Duyuyorum - Anlatamıyorum (Konuşuyoruz Ama "Ne"ce Konuşuyoruz?) 6. Yazı - 10.01.2008
Merhaba BTA'lılar. Uzun zaman girdi araya biliyorum. Hoca'nın ve yazılarımı takip eden "arkadaşlar"ımın inceden inceye sitemleri sayesinde işte yeniden beraberiz. Yazılarım "köşebaşında" kaçamak buluşmaları anımsatıyor bana. Belki de bu yüzden bana daha lezzetli geliyor yazmak. Bekleyişi heyecan veren, göremediğin sevgilini özlemek gibi. Bu sezon o kadar yoğun geçiyor ki.( Şükür.Ne mutlu ...) Her an yetiştirmem gereken bir şeyler var. Pazar hariç her sabah 6 da başlıyorum güne. Sabah 8 gibi klinikte hastaları karşılamaya hazır ve nazırım. Hasta bakma aralarında akşam saat 19'a kadar bilgisayarda yetiştirebildiğim işler dışında bu saatlerim tiyatral anlamda ölü. Oysa yapılması gereken yeni besteler, ezberlenmesi gereken metinler, yorumlanacak roller, okunacak kitaplar, tasarlanması gereken sahneler, müzik seçkileri, dramaturji dosyaları beni bekliyor. Ayrıca televizyon kanallarıyla yapılması gerekli olan görüşmeler, gazetelere yollanacak bültenler, oluşturulacak festival programları, internette yapılacak güncellemeler bu işin rutinleri arasında. Bir de yeni ve güzel telaşlar eklendi hayatımıza. Mesela yetiştirmek için gayret ettiğim iki tezim var. Biri, iki buçuk yıldır üzerinde çalıştığım ve artık tamamlamak üzere olduğum " Tiyatroda Makyaj" tezi. Bir diğeri de "Rönesans'ta Saray Kostümleri" çalışmam. E bir de konser telaşına tutuştuk ki sormayın! Arada bir seyircimizle beraber şarkı söyleyeceğimiz geceler düzenleyelim istedik. Hem BTA şarkıları hem de herkesin bildiği güzel parçalarla eğlenelim istedik. Onun verdiği repertuar telaşı, düzenlemeler ve prova çalışmaları... E bir de yeni bir bebeğimiz var. "Avrupa Birliği" adını verdiğimiz Sevil Abla'mızın önderliğinde yürütülen özel çalışmamız da çok heyecanlandırıyor bizi. Uykunun benim için "zaman kaybı" anlamına geldiği günlerdeyim. E bu yoğunlukta birazcık gecikmişsem de hoşgörünüze sığınıyorum.
"Avrupa Birliği" çalışmamız yeni olsa da BTA'nın oyunları 2005 senesinden bu yana Avrupa'da oynanıyor...
Biliyorum ki sevgili BTA'lı arkadaşlarım, gün hepimiz için 24 saat. Elimizdeki en değerli şey zaman ve bizi kurtaracak tek şey "çalışmak". Elbette hepimizin apayrı hayatları ve o hayatlarında bin bir türlü telaşları var. Benim de bir aile hayatım var. Onlarla geçirmem gereken (ve çok keyif aldığım) saatler var. Bunun dışında bir iş hayatım, hastalarım, iş arkadaşlarım, meslektaşlarım, katılmam gereken mesleki toplantılar ve kongreler var. Halen görüşmeye devam ettiğim okul arkadaşlarım ve beni her konuda destekleyen kız arkadaşımla paylaştığım özel bir hayatım var. Parmak sallayarak öğüt veren bilmiş söylemlerden nefret ederim ama bana kalırsa asıl mesele yaşam akıp giderken, BTA'ya da hayatımızda hak ettiği yeri verebilmekte. Şarkıda dediği gibi "işime gelmeyince hep hayatın kendisi sebep" olmamalı, kendimizi kandırmayalım. Unutmamalı ki bu işe dört elle sarılan arkadaşlarımızın hiçbiri ferah ve bolluk içinde yapmıyor işlerini. Ama mesele hedefi gözüne kestirip, bu uğurda mücadele ruhunu yüksek tutmakta…Tırnaklarını geçirip de koparmakta... O sebepten ( inandığım için ) şu anda saat 5' i gösteriyor ve ben güne 1 saat daha erken başlıyorum yazımı yetiştirebilmek için...
Koca ordudaki tek BTA'lı manşetlerde...
Bir BTA'lı gittiği heryeri değiştirebilmeli. Ne kadar kalabalık olursa olsun farkını ortaya koyarak farkedilebilmeli. Hangi işi yaparsa yapsın en iyisini o yapmalı bence. Öğrenmenin sonsuzluğunu bilmeli ve her anını kendisini daha çok geliştirebilmek için harcamalı. İlerlemeyen, yerinde sayan bir zihniyet bize ait olamaz... Kaldı ki gerilemek, gittikçe körelmek BTA'ya ölesiye uzak... Bir adım öteye gitmemizi engelleyen ayak bağı (süprüntü) temizlenmedikçe ilerleme söz konusu olamayacaktır. Ancak elele vererek BTA'mızı ilerletebiliriz arkadaşlar.
