KARINCALARIN SAVAŞI

08.12.2006 - 1. Yazı

Hepinizi selamlıyorum... Yüreğinizden şefkat, kafanızdan yaratma şeytanı eksik olmasın.

 

       Ters Köşe' nin ilk yazısı bu. Açıkçası çok da düşünmedim ne yazayım diye. Çünkü on beş binlere dayanan ziyaretçi sayısıyla, BTA sitesi belli bir takipçi kazanmış durumda. Kuşkusuz bu takipçiler bizim idealist mücadelemizi destekleyen insanlar. Bu yüzden içimizi acıtan, burkan , sindiremediğimiz ya da olma ihtimaline inandığımız, sanatta özensizlik ya da uyuşukluğa inat değiştirebilme gücüne değinen yazılar, belgeler, fotoğraflar içeren, “ters” şeyleri konu yapmayı istiyorum köşemde. Samimi olsun, birilerini bireysel mücadelenin zavallılığından, toplumsal mücadeleye çağırsın yeter. Ama bir uyargan, bir buyurgan, bir tuhaf edalar içinde olmasın aynı zamanda. Şımarmasın. Hedeften şaşmasın. Bu yüzden eleştiri, görüş ya da fikirlerinizi beklerim. Hadi uzatmadan ilk yazıma başlayayım.

Bu yazıda size çocukedebiyatını ilgilendiren bir yazı yazacağım. Ama siyasetin, bir nehir olan ülkesanatını nasıl etkilediğine hayretle tanıklık edeceğiz. Üstelik bunu minicik birçocuk kitabı üzerinden yapmayı deneyeceğim.

Kitabınadı, “Karıncaların Savaşı”. Yazarı bir öğretmen. İzmir Gazi İlkokuluöğretmenlerinden Mürüvvet Kendir. Kitap ilk kez 1951 yılında İzmir'de basılmış.İlköğretim çocuklarının hayat bilgisi dersine destek olan, doğayı sevdiren ya dadaha derinden tanıtan bir çocuk kitabı... Şimdi ne var bunda değil mi?İzleyelim.

Günümüzde (Allahaşükür) Nobel bile alan yazarlarımız varken, ülke edebiyatının aldığı yoludüşündüğümüzde yüreğimiz kabarıyor. Kitapçı vitrinleri yeni yayından geçilmiyor.İnternetten her bi'şeyi bulabiliyoruz. Televizyon bizi istemesek de nasıl dabesliyor değil mi? Öyleyse artık bilgiye ulaşmak çok kolay. Okumaya ne gerek varki?... Size de tuhaf gelmiyor mu; kitaba daha çok ihtiyaç duyduğumuz 1980' lerekadar Nazım, Yunus, Mevlana, Yaşar Kemal ve birkaç kalem daha dünya yazarıolabilmişken ve üstelik internet, televizyon bu kadar yaygın değilken bugünokunanlar hala aynı kişiler?

Bugün “naylongündemler” ve yayıncıların pompalamalarıyla; şizofren karakterler, aşiret,mafya, intihar kokan aşklar, sapkınlık, çağdaş kaderciliği gazlayan, faladayanan ya da fantastik çalışmalar, hafiye öyküleri, kuşku merkezli yayınlar,homoseksüel özerkliği, Atatürk'ü ve Atatürkçülük' ü yeniden keşfettiren kitaplargibi yayınlardan geçilmez oldu ortalık.

Şimdiiiiiii...bana bir suçlu gerek. Bedri Rahmi ne demiş; “... gülmeyi unutmuşlar, yüzlerinebaksana! O canım sevinç pırıltısı düşmüş gözlerinden. Paramparça, tuz buz...Bizim insanlarımız böylesine kara gülmezse, birimizden biri suçluyuz.” Biz,edebiyata bir pencere açalım, himmetli ve her şeye aklı eren insanımız ötesinidüşünsün.

