Gülmeyi Bilmeli... 2.Yazı - 16.02.2007
Merhaba BTA' lılar; Öncelikle bir önceki yazıma gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyorum. Ben bile bu kadar beğeni alacağını tahmin etmemiştim çalışmamın. Yazı dili farklıymış meğer. En etkili söz bile havada uçuşurken tek bir çizgi sonsuzluğa kazınırmış. Ve insanın hiç ummadığı yerlere ulaşırmış sözcükleri. "Yazı" ağacını yeşertmek çok güç, ancak meyvesini yemek çok keyifliymiş. Biliyorsunuz Uğur hocamızın da ilk yazısı "Her Telden" köşesinde yayınlandı. Aynı heyecanı paylaşıyoruz onunla. Ama yazmanın tadı ikimizin de damağında kaldı. Bu "ilk heves" bizi yepyeni bir oluşum içine sürükledi. Artık "Her Telden" köşesinde periyodik olarak yenilenecek köşelerimiz var bizim de. Sizinle daha "uzun soluklu" ve "sürekli" beraber olabileceğiz. Eleştirilerinizin ve yorumlarınızın ışığında yeni çalışmalarımız her defasında daha doyurucu olacak. Ayrıca çalışmalarını sitemizde yayınlamak isteyen BTA'lılar bizimle irtibat kurarak "Her Telden - Diğerleri" başlığı altında çalışmalarını bizimle paylaşabilecekler. Tekrar yazmaya başladığımdan beri - ki altı senelik anlamsız bir "ara"nın üstüne elime ilk kalem alışlarım - algılarımın daha açıldığını hissediyorum. İnsanın dikkati elinde olmadan konular ve kişiler üzerine yoğunlaşıyor. Yazılabilme ihtimali olan olaylar üstü fosforlu kalemle çizilmiş gibi insanın gözünü alıyor. Hayrettin hocanın olayları izleyişi canlanıyor gözümde birkaç haftadır. Sonra sözcükleri çınlıyor kulağımda. Unuttuğum bir dili yeniden hatırlamanın coşkusu doluyor içime. Tekrar yazdığım için mutluyum...
Bu yazımda sahnede başımıza gelen komik olayları anlatmak istedim. Çalışmalarıma başladığım zaman bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim açıkçası. Ancak konuya dair notlar almaya başlayınca hayretler içinde kaldım. Bize "kısacık" gelen bu zaman diliminde o kadar çok şey yaşamışız ki. "Bunları tek bir yazıda nasıl harmanlayacağım?" sorusu büyüdü beynimde. Sonuç olarak mecburen bu "anı"lar ufak bir elemeden geçti. En lezzetli olanları kaldı sona. Diğerleri şimdilik hafızalarımızın özel köşelerinde katlanmış olsalar da; biliyorum ki sonradan kaleme alınıp onlar da size ulaşacak. Bu yazıyı yazmak istedim... Yorgun bir günün sonunda hepinizin yüzünde ufak bir tebessüm olsun diye... Bu öykülerin kahramanlarının hafızaları tekrar tazelensin diye. Ne kadar anı biriktirdiğimizi ve birbirimiz için ne kadar özel olduğumuzu tekrar hatırlayalım diye... Hep duymuşuzdur : "İnsanı öldürmeyen darbe, güçlendirir". Sanırım bu hayatın her anında "genelgeçer" bir cümle. Sahnede de... Yoksa benim yıllar önce bu işe başlarken küsmem, sahneyi bırakmam ve vazgeçmem gerekirdi. (Serde arsızlık var ...) Sene 1997. O dönem belediye tiyatrosunda oyuncu olarak görev alıyordum. Aylardır çalıştığımız oyunun ilk gösterimi gelip çatmıştı. O akşam tüm eklemlerimin zangır zangır titrediğini hatırlıyorum. Bir yandan da perdenin arasından salona bakıyorduk ne kadar dolu olduğunu görebilmek için. Seyircilerin çokluğu bir yandan bizi sevindirirken bir yandan da heyecanımızı kat be kat arttırıyordu. İlk kez seyirci önüne çıkacaktık. Kendimizi kontrol edemiyorduk adeta. Işıklar kapandı, müzik geldi ve oyun başladı. Birkaç dakika sonra sahneye girecektim ben de. Hala çok net hatırlıyorum sahne üstü mizansenimi. Koşarak girip "dışarıda yangın var!" diyip çıkmam gerekiyordu. Sıra bana geldi. Koşmaya başladım ancak ayaklarıma hakim olamıyordum. Sadece omurilik tarafından kontrol edilen bir canlı ne kadar kontrolsüzse o kadar kontrolsüzdüm ben de. Ve ayaklarım bu mükemmel senkrona dayanamayarak birbirine dolandı. Ben de sahnenin ortasına uçarak düştüm. Herkeste ölüm sessizliği! Başımı kaldırıp bakmaya utanıyorum. Bir süre öylece kaldım. Sonra hiçbirşey olmamış gibi kalktım ve geldiğim gibi koşarak çıktım. Kulise girince aklıma repliğimi atmadığım geldi. "Ufak" bir zamanlama hatasıyla da olsa kulisten sesimi duyurdum herkese! Ve sesi sonradan gelen, senkronu bozuk bir oyuncu olarak belediye tiyatrosuna adımı altın harflerle yazdırdım. Çok mükemmel bir başlangıç olmasa da bugün sahne üzerinde adımlarıma bu kadar dikkat ediyorsam bunu o ilk deneyimime borçluyum sanırım.
