Paylaşmak Şekerden Daha Tatlı!

5. Yazı - 08.10.2007

 

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba!

Ne zamandır elim gidip gidip geliyor kaleme. Şöyle bir uzaktan bakıyorum boş kağıda. Biliyorum yazmam gerekiyor. Daha da önemlisi yazmak istiyorum... Ama tam o sırada ya bir hasta geliyor, ya da bir telefon çalıyor en acilinden.

Hayattaki öncelikleri sürekli değişiyor insanın. Sonu olmayan bir maraton gibi hayat. Ve sanırım "iş" en acımasız yarışçı bu koşuda. Durup dinlenmek bilmiyor. -En azından (ve umarım) bugünlerde- önüne hiçbir şeyin geçmesine izin vermiyor. Bu ülkede yaşarken sanatla nefes almaya çalışmak, ayrı bir çaba gerektiriyor.

 Öğrencilik yıllarımın güzelliği aklıma geldi bu yazıyı yazarken. (Zincirleme düşünceler vardır ya birbirini çağrıştıran... Ardı ardına uzanan...) Hiçbir mecburiyetin olmadığı, sınırsız saatlerin gönül rahatlığıyla geçirildiği, dostlarla süresiz görüşülebilen, dakikaların sayılmadığı zamanlar. Mecburiyetlerin ve büyük sorumlulukların olmadığı günler. Malum; okuldan mezun olalı 2 sene oldu. Ama öyle hızlı başladı ki her şey, ben bile anlamadım etrafımda olup biteni. Bir koşturmanın içinde buldum kendimi. (Bu farkındalıklar aslında hayatı güç kılan. Bilmemek gibisi var mı?)

Sonra; apar topar gidilen askerlik, Samsun'da ve Diyarbakır'da geçirilen koca bir yıl beni BTA'mdan ayrı tuttu yeterince. Burada biteceğini sanmıştım ayrılığın. Özlemim hafiflese de maalesef bitmedi tamamen. Biliyorum; BTA'da ne kadar zaman geçirirsem geçireyim oraya özlemim asla bitmeyecek, belki de bu duyguya alışmam gerekecek.

Hayatta ne yapıyorsa insan severek ve tutkuyla yapmalı bence. Ben şanslılardanım herhalde. Mesleğimi sevdim.(Hala bilmeyen varsa,söyleyeyim,ben bir diş doktoruyum.) İnsanların acılarını dindirmek beni rahatlattı, onurumu okşadı. Sahneyi çok sevdim. Bana ait olmayan dünyaların kapısını açtı hep. Sürekli bitmeyen bir okulda yeni şeyler öğrendim. Oyunlar; hayatım boyunca hissedemeyeceğim duyguları tattırdı bana. Üstelik defalarca. Birlikte üretmeyi, başarmayı ve alkışı paylaşmayı sevdim BTA'daki dostlarımla.

Bu küçük sihirli yeri seviyorum. Sevdiğim çok insan var BTA' da. Yanındayken mutlu olduğum, huzur bulduğum ve varlıklarıyla beni değerli kılan insanlar var. Çok kalabalık bir ailenin içinde hissediyorum kendimi orada. Bazen şefkatli bir abi oluyorum BTA'da, bazen de bir öğrenci. Bazen sürekli sızlanan bir kardeş, bazen Emre hoca, bazen oyuncu, bazen müzisyen... Bu kadar özgür hissettiğimiz kaç yer var hayatta? Ya da BTA'mız olmasa, o büyük boşluğu dolduracak başka neyimiz var ki ceplerimizde? Belki de bu yüzdendir ona bu denli kuvvetli sarılışımız? Bizi sıradan olmaktan ayırıyor BTA, üretmemize olanak veriyor. Ve ürettiklerimizi paylaşmamıza... BTA'da paylaşmak şekerden daha tatlı! Biz; yeni bir oyun yazıldığında hocanın etrafında oturup onun ağzından oyunu dinlemeyi, bir oyunun ilk gösterimini beklemeyi, yeni bir besteyi dinletmeyi, sahnede her defasında yeni bir ruhta vücut bulabilmeyi seviyoruz. Yeni yüzlerle tanışmak, BTA'mızı alt kuşaklara tanıtmak, birçok genci sanatla; BTA'da tanıştırmak bizi çok mutlu ediyor.

Elbette tüm BTA'lılar için ayrıcalıklı bir yer o “dünyanın en büyük 85 metrekaresi”. Benim için de öyle. Geriye dönüp baktığımda çok özel anılarım var BTA'da. Üniversitede okurken geceleri oyundan sonra bir evdi BTA benim için. Oyundan sonra kostümlerimizi değiştirip sahneyi temizlerdik ve sahnenin üstüne uyku tulumlarımızı serip yatardık. Oyunun kritiğini yaparken uyuyakalmak çok ayrı bir keyifti. Hatta öyle bir keyifti ki Hayrettin Hoca da bizimle defalarca kalmıştı :)

Vize ve final dönemlerimde de kütüphane olarak kullandığım bir yerdi BTA. Oyunlardan sonra sabaha kadar her yana saçılmış notlarımın arasında sınavlara çalışırdım. Esir aldığım Fatih ve Uğur başta olmak üzere BTA'lılarda Emre abilerine sabaha kadar kahve taşırlardı. (Ve Sevil ablamın o nefis kekleri elbette. Hepsine müteşekkirim:)) Uzaktan bakınca gerçekten çok hoşuma gidiyor bu gördüğüm resim. Üzerimde kostümlerim, yüzümde makyaj, önümde ders notlarım, ağırlaşmış göz kapaklarım. Ertesi gün sınavım var ama ben mutluyum...

