EDEBİYAT SAVAŞLARI – 2. CEPHE (1930 Sonrası Peyami Safa'nın Rengi ve Peyami Safa – Aziz Nesin Çatışması) 11. Yazı - 12. 02. 2007
“Edebiyat Savaşları – 1. Cephe” adıyla yayınlanan yazım, özellikle edebiyatla yakın olan çevrenin yoğun ilgisini aldı. Yazının daha çok övülen yanıysa, tekli anlatımdan çok, bir periyod izleme baskısı olmadan dönemi özetlemem(miş). Bunu duyduğuma çok memnunum. Çünkü ben ince çalışmayı, her okuyucuya lezzet bırakmayı isteyen bir kalemim ama bunun için ne sanat ahlakımdan ödün vermeyi ne de yazı hilesi yapmayı istemem. Özellikle okuma kültürü yerleşmemiş (zavallı bir kuşak, Tanrı onlara yardım etsin) günümüz gençlerine ulaşmayı amaçlamış ben, ne onlara edebiyatı sevdirmeyi ne de tarihin tozlu yollarında ayaklarını kirletmeyi erdem olarak sunmam. Haşa, haddime mi düşmüş? Onlar zamanlarını katletmede eşsiz başarılar gösteren bir zihniyetin kuşağıdır . Ben ellerinde nasır, saç diplerinde ter olmayı, üretmeden soluk alınamayacağını iddia eden bir eski adamım. Haddimi bilirim. Peki gençleri suçlar gibi görünen ben, günün beş ya da altı saatini uykuya ayırıp, geri kalanında araştıran, yazan ya da düşünen biri olarak bu yazıları niye yazıyorum? Ya da çok kızdığım günümüz esir gençliğinden ne bekliyorum? Çok basit: bir şeylere inanmalarını ... İstediğim ne kadar basitmiş değil mi? İnanç ... O ya da bu, öyle ya da böyle, inanmak lazım bence, bir şeylere inanmak ... Ama fanatizmle değil, ama bağnazca değil, ama sorgulama yapabilecek refleksi biriktirmiş olarak inanmak ... Dünyanın merkezine hep “ötekini” koyma cesaretini yüreğinde taşıyan bir inançtan söz ediyorum ama ... Tutkulu bir inançtan ... Savaşın, anlatacağım ikinci cephesinde inanç ve ihanetin nasıl yan yana durduğunu izleyeceksiniz. İlk yazının övgüsünü bu yazıda da almak için, kaldığımız yerden devam edelim. Türk edebiyat savaşları birinci cephesi akşam dinlencesine çekildiği vakit, çatışmanın seyrini değiştirecek bir gelişme olur. Almanya'da 5 Mart 1933'te yapılan seçimler sonucunda Adolf Hitler ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) iktidara gelir. Hitler ve yandaşları çok geçmeden (sadece 25 gün sonra) Yahudilere karşı şiddetli bir kampanya başlatırlar. Onlara saldırırlar, onların dükkan ya da mağazalarını yağmalarlar, hatta bu itiş kakışta ölenler bile olur. Bu karmaşanın bütün dünyayı etkilemesinin yanı sıra, Türkiye'de de yeni bir nazi sempatizanlığı oluşur. Önce biraz ondan söz edelim. NSDAP iktidara geldikten sonra, Naziler aralarında Türkiye'nin de bulunduğu başka ülkelerde de örgütlenmeye başlarlar. İstanbul'da yaşayan Alman uyruklular arasında Hitler taraftarı olanların “Türkiye Nazileri” adında bir dernek kurmak için ilgili makamlara müracaat ettiklerini biliyoruz. Bu derneğin başınaysa Robert Koleji'nde fen öğretmenliği yapan Franz Riener adlı bir fanatik Alman'ın geçtiğini yazar dönemin gazeteleri. (17 Mart 1933, Son Posta) Bu Riener denen kişi; “ ... Hitler hareketi devrimci bir harekettir. Alman milleti büyük bir haksızlığı tamir etmek için elindeki tüm araçlardan yararlanacaktır. Yahudi düşmanlığı meselesine gelince; Almanya'da Yahudi düşmanlığı diye bir şey yoktur. Yalnız komünist düşmanlığı diye bir şey vardır. Bilmem neden, Almanya'da komünistlikten dolayı tutuklananların çoğu Yahudidir ... Yahudi düşmanlığı diye ortaya atılan haberlerin aslı budur.” diyordu. (31 Mart 1933, Son Posta)
Oysa bütün dünyanın gözü önünde Yahudi aleyhtarlığı devam etmekteydi. İstanbul hahambaşı ve Musevi Lisesi müdürü Dr. David Markus; başta şaşkınlık bildirse de, sonradan, Almanya'yla ticari ilişkileri olan İstanbullu Yahudi tüccarların Alman firmalarıyla ilişkilerini kesmeleri konusunda baskın olmaya başlamış; bu gelişme gerilimi daha da yükseltmiştir. Naziler 1 Nisan 1933 gününden itibaren Almanya'da Yahudilere ait işletmelerin boykot edilmesine karar verdiler. Aynı gün (1 Nisan 1933,Pazar) günü Nazi üniformalı partililer Yahudilere ait işyerleri önünde nöbet tuttular. Bu işyerlerine girmek isteyen müşterilere saldırdılar, camlara aşağılayıcı sözler / sloganlar yazdılar. Bu olay dünyanın her yerindeki Yahudilerde büyük bir öfkeye yol açtı. Bu öfke, bir karşı boykot ve yürüyüşle kınandı. Hitler'in Almanya'da başlattığı bu boykot kampanyası, tüm dünyayla birlikte Türkiye'de yaşayan Yahudileri de etkiledi. O dönemi, Cumhuriyet gazetesinde yazan Abidin Daver'in bir yazısından anlamayı deneyelim: “ ... İstanbul'da iş gören bir Yahudi, bu mesele münasebetiyle sanki Hitler veya Göring benmişim gibi tehditkar bir sesle yüzüme bağırarak diyordu ki: “Beyefendi, Yahudiler Almanların zannettikleri gibi 1,5 milyon değildir, tam 35 milyonuz biz. Onlarla yalnız Alman Yahudileri değil bütün dünya Yahudileri savaş edecektir. Elimizde öyle bir silah var ki Almanya'nın altını üstüne getirebilir.”
