev almasını reddediyoruz. Bunun tek sebebi ise inandırıcılığı olmamasıdır. Bugün Türkiye'de çocuk tiyatrosu “ahmak tiyatrosu” olarak adlandırılabilir aslında. Çünkü 40 yaşında adamlar, yüzüne makyajla iki çil yaptığında çocuğu oynayabileceğini sanıyor. Onlar çocukluk evresini geçirdiler ya, o yüzden çocukluğun ne olduğunu bildiklerini sanıyorlar. Çocuklarınsa hiç yetişkin olmadıkları için yetişkinliği yorumlayamayacağını düşünürler. Ancak hep unutulan bir şey vardır. Yetişkin oyuncu bir çocuğun coşkunu asla sahneye yansıtamaz. Çünkü yetişkinler artık çocukluğunu geride bırakmıştır. Çünkü onlar artık sosyal hayatın zor yanlarıyla kavga içindedir, en dürüstü bile bir çocuk kadar temiz değildir. Bu yüzden de çocuğun saf kalpliliğini sahneye yansıtmaları olanak dışıdır. Çocuklardan da elbette ki bir yetişkini çok iyi yorumlanması beklenemez. Ancak izleyen ve oynayan çocuk arasındaki coşku seli, bu açığı kapatmak için yeterlidir. Çünkü izleyen çocuk da oynayan çocuk da yetişkinleri aynı gözden görür. Her ikisinin de kafasındaki yetişkin tavrı hemen hemen aynı şekildedir. Dolayısıyla, izleyen çocuk için, çocuk oyuncunun yetişkin birini canlandırması inandırıcıdır. Öyleyse çocukları ahmak yerine koyup yetişkin oyuncularla çocuk tiyatrosunu ileriye taşımak imkansızdır. Bu yüzden çocuklara şans verilmelidir bana kalırsa. Ayrıca önemli bir nokta daha var. Çocuk oyunlarında görevlendirilen çocuklar, ileride iyi birer oyuncu olamasalar da mutlaka iyi bir seyirci olacaktır. Bu da Türk Tiyatrosuna oyuncu ve seyirci yetiştirmek adına çok önemlidir. Çocuk tiyatrosunun bir diğer sorunu da yetişkinlerdeki gibi repertuar sorunudur. Aslında bu çocuk oyunlarında daha fazla karşımıza çıkan bir sorundur. Çünkü çocuk tiyatrosu önemsenmediğinden çocuk oyunu yazan yazar sayısı pek fazla değildir. Çocuk oyunları yazan yazarların çoğu da bu işi sadece para kazanmak amacıyla yapıyor. Örneğin Devlet Tiyatroları'nın bu sene ki çocuk oyunu “Yağ Yağ Yağmur” yağmurun insan hayatı için öneminin yanında, git gide kaybolan bayram ziyaretleri ve usta çırak arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Aklıma hep şöyle bir soru geliyor: Acaba bizim çocuklarımıza her şeyi öğrettik de öğretmemiz gereken bir bu mu kaldı? Çocuklara bundan başka öğretmemiz gereken daha erdemli bir şey yok mu? Dürüstlük, hürriyet, çalışmak, okumak gibi şeyler öğrenilmesi mümkün olmayan zamanları mı beklemeli?
Tiyatronun eğitim modeli olarak kullanılması, çocuğun gelişimi açısından da çok önemlidir. Bu nedenle Bilimsel Tiyatro Atölyesi kurulduğu 2000 yılında başlattığı bir uygulamayla afişlerinde “Tiyatro zorunlu eğitim programına alınmalıdır” logosunu kullanmıştı. Ancak maalesef bugün okullardaki tiyatro Türkçe ya da edebiyat öğretmenlerinin çabalarıyla yürütülmeye çalışıyor. Tiyatroyu takip eden bazı öğretmenlerimizi tenzih etmekle birlikte, genelde çok iyi sonuçlar alınamıyor bu çalışmalardan. Çünkü tiyatro, işi bilmeyenlerin eline teslim ediliyor. Peki, madem bu şekilde yürütülebiliyorsa, neden üniversiteler tiyatro mezunu veriyor? Herkes yapabiliyorsa, buyursun Türk Tiyatrosuna sırayla tecavüz etsin o zaman… Üstelik bu tiyatro dehaları (!) o kadar çoklar ki, gerçek tiyatro mezunları kişisel çabalarıyla bir şeyler yapmaya çalışmazlarsa ortada kalıyorlar. Böylelikle yaşam kaygısını üzerinde taşıyan genç kuşak, tiyatro (aslında bu bütün sanat okulları için geçerli) okumanın aptallık olduğunu düşünüyor. Yetenek sınavlarına girenler ya 4 yıllık fakültelere yerleşememiş olanlardan ya para durumu çok iyi olan ve üniversite olsun da ne olursa olsun düşüncesinde olanlardan ya da idealizmi uğrunda aç kalmayı bile göze alabilecek birkaç kişiden ibaret. Tabii bir de okula alınacak öğrenci sayısıyla ilgili problem var. Örneğin, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Oyunculuk Bölümü her sene sadece 10 öğrenci alıyor. Sınava giren kişi sayısı ortalama 400 civarı. Dizi oyunculuğu cazibesini kaybettiğinde de bu tuhaf istatistik kendini korur mu bilmem? .
BTA Sahnesi
Bunlar en çok göze çarpan sorunlar elbette ki. Daha binlerce sorun üstüne konuşulabilir. Ancak hepsini bir yazıyla anlatabilmemiz imkansız. Küçücük BTA'mıza belki de bu yüzden bu kadar önem veriyoruz. Bizi (derin) uyumaya karşı mücadeleye davet eden bir havası var BTA'mızın… Biz 51 kişilik sahnemizde Türk Tiyatrosu'nun gelişimiyle ilgili sorumluluğumuzu yerine getirmek için çok çabalıyoruz. Evet, fiziksel koşullarımız çok iyi değil. Evet, salonumuz sadece 51 kişilik, daha fazla insana ulaşabilmemiz mümkün olmuyor. Ancak özel bir tiyatro topluluğu için 8 sene ayakta kalmak da hiç kolay bir şey değil. Bizi takip eden bütün BTA seyircilerine karşı sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz. Bu sorumluluğu yerine getirmek için de canla başla çabaladık, çabalayacağız... Tek bir isteğimiz var; bizi izleyin. Küçücük sahnemizde bizimle birlikte olun. Türk Tiyatrosu'nun içine düştüğü depresyondan kurtulması için sahneye çıkmaktan başka şansımız olmadığını biliyoruz. Bizi sevin; sevin ki mücadele gücümüz artsın…
“Sahneler bir tek alkıştan yıkılsın…”
BTA Öğrenci Yönetmeni / Oyuncusu
Görüşleriniz için :
|