Bir Varmış... Bir Yokmuş...

1. Yazı - 25.01.2007

            Merhaba BTA' lılar !

        

            Uzun ve yoğun bir çalışma döneminin ardından sitemizin "Her Telden" köşesi aktif hale geldi sonunda. Bu köşede bana da yer ayrıldığı için ve bu çalışmayı sizlerle paylaştığım için çok mutlu olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. Benim için de bir ilk bu yazı. Yazı yazmak, içimde ukde kalan bir "ilk heves". Umarım hepimiz için şans getirecek, devamını sürükleyecek bir çalışma olur. Benden sonra diğer BTA' lı arkadaşlarım, kursiyerlerimiz ve yolu BTA'dan geçen her konuğumuz burada kendini ifade etmek isterse, "Her Telden" köşemiz, BTA'lıları ağırlamaktan mutluluk duyacak. Adı üstünde; köşemizin adı "Her Telden". Amacımız; farklı tatlardaki çalışmaları biriktirmek. Farklı sesleri, farklı düşünceleri bir araya getirmek. Çünkü biliyoruz ki paylaştıkça büyüyeceğiz ve bir gün eğer başaracaksak, bu paylaştığımız oranda çabuk ve lezzetli olacak. Daha fazla vakit kaybetmeden konuya girmek istiyorum. Biraz geriye saracağız zamanı. 2001 - 2002 sezonuna. Bilimsel Tiyatro Atölyesi Sahnesi'nin kuruluş yıllarına... Bir varmış, bir yokmuş...

            Amatör olarak yıllardır tiyatronun içinde olmaktan mutluluk duydum. Gerek seyirci olarak, gerek perdenin diğer tarafında çalışan olarak, tiyatro bana hep olumlu duygular yaşattı. Yıllar önce başlayan tiyatro sevgim bana yepyeni dünyaların kapılarını açtı. Okul tiyatrolarında, özel şehir tiyatrolarında, belediye tiyatrolarında değişik konumlarda görevler aldım.

                Hayatta her şeyin kurulu bir saat gibi yürümesinden yanayımdır. Ne iş olursa olsun onu ciddiye almak, planlı çalışmak, verilen sözler, karşılıklı güven ve huzur benim için çok önemli. Ama hayat hep istediğini sunmuyor insanoğluna. Yolunda gitmeyen şeyler, son anda çıkan sürprizler her zaman bunaltmıştır beni. Herkes inandığı tiyatroyu yapıyor aslında. Tiyatro guruplarının tarzı, oyun seçimleri, çalışma disiplinleri birbirinden o kadar farklı ki. (Bir sürü değişik gurupta görev aldığım için bunu gözlemlerime dayanarak söyleyebiliyorum.) Bu geniş şemsiye içinde kendine uygun bir yeri bulmak çok zor. İnsanı, inanmadığı yerlerde sadece içinden gelen yaratma hissini tatmin etmek için devam etmeye zorluyor bu kuvvetli dürtü. Mutlu olmadığın bir yerde zorla kalmak, ya da içindeki enerjiyi boşaltamamak ayrımı hep acı verir insana...

            BTA'yla tanışmadan önce bu duygular tanıdıktı bana. Ege Üniversitesi Konservatuarı Halk Dansları Bölümü' nde okuyan arkadaşım Arman' ın aracılığıyla Hayrettin Filiz'le tanıştım. Kendisi o dönem Bornova' da, Uğur Mumcu KSM' de kültür müdürlüğü yapıyordu. Benim için çok önemli olan o günün tüm detaylarını -hafızama şaşırarak- hatırlıyorum. Mayıs 2001. Daracık koridorların arasından ufak bir merdivenle 2. kata çıkış. Kasvetli bir oda...