Hayat ne olursa olsun öğretmeye devam ediyor. Biz de öğrenmeye... Bazılarına şans sahnede gülerken, bazılarına da (ve maalesef bana da) sırt çevirip oturuyor. Hatta onun uzaktan biryerden başımıza gelenlere güldüğünü düşünüyorum. O anlar öyle anlar ki "evet" diyor insan. "Sanırım bu iş de buraya kadar." Yer yarılsa da içine girsem diye dua ediyorsun. Ama ne yer yarılıyor ne de sen içine girebiliyorsun... Yıl 2004. Mayıs'ın 11'i... BTA'mızdayız... "Sait Faik" adlı oyunu yoğun istek üzerine üçüncü yılında –yine- oynuyoruz. Önceki gösterimlerinde çok beğenildiği ve bizim de duygusal bir bağımız olduğu için bu oyunu geleneğe dönüştürmüşüz. Gururluyuz... Sahne hazırlıkları tamamlanmış. Oyunda kendi ölüm ilanını gazeteden okuyan Sait Faik'in gözünden hayatı anlatılıyor. Ben yetişkin Sait'i oynuyorum. Sahnenin sağ lokal kısmında oyunun başından sonuna dek oturuyorum. Bir taburem, bir masam, masamın üstünde bir rakı bardağım var. Bir de içinde canlı balık olan su dolu başka bir bardak. (Rakı şişesinde balık olmak isteyen Orhan Veli'yi simgeliyoruz ufacık.) Hepimiz heyecanla oyunun başlayacağı anı bekliyoruz. Işıklar sönünce ben sağ lokalde yerimi alıyorum. Ardından diğer oyuncu arkadaşlarım yanımdan geçerek sahne üstünde yerlerini almaya başlıyorlar. O dönemlerde kararmada en ufak bir ışık bile kullanmıyoruz. Sahnede tamamen adım hesaplarıyla yerimizi tayin ediyoruz. Tam son oyuncu çıkarken inanılmaz bir şangırtı kopuyor. Eli ayağı biraz fazla uzun olan Orçun -ki sevgiyle anmıştım kendisini o gün- adım hesabını karıştırınca karanlıkta benim masama tosluyor. Sesi duyduktan hemen sonra bacaklarımda hafif bir ıslaklık hissediyorum. Masanın üstündeki rakı bardağı ve içinde balık olan su dolu bardak kucağıma boca olmuş durumda. Işıklar hala karanlık. Kucağımdaki balığın zıplayışlarıyla irkiliyorum ve olaydan tamamen habersiz olan kumanda gerektiği gibi ışığı açıyor. Suratımda şaşkın ve aptal bir ifadeyle ışığa yakalanmış tavşanlar gibi kalakalıyorum. Oyunun başındayız ve benim ayakta atmam gereken çok hüzünlü bir tirad var. Orçun öyle falsolu bir darbe indirmiş ki masaya, dökülen tüm su aslında en olmaması gereken yerde -bacaklarımın arasında- bir leke olarak duruyor. Heyecandan altıma kaçırmış gibiyim. Ben şaşkınlığımı gidermeye çalışırken, kucağımda hoplayıp zıplayan balık sahnenin ortasına atıveriyor kendini. Şapkadan tavşan çıkaran sihirbazları sollayıp “kucağından balık çıkaran oyuncu” olarak tarihe geçtiğimi düşünüyorum. Seyirci şaşkın... Kumanda şaşkın... Kulis şaşkın... Ben şaşkın... Herkes bana bakıyor. Ve ben hayatımın en uzun tiradını atmaya başlıyorum oturduğum yerden. O gece kötürüm bir "Sait Faik" sunmak zorunda kalmıştık seyircimize. Üstümün ıslaklığı oyunun sonuna dek kurumamıştı. Her zaman hoşgörüsüyle bizi destekleyen BTA seyircisi o gece de bizi kanatları altına aldı. Oyundan sonra BTA, ilk şehidi olan "turuncu balığı" törenle bahçeye gömdü... Bazı olaylar insanın kontrolünde olmuyor sanırım. Canlı gösteriler hep süprizlere gebe. Tüm kontrolleri defalarca yapsanız da muhakkak hesapta olmayan bir şey oluveriyor. Aynı “Orhan Veli” oyununda başımıza gelen gibi… BTA' mız küçük bir oda tiyatrosu. E malum seyirci ve sahne birbirine çok yakın. Bunun dezavantajlarını avantaja dönüştürmek için her oyunumuzda yeni fikirler üretiyoruz. Orhan Veli'de de rakı kokusuyla seyircinin zihnine ulaşıp meyhane ortamını hissettirmeyi hedeflemiştik. Bu fikir başarılı da oldu. Birkaç aksesuardan