BTA VE KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE 7. Yazı - 12 Kasım 2007
Herkese içten bir merhaba ile başlamak istiyorum yazıma. Hayrettin Hoca'nın “Yazı yaz” ültimatomuyla, bir sene kadar sürmüş tembelliğimi üzerimden atıyorum bugün. Kalemim elimde ve içimde yazacağım yazının konusunun güzelliğinden dolayı anlatamayacağım bir heyecan taşıyorum. Her oyundan önce, kuliste oyun saatini beklerken duyduğum heyecanın aynısı bu. İkisinde de iyi şeyler yapmanın arifesinde olmanın sonsuz huzurunu duyuyor olmamdan geliyor olmalı bu benzerlik. Yazı yazmaya yeniden başlıyorum bugün, bir daha durmamak üzere. Daha fazlasını yapmak için üretmenin zevkini yeniden keşfediyorum… Ve bunu çevresindeki çoğu çocuktan çok daha erken yaşlarda öğrenmiş BTA'lılar için üretmeden tüketmek ahlaksızlık ise İsmail Hakkı Tonguç'un deyimiyle, “öylece durmak nasıl da eğreti duruyor üzerimizde.” Kendim başta olmak üzere, üretime yeterince katkı koymayan arkadaşlarımı utandıracak bir konu var elimde. BTA'nın Köy Enstitülerine bakışını, ısrarını, nasıl anladığımızı, neden her 17 Nisanda oyunlar koyduğumuzu anlatacağım elimden geldiğince. Bunun için biraz enstitüleri anlatacağım, biraz BTA'yı. Nasıl yetiştiğimizi, nasıl çocuklar olduğumuzu ya da olmamız gerektiğini.
Enstitüler, artık BTA'yı takip eden her seyircinin, BTA kültürüne ucundan bulaşmış her öğrencimizin bileceği gibi, 1940-1954 yılları arasında var olmuş, bu kısa süre içinde 17.000 mezun vermiş; Tonguç'un “…Yeni öğretim yönteminin en önemli niteliği, dersi iş ile öğretmektir. Yardımcı araçlar arasında kuşkusuz kitaplar da vardır, ama ezberletmemek koşuluyla… Tasarladığım öğretim yöntemine göre, iş aracılığıyla tüm ders konuları öğretilebilir. Yani, iş içinde eğitim; ama iş için eğitim, asla… Yani üretici eğitim. Üretmeden tüketmek ahlaksızlık değil midir sizce de?” sözleriyle eğitim modelini şekillemiş milli eğitim tarihimizin yüz akı olan okullardır. Ülkesini, insanını daha ileriye taşımak için eken, biçen, okuyan, yazan, müzik, resim, tiyatro gibi insan ruhunu inceltip, evrensel ifade biçimlerini öğreten; ama bunun yanında o yılki hasadında nasıl daha iyi verim alacağını, tarlasına su getirmek için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini de öğretebilen yorulmak bilmez aydınlar yetiştirmiş bir “yarım kalmış mucize”dir Köy Enstitüleri. Yüzde seksen beşi okuma yazma bilmeyen bir ülkenin aydınlanması için, Türk insanının üzerine saçılmış bir avuç yıldız tozudur… Parlamasına sadece 14 yıl için izin verildiği halde, hala üzerlerine örtülmüş perdeyi aralayıp da öyküsünü öğrenen herkesin içine umut düşürüp yüreğini aydınlatan bir gerçek eğitim mucizesi…
Hayrettin Filiz "Enstitü Bildirisi"ni okurken... Bedri Rahmi Oyunundan... Enstitülerin kapatılmasının hikayesi çok hazindir. Kapkara bir bulutun ulusal eğitimimizin üstünü hile ve yalanla nasıl kapattığını okuyoruz kitaplardan. Ya da biz şanslı BTA'lılar, o güzel enstitü okulu çıkışlılardan bazılarını görme ayrıcalığını yaşadık. Onlarla konuştuk, onlara meyve suyu ikram edip, onlardan şiirler dinledik. Çünkü hepimiz Hayrettin Hoca'nın “Güneşli Günlere Dair” ( Enstitü Beşlemesinin İkinci Ayağı ) oyununda dediği gibi, “sadece aydınlıktan korkanlar karanlık ister” düşüncesine öylesine inanıyoruz ki. Enstitüler açık kaldığı süre içerisinde, aydınlık düşler götürmüştür ulaştığı çocuklara. DP'nin aldığı inanılmaz yüksek oy oranlarının CHP'yi korkutması sonucu atılan iftiralar dayanak gösterilerek önce programları bozulmuş, kademeyle normal öğretmen okullarına çevrilerek teker teker kapatılmışlardır enstitüler. Bugün Enstitülerin binalarında okuyan çocukların bile, o okudukları binayı alın teriyle oraya dikenlerin ne şartlar altında, nasıl bir inançla kendi okullarını yaptıklarının, o okulların ışığını bir anda bütün yurda nasıl yaydıklarının hikayesini bilmemesi acı vericidir.
"Yıldızlara Bakmak" oyunu finali... Bizim küçük BTA'mızın rolü de burada başlar işte. Ortada bundan 68 sene önce muazzam başarılar ortaya koymuş bir kurum vardır. BTA öncelikle kendi çocuklarının enstitüleri doğru anlaması, onların eğitim anlayışını kendine model seçip yüreğine koyarak iş üretmekten kaçmaması fikrini doğru bulur. Bu doğrultuda, sahnede her repliğimizi inanarak, bilerek, sorulduğunda neden böyle söylendiğini açıklayabilerek atmayı ilke ediniriz bizler. Kafamızın içini aydınlatmak üzere kitap okuma programlarımız vardır bunun için. Hazırlıksızlığı, okumamayı, araştırmamayı, sürekli olarak eğitimin içinde bulunmamayı erdemsizlik sayarız. “…Çalışmalısınız çocuklar, çalışmalısınız. Size çalışmaktan yakınmayı kim öğretmeye kalkarsa, onun suratına çamur fırlatır gibi tembelliği çarpmalısınız…” diyen Tonguç'u yüreğimizde duyarız biz. Çünkü aynını bize öğütlemiştir daha küçücükken Hayrettin Hocamız. İş yapmaktan korkmayız. Hele ki bu tembellik yanlışına sıkça düşülen, bananeciliğin ve sadece kendini kurtarma fikrinin hakim olduğu, içi boşaltılmış çağımızda; iş üretmek bizce ruhunu temize çıkarmanın en doğru yoludur. Enstitülülerin kendi binasını yapmaktan, tuğla kesip harç karmaktan hiç gocunmadığı gibi, biz de koltuk silmekten, sahnemizi süpürmekten hiç gocunmayız.
"Allah'ın Belası Bir Adam; Moliére" den bir kare... Hep beraber yediğimiz yemeklerimiz, en keyif aldıklarımızdır her zaman. Cebimizde olanı bölüşmekten huzur duyarız. Sahnede olan küçük hatalara kahkahalarla gülmesini biliriz. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı başımıza gelen talihsizlikleri hoş görmeyi, kendi kendimizle dalga geçmeyi iyi biliriz. Birbirimizi ateşlemekten çekinmeyiz iş için, yapılmayan işler için utandırmaktan da. Enstitü ruhunu böyle böyle sindiririz içimize, BTA içindeki ve dışındaki bütün hareketlerimize yansıtarak. Dışarı çıktığımızda, bir BTA'lıya yakışacak kadar özgürüz , ve bunun için hiçbir zorlamamız yoktur.
“…Ortada iyi bir şey varsa, el birliğiyle kişilerin güçleri ve yetenekleri oranında katıldıkları ortak bir iş yaptığımızdandır…” Çünkü, bir kişinin bile kendi emeğini gücünün altında veriyor oluşu bu yüzden incitir bizi. Beşlememizin birinci ayağı olan “Yıldızlara Bakmak”ta , yapılan şeyin iyi ya da kötü oluşunun bakış açısına ve sonunda neye yol açtığına göre değiştiğini bu yüzden anlatırız. Azmi Eğitimbaşı bu yüzden karar verir, onca yazdığı dilekçeye rağmen, “o işe” girişmeye. Hala elektrik verilmemiş enstitüsü ve iş üretmek için sadece güneşin ışığını kullanabilen çocuklarını aydınlatmak üzere, enstitüye yakın bez fabrikasından elektrik çalmaya yani. Çalmanın kötü bir şey olduğunu bile bile, nasıl bir amaca hizmet ettiğini, bu işin cebe para koymak ya da başka bir çıkar elde etmek için yapılmadığını bilen öğretmen arkadaşları ve öğrencileri, bu yüzden birlik duygusunu korkularının önüne koyup yardım ederler Azmi Eğitimbaşına.
"Güneşli Günlere Dair" oyunu İsmet İnönü tablosu... Cumartesi toplantılarında, enstitülerde görevli kim varsa, öğrencisinden eğitimbaşına, öğretmeninden hademesine toplantıya alınmasını doğru buluruz. Herkesin demokratik bir ortamda ve eşit şartlarda, unvanına bakılmaksızın yaptığı hatalardan dolayı sorgulanmasını, hesap vermesini ya da başardıklarından dolayı herkesin önünde teşekkür edilerek onurlandırılmasını, daha iyisini yapmak üzere yüreklendirilmesini model alırız. Bu yüzdendir ezber süresinin bitiminden sonra, hiç sebepsiz ezbersiz gelmiş arkadaşımızı suçlu bulmamız kendi toplantılarımızda. Yoksa arkadaşımıza duyduğumuz sevginin azalmasından değil. Biz bir şey demesek de, herkesin görevini yapmış olduğunu görüp kendisinin provanın ilerleyişini baltaladığını gören arkadaşımızın kendinden utanması yine aynı inanca dayanır. Çantasında yiyeceği yemekle, okuyacağı kitabı beraber taşıyıp ekmekle kitabı bir tutan o kız çocuğu, hepimizin önündeki örnektir ve başkalarına da örnek olması için işin bize düşen kısmını yerine getiririz. Sahneye “Güneşli Günlere Dair”i koyarız İnönü'nün hayranlıkla karışık övgü dolu sözler söylediği o kızı anlatmak için. Ve aynı İnönü'nün nasıl dolduruşa gelip hayatının sonuna kadar korumaya söz verdiği enstitüleri kapatabildiğini de şaşkınlıkla, içimiz acıyarak sahneye taşırız yine aynı oyunla.