       

            Birkaç ay sonra da Hoca' yla beraber çalışmaya başlıyoruz. Ve bir süre sonra, hoca bir fikir fısıldıyor kulağıma " BTA Sahnesi kurulmalı''..." Bu fikir hepimizi heyecanlandırıyor. Hemen çalışmalara başladığımızı hatırlıyorum. Her gün "biri" yepyeni bir fikirle geliyor, hararetle aklındakileri anlatmaya başlıyor. (Bahsettiğim "biri"leri herbiri on yaş civarında olan çocuklar. Heyecanları hala gözümün önünde) BTA sahnesini her gün ayrı bir yere kurmaya karar veriyoruz, oyun repertuarımızı tartışıyoruz, bazen uzaktan bakıp gülüyoruz kendimize... Bir an önce bağımsız BTA Sahnesi'ni kurmak için sabırsızlanıyoruz.

            Bu esnada o dönem oynamayı planladığımız "Kukuraça" adlı oyunun provalarını yapmaktayız. Prova mekanımız Hayrettin Hoca'nın evinin salonu. Bütün oyuncular ellerinde metinlerle her yere dağılmış oturuyoruz. Kalabalık bir ekibiz ve koridora kadar yayılmış durumdayız. Sevil Ablamızın mis kokulu kekleriyle mutluyuz... Hoca prova hakkında bilgi veriyor, anlatmaya başlıyor. Bir süre sonra biz de oynamaya başlıyoruz... Salonda... Ama hiçbirimiz için nerede olduğumuzun önemi yok. Bu işi seviyoruz ve beraberce tiyatro yapmaktan mutluyuz.

            Şuanda Özkanlar'da kurulu BTA Sahnesi'nin yerini bulmamız iki üç haftayı bulmuştu. Çok net hatırlıyorum , İzmir'in yaşadığı en soğuk kışlardan biriydi. Hepimiz okul çıkışlarında iş çıkışlarında yağmur çamur demeden yer bakıyorduk ama işimize yarayacak bir yer bulamamıştık hiçbirimiz. Hani filmlerde en umulmadık anlarda çalan telefonlar tüm olayı çözer ya. Sadece filmlerde olmuyormuş... Tam umutsuzluğa düştüğümüz anda Sevil Abla'mızın telefonu imdada yetişti. Özkanlar'da bir yer olduğunu, bizim için de çok uygun olduğunu söylüyordu telefonun diğer ucunda. Apar topar çıktık evden. Bir anda kendimizi bahsedilen dükkanın önünde bulduk. Camları çamura bulanmış eski bir parkeci dükkanı. Şimdi düşünüyorum da sanırım o anda Sevil Abla ve Hayrettin Hoca dışında hiçbirimiz inanamamıştık o dükkanın bir gün BTA Sahnesi olabileceğine. Hiçbirimiz belli etmesek de birbirini kovalayan soru işaretleri dolaşıyordu beyinlerimizde. 85 metrekarelik alan bize yetecek mi? Bu çamurlu dükkan adam olacak mı? Sahneyi nereye yerleştireceğiz? Ya teknik sistem? vs... vs...

 

            Ve o gün biz o dükkanı tuttuk. Anahtarı alıp içeri girdiğimizde hepimiz boş ve anlamsız gözlerle içeriyi inceliyorduk. "Bu işi başarabilecek miyiz?" sorusu aklımızı kurcalıyordu. Tüm bunlara rağmen ertesi gün kendimizi ellerimizde boya kovaları ve fırçalarla "yeni BTA' mızın" önünde bulduk. Sadece sonuca ulaşmak için ne gerekiyorsa onu yapıyorduk. Dur durak bilmeden. Başka bir şeye konsantre olmadan. O güne kadar eline suluboya bile almamış olan ben elimde kocaman rulo fırçayla duvarları boyarken buluyordum kendimi. Kafamı çevirsem kız arkadaşlarımızın -o buz gibi havada- bir hortumla baştan aşağı pencereleri yıkadığını görüyordum. Diğer tarafta elleri soğuktan kızarmış bir gurup da tuvaleti ovuyor bir yandan da yerlere karo taşı döşüyorlardı. O kadar kaptırmıştık ki kendimizi o günlerin bir fotoğrafını çekmek hiçbirimizin aklına gelmedi. Şimdi hala çok üzülürüz elimizde o günlerin kaydının olmamasına. Keşke sadece bir avuç insanın zihninde kazılı o fotoğrafı hepinizle paylaşma fırsatımız olsaydı bugün. Belki BTA'mızı neden bu kadar sevdiğimizi daha net anlatabilirdik.