Diyarbakır'da askerlikte geçen bir yıl boyunca yaptığımız görüşmeler neticesinde BTA, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi'nde...
"Bibersapı Köy Kadınlarını Kalkındırma Derneği" oyunumuz sahnelenmeye başladı. Hoca, Uğur ve ben ekibimizi çok seviyoruz... Heyecanlı, beraber üretmeyi seven, özverili ve iyi niyetli buluyoruz her birini. Bize verdikleri bu güzel ışık yeni oyunumuzda yol gösterici oldu bize. Yıllar önce oynadığımız ve çok özlediğimizi fark ettiğim "Orhan Veli" yi sahnelemeye cesaret ettik. Bir süredir onun güzel dizeleriyle geçiriyorum günlerimi. Bu yazıma ışık tutan dizeleri başlık yapmam ondan... Bu yazımda "söylemek istediklerimizi" ve ne kadar anlaşılabildiğimizi irdelemek istiyorum. (Aslında öğrenmek de istiyorum.) Söz gelimi merak ediyorum bu uzunca girişin kimlere neler ifade ettiğini? Ben söyleyeceklerimi söylediğimden eminim de ne kadarı anlaşıldı dediklerimin?...
Köy Enstitüleri mantığını benimseyen BTA...
Bu konuyu düşününce aklıma çok güldüğüm bir anım geldi. Yıl 2003. "Ume" adlı oyunu çalışıyoruz. Her oyun öncesinde artık gelenek haline gelmiş motivasyon konuşmasını yapıyorum. BTA'da oyun sahnelenirken kuliste bekleyen oyunculara kızmakla beraber bunu heyecanla, sahne üstündeki arkadaşlarını merak etme dürtüsüne yormuşumdur. O zamana dek yaptığım rutin uyarılardan biriydi yine; "Arkadaşlar, lütfen kırmızı kulis ağzında bekleme yapmayın." Daha ateşli ve şiddetli uyarılarımın yanında çok masum kaldı sanırım bu cümle. O gece yine oyuna başladık. Kumanda odasından oyuncularımın kulis ağzında bekleşerek oyunu izlediğini fark ettim. Çok sinirlendim ve "Tiyatro Tanrısı"ndan akıllarını başlarına getirmelerini diledim. Dilek bile değildi. Sadece dediğimi önemsemedikleri için bir musibet istedim. Nereden bilebilirdim bu dileğimin bir beddua kadar etkili olacağını? Oyun devam ediyordu... Söylenmemin üstünden 10 saniye geçmedi...( D1) sırasında oturan çocuk seyircimizden tuhaf hıçkırıklar gelmeye başladı. Hıçkırıklar zamanla gurultuya ve bir sonraki aşama olan öğürtüye dönmeye başladı. Salonda tuhaf bir sessizlik, oyun sürüyor (D1)deki seyircimizden çıkan öğürtüler salonu çınlatıyor. Çocuk daha fazla dayanamamış olacak ki ağzını tutarak kulisteki tuvalete yönlendi. Ve tam kulis ağzında benim bekleşen ve söz dinleyen oyuncularımla yüzleşti. Tam o sırada kumandadan duyulan ses: Şlap şlap (Yere dökülen kusmuk sesi). Oyuncularımın "ıyyyk bu ne böyle / İnanmıyorum kafama kustu.. vb." fısıltı cümleleri. Devamında 45 dakika daha devam eden bir oyun ve kafasına kusulmuş halde oyunu bitiren oyuncular!
Beş saniyede karanlıkta atılan bir ok elmayı tam ortasından nasıl deler? Çalışmak... Üretmek...
Söz dinlemek önemlidir. Hele sizden deneyimli birinin sözleri çok daha önemlidir. Hayrettin Hoca'nın defalarca yinelediği ve benim kulak ardı ettiğim birçok şey başıma gelmiştir. Tecrübeyle sabittir. Geçtiğimiz sezon "Kazboğan" oynuyoruz. Ben de dişçi "Taki Bey"i oynuyorum. Aslında doktor olmayan ama doktor geçinen bir şarlatan Taki Bey. Espirili olsun diye de alüminyumdan ön dişlerime diş yapmıştım. Dişleri genel prova öncesi Hoca'ya gösterdim. Hayrettin Hoca dedi ki ;"Emre, sen bunları yapıştır istersen, bak yoksa çıkar..." Hiç dinler miyim? Elbette hayır! "Şimdi yapıştır sonra da uğraş çıksın diye falan, ne gereği var ya Hoca da amma pimpirikli" diye geçiriyorum içimden. (Çok biliyorum ya!) Genel provada hiçbir sorun olmadan alüminyum dişlerimi kullandım. Prova sonunda da övünerek "Bak Hoca gördün mü hiçbir şey olmadı!" diye göğüs kabartıyorum. Hoca da "Peki Emre sen bilirsin ama bak sorun olursa karışmam dedi..." Birkaç gün sonra... İlk gösterimdeyiz. Kuliste hazırım, konsantrem tam. Enerjimi topladım sahneye çıktım. İlk repliğim "Merhaba!" ile dudaklarımın arasından dişlerimin fırladığını fark ettim! Son bir hamleyle dudak ucumda yakaladım dişleri ve hemen sırtımı dönüp alıp bir kenara attım. Güç bulabilirsek oyuna devam edeceğiz. Sahnedekilerden destek almaya çalışıyorum. Mahmut'un gözü seğiriyor gülmemek için. Sonra en büyük hatayı yapıyorum ve Barış'a dönüyorum. Barış'ın tikler halinde seğiren elmacık kemikleri ve titreyen köfte dudakları durumun ne kadar gülünç olduğunun göstergesi. Konsantrasyonum sıfıra iniyor. O gün sahnede bana kalan miras, mahcubiyet ve sırtımdan kıçıma doğru dökülen terlerden ibaret. (Büyük sözü dinlemez misin sen?)