Şimdi de yine bu hikayeler yaşanıyor BTA'da. İsimler değişiyor sadece. Ama o resimdeki inanmış çocuklar hep aynı. Umarım da hiç bozulmayacak. Evet, artık ezberlerimi ve bestelerimi BTA'da değil klinikte yapıyorum. Evet belki eskisi kadar zaman geçiremiyorum BTA'da... Ama olsun! Amaçlarımız ve inançlarımız değil mi bizi bir arada tutan... Her geçen gün yoluna hızla devam eden BTA trenine bir uçtan yapışabiliyorum ya hala. Benden mutlusu yok...

Hiç unutamadığım bir anım var ki yeri gelmişken bahsedeyim. Yıl 2002. Sezonun ortasındayız. Oyunlar ve provalar son hızla devam ediyor. Okuldan çıkıp BTA'da alıyorum soluğu, biraz uyuyorum ve protez ödevimi yapmaya başlıyorum hemen. Bir yandan da akşam için hazırlanıyorum. Ömer Hayyam adlı oyunu oynuyorduk. Ben Nizamülmülk'ü oynuyorum ve ışıltılı parıltılı bir kostümüm var. Yerlere kadar uzanan kaftanım. Bir yandan da ocağın başına oturmuş teslimi yaklaşan protezimi bitirmeye çalışıyorum. Sinem bir yandan dürtüklüyor Emre abi saçımı yap diye, diğer yandan Uğur sesleniyor Emre abi makyajlar yetişmiyor diye tam bir koşuşturma halindeyiz. Kucağımda protez diğer elimde tarak bir elimde de makyaj aletleri var. Tam bu sırada kapı açılıyor. Lokantacıdan söylenen yemekleri getiren garson içeriye giriyor. Ve sadece bakıyor. Yaklaşık 3-4 dk bakıyor hiçbir şey demeden. Sonra dışarı çıkıyor tabelayı okuyor ve tekrar girip bakıyor içeriye. (O ifadeyi sadece bir tren anlayabilir bence.) İnsan "bomboş" kelimesinin içini ancak bu kadar doldurarak bakabilir. Sonra ağzından şu tarihe geçen cümle çıkıyor : "Abi burası ne ya?"

Orası BTA işte. Benim ilk çiviyi çaktığım yer, ilk kez elime bez alıp koltuklarını heyecanla sildiğim, ilk kez duvar boyadığım, ilk kez ampul taktığım, ilk kez elektrik-su faturasını yatırdığım yer. Ve şu anda hatırlayamadığım birçok ilk şeyi bana yaşatan, hayat gibi bir yer. "BTA"... Üç harften çok öte bizler için. Huzurumu borçluyum oraya... Varsın hasta kayıtlarımın arasından metinlerim çıksın, varsın röntgenlerin ucuna şiirler ataçlanmış olsun, varsın bagajda kostümle önlük yan yana dursun... Ama İyi ki BTA hayatımda var ve dua ediyorum ki hep olsun!

Sadece güzellikler değildi bu yaz bizi bir araya getiren. Bu yaz çok acı bir olay yaşadık BTA'mızda. Sakine ablamızı kaybettik... İlk kurulduğumuz günlerden beri bizi destekleyen, bize inanan Sakine ablamız, 5 ağustos 2007'de geçirdiği 2. kalp krizine yenik düştü. Onun bu acı haberi yazın hepimizi derinden sarstı. Hala acısını kalbimizin en derininde hissediyoruz ve inanamıyoruz olup bitene. BTA'ya inanan, oradaki çocukların gözlerine umutla bakan Sakine abla sanki hala aramızda. Sanki bir oyun çıkışında fuayedeki karanlık köşeden çıkıp sarılacak gibi geliyor. Yine "Afferim çocuklar" diyecek. Hepimizi kucaklayacak... Onu, ve bizim için yaptıklarını asla unutmayacağız.

Hayat ne tuhaf... İyi ve kötü olaylar kucak kucağa geliyor önüne. Güzel şeyler; güzel günlerin yaklaştığına inandırıyor insanı. Bu müjdeyi de ben vereyim tüm BTA ailesine... Her yıl olduğu gibi bu sene de BTA'lılar ÖSS savaşından zaferle çıktılar. BTA, Boğaziçi Üniversitesi'ne, Mimar Sinan Üniversitesi'ne, Ankara Üniversitesi'ne, Yaşar Üniversitesi'ne ve Dokuz Eylül Üniversitesi'ne öğrenci gönderdi. Mutluyuz... Gururluyuz...

Şöyle bir baktım da yazım almış başını gidiyor. Yavaş yavaş toparlayalım bakalım. Son günlerde yine bir koşuşturma başladı BTA'da. Eee malum; 2007 - 2008 sezonu açılıyor ve biz sizlere yine yeni oyunlar hazırlama telaşında ve heyecanındayız. Bir yandan da açılan kış kurslarının koşuşturması var. Yaz boyunca özlediğimiz kursiyerlerimizle 3 aylık bir aradan sonra tekrar bir aradayız. Yeni oyunlar, yeni oyuncular, yepyeni telaşlar ve heyecanlar… Bizimle kalın...

Emre İpor

BTA Yönetmeni - Oyuncusu - Müzisyeni

Görüşleriniz için : emreipor1@hotmail.com