Yahudi örgütlerinin Alman işletmelerini boykot etme çağrısına İstanbul Yahudileri de katıldılar. İstanbul Yahudileri Almanlara karşı bir boykot ve gösteri yürüyüşü düzenlemeye karar verdiler. Dr. David Markus'un önderliğinde bir araya gelen Yahudiler üç sayfalık bir bildiri hazırlayıp elden ele dağıtmaya başladılar. Bildirinin içeriğinde şu düşünce egemendi: “Yahudi; seni öldürmek, seni boğmak isteyenlere karşı derhal uyan. Seni istemiyorlar. Bu adamlara büyük milletinin büyük varlığını göster!” (1 Nisan 1933, Akşam Gazetesi) Bu bildiriyi dağıtan Yahudi gençler 31 Mart 1933 Cumartesi günü sabah saat 09.00'da Taksim meydanında toplandıktan sonra Alman Konsolosluğuna yürüyüp orada bir gösteri yapmayı tasarlıyorlardı. Ancak, bu gösteri polise ihbar edilince; polis Yahudilerin yoğun yaşadığı Şişhane, Tünel, Yüksekkaldırım, İstiklal Caddesi, Ayaspaşa ve Alman Konsolosluğu civarında geniş önlemler aldı. Aynı anda polise bir ihbar daha geldi. NSDAP yanlısı Türkiye nazileri de bir karşı gösteriye hazırlanmaktaydı. Hitlerciler de aynı gün, saat 10.00'da İstiklal Caddesi'nde toplanıp Alman Konsolosluğuna doğru yürüyecek ve olası bir Yahudi eylemine karşı önlem alacaktı. Ortalık birbirine girmek üzereydi. Polis bu gelişme üzerine 31 Mart günü öğleden önce Almanları Galatasaray Polis Merkezi'ne davet edip onları orada saat 13.00'e kadar alıkoydu ve daha sonra serbest bıraktı. Ancak yükselen gerginlik dineceği yerde, bizim basın ve edebiyat alemine sıçradı. Bu giriş açıklamasını bizimkilerin tavrını daha iyi anlayasınız diye yazdım. Şimdi gelelim bizim edebiyatçılarımızın dediklerine.
Yunus Nadi; “Almanya gibi çok müterakki bir memleketin idaresi mes'uliyetini deruhte eden bir hükümetin bu yahudi düşmanlığını sanki milli davaları halledecek bir mes'ele imiş gibi kendisine siyasi bir düstur ittihaz etmiş ve onun fiiliyat ve icraatına da geçmiş bulunması cidden parmak ısırılarak şaşılacak işlerdendir. Versay muahedesinin (Versailles Anlaşması) zulmü ve Almanya'nın bu yüzden uğradığı ıstırabın haklı derinliği bu sütunlarda her fırsat düştükçe fasılasız ifade ve izah olunmuştur. Fakat çocukça bir hareket olan Yahudi aleyhtarlığının son şekli ile Almanya medeniyet dünyası önünde kendisine haklı davasını kaybettirecek bir küçüklüğe düşmüş bulunuyor. Fransız orduları Almanya'yı baştan başa istila etselerdi Almanya gene bu kadar küçük düşmüş olmazdı... Bu asırda Yahudi, Yahudi olarak değil fakat insan olarak müdafaa edilecektir...” (31 Mart 1933, Cumhuriyet)
Yapıcı ya da insani diyebileceğimiz bu yazı, tepkisini oluşturmakta gecikmedi. Cevat Rıfat Atilhan'ın 1933 yılının Nisan ayında yayımlamaya başladığı “İnkılap” dergisinin ikinci sayısında yer alan imzasız bir yazı nazilerin siyasetini onaylıyordu. “Almanya'da Yahudilere yapıldığı iddia olunan tazyiki bahane ederek Türkiye'deki Yahudiler de, cihan Yahudileri ile el birliği olarak bir nümayişe teşebbüs ettiler. Bereket versin, hükümetin himmetiyle bu hevesleri kursaklarında kaldı ve arzularını kuvveden fiile çıkarmaya muvaffak olamadılar ... Harbi umumiyede Türk ordusu Filistin ve Sina cephelerinde ziyadesiyle meşgul bulunduğu sıralarda Filistin'e yerleşmiş ve orada Türk'ün sayesinde geniş bir refaha ve varlığa mal olmuş olan Yahudiler, gördükleri nimete ordumuz aleyhinde casusluk etmek suretiyle mukabelede bulunmuşlardır ... Fakat bu defa Almanya'daki hadiseleri vesile ederek maskelerini indirdiler ve bu memlekete lisanen, ahlakan, harsan, maddeten ve manen yabancı olan Yahudiler, dünya üzerinde ayrı bir varlığa ve başka bir teşkilata bağlı olduklarını göstermiş oldular. Türkiye'de yaşayan ve burada para kazanan insanların hangi din ve hangi milliyete mensup olurlarsa olsunlar, ayrı hissiyat ve ayrı teşkilata bağlı olmalarını şiddetle ve nefretle takbih ederiz (kınarız). Yahudiler iyice bilmelidirler ki; bu memleket sayısız Türk'ün bol kanıyla elde edilmiş bir Türk vatanıdır ve biz bu vatanı asırlardan beri fasılasız muharebelerde seller gibi Türk kanı dökmek suretiyle elde tutmaktayız ... Efendiler! Eğer ayrı bir millete mensup iseniz yolunuz cehenneme kadar açıktır ... Sizler Beyoğlu'nda itilaf kuvvetiyle, İzmir'de Yunanlılarla diz dize, kol kola idiniz. Bize gökyüzündeki ay yıldızı göstererek artık bunları fimabat (bundan sonra) ancak semalarda görebileceğimizi söyleyen sizlerdiniz, bunları unutmuş değiliz.”