Bu oyunu özlemişiz sanki?...
Bunlar laf dinlemeyen kişinin başına gelince çeşitli çıkarımlar yapabileceği ve ders alabileceği öyküler. Ama “anlaşıl-a-mamak” var ki en fenası o... Söylüyorsun ama anlaşılmıyorsun... Leb demeden leblebiyi anlayan bir arkadaşımız vardı. Kulakları çınlasın Emrah'ın... "Küçük Kara Samed" adlı oyunu oynuyoruz. Oyunun bir tablosunda ortaya bir tas çorba konuyor ve sahnedeki herkes aynı tastan çorbayı içiyor. Bu yüzden 1 tas çorba yeterli. Biz de her oyun öncesinde BTA'ya yakın olan bir lokantadan 1 tas mercimek çorbası alıyoruz ve işimiz halloluyor. Yani halloluyor-du o talihsiz güne kadar. Meğer Hoca en büyük hatayı bunu Emrah'tan istemekle yapmış... Hoca içerden Emrah' a sesleniyor: "Emrah! 1 tas mercimek çorbası al ve gel!" Söylenen gayet açık ve net değil mi? BTA'dan ayrılan Emrah 10 dakika sonra elinde koca bir poşetle dönüyor. Hepimizde şaşkın bir ifade. Poşeti açıyor ve 1 kilo mercimek çıkarıp uzatıyor. (!) Hepimiz şoktayız. Hoca "Emrah! Ben sana mercimek mi al dedim, mercimek çorbası al dedim oğlum" diye söylenince içimizden biri kimdir belli değil "Hem de siyah mercimek almış, bir kere mercimek çorbası kırmızı mercimekle yapılır" diye hayatının en talihsiz cümlelerinden birini ediyor. Emrah "Ha tamam ya öyle desenize ya!" diyerek fırtına gibi çıkıyor. 5 dakika kadar sonra yine elinde bir poşetle içeri dalıyor Emrah. Poşeti açıyor ve içinden bir poşet kırmızı mercimek çıkıyor. Hepimiz kahkahalara boğulurken Hoca sakin sakin :"Emrah mercimek çorbası al da gel!" diyor. Emrah "Ha öyle desenize ya" diyerek tekrar BTA'dan çıkıyor. Birkaç dakika sonra Emrah yine geliyor. Elinde bir paket hazır çorba! Yüzünde son derece sevimli bir ifade : “Mercimek”…Artık bunu görünce kimse tutamıyor kendini. Hoca'nın sesini duyuyorum gülüşmeler arasından "Ya Allah rızası için biri gitsin de bir tas mercimek çorbası alsın!"
Yeni Asır Tv "Sanatçı" programı çekimleri... BTA bilinmesi gereken bir kültür hareketidir...
Sadece tiyatroda değil, bu yazıyı yazmayı düşünürken neleri yanlış anlıyoruz diye merak ettim. Herhalde bu sıralamanın en başında yanlış anladığımız şarkı sözleri geliyor... İlkokulda "okut, öğret beni hayet" le başlayan müzik dağarcığımızın güzide örnekleri :
Diyeceğim o ki; aslında sadece karşımızdakinin anlayabildiği kadar anlaşılıyoruz. Biz kendi içimizde çözelim her şeyi varsın gerisi olmasın. Hepimiz BTA'mıza yürekten inanıyoruz şüphesiz... Birbirimize yaslanmaya ihtiyacımız olan şu günlerde kaçımız bunu gerçekten dile getirebiliyoruz? Sözcükleri ard arda sıralamak yetmiyor bazen, kaçımız gerçekten başarabiliyoruz hissettiklerimizi ifade etmeyi? Bilmiyorum ama bu karanlık sularda içine isteyerek bindiğim BTA teknesinin idealist duruşunun bir parçası olabilmek için kürek çekmeye devam edeceğim. Gerek bazen akıntıyı sırtıma alarak, gerekse hayranı olduğum bu mücadeleye bilerek bilmeyerek saygısızlık edenlere karşı inadına üreterek. Üretmek karamsarlığı yenmenin tek yoludur diye öğretmedi mi bize Hoca? Neyi bekliyoruz o zaman? Hadi…Hadi …Beni gerçekten anladınız mı? Anlamadım, ne dediniz? Ne?
|
||||||