 

            Birkaç gün sonra ufak bir kamyonet yanaştı BTA'mızın önüne ve 50 adet kırmızı sandalye bıraktı. O sandalyeleri defalarca bir içeri bir dışarı taşıdık çocuklar gibi. Nasıl oturum düzeni yapacağımızı konuştuk.02.02.2002'de taşındığımız BTA'mızda 16.02.2002'de sahneye çıktık.Evet sadece 14 gün sonra. Ama kim çıktı sahneye?Az sonra...Neyse,o yokluğun içinde bir buçuk sezon sahne aldık.Sonra Hüseyin Abimiz devreye girdi yapılacak sahne için. Ve bize metal konstrüksiyonlu sapasağlam bir sahne yapmaya başladı. O kaynak başında yeni sahnemizi yaparken,hepimiz de hayranlıkla onu izliyorduk. O ana şahitlik ediyor olmak büyük bir şanstı hepimiz için. Ve en güzeli biz bunun farkındaydık... Tadını çıkarıyorduk. Ertesi günlerde yerlere kaplanan halı, sevincimizi kat be kat arttırdı. Biz sevinçten BTA'nın içinde taklalar atarken bir yanda Hayrettin Hoca sahnelemeyi düşündüğü bir ilk çalışma üzerinde karnının üzerinde yere uzanmış,harıl harıl ‘Nazım Aramızda'yı yazıyordu.

            Hepsini bitirdik bitirmesine ama sahnemiz biraz küçüktü. Ve seyirciye çok yakındı. Böyle bir düzende oyunculuk yapmak mümkün müydü? O döneme kadar hiç sahneye çıkmamış olan Hayrettin Hoca'mız bizi yüreklendirmek için mesleki hayatında ilk kez bir gösteride sahne üstü görev almaya karar verdi. 02 Şubat 2002' de açılan BTA'da ilk gösteri olarak,biz sahnemizin hazırlık aşamasındayken hocanın bir köşede yazdığı "Nazım Aramızda" adlı gösteri sahnelendi (16.02.2002). Bizleri yüreklendirmek için hocamız sahnedeydi. O gün hepimiz inandık bu işi başaracağımıza... Ve düşlerimizin gerçek olacağına...

                Sonrasında oynadıkça kazandığımız tüm her şeyi yine BTA'mıza yatırdık. Önce seyirci oturumumuzu değiştirdik. Eski bir gemiden sökülen koltuklarla yepyeni bir seyirci düzenine kavuştu BTA'mız (27.03.2004). Ardından teknik sistemimizi yenilendik. Daha iyi ses sistemi, daha özel ışıklar, dia makinesi, bilgisayar sistemi... BTA Sahnesi hiçbir sponsor kullanılmadan sadece tiyatrodan kazanılan paralarla, bu günkü haline geldi. BTA' mızda her bir öğrencimizin alın teri her bir oyuncumuzun nefesi var... Bizi ayakta tutan şey de bu galiba. Biz burada ve birlikte tiyatro yapmayı seviyoruz. İnandığımız şeylerin ucunu bırakmazsak hayallerimize ulaşabiliriz. Buna çok inanıyoruz. BTA hepimizi farklı yerlerden biraya getirdi. "Her telden" insan var BTA'da. Bizi buluşturan şey tiyatro ve umarım da uzun zaman bir arada tutacak. Yeter ki yaptığımız işe inanalım.

                Masalın sonuna geldik... Adettendir; gökten 3 elma düştü... Biri bu masalın kahramanlarına, biri bu masalı anlatana, diğerleri de dinleyenlere bölüştürüldü...

Emre İpor

BTA Oyuncusu - Yönetmeni

 

Görüşleriniz için :