BİZİ SANAT KURTARACAK

         Merhaba BTA' lılar;

         Karanlık, çok karanlık günlerden geçiyoruz millet olarak öyle değil mi? Güne başlarken “Günaydın” demek bile düşündürüyor artık bizi. Gün bir türlü aydınlanmıyor çünkü… Soysuz bir karanlık içinde elinde sönmeye yakın bir mumla orayı burayı aydınlatmaya çalışan bir avuç insan kaldık. Her gün de azalıyoruz üstelik. Gözlerine çekinmeden bakıp konuşabildiğimiz kaç dost kaldı etrafımızda? Önceden beşer onar yüzleri gözümüzün önüne gelen kim varsa artık tek tek sayılabiliyor. İnandığımız, bizi var eden ne varsa ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Neden? Çok tatlı uyuyoruz da ondan! Uyandırmaya kıyamıyorlar bizi!

         Farkında mısınız, artık şaşırmıyoruz hiçbir şeye. Şaşırmayı unuttuk.  Şaşırmak bir yana duyar duymaz kanıksayıveriyoruz hemen her duyduğumuzu. Ama sindirim sistemimiz muazzam, midemiz epey genişlemiş. Gazetelerde fal okur gibi okuyoruz olanı biteni. Ki zaten gözümüzün önünde olup bitenlere şahit olmasak dünyadan haberimizin olacağı da yok. Merak etmiyoruz ki! Çünkü bize söylenen popüler yalan; tarihimizin en parlak günlerini yaşadığımıza dair.

         Bir süredir BTA’ nın genç sınıfında Bertolt Brecht’in “Dinsizin Paltosu ” isimli oyunu çalışıyoruz. Ortaçağ’da engizisyonun egemen olduğu günlerde, aydınlık bilim adamlarının saçma sapan bahanelerle “büyücü ve cadı” olarak yargılanıp yakılmasını konu alıyor oyun. Ne tanıdık bir hikaye… Ortaçağ zihniyetine kurban edilenler, bugün bizim yolumuzu aydınlatanlardır aslında. Bugün; düşünen, bilimin ışığında ilerleyen, özgürlüğe inanan ve bu topraklara hizmet edenler neredeler? Neden yoklar? Ve neden gün be gün azalıyorlar? Çünkü bizler, onların ışığına inananlar onlar kadar yürekli savunamıyoruz ortak düşüncelerimizi. Herkeste “aman sen sus, eğer koşullar düzelirse sen de dahil olursun” durumu! Bir korkmuşluk… Sinmişlik… Bizi silkeleyip kendimize getirecek bir etki arıyoruz sürekli, ama kendimize gelmemiz için çabamız sıfır! Dipteyiz artık, yere hızla basıp yükselme zamanı! Hepimiz için!

         Ne yapabiliriz demeyin? Onca çok iş var ki ucundan tutulacak. Anne babaysak iyi çocuklar yetiştirelim. Ona parmak sallayarak öğüt vermeyi bırakalım artık! Şimdiki çocuklar çok hızlı... “Kitap oku tamam mı?” demek yerine alıp elimize bir kitap okuyalım. Önce kendimizden başlayalım bu yolculuğa. Bizi insan eden şeylerin sıcaklığını yeniden hissedelim… Sanata mutlaka ama mutlaka zaman ayıralım! Şarkı söyleyelim, resim yapalım, fotoğraf çekelim, tiyatro, sinema izleyelim! Sanatı tüketelim! Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ne, Emek Sineması’na, Atatürk Kültür Merkezi’ne olanlar yetmedi mi? Onlar için “atıl ve boşuna” olan şeylerin aslında ne kadar işlevli olduğunu gösterme zamanı gelmedi mi? Sizler “iyi” ve “kaliteli” sanatı tükettikçe; bu, ülkenin sanatçılarını çalışmaya zorlayacak, daha iyi işler yapmasına ön ayak olacak! Hiç unutmayın! Bizi sanat kurtaracak!

         Yaşadığımız hayatı yönetme yetkisi bizde, nasıl istiyorsan öyle yaşamakta, ne istiyorsak onu yapmakta özgürüz kuşkusuz! Yönetilme şeklimizi ve bizi yönetenleri seçebiliyoruz elbette! Bir deliğe kapatılsalar da bizi temsil edenler var çok şükür! Zamanında darbe yapanların dışarıda elini kolunu sallayarak dolaştığı ama şimdi darbe yapmayı düşündüğü iddiasıyla hapislerde çürüyenler bu ülkenin yetiştirdiği komutanlarımız değil mi? Bir asker oğlu olarak Genel Kurmay Başkanı’nın tutuklu olması beni derinden yaralıyorş ya sizi? Bu ülkemiz için uluslararası arenada prestij kaybı değil mi? Nasıl görünüyoruz uzaktan? Nasıl görüyorlar bizi? Bizim için “ne” diyorlar acaba?

         “Biz” gibi olmayı başarmalıyız önce! Türkçemizi sahiplenmeliyiz! Ne zaman ve nasıl bu hale geldik diye düşünmeliyiz! Petros’un Savaşı oyunumuzun sonunda bir seyircimizin söylediği şey yankılanıyor hala kulaklarımda: “Keşke şimdiki kuşatmalar da eski kuşatmalar gibi delikanlıca olsaydı. O zaman çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, demeden hepimiz kuşatıldığımızı anlar ve sonuna dek savaşırdık” demişti. Yüreğim iki taşın arasındaymışçasına ezilmişti. Sanatın birleştirici ve aydınlatıcı gücünü tüm kalbimle hissetmiştim! İşte bu yüzden demiştim; işte bu yüzden oynamalıyız! Bu yüzden durmadan yazmalıyız. Bu yüzden sesimiz çıktığı sürece anlatmalıyız olanı biteni. 51 kişilik küçük oda tiyatromuzda gün gelse (umarım hiç gelmez) bir kişi için bile olsa onlarca kişi sahne almalıyız. Belki de bizi bir adım ileriye taşıyacak olan BTA’ lıdır o kişi çünkü.

         Bir yerden başlamalı dedim ben bu hafta ve yazmaya başladım bu köşede. Olabildiğince sık yazacağım dedim, hayat el verdiği müddetçe inatlaşacağım dedim. Hocamdan yardım istedim, etti… Şimdi de sizinleyim… Siz de katılın bize ve ailemizi genişletelim! Sanatla daha doğru ve aydınlık günler için. 17 Nisan’da diyeceğimiz gibi “Güneşli Günler” için bir araya gelelim…