İnkılap dergisinin bu Yahudi düşmanlığı zamanla nazi yanlısı bir üsluba dönüşecek ve Türk gençlerinin bu faşist yükselişi örnek alması istenecekti. “Ey aziz Türk genci: ... manevi, maddi, siyasi, içtimai bizi her noktada her gün daha fazla zehirleyen ve emen bu cemaata karşı öz milliyet duygularınla, el birliği ile dinç ve imanlı olarak daima müteyakkız bulun! Etrafına bir kere bak! Hiçbir Yahudi'nin bir Türk'ten beş dirhemlik bir şey aldığını görebilir misin? Halbuki biz buna mukabil ne yapıyoruz? Avuç dolusu paralarımızı bunlara atmıyor muyuz? Maddi ve manevi emile emile günün birinde esasen kurulmuş ve fakat sinsi duran ve meydana çıkmamış Yahudi saltanatı ile apaçık karşılaşmayalım. Bunun önüne geçmek zamanı çoktan gelmiş ve hatta geçmiştir bile ... Türkün mert hasletlerinin başında misafirperverlik gibi temiz ve asıl duygularımızı başımızda dolaşan hayırsız kargalara yemlik olacak kadar ileri götürmeyelim ...” Bu şövenist çığlıkların yankısı Mehmet Asım (Us)'un Vakit gazetesindeki yazısıyla geldi:
“... Hitlerciler ... Almanya'da cereyan eden mücadeleleri Türkiye'yi nakledecek derecede ileri gidemez. Herkes bilmelidir ki, Türkiye'de bulunan Yahudiler Türkiye tabiyetindedir. Onlara hariçten gelecek herhangi bir şekilde bir zarar Türkler tarafından asla hoş görülmeyecek ve müsamaha edilmeyecektir.” Yükselen faşizm konusu Türk basınında işte bu noktaya kadar zararsız fikir çatışmaları şeklinde gelişirken, aniden ünlü bir yazar bir yazısıyla tüm dikkati üzerine çeker. Bu yazar Peyami Safa'dır.
3 Nisan 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Serseri Yahudi” başlığıyla bir yazısı yayımlanır Safa'nın. Yazısında özetle, “ ... Yahudi, milletler içinde en insan, çünkü en beynelmilel kavimdir. Herkesle beraberdir, fakat Hitler gibi cephesi dar ve sert bir adamın bu cephesiz insanlara düşmanlığı ne beğenilecek, ne de şaşılacak bir şeydir. Yalnız Alman başvekilinin bu ezelden beri sulhperver kavme karşı öfkesi, daha büyük düşmanlarına karşı geçiremediği dişlerinin çirkin ve aciz gıcırtısı gibi kulağımıza geliyor ... Azizim Hitler! Basübadelmevte (haksızlığa uğramış) İsa rolü yapma, sana yakışmıyor. Asla unutma ki seni Versay'da çarmıha gerenler Yahudi değildir.” Yıl 1933 ve Peyami Safa Türk aydınlarının en önde gelenlerinden biridir. İnsanidir, etkili bir kalemdir ve kıvraktır. Aynı günlere yakın aynı konuda bir ikinci yazı daha yayınlar. Bu kez Yedi Gün dergisinin 12 Nisan 1933 tarihli (Yıl: 1, Sayı:5) nüshasının kapak yazısı Peyami Safa'ya ayrılmıştır. Yazının başlığı: “Yahudi'nin Suçu Ne?”.
“ ... bu günkü felsefenin ve riyaziyenin en büyük kafaları Yahudidir; bu günkü musıkinin ve bir çok san'at şubelerinin en önde gidenleri Yahudidir. Almanya'da Hitler'in kırbaçladığı ve haşladığı Yahudiler mi haindirler? Almanya'da mallarına boykot ilan edilen Yahudiler mi para canlısıdırlar? Geriye başımı çevirmek istemediğim için tarihteki Yahudi katliamlarından bahsetmek istemiyorum. Her yerde itilen, sömürülen, ezilen, hırpalanan, tartaklanan Yahudinin suçu nedir? ... Yirminci asır kafası, yalnız “millet” mefhumunu kavrayabiliyor, henüz “insanlık” mefhumunu idrak etmiş değildir. Bu cemiyetle tabiatın kavgasıdır. Her yirminci asır adamı cemiyetin kendisine vurduğu milliyet damgasını beşeri hürriyetinin üstünde taşımak istiyor ... Yahudiler hiçbir milliyet çerçevesi içine sığmıyorlar. Dünya onlara soruyor: “Kimdensin?” ve “hepinizdenim” cevabına tahammül edemiyor. Milliyet ve beşeriyet duygularının çarpışmasına kurban giden Musevi, halbuki, en insani kavmin oğludur. Fakat ne yaparsınız ki, her dilden konuşan, her telden saz çalan, her milletin yüzüne gülen bu cihanşümul insan tipi, içinde yaşadığımız azgın milliyet asrında her millete soğuk ve yabancı görünüyor. Yahudinin suçu ne midir? Sadece insan olmaktan başka hiçbir şey değil!” Böylesine yapıcı gibi görünen Peyami Safa, ne oldu da birden azılı bir komünist düşmanı kesildi? Edebiyat Savaşları - 1. Cephe yazımda bunu ayrıntılı olarak anlatmıştım ama şöyle kısaca hatırlayalım yine de. Rus Kültür Heyeti'nin kültür alışverişini yoğunlaştırmak için Halkevleri'nin seçeceği iki Türk yazarını ülkelerine davet etmesi ve bu seçilenlerden birinin Peyami Safa olmaması onu çileden çıkarır. Ünlü komünist, yakın arkadaş Nazım'ın da torpil (!) yapmamasının faturası komünizme kesilir ve Peyami Safa başka bir adam oluverir. Nasıl başka bir adam olunur, şimdi bir örnekle onu anlatayım. 