Yıl 1951. İzmir'debir çocuk kitabı yayınlanmak üzere. Kitabı bir öğretmen yazmış. Mürüvvet Kendiröğretmen. Kitap önce, İzmir Merkez Pedagoji Danışma Kurulu'na gidiyor. Kurulkitabı okuyor ve görüşlerini bir rapor olarak ilan ediyor. (Bakın işte yan sütundaki PedagojiRaporu) Diyor ki; doğayı tanısın çocuk. Hem zevk duysun, hemde hayat bilgisi dersini daha çok sevsin. (Dersini daha çok sevsin) Sonra diyor kirapor, bu kitap “adapte değildir. Bize göredir.” (Bize göre.) Sonra dil konusu. “Kulağıtırmalayan, ağdalı deyimlere rastlanmamaktadır.” (Yani ;Türkçesi doğru ve iyidir.) (Bir de “slm”,”nbr”,ler aklıma geliyor da... Tövbe yarabbim.)

Şimdi günümüzedönelim. 56 yıl önce önemli olan bu ayrıntılar şimdi önemsiz mi? Tabi ki herkes“şimdi de önemli, ne var?” diyecek. Ama şu kitap kapaklarına bir bakalım mı?Bakın işte aşağıda. Biri (1951 baskı olan) insanın içini açan, bahar kokan,çalışan karıncalar, çiçekli ağaç, şu bu... yani pastel renklerle işlenmiş hoşbir resim. Ressam öğretmen Kadri Atamal çizmiş. Ya diğeri neyi kapak etmiş? 1985yılında Karınca Matbaası' nın bastığı kitabın kapağındaki ayrıntılara birbakalım. Kılıcı kanlı bir karınca, ötede sinirli bakan karıncalar ordusu.Mızrağından kan damlayan bir savaşçı karınca. Ve daha dikkatli bakalım.Orduların ucu bucağı yok. Taa dağların ardına kadar uzayan silahlı, savaşçıkarıncalar. Dağların üstündeki renge bakalım. Çikolata sosu ya da asfalt gibigörünen iç karartan bir renk... Bakın aşağıda işte, aynı kitabın 1951 ve 1985baskılarındaki kapakları... Peki, değişen neydi? Burası 1951'de de Türkiye'ydi,1985'te de... Şimdi de... Değişen şu bence; biz toplumu ilgilendiren her şeydeolduğu gibi, “duyarlılığımızı ve özenimizi” yitirdik. Daha saldırgan, dahavahşi, daha bencil ve sosyal kültürden uzakta, “köşe dönmekten” başka düşüolmayan insanlar olduk.

Benim içimde bir şeyler kopuyor. Sizi bilmem ama ben bunları sindiremiyorum.Acıyorum, n'apayım? Bir öğretmen olarak ardımdan gelen çocukların, tuhaf tuhafkonuşmasına, okumamasına, düşünmemesine, bunca gaddar ve bencil yetişmesinedayanamıyorum.

1980 kuşağı ikinci neslini üretirken, “o güzel insanların, ogüzel ülkelerine hizmet üretmek için verdiği mücadeleyi” özlüyorum. Bazen, yoldayürürken sırayla tabelalara bakıyorum. Yarısından çoğu yabancı isimler. Dönüptelevizyona bakıyorum sonra. En etkin iletişim aracına. Aşiret, hastalıklıaşklar, mafya... Sonra başımı ellerimin arasına alıp düşünmeye başlıyorum. ABkapısında dilenci gibi dikildiğimiz bugünlerde, sanat yapmak için uğraşan ben...hangi suçum yüzünden bu kafa ve bu yüreği taşımakla cezalandırıldım? Ey Tanrım,sen bana inanmasan da; ben bu ülkeyi, öğretmenliği, tiyatroyu, çocuklarımı,kurdu kuşu, börtü böceği, bilumum balıkları, sabah güneşini, yanık türküleri vehatta bana ayartıcı zındık diyenleri bile seviyorum... Amin...

Hayrettin Filiz

 

Görüşleriniz için: