EDEBİYAT SAVAŞLARI – 1. CEPHE

(1929 – 1935 Türk Edebiyatında Genel Ortam ve Peyami Safa – Nazım Hikmet Çatışması)

    05.02.2007 - 10. Yazı

 

Bugün sizi uzak bir yolculuğa çıkaracağım. Edebiyatın bütün toplumu doğrudan ilgilendirdiği, sözcüklerin birer mermi gibi havada uçuştuğu muhteşem günlere gideceğiz. 1929 – 1935 yılları arasında kopan bir edebiyat meydan savaşına ... Bu savaş ki; bugün inandığımız yazar ve şairlerin kimlik olarak model alındığı günlerdeki duruşlarını anlatır. Elbetteki üzerine ciltler dolusu yazı yazılabilecek bu edebiyat savaşını, birkaç kişiyi özelleştirerek anlatmak, hem konu bütünlüğü, hem de (bilmeyenler için) daha anlaşılır olması adına en doğru yol bence. Savaşı iki ayrı cepheden anlatacağım. Birinci cephe, Nazım Hikmet – Peyami Safa çatışması ve genel ortam üzerine olacak. İkinci cepheyse Aziz Nesin – Peyami Safa savaşını anlatacak. İkinci cephe aynı zamanda Peyami Safa'nın Türk edebiyatını geliştirmek için açtığı acayip (!) bir kampanyadan da söz edecek. Hazırsanız buyrun savaş meydanına.

  Yıl 1927. İstanbul'da Takrir-i Sükun'un hemen sonrasındayız. Basın yeni devletin öz savunma yapma adına “muzır” sayılan tüm sağ ve sol yayınları denetlemesinin ve hatta kapatmasının tedirginliğini duymakta. Bir yandan 700 yıllık gelenek yıkılmış, çağdaş ve yeni Türkiye Cumhuriyeti her an patlayabilecek bir isyanın huzursuzluğuyla gerilirken, bir yandan da yeni devrimleri hayata geçirmek çabasıyla harıl harıl çalışmaktadır. Bu tempolu ve telaşlı günlerde basına ve özellikle genç kuşağın yazar çizer tayfasına çok iş düşmektedir. Sağ olsunlar, onlarda kalemlerini sallamaktan geri durmazlar. O günlerin yükselen yıldızlarından en parlağı kuşkusuz Peyami Safa'dır. Bir diğeri Yakup Kadri, sonra genç Nazım Hikmet, Hamdullah Suphi ve diğerleri ... Yazımın ilk bölümünü Peyami Safa'yı merkeze oturtup olayları ve meydan savaşını bu merkezden hareketle anlatacağım. 

    İsterseniz önce Peyami Safa'yı biraz tanıyalım. 2 Nisan 1899'da İstanbul'da doğup, 15 Haziran 1961'de aynı kentte ölen Safa; Türk edebiyatında daha çok romancı olarak tanınan ancak diğer yazarlarla tutuştuğu polemikleriyle de ünlü bir Türk yazarıdır. Servet-i Fünun dönemi şairlerinden İsmail Safa Bey'in oğludur. 1901'de, henüz 2 yaşındayken, babasını kaybeder. (Bu yüzden daha çok “Yetim-i Safa” diye anılır) Küçük yaşlarda yakalandığı bir kemik hastalığı yüzünden bir kolu sakat kalır. Bu hastalığın fiziksel sıkıntılarının yanı sıra, ruhsal sıkıntıları da onu ömrünce etkilemiştir. (İlerde bu ruh hali, en ünlü eseri sayılan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun temelini oluşturacaktır) Ayrıca “Fatih – Harbiye” romanında da bu ruh sıkıntısının yansımaları görülür. İçinde bulundukları zor geçim koşulları yüzünden Vefa Lisesi'ndeki eğitimini yarıda bırakıp Posta Telgraf İdaresi'nde çalışmaya başlar. Bu işi Birinci Dünya Savaşı başlayana kadar sürdürür. (1914) Ardından aynı yıl başlayıp dört yıl sürecek olan Rehber-i İttihat Mektebi'nde öğretmenlik yapmaya yönelir. 1918'de ağabeyi İlhami Safa'nın çağrısına uyarak öğretmenlikten ayrılır ve “Yirminci Asır” adlı bir gazete çıkarmaya başlarlar. Bu gazetede “Asrın Hikayeleri” başlığıyla yazdığı öyküler beğenilince de ömrü boyunca yapacağı asil işini bulduğunu düşünür. O dönem kendi adını kullanmaz. Annesinin adı olan “Server Bedia”nın (a) harfini keserek “Server Bedi” takma ismiyle imzalar yazılarını. 

  1921'de yazmaya başladığı Son Telgraf'tan başka Tasvir-i Efkar ve 1940'a kadar yazdığı Cumhuriyet Gazetesi'nde de yazarlık yapmaya başlar. Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesinde ki ilk yazar kadrosunda Peyami Safa'nın da adını görürüz. 

  Ölümüne kadar nerdeyse her dergi ve gazetede yazan Peyami Safa'nın özellikle Milliyet, Resimli Ay ve Tan gazete / dergilerindeki baş yazar olarak tutuştuğu kalem savaşları, edebiyat tarihimizin en renkli edebiyat savaşlarıdır. 1960 yılına kadar Milliyet'te yazan Safa, 27 Mayıs devriminden sonra Son Havadis gazetesinde yazarken, yedek subay olan oğlu Merve'nin Erzurum'da ölmesinin ardından içine düştüğü yıkımdan kurtulamamış ve sadece bir iki ay sonra İstanbul'da ölmüştür. Eserlerinin tarih sırasıyla dökümünü verip hemen konuya girmek istiyorum.

  Öyküleri

 

Bir Gencin Hayatı (1921)

Gençliğim (1922)

Siyah Beyaz Hikayeler (1923)

İstanbul Hikayeleri (1923)

Aşk Oyunları (1924)

Süngülerin Gölgesinde (1924)

Ateş Böcekleri (1925)

İki Öksüz Arkadaş

  Romanları

  Mahşer (1924)

Bir Akşamdı (1924)

Sözde Kızlar (1925)

Canan (1925)

Şimşek (1928)

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)

Atilla (1931)

Fatih – Harbiye (1931)

Bir Tereddütün Romanı (1933)

Cumbadan Rumbaya (1936)

Biz İnsanlar (1947)

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949)

Yalnızız (1951)

  Tek Oyunu : Gün Doğuyor (1937)

 

 

  Son döneminde yazdığı inceleme kitaplarının çoğu ölümünden sonra basılmıştır.

 Sosyalizm (1961) / Mistisizm (1962) / Nasyonalizm (1962) / Doğu – Batı Sentezi (1963) / Nasyonalizm – Sosyalizm – Mistisizm (1968) / Osmanlıca – Türkçe – Uydurmaca (1970)

  Peyami Safa'yı çok kabaca da olsa tanıdıktan sonra, onunla savaşa tutuşanlardan söz edebiliriz artık. En büyük kavgayı eski dostu Nazım Hikmet'le yapan Safa, Nurullah Ataç'tan Orhan Veli'ye, Cahit Sıtkı'dan Muhsin Ertuğrul'a, Tan gazetesi sahipleri Sabiha ve Zekeriya Sertel'den Aziz Nesin'e kadar hemen herkesle polemiğe girmiş, hemen hepsiyle kıyasıya didişmiştir. İşte biz bu yazımızda Peyami Safa'nın daha çok Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Yakup Kadri'yle tutuştuğu makale savaşları üzerinde duracağız. Kimi zaman güleceğiz, kimi zaman yazılanları hayretle, kimi zamansa hayıflanarak izleyeceğiz. Bu edebiyat meydan savaşındaki en kanlı cephe 1929 – 1935 yılları arasında kurulur. Sonra uzun bir boşluk ve 1958 – 1961 arasında bi'daha ...

  Hazır mıyız? Başınızı koruyun o zaman, savaş başlıyor.

  Yıl 1929. Mayıs ayı. Ahmet Halit Kitabevi'nin bastığı genç komünist şair Nazım Hikmet'in kitapları edebiyat dünyasına bomba gibi düşer. “835 Satır”, “Jokond ile Si-Ya-U”, “1+1=1” ... Bu yetmezmiş gibi Nazım'ın şiirleri Colombia Müzik Şirketi tarafından plağa alınır. Artık herkes onun inanmış şiirleriyle politikasını nasıl şekillediğini hayret ve hayranlıkla izlemektedir. Babıali'nin köşe başını tutanlar, bu tempolu coşkuyu kaygıyla izlerken, gidişattan çok da memnun değillerdir. “Bu da kim böyle? Bütün kuralları yerle bir eden, bu kendine proleter şair diyen kavgacı adam da kimdir?” ... Belli ki Nazım birilerinin canını fena yakacak. Öyleyse ondan atik davranıp, biz onun canını yakalım diyenler, salvo ateşe başlarlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “... bunlar saman ekmeği yiyerek büyüyen bir kuşağın gençleridir. Bu yüzden cansız, kansız, gıdasız bir kuşaktır” diyordu. Oysa Yakup Kadri belki de sanat hayatının en büyük gafını yapıyordu böyle diyerek. Çünkü “saman ekmeği yiyerek büyüyen bu kuşak” Kurtuluş Savaşı'mızın inanmış gençlerinin kuşağıydı. Yakup Kadri'nin 30 Mayıs 1929'da Milliyet gazetesinde yazdığı bu yazının tam metni şöyledir:

 

  “... Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler namı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddi ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır ... Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi'de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıali gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar.”

  Bu saldırı karşı cepheden yanıt bulmakta gecikmez. Peyami Safa'nın on beş günde bir yayınlanan “Hareket” adlı dergisiyle, Sertel'lerin “Resimli Ay” dergisi bu atağı birlikte karşılama kararı alırlar.

 

  Aynı günlerde Nazım, “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Resimli Ay'da bir yazı dizisi başlatır.Haziran 1929'da başlayan bu dizide önce “Dahi-i Azam” denilen Abdülhak Hamit (Tarhan), arkasından “milli şair” denilen Mehmet Emin (Yurdakul) vadesini doldurmuş, alaycı fotoğraflarla resmedilir. Basında büyük yankılar uyandıran bu yazıların başlaması aslında bir eski – yeni, milliyetçi – komünist çatışmasının patlak vermesi olarak düşünülmelidir bence. Çünkü bakın savaşın asıl nedeni neymiş? Resimli Ay “Geceleyin Sokaklar” adlı romanı eleştirirken; “Mahmut Yesari'yi biz başka dillere korkmadan çevirebiliriz, onun yazısı bundan hiçbir şey kaybetmez. Halbuki Dahi-i Azam (?!) Abdülhak Hamit Bey'de dahil olmak üzere kaç yazıcımız böyle bir sınavdan geçebilir ... Dahi-i Azam'ın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçe'ye çevirin bakın dahinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor .” diye bir yazı yayınlar. Buna çok sinirlenen Cumhuriyet gazetesi tayfası yazın çevrelerini savunmaya çağıran bir karşı yazı yayınlar ve savaş başlar. 

 

  Nazım, “Putları Yıkıyoruz, No. 1, Abdülhak Hamit” yazısında, “hakiki dehayı bulmak için sahte dehaları, kafamıza zorla dikilen putları yıkalım.” diyordu. “Putları yıkıyoruz, No. 2, Mehmet Emin Beyefendi”deyse milli şairlik kavramını tartışıyor ve; “Mehmet Emin Bey'in şairliği bile göz aldanmasıyken, milli şairlik sıfatı bilgisizliğin aldanmasından başka bir şey değildi.” diyordu.

  Anam anam, sen misin bu ulvi, bu yüce, bu milliyetçi şair dehalara dil uzatan? Bütün milliyetçiler topyekün ayaklanırlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda ülkücü Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, “İkdam” gazetesinde sövgü dolu bir karşı yazı yayınlar. Yeni Türkçeyle şöyle bir şey :

 “... vatan ve milliyet dininin diktiği putları kıranlar, bunların yerine hangi putları dikecekler? Bolşevik dininin putlarını! Halbuki kırılmak istenen putlar, Mısır'daki Ebusenbil heykelleri gibi ... kaybolmuş bir milletin, kapanmış bir devrin, metrukatı değildir. O putların etrafında vatan ve millet mefkuresi için daha dün yüz binlerce evladını kurban etmiş, yaşayan bir millet var. Karşımızdakiler kimlerdir? ... Memleketin harp günlerinde topraklarımız işgal altındayken, memleketin bütün delikanlıları harp cephelerine damarlarındaki kanı getirirken, vazife saatinde devlet bütçesinden iğfal ile aldıkları paralarla Bolşevik topraklarına kaçanlar, yani asker ve vatan kaçakları, her kandan ziyade Türk kanına bulaşmış, kızıl lokmayla beslenenler ... Bolşevik kapısının müseccel köpekleri! Putları kıranlar bunlardır ... Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dahilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır.”

 

(Not ; Bakan Hamdullah Suphi'nin “... devlet bütçesinden iğfal ile aldıkları paralarla” dediği paraların, Va-Nu ve Nazım'a verilmesi emrini kendisi imzalamıştır [Bu Dünyadan Nazım Geçti, Vala Nurettin, Cem Yayınları, sayfa 83) 

Artık kılıçlar kınından çekilmiş, savaş kanlı bir boyut kazanmıştır. Nazım bu iftira dolu saldırgan yazıya karşı, “Cevap 3” başlığıyla bir hicviye yazar. Hedef bu kez Hamdullah Suphi'dir.

 

 

...

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla

Han, hamam, apartıman ve konaklarıyla

16 sayfaları, baskı makinaları – tanklarıyla

Çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla

yamak ve yardaklarıyla

hücuma kalktılar.

Hele içlerinde öyle bir tanesi var

Öyle bir tanesi var ki,

İnsanın yüzüne öyle bir bakar

öyle melul bakar ki,

toka edersin eline hemen papelini.

Ve sıkar sıkmaz onun elini

Sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini

O bir komik ademdir

Portakal oğlu zademdir

...

Şimdi sıra onun

gelsin o!

Gel;

Sen :

İtlerini öne itip

karanlıkta yol kesen hatip!

 

  Sen misin bunları diyen? Ortalıkta bir teyakkuz hali ki göz gözü görmez olur. Hamdullah Suphi yeni sanatın keskin sesini sindirmek için “devletten aldığı borazanı” üflemeye başlar : “Gerekirse, (devlet önlem almazsa) kaba güce başvurup, dergiyi basar ve konu ilgililerinin ağzını burnunu kırarız. (Herkes bilmelidir ki) Türk vatanının sevdiği adamlar, vatansızların tecavüzüne uğrayacak kadar yalnız değillerdir.” diyerekten tehditler savurmaya başlar.

İş, edebiyat savaşından çıkıp siyasal bir savaşa doğru kaymaya başlar. Kışkırtılan milliyetçi üniversite gençleri Tan gazetesini basarlar. (7 Temmuz 1929) Bu noktada tam bir “nabza göre şerbet” politikası izleyen Peyami Safa bir yazıyla kenara çekilip sıvışmak ister: “Biz Komünist Değiliz” başlığıyla yayınlanan yazıda; “bu biçarelere komünizm nedir diye sorsanız, onu da doğru dürüst bilmezler. Çünkü samimiyetten, idrakten, fikirden nasibi olmayanlar bu gibi nazariyeleri öğrenmekten ziyade vatandaşlarına ağız dolusu pislik sıçratmaktan zevk duyarlar.” demekten geri durmaz.

  Hayret ki ne hayret! Aynı Peyami Safa, henüz bir yıldan daha az bir süre önce ; Yakup Kadri'ye “Biz Sizden Değiliz” başlığıyla verip veriştirmemiş miydi? Ya da idrakten yoksun olmakla suçladığı Nazım için; “ ...henüz otuz yaşına gelmeyen şairlerimizin mısraları, bütün bir neslin hafızasıyla dudakları arasında gidip geliyor, yığınları coşturuyor... Dört çift garez dolu topuğun, tozlu döşemede yaptığı kuru gürültü ve kıskançlıktan gerilmiş dudaklardan çıkan ıslıkla karışık hava kabarcıkları, alkışlar arasında boğuluyor... Yığınlar ayaklanıyor ve büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol veriniz! ... Nazım, ağlamayan ve haykıran zekasının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde, çatısını yeni bir teknikle kuran ona yeni dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır.” dememiş miydi?

  Peki bu savaşı başlatan Yakup Kadri bu olan bitene karşı ne tavır takınmıştı acaba? Kırdığı potu düzeltmek için üst üste yazılar yayınlayan Yakup Kadri bu savaş çığlıklarıyla dolu ortamı bir fırsat sayarak Nazım'a açıktan saldırmaya, böylece de kendi “samanla karışık ekmek” skandalını unutturmaya çalışıyordu. 27 Haziran 1929'da “İkdam” gazetesinde şöyle bir söyleşisi yayınlanır: “Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist cekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeye ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır... Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekaleti'ni (Milli Eğitim'i) dolandıran ve çaldıkları parayla Karadeniz'i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan biri şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi (Nazım'ın takma ismi Orhan Selim'di o zamanlar) ve bir halayık şivesiyle, bir nevi orta oyunu soytarılığı yaparak halkı güldürmeye çalışıyor.”  

Nazım Nazım'sa bunun altında kalır mı? Temmuz 1929'da Resimli Ay'da bir “Cevap”ta Yakup Kadri'ye gider.

 

“Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

Mukaddes Apis başlı adam;

...

Behey!

Kara maça bey!

Ben bilirim

Bu tehevvür, bu şikayaat niçin?

Bilirim

Beni uykumda boğmak için

bekliyorsun geceyi.

Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi

bir altın bilezik gibi taşımışım.

Ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp

kıllı kalın ensemi kaşımışım.

...

Behey yüzü kara!

Ruhunu zenci bir esir gibi çıkardın pazara,

bir orospu odası yaptın kafatasını.

Haki ceketli ölülerin ceplerinden çalarak parasını,

Satın aldın kendine İsviçre dağlarının havasını.

...

Behey!

Kara maça bey!

Halka ahmak diyen sensin.

Halkın soyulmuş derisinden

sırtına frak giyen sensin.

...

Meydan senin ...

mi dersin?

Hata edersin,

biz de o göz var mı baksana!

Ben içirmek için sana

kendi kara kanını

bir ateş çemberle çevirdim dört yanını

Sağa git,

yok geçit.

Sola git, yok.

İleri

geri

yok ...

Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok.

Bir akrep gibi intihar et.”

 

 

  Bu yergi şiiri son damla olur. Artık Türk edebiyat dünyası tamamen ikiye ayrılır. Milliyetçiler ve yeniciler. Yani komünist şairler bir yana, orta yolcular ve fanatik milliciler bir yana ... Bir kağıdın ortadan yırtılması gibi edebiyat cephesi ikiye ayrılır. 

Tedirginlik öyle boyutlara ulaşmıştır ki, Nazım'ı sevenler, destekleyenler bile kontrollü konuşmaya başlamışlardır. Örneğin eski dost Yusuf Ziya (Ortaç); “Nazım, put kırıyorum derken pot kırıyor. Yaptığı barbarlıktır.” derken, Alay Köşkü (şairlerin şiir okumak için buluştukları mekan) toplantılarındaki Nazım'ın şairliğinin ilk dönemlerini beğenen Necip Fazıl (Kısakürek) (Aynı zamanda Bahriye Okulu'ndan arkadaşıdır) sağda solda onun şairliğinin artık mekanik bir şairlik olduğunu söylemeye başlamıştır.

  Ötede Akbaba dergisinden eski dostu olan Orhon Seyfi Orhon; “Orhan Selim, diğer adıyla Nazım Hikmet ... İstanbul'da kapitalizmi savunan filmler gösterilmesine şaşıyormuş. Buna şaşıyor da, kendisinin kapitalistlerin gazetesinde, kapitalizm aleyhine yazdığı yazılardan aldığı paralarla geçinmesine şaşmıyor mu?” diyordu. (Nazım o günlerde Akşam gazetesinde yazıyordu. Gazete politik taraflı bir gazete kimliğinde değildi)

  Nazım bu “dost” saldırılarına karşı da mücadeleye tutuşmuş ve aynı gazetede “İt Ürür Kervan Yürür” başlıklı bir yazı dizisi kaleme almıştır. Yazı; “ bütün bir adamoğulları tarihi, bir bakıma yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin süregelen dövüşünden başka bir şey değildir” diye bitiyordu.

  Artık iyiden iyiye rayından çıkan olaylara karşı Resimli Ay dergisi tavrını bildiren bir yazı yayınlar. Amaç bu edebiyat savaşını ringin sınırlarında tutmak, daha öte siyasi bir savaşa dönüşmesini engellemektir aslında. Yazı şöyledir:

 “Resimli Ay sayfalarını sadece edebi bir tartışmaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demogoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eskiyle yeninin mücadelesidir. Abdülhak Hamit dahi değil, Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne ilişki var? ...”

  Aslında bugünlerin tozu dumanı içinde Nazım'ın elde ettiği bazı başarıların diğerlerinde büyük bir kıskançlık yaratmış olduğunu hatırlatmakta yarar var sanırım. Nedir bunlar? Örneğin 1930'da Milli Eğitim Türk Edebiyatı ders kitabına Nazım'ın bir şiirini alır. Yani Nazım ders kitaplarına girer. Sonra yine devletin Fransızca yayınladığı bir tanıtım antolojisi olan “Des Ecrivains Turcs d'Aujourd'hui” (Günümüz Türk Yazarları)'nda Nazım yine seçilmiştir. Şiirleri neredeyse taraflı tarafsız herkesin ağzındadır. Daha ne olsun?

  Genel hatlarıyla savaşı ve cephe taraflarını anlattıktan sonra şimdi Peyami Safa ve Nazım Hikmet'in neden can ciğer kuzu sarmasıyken,birbirlerinin kanlarına susamış birer düşman kesildiğine bir göz atalım.

  Peyami Safa popülist dediğimiz , ilkesi ve hedefi belirgin olmayan bir yazar olarak ün yapmıştı. Bir yandan Almanya'da, İtalya'da yükselen faşizmi överken, bir yandan milliyetçi ruhtan dem vuruyor; bir yandan Anadolu kan ağlarken “Karım ve Metresim” tarzında romanlar yazarken (1927) bir yandan “Cingöz Recai” tiplemesiyle hafiye öyküleri yazıyordu. Ne alaka dedirtecek cinsten, felsefesiz,' ben yazdım oldu' zihniyetinde bir tuhaf kalemşör ... Hatta biraz daha şaşırtayım sizi. Peyami Safa haftalık “Yeni Hayat” dergisinde “Aramızda” adlı köşesinde, “Adem Baba” takma adıyla dert dinleyen ve bunlara cevap yazan ilk “Güzin Abla'dır” aynı zamanda. “Dişim ağrıyor Adem Baba, rakı içsem geçer mi?” ya da “Benim oğlan üç yaşına geldi ama hala saçları yok, acaba ne yapsam?” gibilerden soruları yanıtlayan Peyami Safa, bir yandan da neredeyse yemek tarifi yayınlayacak kadar savruk bir yazardı. Bize ne, değil mi? ... Olmaz ... Bize ne diyemeyiz. Madem öyle ona buna çamur atmasaymış da gidip kulağına su kaçan zavallıların Güzin Abla'sı (pardon) Adem Baba'sı olaymış o zaman. O ne yapmış? Bakalım ne yapmış? 

  Tan gazetesindeyiz. Gazetenin ikinci sayfasının sol köşesinde “Bu da Benden” başlığıyla Orhan Selim (Nazım Hikmet) yazıyor. Sağ köşesindeyse “Düşündükçe” başlığıyla Peyami Safa. Bu iki köşe bir çok konuya farklı pencereden bakarak aslında ortam demokrasisinin iyi örnekleri gibi görünüyorlardı önceleri. Sonra, Nazım'ın küçük kent soylu aydınları eleştirdiği bir yazısıyla savaş patlak verdi. Yazının başlığı “Kendi Kendime Çatmak”. İçeriğinin özüyse; “Ben Orhan Selim, kendi kusurumu, günden güne kötüleşen yazılarımı başkalarından önce görüp anlamaya ve böyle ulu orta söylemeye çalışarak belki de kötü bir kurnazlık yapıyorum... Olabilir. Bu her entellektüelin huyudur.” (02.06.1935)

  Buncağız iddiasız bir iç görüşme yazısı, iki eski dostu niye boğaz boğaza getirsin ki, değil mi? Anlatayım. Akşamları basın üyelerinin buluştuğu içkili lokantaların birinde gündem yükselen Alman faşizmidir. Bütün Avrupa'yı kasıp kavuran Hitler'in engellenemez yükselişi bizimkilerde de hayranlık uyandırmış, toplumculuk, sosyalizm söylemi alenen karalanır olmuştur. Bu bizimkilerden biri de Peyami Safa'dır. Safa; “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözler ediyor” demesi üzerine masadaki Elif Naci tepki veriyor ve bir sıkı kavga ediyorlar. Bu tatsızlık Nazım'ın kulağına ulaşıyor ve Nazım hemen en iyi kullandığı silahının şarjörüne sözcükten mermilerini sıralayıp, başlıyor ateşe. Yazının başlığı; “Kahve – Gazino Entellektüelleri”. Tarih 7 Haziran 1935. Özetle şöyle bir ses gelir yazıdan; “Entellektüel dediğin şarkıya benzer. İyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. Kötüsü hiç çekilmez... (Bu kötü entellektüeller) yağmurun bir yığın sebepler sonunda yağdığını değil, yağmak istediği için yağdığını söyleyen putatapıcılardan farksızdır... her küçük, yarım entelektüel kendisini dünyanın koruyucusu sanır. Tavuğun, sığırın küçüğü güzeldir. Entellektüelin büyüğü...” 

   

  Üstüne “Eski Dost Düşman Olmaz” yazısıyla Safa, Nazım çatışması iyiden iyiye kızışır. (10 Haziran 1935). Nazım' la Peyami Safa 'nın tutuşması sanıldığı gibi Safa'nın Nazım'ı idealist felsefeden kurtulamamış biri olarak suçlamasıyla gerçekleşmemiştir . Olay minicik bir iğnelemeye dayanır aslında. Nazım, üstündeki siyasi baskı bir yandan, parasızlık bir yandan derken, harıl harıl yazmak zorundadır. Aynı gün iki, üç hatta daha fazla gazete yada dergide yazılar yayınlamakta ve yazarak hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Komünisttir ve çok etkili bir şairdir. Safa ki onu, Alay Köşkü buluşmalarında, “Yeni şiirin dehası” diye tanıtan biriyken, bir gün aniden anlamlı bir kinayeyle “gelen paraları” kimin aldığını sorar. Soru Nazım'a tuhaf gelmiştir. Nereden gelen paraları? Safa'nın karın ağrısı, Nazım'a komünizm propagandası yaptığı için Sovyetler Birliği'nden para geldiği sanısıdır. Oysa ki böyle bir para Nazım'a geliyor olsa, Nazım kendini yırtarcasına gece gündüz demeden niye çalışsın ki? Nazım çok bozulur. Safa hiçbir şey yokmuş gibi konuyu değiştirir ve çeker gider. İlk kopma bu olaydan sonra yaşanır.

  Şimdi tarafsız bir göz olan Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel'in bu iki köşe yazarına bakışına bir göz atalım.

             “Nazım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazandırmak meraklısıydı. Bu konu Peyami Safa'yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. O sırada Fatih – Harbiye romanıyla edebiyat aleminde dikkati çekmişti. Nazım onu davaya kazan(dır)maya çok önem veriyordu. Onun için bütün hırçınlıklarına ve itirazlarına bir peygamber sabrıyla katlanır, onu inandırmaya çalışırdı. Fakat Peyami, zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer, hatta esrar kullandığı bilinirdi... Nazım'ın çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi... Nazım'ın etkisine girmekten korkuyordu... Peyami de tersine Nazım'ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. Bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. Sonunda Peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı. O tarihten sonra da ateşli bir anti komünist kesildi ve bütün ömrü boyunca faşizme hizmet etti... hele Nazım'a ve bizlere karşı uydurmadığı iftira, yapmadığı jurnalcilik kalmadı.”

            Hava ağırlaşmıştır artık. Gerilim son noktasındadır. Bu gerginlik bir gazetenin iki yazarının arasında olduğu kadar, bütün dünyada da kendini hissettirmeye başlamıştır. Nasyonal sosyalistlerle, ırkçılık karşıtları ve komünistlerin arası git gide açılmakta, öte de İspanya iç savaşa doğru gitmektedir. Yazı rengi belli olan Nazım sınıfını seçmiş ancak Peyami Safa rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi oradan oraya savrulmaktadır. Atatürk'ün çevresinde de arzu ettiği yeri bulamayan Safa, yükselen Alman faşizmine umutla bakacak ve çıkışı Nazım'a saldırmakta bulacaktır. Bugünlerde yeni bir dergi çıkarmaya başlar: “Hafta”. (Neredeyse bu dergi sadece Nazım'a saldırmak üzere çıkarılmıştır). O dergiden birkaç alıntı yapalım.

“... inkar etmesinler, Nazımcağız şairdir, fakat bütün materyalist iddialarının aksine, gayet romantik, lirik, cıvık, hassas bir şairdir... Hemen her eserinde babayiğit rolüne çıkan bu tuluat kahramanı, kulis arasında ahlayıp oflayan, ağlamaklı ve içli bir aile çocuğu, bir ana kuzusudur... Bizim Nazım'ın bir tek jurnalcisi vardır, ki o da kendisidir. Kellesine geçirdiği işçi takkesi ve sırtına vurduğu ceket, düğmeleri çözük mintanından dışarı fırlayan isyankar kıllar, ütüsüz pantolonu ve yıkık omuzuyla, ayrık bacakla kendisine yedi kat yerin dibindeki maden ocaklarından açık havaya henüz çıkmış bir işçi edası vererek tıkız ve gergin karınlı burjuvaların üstüne hamle eder gibi vardakosta yürüyüşü, hep bir ağızdan: “Bu delikanlı bolşeviktir, bakınız, bakınız” diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlar... Nazım kolay fikir, kolay sanat, kolay şöhret avındadır... Orak çekiç markalı kalemini mazlum sınıf lehine kullanan ve düz lakırdılar yazan bir kavga adamıdır. İşte o birkaç sesli kafiye, üç teşbih ve imza... İşte kolay sanat... Nazım su katılmamış bir burjuvadır ve en sahte yanı... komünist yanıdır.”

 

Nazımcağız ne yapsın şimdi?... Nazım ne yapar? Şiir yazar. İşte edebiyat tarihimize kazınmış en güçlü yergi şiirlerinden biri olan “Bir Provakatör Üstüne Hiciv Denemeleri” adlı o ünlü şiir.

 

 

“Sen çıkmadın

Çıkardılar karşıma seni!

Kıllı, kara elleriyle tutup enseni

Gövdeni yerden bir karış kaldırdılar,

Sonra birden bire

Bırakıp yere

Seni pantolonumun paçasına saldırdılar.

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ki, son defa anlayabilesin:

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük eğri virgül,

Bir zavallı vesilesin.

...

Biz,

gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama.

Bir düşün oğlum,

Bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin

doğru yol göstericisi,

Bir düşün ey yetim-i Safa

Bir düşün ve hatırla ki son defa,

O, takma yeleli Namık Kemal üstadın senin;

Abanoz illerinden

zenci kölesinin

Som altın taslarla şarap içerek

Ve didar-ı hürriyetin dizinde

kendi kendinden geçerek:

-yüksel ki yerin bu yer değildir,

dünyaya geliş hüner değildir- demiş...

...

Ölüleri rahat bırak oğlum.

Rahat bırak ki rahat uyusun benim de gidenlerim.

Sen de bilirsin ki, ben

 
 

ne dedemden miras bekledim,

ne de babamdan şeref, şan.

Hasep, nesep, kan, soy, sop işinde yoğum.

Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum

ne tecrübelik bir tavşan.

Ben, sadece ölen babamdan ileri,

doğacak çocuğumdan geriyim.

Ve bir kavganın adsız neferiyim...

...

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ve benden öğren ki son defa,

Fikir dediğin şeyin,

Karabet ustanın uduna benzemez suratı.

O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız,

ne “Vatan Yahut Silistre'de” Abdullah Çavuş'un tiradı,

ne de, “bir akşamdı”da müteverrim bir bayan ilacıdır.

O, şahlanmış bir kavga atı,

kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır.

Bu ata atlayacak yürek,

ve bu kabzaya ... bilek gerek!”

Bu hicviye Nazım'ın şiir tarihinde önemli olduğundan, biraz daha üstünde durmakta fayda var. Peyami Safa bu sert şamarın etkisiyle sığınacak liman ararken, hicviyedeki “takma aslan yeleli Namık Kemal” sözünün üstüne gider ve yeni bir polemik açar. Nazım karşıtları bunu fırsat sayıp, bu kez Namık Kemal'in çevresinde toplanırlar. 1935 yılındayız ve bu edebiyat savaşı sanat dünyasını bir daha bir araya gelmemecesine ikiye bölmüştür. Sabahattin Ali, Sadri Ethem, Sertel'ler, Kemal Tahir, Nazım'ın yanındadır ama, “ötekiler” çok daha kalabalıktırlar. Bir broşür yayınlarlar, alttaki imza Nihal Atsız. Şöyle başlar broşür: “Komünist Don Kişot'u, Proleter – Burjuva Nazım Hikmetof Yoldaşa...” Bu broşür öyle bir etki yapar ki (!) edebiyat tarihinde bile yer almaz. Bir tek Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bolayır'ın desteğini alır. Der ki Bolayır: “O şehid-i hamiyetin hatıra-i edebiyyesine sürülmek istenen şaibe-i laneti ben böyle bir hamle-i sadıka ile tathir ve imha edemezdim, bazu-yi himmet ü celadetine benden hezar azaze-i Tahsin; var ol Nihal!” (Sanırım Nazım için iyi bir şey demedi. Neyse...)