30 Mayıs 1933 günü Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde ilginç bir yarışma başlatır Peyami Safa. Okuyucularından yakılmalarını istedikleri kitapların listelerini göndermelerini ister . Bu garip (!) yarışma (ya da anket mi demeli?) edebiyat çevrelerinde ciddi bir tedirginliğe yol açar. İşin özü şudur: Fransız “Vu” dergisi, okuyucularından böyle bir liste istemiş, işin eğlence yanını öne çıkararak, Hitler'in ünlü kitap yakma ayinlerini eleştirmeyi amaçlamıştı. Bizim Peyami Safa da bir fikir hırsızlığı yapmış, ancak bu tuhaf yarışmanın kurallarını bir parça bozmuştur. Vu dergisi okuyucularından yakılmasını istediği kitapların yanına bunun nedenini de bildirmelerini isterken; Safa'nın böyle bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. (Heybetle yükselen Alman ırkçılığına hayranlığını hissettirdiği ilk eylem budur bence. ) Neyse, uzatmayalım, yarışma, “aşılama nasyonal sosyalist” Peyami Safa'yı epey bir eğlendirir. Çünkü aklı başındaki sanat ve yazı adamları yaklaşan faşizmin ürkütücü ayak seslerinden kaygı duyarken; o, Cingöz Recai'nin hafiyelik öykülerini pompalayıp böyle tuhaf işlerle köşesini dolduruyordu. “Bir kutu cigara değil ama bir spor araba da değil” ... Yakılması istenen kitaplardan en çoğunu içeren liste, Peyami Safa'nın yukarıda söylediği esrarengiz armağanını kazanacaktı. Vala Nurettin; dünyada şok etkisi yapan 10 Mayıs 1933 Berlin Opera Meydanı'ndaki yirmi bin cilt kitabın bir ayin sarhoşluğuyla yakılmasının Türkiye'deki provası olarak niteledi Peyami Safa'nın bu saçmalığını ... Ancak Peyami Safa geri adım atmak yerine daha da kışkırttı okuyucusunu. Gelen listelerin bir bölümünü yayınladı. Bu gelişme kendi gazetesinde mesai arkadaşı olan Abidin Daver'i bile hayrete düşürdü. Daver, bir karşı yazıyla bu zırvalığın hemen bitmesi gerektiğini bildirirken, okuyucunun da acımasızlığını eleştirir bir dil takındı. Peyami Safa bu tuhaf yarışmayı 30 Mayıs 1933'te başlattı. Ünlü kitap yakma eyleminin tarihiyse 10 Mayıs 1933'tü ... Yani sadece yirmi gün var aralarında. Biraz garip değil mi? 12 Nisan 1933'te Yahudilere yapılan zulmü eleştiren Peyami Safa sadece 48 gün sonra Hitler'in kötü bir kopyacılığıyla ne yapmaya çalışıyor olabilir? Hani mazlum Yahudileri savunuyordun sen? Şimdi onları kıtır kıtır kesen bir adamın, yirmi bin kitabı yakmasını mı örnek alıyorsun ey Safa? Bak ben sana o geceyi biraz ayrıntılı anlatayım da gör bak neler olmuş:
“Yasaklanmış kitaplar odunlar gibi yığıldıktan sonra, birbiri ardı sıra yürüyen dokuz çığırtkan, yemin eder gibi, suçlayıcı, arındırıcı ve ahlakçı sözler söyleyerek ilerlemeye başladılar. Sırayla Marx, Freud, Heinrich Mann gibi seçkin düşünür ve yazarlara karşı kinlerini dile getirdiler ... çağrılardaki sloganlar 2. Wilhelm'in konuşmalarındaki ana sözcükleri anımsatıyordu: Marksizme karşı milliyetçilik, bilime karşı agnostisizm (bilinemezlik) , materyalizme karşı idealizm ve pasifizme karşı militarizm ... Yangın yerindeki görünüm kurban törenlerini andırıyordu. Öğrenciler duruma uygun elbiseler ve derneklerin üniformalarını giymişler ve ellerinde meşaleler taşıyorlardı ... Halk geriden izliyordu ve dinsel bir törendeki gibi hep bir ağızdan bağırarak eyleme katılıyorlardı. Zaten, eylem için gecenin seçilmiş olması da zaman yönünden önem taşıyordu. Gecenin gizemliliği, beklentiyi, kendinden geçişi ve heyecanı arttırıyordu ...” (Nazizm ve Kültür, Lionel Richard, Kalem Yay. , 1985, Ankara, Sayfa 100 - 101) Yaa Peyami Safa, sen eğlencelik olsun diye yaptığını söyleyedur, hiç mi fark etmedin çevrendekilerin geriliminin gün be gün artmakta olduğunu? Elbette ki fark ettin. Çünkü amacın buydu aslında. En yakınlarından Nazım, çizgisini belirlemiş ilerlemekteydi. Sen bu yarışmayı yaparken o Alman faşizmi üzerine bir kitap çevirip, Türk insanını uyarmakla uğraşıyordu. Hükümetse bağımsız tarafsızlığını korumak üzere üst üste bildiriler yayınlarken, yaklaşan savaşa karşı önlemler de almaktaydı. Bir yandan %85'i okuma yazma bilmeyen Anadolu'da, Köy Enstitüleri adıyla bir eğitim reformuna temel atılırken; bir yandan senin ve senin gibi ne idüğü belirsiz, ilkesiz, kiralık kalemler yapay bir nazi sempatisini pompalıyordu. (Aslında yazar tarafsızlığımı kaybetmemek için çok uğraşıyorum ama dayanamadım bu kez, özür dilerim.) Efendiiim, Peyami Safa Bey'in yayınladığı, yakılması istendiği için yarışmaya gelen listelerden bir kaçına bir göz atalım:
Liste 47 / 7 Temmuz 1933 / Sayfa 5 / Cumhuriyet 1- Selami İzzet : Baştanbaşa. 2- Vala Nurettin : Yakın! Yakın! 3- Suat Derviş : Yansa ne çıkar? 4- Sadri Ertem : Cehennem gibi yanmalı! 5- Aka Gündüz : Bu da yanmalı! 6- Mehmet Emin : Hepsi ... hepsi ... ... Samsun Ticari Mektebi mezunlarından Cahit Şeref – Ahmet Kemal
Bu yarışmanın sonucu açıklanmadı ama edebiyat çevrelerinde yarattığı tedirginlik ve Peyami Safa'nın rengini apaçık ortaya koyması adına bu ayrıntı çok önemlidir bence. Yıllar hızla akar ve geliriz 1938'e... Peyami Safa, dalgalanan edebi tutarsızlığıyla (çok arzuladığı halde) hiçbir zaman yer bulamadığı Atatürk çevresinden iyice uzağa düşmüştür bu Nazi özentisiyle ... Onunla bununla girdiği polemikleri abartmış ve sadece belli bir milliyetçi çevrenin alkışladığı biri durumuna gelmiştir. Aynı yıl bir uydurma komployla Nazım içeri alınır. (1938 Donanma Davası Olayı.) Üstüne Atatürk'ün ölümü ve ikinci adam İnönü'nün baskıcı “Milli Şef”lik dönemi Peyami Safa'nın arayıp da bulamadığı bir ortamdır. Peyami daralan çevresinden rahatsızdır çünkü. Hemen o döneme ait küçük bir anektodu hatırlayalım.
Peyami Safa, kafasının iyice faşizme yatmaya başladığı bu günlerde bir çok gazeteden kovulur. Ulus gazetesinden de çıkarıldığı o günlerde, çok zor bir durumdadır. Parasızdır, işsizdir. Hatta öylesine zor bir durumdadır ki evinin kirasını bile ödeyememektedir. Birkaç arkadaşı hükümet ayaklarını kullanarak Peyami'ye destek ararlar. Destek gelir ama tek parti olan CHP ağırlıkta demokratik bir partidir o günlerde ve Peyami'nin nazi sempatizanı olduğunu bildiklerinden, ona sürekli bir yardım yapmak istemezler. Tam da bu günlerde Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Habib Edip Törehan, gazete çalışanı Fikret Adil'den tanınmış bir yazardan gazeteye bir roman bulmasını rica eder. Fikret Adil'de her iyi yürekli insan gibi davranarak, o sırada işsiz olan Peyami Safa'yı Yeni İstanbul gazetesine getirerek Törehan'la tanıştırır. Böylece Peyami Safa'nın romanı gazetede yayınlanmaya başlar ... Ama durun bakın, Peyami Safa bu iyiliğe karşı ne yapmış? ... Ne yapabilir ki, değil mi? Teşekkür etmese bile hiç olmazsa susmuştur... Hayır! Fikret Adil'in komünist olduğunu ve bu gazetede çalıştırılmasının doğru olmadığını ispiyon eder Törehan'a... Yaaa!.. Törehan gün görmüş adam: “Rica ederim Peyami Bey, sizi bana tanıtan, romanınızı tavsiye eden Fikret Adil'dir. Onun için nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsunuz?” deyince Peyami Safa geri çekilmiş ama o gazeteden de kovulmuştur. (Kaynak : Aziz Nesin'in makaleleri)
Peyami Safa'nın komünist ve komünizm paranoyası onu oldukça gülünç durumlara düşürmüştür. Örneğin “aşılama nazi Peyami Safa”yla ilgili Aziz Nesin'in çok ilginç bir anısı beni hep güldürmüştür.
Bilindiği gibi, Peyami Safa'nın bir kolu sakat olduğu için askerlikten çürük raporu verilmiş ve muaf tutulmuştur. Ve yine bilindiği gibi Aziz Nesin Harp Okulu mezunu; Yüzbaşı rütbesine kadar askerlik yapmış, sonradan ordudan ayrılmış bir yazarımızdır. Böyle olunca da, ordudan bihaber Peyami Safa'nın Aziz Nesin'e saldırmak için uydurduğu şu ünlü “askeri birliğe ait keçileri satma” hikayesini anlatmanın tam zamanı. Olayı doğrudan birinci ağızdan dinleyelim. Aziz Nesin konuşuyor : “Peyami Safa “askeri birliğe ait keçileri” sattığımı söylüyor. Siz hiç “askeri birliğe ait keçi” duydunuz mu? Peyami Safa söyler ... Çünkü Peyami Safa ordunun ne olduğunu bilmez ki. Onun orduya ait bütün bilgisi, resmi geçit törenlerinin gazetelerde basılan fotoğraflarıdır. Peyami bugün 60 yaşındadır ve 60 dakika askerlik yapmamıştır. Bir zamanlar Ahmet Haşim'e de, bir tartışmada onunla baş edemeyince, “Sen Türk değilsin, Arap'sın!” diye çamur atmıştı. Bu Peyami kime çamur atmadı ki? ... Büyük Türk şairi Haşim'in, büyük Cingöz Recai romanları yazarı Peyami'ye yazılı cevabı şöyledir: “Evet ben Arab'ım. Ama Çanakkale Harbi'ne giden benim. Sen ne yaptın?” Ne yapacak, meyhane köşelerinde içip ona buna çamur attı. Bir gün, bir saat bile askerlik yapmayıp ona buna ahlak dersi, yurtseverlik dersi vermek ne güzel şey! ... Peyami Safa Türk ulusu yediden yetmişe Kurtuluş Savaşı'na katıldığı zaman tam 23 yaşındaydı. Yazılarında kendini pek dinamik bir adam olarak tanıtan Peyami Safa'nın herhalde kanı kaynıyordu. İşte bu 23 yaşındaki Peyami, 23 saniye bile askerlik yapmamıştır. Hem de ne zaman? İstiklal Savaşı'nı kazanmak için, kucaklarında yavruları emzikli anaların omuzlarında cepheye mermi, ak sakallı ihtiyarların cephane taşıdığı , çocukların habercilik ettiği, çocuk yaşta delikanlıların gönüllü olarak silaha sarıldığı, gelinlerin ateşe koştuğu, kötürümlerin bile yurt yararına bir iş gördüğü sırada, Peyami askerlik yapmadı. Neden? Zavallıcık sakattı da ondan ... (Peki) gönüllü yazılamaz mıydı, geri hizmette çalışamaz mıydı, istihbaratta iş alamaz mıydı? Yazıcılık da mı yapamazdı? Onu da kendisine sorun. Sakat Peyami Safa, onunla bununla didişmekte, dalaşmakta, iş çamur atmaya geldi mi hiç(te) sakat değil. 200 cilt kitap yazmış, sakat (falan)değil.
23 yaşındaki genç yazar Peyami Safa, yoksa kalemiyle Kurtuluş Savaşımızı mı desteklemiştir? Çıkarsın da yazdıklarını görelim. Ama bu sakat Peyami, yurduna çoooook büyük, çoooook yararlı işler yapmıştır. Ne mi yapmış?Server Bedi takma adıyla Cingöz Recai romanları yazmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye,demokrasiler cephesinde yer almışken Peyami ne yapmıştır? O zamanki yazılarını hatırlamayanlar var mı?”
İşte bugünlerde beklenen olur ve 1 Eylül 1939 günü Almanya nazileri Polonya'ya girer. 2. Dünya Savaşı başlamıştır. Gündem, bir anda yükselen faşizmin heybetli gücü ve düşmanları üzerine çekilir. Duyarlı yazarlar savaşın çirkinliğini yazarken, Peyami Safa Cingöz Recai'nin maceralarını yazmaya devam eder. Bugünlerin insanlık adına hazin hikayelerine rağmen Peyami Safa'nın yazarlık tavrına sinirlenen Aziz Nesin bakın nasıl bir seslenişte bulunur üstada: “Peyami Safa! İkinci Dünya Savaşı sırasında üç yıl çadır altında yatarak Trakya sınırında, üç yıl da Doğu sınırında Kars Kalesi'nde askerlik yaptım. Askerliğimi nasıl yaptığımı komutanlarım, arkadaşlarım bilir; sicilimde de yazılıdır. Benim bu yaptığım kahramanlık değil, o yaşta her Türk'ün yaptığı gibi vazifemdi. Ama ben sınır boylarında kendi küçük rütbem içinde yurt savunmasındaki yerimi aldığım zaman sen ne yapıyordun? Söyleyeyim mi ne yaptığını? Hitler'in, Mussolini'nin kandırılmış zavallı faşist sürüleri, aç kurtlar gibi bizimde içinde bulunduğumuz demokrasi cephesine saldırırken, dünyayı kana bularken, milyonların canına kıyarken, sen onlara destanlar yazıyor,övgüler düzüyordun ... Başka ülkelerde senin fikir arkadaşların Nüremberg Mahkemesi'nde bütün Birleşmiş Milletler'e hesap verdiler. Sen paçanı kurtardınsa bunu,Türkiye'nin savaşa girmemiş olmasına borçlusun. Bir tek kelime Almanca bilmediğin halde savaş yılları boyunca her gün radyodan büyük bir vecd içinde Hitler'in nutkunu dinlediğini, bir günde Hitler'in azgın naralarında coşup birden fırlayarak “Kahahaaaay!” diye iki elini havaya kaldırdığını, sonra yüzü koyun yere kapaklanıp, sara nöbetleri içinde titreyerek ağzın köpürerek çırpındığını, sonra da donup kaldığını, Cumhuriyet gazetesinde görenler bilenler var. “Ordu” mu dedin? Dur bakalım, sen bu sözü ağzına almamalısın ...”
Bu ağır sözlerin arkasında ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Bende etmiştim. Biraz kurcalayınca aslında kavganın politik kavga gibi görünse de, edebiyat kavgasından başlayıp buralara geldiğini fark ettim. Peyami Safa, bir yazısına istinaden Aziz Nesin'e; “Hem de bir mizahçının her gün gittiği mevzuularda fikir beyan etmesi, bir cambazhane ibişinin dünya ahvaline dair konferans vermesine benziyor. Güldürmüyor, gülünç oluyor ...” demesi üzerine, Aziz Nesin sinirleniyor ve epey bir zamandır önüne gelene çamur attığını düşündüğü Safa'ya cevaben bir dizi yazı yayınlıyor. Bu diziyi edebiyat tarihimizde “Bay Safa 1 – 2 – 3 ...” diye biliyoruz. Yayın tarihi 1959 – 1960'lı yıllar. Hadi biraz ayrıntıya girelim. Peyami Safa 19 Aralık 1960 günü Milliyet gazetesinde “Türkçemiz” adlı bir kitaptan söz ederken, özetle; yeni Türkçecilere karşı çıkan alaycı bir üslup kullanır : “Kitabın önsözünü dikkatle okumalarını, bütün dil ve edebiyat öğretmenlerine, genç şair, hikayeci ve tenkitçilerine, yazılarında “tilcik”, “pilcik” ,“cülcük” biçiminde kelimelerle cıvıldaşan kuş beyinli öz Türkçecilere hararetle tavsiye ederim.” Aman Allahım, polemikler kralı Peyami Safa, 60 yaşında bile ona buna bulaşmaktan geri durmuyorsa, biz suçlanan genç şairler, onun yaşını düşünüp neden saygılı olmaya çalışalım ki diyerekten, bir savaşa tutuşurlar. Bu kez genç şairlerin lideri, güldürü yazarı Aziz Nesin'dir. Nesin, bu saldırgan yazı karşısında önce saygılı bir dil kullanmış ve şöyle bir yazı yazmıştır. “Peyami Safa gibi kırk yıllık bir yazara, dilde kendisi gibi düşünmeyenlere “kuş beyinliler” demek yakışır mı? Ayıp, çok ayıp ... Bu sövgüye karşılık, öz Türkçecilerden birisi çıkıp da dilde Peyami Safa ve onun gibi düşünenlere “kaz kafalı” dese, ben onu da kınarım. Böyle şey olur mu? Kuş beyinli ne demek? ... Ağız bozmak güçsüzlere özgüdür. Eskiler “uslub-u beyan ile aynı insan” demişler ... Ne yapmalı bu altmış yıllık yaramaz çocuğu bilmem ki. Yoksa yatırıp ağzına biber mi doldurmalı?” Bu karşı yazıya yanıt gelmedi gerçi ama bütün duyumlar “kuş beyinli” sözüne karşılık, “kaz kafalı” sözünün karşı cepheyi çok sinirlendirdiği yönündeydi. Yeni bir savaş patlamıştı. Aziz Nesin tüm yeni edebiyatın ve ona inananların sesi olarak ateşe başladı. “Değmez demeyin sakın. Değer. Bu Bay Safa ile benim aramda bir tartışma değil, bitik, saldırgan, jurnalci, dedikoducu, içi başka dışı başka bir eski kuşakla, yeni kuşağın çatışmasıdır.” (Biz bu söylemi sanki bir önceki yazımızdan hatırlıyor gibiyiz) Edebiyat dünyası mevcut siyasetin karmaşıklığından daha karmaşık bir hale gelmiş, herkes birbirine çatmaya başlamıştı yine. Edebiyat savaşlarında ikinci cephe açılmıştır sanki. Savaş nedeni yine aynı; eski ve yeni çatışması. Ama ilginçtir, Peyami Safa aynı Peyami Safa'dır. Saldırgan, tutarsız ve ukala ... Aziz Nesin'in başını çektiği bu genç saldırı Peyami Safa ve taraftarlarından da tepki almakta gecikmez. Safa bir yazısında Nesin için “azılı mahut” sözünü kullanır. Yıkıcı, hain anlamında kullanılan bu “mahut” sözcüğü Nesin'in komünist olmasıyla eşlenmelidir Safa'ya göre. Aziz Nesin “Bay Safa” serisinde bu “azılı mahut”a berbat bir cevap yazar:
“Bay Safa, siz benim yazılarımda azılı mahutluk ettiğimi söylerseniz ben de asıl sizin azılı mahut olduğunu söylerim. Yurdumuzda az çok halkın sevgisini kazanmış kim varsa, siz hepsine açıkça ya da örtülü “komünist” dediniz. Peki, Bay Safa sizin yazılarınızı okuyup inananlar “bu nasıl iştir, kimi seviyorsak komünist çıkıyor” diye komünizme sempati duymazlar mı? Sait Faik öldü, arkasından böyle söylediniz. Orhan Veli öldü, ardından şöyle yazdınız. Cahit Sıtkı öldü, bir başka türlü dediniz. Ataç öldü, neler yazdınız. Devlet Tiyatroları genel müdürüyken, hiç sesinizi çıkarmadığınız Muhsin Ertuğrul görevinden uzaklaştırılınca, arkasından neler neler yazdınız. Bütün bunlar halkın sevgisini kazanmış yararlı işler görmüş kişilerdi. Bir çok kişinin kafasında bir soru beliriyor “Sakın Bay Safa üstü kapalı bir yoldan azılı mahutluk yapmış olmasın, asıl azılı mahut yoksa kendisi mi?” diyorlar ... Hayır, hayır ben böyle bir şey demiyorum. Siz ne komünist ne de komünist düşmanısınız. Siz yalnızca bir azılı kıskançsınız. Her ün, her iyi tanınmış kişi sizi tedirgin ediyor. Öyle ki ölülerin ününü bile çekemiyor, bir ünlünün ölümü arkasından yazılan övgüleri bile kıskanıyorsunuz. Bay Safa, ulusumuzun geleneklerinden biri, ölülerin arkasından konuşmamaktır. Oysa siz, kaleminizin arkasında pusuya girmiş, “ah şu ünlü kişi ölse de, arkasından mahutluğunu yazsam ...” diye bekliyorsunuz. İşte sizi, yalnız dirileri değil, ölüleri bile jurnal etmeye iteleyen, içinizdeki öfke öfke kabaran bu kıskançlık, bu tedirginlik, bu çekememezlik, bu didişkenliktir. Siz, bir asabiye kliniğine konu olacak azılı bir kıskançsınız. Bay Safa, düşmanlık da bilinçli olmalıdır. Siz yurdunuz da öyle bir ortam yarattınız ki, kırk yıllık Rus salatası lokanta listelerinde Amerikan salatası diye değiştirildi. (O dönemin sembollerini hatırladığımızda çok da şaşırmıyoruz: 1954 Köy Enstitüleri kapatıldı. Demokrat Parti iktidarı aynı yıl Marshall yardımı adıyla Amerikan emperyalizmine ülkeyi peşkeş çekmeye başladı. Atatürk'ün bağnazlıkla ilgili yasalaştırdığı ilkeler,aleyhte olmak üzere yeniden elden geçirildi. 18 yıl Türkçe okunan ezan bir seçim vaadi olarak tekrar Arapça okunmaya başlandı. Sebilül Reşad, Sıratımüstakim, Büyük Doğu gibi dinci yayınlar altın çağını sürmeye başladı. Komünizm korkusu kabuslaştırıldı. vs. vs. vs. ...)
Rus çorap pazarı “US” çorap pazarı oldu. Siz bunları doğrudan yapmadınız. Ama (yazılarınızla) yarattığınız havayla günün birinde Mareşal Fevzi Çakmak'a (bile) komünist dediler. Çikolataların içindeki ulus bayrak kartları içinde Rus bayrağı da var diye, çikolatacı mahkemelerde süründü ... Trende portakal soyan bir yurttaş, portakal kabuklarını orak biçiminde soyuyor diye yakalandı. Daha neler oldu. İşte bay Safa, komünizm düşmanlığı adına insanlığı bu gülünç, bu korkulu duruma düşüren sizin yarattığınız havadır ...” Aziz Nesin böyle bombalarken bir bombalama örneği daha vermek isterim. Dönemin Havadis gazetesi yazarlarından Mümtaz Faik Fenik; “komünistler her kılığa bölünebildiğine göre, sizin de komünist düşmanı görünerek, komünizm propagandası yapmadığınız ne malum?” diyerek savaşa yeni bir cephe açar.
Nesin salvo ateşe devam ettiği diğer yazılarında da Peyami Safa'nın bütün sırlarını ortaya döker. Ona göre “ukalalıkta eşsiz” biri olan Safa'nın yazılarındaki tüm ayrıntıları okuyucuların gözü önüne serer. “ ... Bay Safa size (bir) sözüm yok. Siz, bir yazınızda “burada ben dururken, filan hastalığı gidip tıp fakültesi profesörlerine sormuşlar” diye yazmamış mıydınız? Hem de bunu ciddi ciddi yazdınız. E pes doğrusu ... Bir gazete yazarı ki tıp biliminde kendisini, tıp profesörlerinden üstün sayar, onu hemen yakalayıp gereken işlemi yapmaktan başka çıkar yol yoktur. Siz bir yazınızda “hayatımda beni ilk defa maça götürdüler. Sahaya çıkan takımlara bir baktım, eski mücadeleci ruhumla, hangisinin galip geleceğini hemen anladım” diye yazmadınız mı? Ama suç sizin değil, siz bu yazıyı yazdıktan sonra hala futbol maçlarına devam edenlerin. Ne diye çayırda bir buçuk saat didişir dururlar? Her kulüp takımını size gösterecek; siz, kalın camlı gözlüklerinizin altındaki kısık gözlerinizi kırpıştıra kırpıştıra bir o takıma, bir bu takıma bakacaksınız. Sonra hemen – bu takım 5 – 1 galip gelecek, yalnız şu santrfor azılı mahutun biri. Gözünden çaktım, onu çıkarın – diyeceksiniz. Bay Safa! Sizin bilmediğiniz ne var? Yok ... Maşallah her şeyi biliyorsunuz. Siz harika bir şeysiniz ki adınız yok ... Pedagojiden söz açılsa, “şimdiye kadar yazdığım binlerce makale ...” diye başlarsınız. Siz bir “ilim kırkayağısınız” ki hangi taşı kaldırsak altından çıkarsınız. Bu ne kafa, bu ne zeka, bu ne bilgi? Sizin yeriniz aramızda değil üstad (!), sizi bu yüksek, bu derin, bu yüce bilginize uygun bir yere kaldırmalı.” Dil, günlük yaşam, erdem, sanat adamlığı, politika gibi daha bir çok konuda karşılıklı yazılar uçuşur havada ... Ama namuslu bir kavgadır bu. Rengi çok belli olan bir kavga. Aynı 1929'da başlayan gibi ... namuslu. Yazımı bitirmeden önce Aziz Nesin'in bir orta yolcu üzerine yapılmış en iyi tanımlamalardan biri olduğunu düşündüğüm Peyami Safa tanımlamasını yazmak isterim: “Bay Safa, siz bir fabrikatörsünüz. Ne fabrikatörü mü? Söyleyeyim: siz bir komünist fabrikatörüsünüz. Hiçbir fabrika çıkardığı mallara sizin kadar bol etiket yapıştıramadı. Sizin etiketiniz, on parmağınızdaki on karadır. Sizin kadar daha beş on Peyami Safa olsaydı aramızdan komünist olmayan tek kişi kalmayacaktı ... Size göre kim komünist, (kim) değil söyler misiniz? ... Öz Türkçeci komünist, yurtsever komünist, dindar komünist, gerici komünist, ilerici komünist, sizin gibi düşünmeyen herkes komünist ...”
Aziz Nesin ve Peyami Safa kavgası pek öne çıkarılmadı edebiyat tarihimizde. Az önce “namuslu” diye nitelediğim, neredeyse edebiyat tarihimizin son meydan savaşı nasıl bitti diye merak edeniniz varsa, hemen toplayalım yazıyı. Peyami Safa; “ona birkaç ağabey öğüdü vereceğim” deyip, “haddini bilmesi gerektiği” üzerine yazdığı son saldırgan yazılarında Aziz Nesin yine de yumuşamamış; bu kavganın bir kişi kavgası değil de, bir kuşak kavgası, bir eski – yeni kavgası olduğu üzerinde ısrar etmiştir. “Şimdi de ben size birkaç öğüt vereceğim. Haddim olmayarak değil, haddim olarak. Bay Safa, elinizden gelirse birkaç gün için kimseye çamur atmayın. Doğru olun, kendi kendinizle didişmeyin. Kıskançlıktan, çekememezlikten vazgeçin! Göreceksiniz, çok rahat edeceksiniz.” Bu olumlu havaya rağmen Nesin Peyami Safa'nın, “o adam”, “şu adam” takma isimleriyle yazdığı yazılara atış yaparak: “Peyami Safa! O adam, şu adam olmaktan vazgeç, adam ol adam! ... Onun için de çok geç kaldın (ya)” demekten kendini alamamıştır. İşte bir cephe tutuşmasının daha sonuna geldik. Yahya Kemal'in; “İsmail Safa'nın en güzel eseri Peyami'dir” dediği Peyami Safa artık çok yaşlı ve yorgundur. Tüm ömrü boyunca dengeleyemediği hayatı onu boğmaktadır. Tercüman gazetesinde 1959 Nisan'ında çıkan son yazılarından birinde, “kırk yıllık alışkanlık” dediği sigarası bile elinden alınmış; doktor önerisiyle, sigarayı ikiye bölerek içebiliyordu. Yasemin bir ağızlık kullanıyordu artık. Bir diğer terk edemediği alışkanlığı da alkoldü. Özellikle rakıyı tercih eden Safa, iyi lokantalarda yemek yiyip içmeyi severdi. Karısının yıllardır çare bulunamayan hastalığı yüzünden ev hayatına hasret kalması da onda farklı yönlere gitme isteği uyandırmıştı. (Sık sık aşık olması da buna bağlanır) Hatta öyle şiddetli aşklar yaşarmış ki, bir sevgilisini (Nebahat Hanım'ı); “Git, cenazen gelir inşallah!” diye bağırtacak kadar ateşli ... (Ona da mı polemik yaptı diye düşünmeden edemiyor insan?) Nebahat hanım, Türk Düşüncesi Dergisi'nde yazıları yayınlanan entelektüel bir sevgilidir. Onun evinde 15 Haziran 1961 gecesi yemekten sonra, saat 22.30 sularında birden öksürük krizine tutulan Peyami Safa, ev sahibesinden istediği bir bardak suyu ağzına götürür götürmez adeta kan kusmaya başlar ve son söz olarak “işte bu fena” dedikten birkaç dakika sonra da ölür. Peyami Safa 1961'de ölürken, “azılı mahut” Aziz Nesin 1993'te Sivas Madımak Oteli'nde Peyami Safa'nın peşinden gidenlerce yakılmak istendi... Ne kader be! Biri sevgilisinin koynunda meme sıcaklığından, bir diğeri düpedüz ateşten ölecekti az daha. 1915'te doğan Aziz Nesin de Madımak olayından sonra çok yaşamamıştır. Başarılı bir politikacı ve yönetici olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı (rahmetli) Ahmet Piriştina'nın Çeşme'deki evinde ölür. (1995)
Peyami Safa'nın hayat hikayesi o gece, sevgilisinin evinde son bulur ama elli sene sonra benim yazıma konu oluyorsa hikaye bitmiş sayılmaz bence. Çünkü Peyami Safa, bu iki yazı boyunca özetleyerek anlatmaya çalıştığım şeyleri yaparak, edebiyatımıza renk katmış bir yanlış kalemşördür. Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim. Onsuz bir edebiyat tarihimiz olamaz bence. Ama şimdilerde 100 Temel Eser adıyla okullarda okutulması önerilen (bir kaçının adını ilk kez duyduğum) üstadlardan biri olan Safa'ya biraz yakından bakalım istedim sadece. Bize “muhteşem” Türk edebiyatını doğru öğretmeyenlere inat, avazım çıktığı kadar, (belgeleriyle birlikte) bağırmaya devam edeceğim. Olsun varsın, üç kişi okusun, beş kişi okusun. O üç beş kişiden biri “öcüleştirilmeye çalıştırılan” Türk edebiyatını koruyacak ve daha namuslu bir aşkla sevecektir ... Bu yazıları o namuslu çocuklar ve o temiz aşklar için yazdım.
Görüşleriniz için:
|
||||||||