Bir veya birkaç kişinin sırt çevirmesi, inanmaması, önemsememesi sonucu gelen başarısızlığın acısını da iyi biliriz. Bu yüzden lanetleriz Remzi Öğretmen doktora götürmek için çırpınırken, Ayşe kızı doktor yerine Berber Taki'ye götürüp dişlerini çektirenleri. 15'inde hayatını elinden alan, birtakım siyasetçilerin yersiz iftiralarına kanıp Enstitüleri kafalarında faydasız, vatan haini kurumlar olarak tasarlayan ve buna her şeyden çok inanan Çukurbatıl'lılara kızmamız bunun içindir “Kazboğan”da. Aynı mantıkla eleştiririz yapılan güzel şeyleri hiçe sayarak enstitüleri kapayan, köyü, köylüyü başladığı yere geri döndüren, batıla, çaresizliğe hapseden zihniyetleri. Hanginizin içi acımadı seyirci koltuklarında trahomlu çocuğun gözünü yalayarak iyileştirmeye yeltenen “ocak karı” Atike'yi izlerken? Hanginizin midesi bulanmadı Adviye küle bulanmış parmağını Ayşe'nin gırtlağına sokarken sahnede? Hepiniz ağlamaklı olmadınız mı o bezden dişler kerpetenle tek tek sökülürken, küçücük Ayşe ninni çalarak uğurlanırken arka fonda? Ama hepiniz, daha ertesi gün kahve falı baktırmasını, bir şeyiniz kaybolduğunda mendile düğüm atıp şeytanın sidik yolunu bağlamasını bildiniz, daha ertesi gün… Beşlememizin üçüncü ayağı olan “Kazboğan” batıla karşı pozitif bilime inanmış ama yüzyılların kabuk bağlamış inanışını kıramayan bir öğretmenin hikayesini anlatmıştı. Oyun sürerken gördük ki cahilliğe acırken, hala birçoğumuz o çukurun içindeymişiz, ne yazık…
"Kazboğan" oyunundan bir kare... İşte bunun için anlatıyoruz Enstitüleri biraz da. Sadece biz olmayalım istiyoruz, yılda en az 24 kitap okuyan, her yıl bir müzik aletini çalmayı öğrenen, en az bir yabancı dili bilen bu 1940'ların köy çocuklarına özenen. Onların aldığı bu eğitimin özünün, hayatın hiçbir alanında “aval aval bakan insan” konumuna düşen bireyler olmamak olduğunu biliyoruz. Öğrendiklerini hayata geçirebilmeyi başarmak, her gün daha çok şey hakkında bilgi sahibi olmak için hayat boyu eğitim ilkesini benimsemek, ülkesinin değerlerini ve evrensel değerleri bilmeyi bir artı değil, gereksinim saymak olduğuna inanmış enstitülü çocukların en iyi ihtimalle torunları olsak da onlara bizde inanıyoruz. Bu inancımızı paylaşmanızı sağlamak; çalışkanlığı, dürüstlüğü yaşam biçimi haline getirmenin önemini anlatmak için söz verdik 5 yıl her 17 Nisan'da bir enstitü oyunu oynamaya. Bu yüzden üç yıldır aksatmadan tutuyoruz sözümüzü. Dördüncü senemizde oynayacağımız oyunu yazdığı anda hocamız, bu aşkla alıyoruz metni elimize okumak için. Bugün geri gelseler artık çok geç, fakat bizim onları kendi hayatımızda örnek almamız için geç değil hiçbir zaman, biz böyle bakıyoruz konuya. Yakın tarihimizden geçmiş bu mucizeden haberdar olun istiyoruz. Haksızlığa uğramış olsalar da umutlarını kaybetmemiş, üretmekten hiç kaçmamış bu insanları tanıyın istiyoruz.
Bu yıl “Delikanlı” ile İsmail Hakkı Tonguç'u anlatacağız sizlere. Ben enstitülülerin Tonguç Baba'sının, bütün ömrünü ilköğretim davasına adamış bu güzel insanın hikayesini, mücadelesini onun ağzından dinleyince sahnede, yapılan küçük oyunları görünce daha çok sahip çıkacağınıza inanıyorum enstitülere. Daha nice 17 Nisan'da taşıdığımız umudun sıcaklığını duyabilmeniz, bir şeyler yapmak ya da enstitüleri daha iyi anlamaya çalışmak için 17 Nisanları beklemememiz dileğiyle… BTA Oyuncusu
Görüşleriniz için:
|
||