  Artık şiir, ister istemez herkesin gündemi olmuştur. Sövenler ve savunanlar olsa bile Nazım eze eze yükselmiştir. Ardındaki siyah paltolu adamlar bile Nazım'ın davasına olan bağlılığını tartışmaz olmuşlardır artık. O komünist bir şairdir ve çok tehlikelidir. Durdurulmalıdır...

 (NOT : Nihal Atsız'la ilgili oldukça ayrıntılı bir yazı genç asistanım Orçun Yılmaz'ın kaleminden sitemizde yer alan “Her Telden” isimli köşede yayınlanmıştı)

  Neyse, edebiyat savaşlarını anlatan yazımın ilk bölümünü, şu ünlü “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” kitabını Nazım'a, “Kara Sevdayla” yazarak imzalayan Peyami Safa'nın bu coşkun halinin nedenini anlatarak bitirmek istiyorum.

  Edebiyat Savaşları – 2. Cephe adıyla hazırladığım devam yazısında da Aziz Nesin'in Peyami Safa'yla tutuştuğu kavganın bir bölümü, Nazım' la Safa 'nın neden ayrı dallara konduğunu anlatacak. Konunun tüm ayrıntısını devam yazısında anlatacağım ama yeri gelmişken Aziz Nesin'in konuyla ilgili dediklerini buraya almak istiyorum. Demiş ki Nesin; “... Önüne gelene çamur atan Peyami'ye karşı çokları (Sen de “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanını Nazım Hikmet'e ithaf etmiştin) derler. Gerçekten de Peyami tek güzel romanı olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu ilk sayfasındaki yazısıyla Nazım Hikmet'e ithaf etmiştir. Bunu bilirler, söylerler de, çok kişi neden Peyami'nin bu ithafı yaptığını bilmez. Anlatayım. 

  Peyami Safa'nın kokain içmeyi deneyip de, doğru dürüst kokainman olmayı bile beceremediği yıllar, bir gece Degütasyon'da içilir. Sonra Nazım Hikmet'le Peyami bir arkadaşlarının evlerine giderler. Orada Peyami kolunun nasıl sakat kaldığını anlatır. Bu olaydan büyük üzüntü duyan Nazım, Peyami'ye: “Nedir yazdığın saçma sapan şeyler... Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai'leri bırak da bunları yaz!” der. O günden sonra da bu romanı yazması için Peyami'yi destekler, zorlar. Böylece “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” ortaya çıkar. Peyami de, Nazım Hikmet'e duyduğu minneti, romanı ona ithaf ederek ödemeye çalışır.

  Nazım Hikmet Moskova'dan döndükten sonra Alay Köşkü'nde onu kürsüye çıkarıp; “Gelmiş geçmiş Türk şairlerinin en büyüğü” diye halka tanıtan (yine) Peyami'dir. O zamanlar, Nazım Hikmet'in şiirlerini herkesten, hatta Nazım'dan bile güzel okuduğunu söyleyerek övündüğünü, her yerde Nazım'ın “Bahr-i Hazer”, “Salkımsöğüt” şiirlerini okuduğunu, çok kişi bilir.”

  Aziz Nesin'in sinirden delirmiş gibi kaleme aldığı, “Bay Safa 1-2...” diye giden karşı yazılarından birinden de, Safa'nın neden sonradan komünist düşmanı olduğunu öğreniriz.

 “O sıralarda Sovyetlerle aramızda kültür alış verişi vardır. Rusya'dan ressamlar, müzisyenler gelmektedir. Rus Kültür Kurulu, Halkevi aracılığıyla Halkevi'nin seçeceği yazarları Rusya'ya çağırır. Halkevi de iki Türk yazarını seçer; Yakup Kadri ile Suat Derviş... Oysa Peyami'de Rusya'ya gitmek istiyordur. Önce Nazım'a başvurur. Nazım “bu benim elimde olan (bir) iş değil. Beni de çağırmadılar” der. Peyami Rus Kültür Kurulu'na, Tass Ajansı'na, Sovyetler Konsolosluğu'na başvurur. Cevap şudur: “Buyrun gelin. Ama yazarların isimlerini Halkevi verdi.” İşte o güne kadar komünizm aleyhine bir tek kelime yazmamış olan Peyami, o günden sonra birden komünist düşmanı kesilmiş, bununla da yetinmemiş çevresinde (ki) herkesi komünist görmeye başlamıştır.” 

1.Cephe çatışmalarını Nazım'ın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yla ilgili eleştirel notuyla bitirelim. Kitap yayınlandıktan hemen sonra Resimli Ay'ın Şubat 1930 sayısında Nazım kitapla ilgili övgü dolu bir yazı yazar. Ama “muazzam” diye nitelediği kitabı anlatırken araya şöyle bir not sıkıştırmayı da ihmal etmez: “Peyami'nin romanı realisttir fakat eski mana da fotoğraf realizmi değil... Bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm.” 

  Bu çatışmada çok kan kaybeden taraflar şimdilik siperlerine çekilirler. Ama bu geri çekilme 1. Cephede gün sonudur sadece...

  Savaş 11. yazıda devam edecek...

Hayrettin Filiz

Görüşleriniz için: