BİR OYUN ÇIKIŞI

3. Yazı -  16.01.2008

 

      Hayrettin Hoca’yla okul tiyatrosunda “İnek Meydan Savaşı” adlı oyunla tanıştım. Ardından yaz sezonunda BTA’ya başladım. BTA’daki ilk oyunum “Ölü”ydü. Ölü; uyku hastalığı olan bir ihtiyarın ve ihtiyarın öldüğünü sanan ailesinin başından geçen olayları anlatan bir güldürü. Zoşçenko’nun bir öyküsünden yararlanarak Hayrettin Hoca’mızın yazdığı oyunumuzda; Yaygarov’un (ihtiyar) öldüğünü sanıp, onun cenazesini kaldırmaya uğraşan kızı Patikov’un başından geçenler, Cenazeci’nin tutumu, Kazakov’un (damat) Yaygarov’u istememesi ve ihtiyarın üç günlük uykusundan uyanmasıyla yaşanılan olaylar anlatılmaktadır.

 

 

 

     Ölü’nün ilk gösterim günü Hoca her zamanki motivasyon konuşmasını yaptı ve  biz oyuncular kulise geçtik. Hoca, “heyecanlı mısınız?” diye sorduğunda “hayır!” diyorduk hepimiz. Ta ki Hoca “yaklaşık 50-55 dakikalık bir oyun izleyeceksiniz. Lütfen telefonları kapatınız.” diyene kadar… Işıklar söndüğü anda bir ağrı girdi karnıma heyecandan. Ellerim ve bacaklarım istem dışı titremeye başladı. Neyse,sahneye çıktık,oynadık ve bitirdik… Oyun bittiğinde mutluyduk. Selamdan sonra sahneden inip, arkadaşlarımızla kucaklaştığımızda, gerçek mutluluğun aslında çok da uzağımızda olmadığını anladım. ‘Birlikte bi’şeyler başarmak…’. Mutluluk başka nedir ki? Hoca’ya baktığımda her zamanki gibi gülüyordu.’ Beni anladınız mı?’ der gibi bize bakıyor, gülümsüyordu. O günü unutmam mümkün değil…Mutluluk üretmekle ilgiliymiş, anladım.

     2006’nın Aralık ayıydı. Ölü’nün 5. ya da 6. oyunuydu. Annem o zamanlar yurtdışına çıkacaktı ve Ölü’de oynayan bir arkadaşımın (Melek) annesinden, oyun çıkışı beni eve bırakmasını rica etmişti. O gün oyunu izlemeye Dilara diye bir arkadaşım da gelmişti. Neyse oyun bitti ve biz direk eve gideceğimizi zannettiğimizden, oyundaki kostümlerimizle çıktık BTA’dan.

        Oyunu izlemeyenler için kıyafetlerimizi anlatayım: benim üstümde (apartman sakini rolündeyim ben); mor, pullu, simli bir üst. Altımda çiçekli bir etek. Sağımda solumda şangır şungur takılar; 8 tane kolye, 6 bilezik, 5 tane yüzük. ( Saçlarımı anlatmaya kelimeler yetmez..) Ayakkabı olarak da pembe, simli bir babet. Melek’in üstünde (evin hizmetçisi rolünde) ; rengarenk bir üst, altına yine rengarenk bir etek, üstüne yine rengarenk bir önlük, ayakkabı olarak banyo terlikleri ve saçlarda 30-40 tane toka. İlayda’nın üstünde(Cenazeci rolünde); yeşil kareli bir pantolon, gümüş rengi, simli, parlak bir üst, kırmızı papyon, ayağında palyaço ayakkabıları ve başında soytarı şapkası…

       

        Anlayacağınız halimiz sirkten kaçmış soytarılar gibi oldukça gülünç. Neyse biz çıktık BTA’dan başladık yürümeye. Necla Teyze’nin ( Melek’in annesi) arabayı metronun yakınına bir yere park ettiğini sanıyoruz. Yolda Meleklerin arabasına çok benzeyen bir araba gördük ve önünde durduk. Ama Necla Teyze yürüyor. ( ? ) Bizim gelmediğimizi görünce geri döndü ve arabasız geldiğini söyledi… O an ki yüz ifadelerimizi bir düşünsenize… Tekrar metroya doğru yürümeye başladık. ( Bu ara söylemeliyim,Alsancak’ta oturuyorum.) Biz metro beklerken diğer bekleyenlerin bize nasıl baktıklarını tahmin edebilirsiniz herhalde. Metro güvenliği de dahil…. Aramızda tek normal görünen Dilara ve Necla Teyze. Halimize aldırmayıp, başladık güvenlikle sohbete. O kadar gülünç bir durumdayız ki, oyundan hızımızı alamadık ve güvenliğe de espriler yapmaya başladık.

        Adamın sıkıldığı yüzünden belli ama gülüyor. Bu arada İlayda benim soğuktan titrediğimi görünce, fıstık yeşili montunu verdi. Neyse metro geldi ve bindik. Bizi yine herkesin garip ve durumumuzu soran bakışları izliyor. En sonunda “deli değil, tiyatrocuyuz!” dedik hep bir ağızdan. Çankaya durağında indik. Saat 22:00-22:30 arası. Başımızda ki tek yetişkin Necla Teyze ve o yüzden hepimizde bir korku var. Kol kola girip yürüdük. Konak Vapur İskelesi’nin karşısındaki otobüs durağında beklemeye başladık. Otobüs geçiyor ama Alsancak’a giden bir türlü geçmiyor. Sonra Dilara’yla – onun evi de Alsancak’ta – taksiye binmeyi düşündük ama gecenin bir yarısı, tek başımıza binmeye korktuk. Dedim ya aylardan Aralık, hava buz gibi ve biz yaklaşık yarım saat otobüs bekledik. Sonunda geldi ve bindik. Otobüstekilerde herkes gibi tepki verince, sırayla bir ben “ deli değil, tiyatrocuyuz!” diyorum, bir Melek, bir İlayda… Sevinç Pastanesi’nin önündeki durakta indik ve yine yürümeye başladık. Saat 23:00 olmuştur herhalde. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde de insan bize garip bakmakla kalmayıp, yorumda yapmışlardı. İlayda’ya “ Sirkten mi kaçtın?”, bana “ Güne mi gidiyorsun?”, Melek’e “ Saçlar muhteşem!” gibi… Artık böyle tepkilere maruz kalınca, deyim yerindeyse ağlanacak halimize gülmeye başladık. Ama şimdi söyleyin; gecenin bir yarısı, aşırı abartılı ve süslü giyinmiş üç kız görseniz ve kahkahalar atarak yürüyorlarsa, sizin tepkiniz n’olurdu? Siz de gülerdiniz herhalde. Dilara’yı evine bıraktık. Saat ilerlemiş olmasına rağmen çok rahat espri yapıp, kahkahalarla gülebiliyorduk. En sonunda evimin önüne geldik. İlayda’ya montunu ve buralara kadar getirdikleri için bin bir teşekkür edip, yukarı çıktım. Merdivenlerde de hala gülüyordum. İçeri girdiğimde, sonunda eve geldiğime sevinirken, onların daha neler yaşacağını düşünüyordum…

     Yaşasın tiyatro. Yaşasın BTA!!!

                                                                              Çağla ÖZER