oluşan sahneyi çok daha büyük hissettiklerini ve o rakı kokusunun kendilerini farklı yerlere götürdüğünü söyleyen seyircilerimiz olmuştu. Tablo bir sahil meyhanesinde geçiyordu. İki dost olan Sait Faik(ben) ve Orhan Veli (sevgili Emrah'ın kulakları çınlasın) bir yandan rakı içerken bir yandan da dertleşiyorlardı. O sırada meyhaneci Yorgo(Uğur Uzunel) ve Eleni(Selin Sıcakyüz) de sahnedeydiler. Tabloda içtiğimiz rakılar hep –en- seyreltik kıvamda hazırlanıyordu. Rakının kirli beyaz görünümünü vermekti hedefimiz. Ta ki o geceye kadar... Kuliste aceleyle rakıları hazırlayan Selin sahneye çıkmaya geciktiğini düşündüğü için telaşa kapılıyor. Ve elinin ayarı kaçıyor… O zamana kadar bizim “su gibi” olan rakılarımız artık tam anlamıyla “domuz sıkısı” kıvamında. En kötüsü de biz böyle olduğunu ilk yudumlardan sonra anlıyoruz… Ama artık çok geç. İlk yudumu aldığım an dudaklarımın ve dilimin yandığını hatırlıyorum. Ve o koca bir yudumu geriye çıkaramayacağım için olduğu gibi yuttuğumu… O kadar sek hazırlanmıştı ki rakı, etkisini göstermesi sadece birkaç dakika aldı. Döndü dolaştı ve replik sırası bana geldi. Repliğimi çok iyi hatırlıyordum. Önceden binlerce defa söylediğim gibi sadece “Nurullah Ataç” demem gerekiyordu. Dudaklarım ve dilim öyle bir uyuşmuştu ki hakim olamıyordum. “Ya Allah” diyerek ilk hamlemi yaptım: “Nurülliah At..” dedim ve öylece kaldım. Karşımdaki oyuncular gözümün içine şaşkın bir ifadeyle bakıyorlardı. Ama yılmamıştım ve tekrar denedim : “Nurillah Atito”. Emrah'ın yüz kaslarının titremeye başladığını hatırlıyorum. Gülmemek için kendini zor tutacak belli ki. Selin' se çoktan sırtını dönmüş kıkırdıyor. En sağlam şimdilik Uğur duruyor. Ondan güç almak istercesine acıklı gözlerle ona bakıyorum ve son gayretle giriyorum: “Nurullah Atetitoo” Yırtınmama rağmen “Nurullah Ataç” diyemiyorum. Son hamleden sonra Uğur da nakavt olmuş durumda. Kulistekiler çoktan yere yığılmışlar... Son bir güç almak için kumandaya göz ucuyla bakıyorum hoca duvara kapanmış gülüyor. Sessizce başımı önüme eğip dudaklarımı ısırıyorum ben de gülmemek için… Bir an önce kulise girip katıla katıla gülmek için sabırsızlanıyorum…
Eğer bu tip olaylar sahnede sizin başınıza geliyorsa durum gerçekten içler acısıdır. Ancak şanslıysanız ve kuliste sıranızı bekliyorsanız o zaman çok keyiflidir… Sanırım sahnede bir güç geliyor oyuncuların üzerine ve sinirleri çelikleşiyor. Yoksa “tomristan göceği”nde hangi oyuncu kendini tutabilirdi ki?... “Ömer Hayyam” adlı oyundayız şimdi de. Fatih, Uğur ve Emrah sahnede. Oyun ağır bir tragedya ve şiirsel anlatımlar hakim. Hamasi jestler ve ağır hareketlerle oynuyoruz. Seyirci konsantrasyonunun en yoğun olduğu dakikalarda Emrah'ın şu –tarihi- repliği var. “İnsanlar ateşe atılmış tomustan böceği gibi kendi içinde kıvrıldı”. Herkesin kendi iç hesaplaşmasını yaptığı dakikalar. Biz de sıramızın gelmesini bekliyoruz ve kulisten oyunu takip ediyoruz. O dakikalarda Emrah coşagelmiş, kendini kaptırmış ve yüksek sesle oynamaya başlıyor. Her şey mükemmel… “İnsanlar ateşe atılmış…” iyice sesi yükseliyor ve devam ediyor: “Tomristan göceği bigi gendü içinde kıvrıldı” Uzun bir es… Kuliste hepimiz yerlere düşmüşüz gülmekten. Hiç ses çıkarmadan gülmeye çalışmak hayatta en zor şeylerden biri. Gözlerimizden yaşlar geliyor, karnımız ağrıyor ama kimseden gık çıkmıyor. O anda sahnede hiç istifini bozmadan durmak büyük bir fedakarlık istiyor. Ha, bu arada fedakarlık demişken Giz'i anımsamadan edemeyeceğim.
Giz benim “Damdaki Keçi” adlı çocuk oyununda bir sezon boyunca çalıştığım öğrencimdi. Sınıfın en küçüğü olmasına rağmen (o zaman 6 yaşındaydı) enerjisiyle bütün arkadaşlarına yetişen, kendine güvenli, sahnede coşkulu bir oyuncuydu. Ve en çok da fedakar… “Damdaki Keçi” oyununu sahneye koyduğum yıl ben de Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 3. sınıf öğrencisiydim. Okulda pratik derslerde kullanmak üzere süt dişi lazımdı. İzmir'in altını üstüne getirmeme rağmen işime yarayacak bir süt dişi bulamamıştım. Tüm diş hastanelerini, poliklinikleri ve muayenehaneleri dolaşmam hiçbir sonuç vermemişti. Aklıma BTA geldi benim de. 7-8 yaşında oyuncularla çalışıyordum. (Süt dişlerinin değişmeye başlama yaşı.) Aynı haftasonu provanın sonunda bir süt dişine ihtiyacım olduğunu, dişi sallanan veya dişini çektiren olursa bana getirmesini söyledim. Ardından arkamı dönüp yine provaya dair notlarımı anlatmaya başladım. Aradan 1-2 dakika geçtikten sonra “öğretmeniiim!” diye bir ses geldi sınıftan. Sese yöneldiğimde donup kaldım. Çünkü Giz tüm sınıfın gözlerinin önünde yaklaşık 10 saniye içinde (sırıtan bir ifadeyle) en öndeki tavşan dişini sallaya sallaya, kanata kanata çekip bana uzattı. Bana doğru uzanmış minik bir el ve içinde kanlı bir diş. Gülümseyen, tombul yanaklı, ağzı kanayan bir kız çocuğu… Apar topar hemen kucaklayıp lavaboya koştuğumuzu ve kanamasını durdurmak için müdahele ettiğimizi hatırlıyorum. Ertesi hafta da onlarca diş geldi BTA'ya… Sonuçta derste ettiğim ufak bir laf biraz pahalıya patladı ve “Damdaki Keçi” ekibi dişsiz çıktı sahneye. Ben o sene Giz'in bana verdiği o diş sayesinde sınıfı geçtim. Kaç kişiye nasip olur ki böylesi masum bir sevgi gösterisine şahit olmak? O diş hala odamda ufak bir kutuda saklı. Ona baktıkça çevremizdekiler için ne ifade ettiğimizi görüyorum… BTA' da çocuk tiyatrosu yaptığım için mutluluk duyuyorum…
Bu öykülere her gün yenileri ekleniyor. Nuh'taki “ Zavalli Kati ”ler, Gılgamış'ta kuliste donla dolaşan “Fatik”ler, dibi sonu gelmeyen (Selin'in çeyiz sandığını andıran) “ Orhan Veli kutuları ” , "Güneşli Günlere Dair"de Nurtaç'ın ateş olmayan yerden çıkan “ cumanlar ”ı, "Fareler ve İnsanlar"da insanların “ kurunlarına ” sıkılan “ karşınlar ”, "Küçük Kara Samed"de “ ortanın ortasında ” kurulan kentler, At' ta Barış'tan çıkan “ hain ” sesleri, nam-ı diğer Doğaçcan'ın bitip tükenmeyen doğaçlamaları, "Şahmaran" da edilen " te-S-ekkürler , Senem'in kuliste patlayan fermuarları, Kayrak'ın açık kalan pantolon fermuarları, Fatik'in “ Sen de geliyon ha? ” soruları, Gılgamış'ın kareli çorapları, Valeria'nın inim inim inlemeleri, Sait Faik'in “ Auauauau ” ları, bize çok şey ifade ediyor. Biz birbirimizi seviyoruz… Tiyatroyu seviyoruz… Ama en çok birlikte tiyatro yapmayı seviyoruz… Bizi yalnız bırakmayın…
Sevgilerimle BTA Oyuncusu – Yönetmeni – Müzisyeni
Görüşleriniz için :
|
||