CEPHANE SANDIKLARINDA KİTAP TAŞIYAN BİR LİDER ÜZERİNE ( MUSTAFA KEMAL VE KİTAP )13.Yazı - 24 Ocak 2007
“O ki, yeryüzünün en şerefli kılıcını taşıdı. O kılıcı hep hakkı ve vatanı savunma uğrunda kullandığı için. Fakat onun eli kılıcın kabzasından çok kitabın cildini tuttu." İsmail Habib Sevük (1939) (Gazeteci – 1892/1954) Bu yazıdaki birçok ayrıntıyı değerli incelemeci Yılmaz Vurkaç'ın araştırmalarından yararlanarak size sunacağım. Özellikle istatistiki rakamlar ve meclis konuşmaları kolay ulaşılacak kaynaklar olmadığından ötürü Yılmaz Vurkaç'a incelemesiyle önümüzü aydınlattığı için sonsuz teşekkür ederim. Mustafa Kemal askeri okul öğrencisidir. Dönem karmakarışık... Bir yanda eriyen padişahlık, bir yanda özgürlük fikrinin cazibesi açıktan açığa savaşa tutuşmuştur. O dönemin gözde fikri hürriyet, bir şairin oyununda, Namık Kemal'in “Vatan yahut Silistre”sinde bayraklaştırılmış, yasaklanmasına rağmen 1908'de meşrutiyetin ilanına zorlamıştır padişahı. 1900'lerin ilk yıllarındayız. Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889 – 1974) “Atatürk” adlı yapıtının 92. sayfasında o günleri şöyle anlatır: “Namık Kemal'in Vaveyla'sı, Vatan yahut Silistre'si, Celaleddin Harzemşah'ı özel–genel bütün kütüphanelerden hep kaldırılmış olduğu halde Harbiye ve Tıbbiye okullarının dershane sıralarından bir türlü yok edilemiyordu. Geceleri ... yatakhanelerde kör bir tavan lambasının bulanık ışığı altında bu tehlikeli kitaplar ... yüzlerce genç arasında elden ele dolaşıyordu.”
Bir dönem Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği de yapmış olan, diplomat ve siyaset adamı Hikmet Bayur'un da (1891 – 1980) aynı günler için düştüğü notlar pek farklı değildir: “Padişah ... Namık Kemal ve daha az ölçüde Abdülhak Hamit gibi yazarların hürriyet kavramıyla ilgili bulunmayan eserlerini de toplattırır ve okunmalarını yasak ederdi. Bunları gizlice okuyanlarla, onların yakınları, ele geçtikçe ağır cezalara çarptırılırdı. Bu eserler daha çok İran'da basılıp, gizli olarak Osmanlı ülkesine sokulurdu. Mustafa Kemal de daha öğrenciyken, bu eserleri elde edip okulun yatakhanesinde, yatağının içinde, pek kötü ışık şartları altında gizlice okurdu.” Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti'nin itildiği uçurumun farkındadır ancak bir şey yapabilecek kadar yetkin değildir henüz. İçinde bulunduğu kandırmaca yerine, Osmanlı tarihini Fransızca kaynaklardan okuyarak düşmanın gözüyle bakmaya çalışır ülkesine. Ama yüreğindeki hürriyet ateşi onda büyük ve kutsal bir düşe dönüşmektedir günbegün: Tam bağımsızlık için donanmak.
Askerlik mesleğine tutkun olan Mustafa Kemal, kurtuluş düşlerini de doğal olarak bu açıdan değerlendirir. Ama büyük sıçrayış için okumaktan ve yazmaktan asla geri durmaz. Tarih profesörü Afet İnan'ın “Atatürk'ün Askerlik Üzerine Kitapları (1908 – 1918)” başlıklı yazısından; Atatürk'ün batılı savaş ve savunma taktiklerini bağlı olduğu orduya öğretme çabasında olduğunu görürüz. Mustafa Kemal, ordunun yeniden düzenlenmesini istediği gibi, eğitim ve disiplin için gerekli çalışmaların da yapılmasını istiyordu. Selanik'te 3. Ordu Subay Talimgahı Komutanlığı'ndayken (1909) bu işlere epey zaman ayırmış ve beş adet küçük broşür – kitap yayınlamıştır. 1 - Takımın Muharebe (savaş) Talimi (eğitimi) General Litzman ‘dan çeviri, Selanik, 10 Şubat 1324 (1908), 64 sayfa 2 – Cumalı Ordugahı. Süvari, Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları Selanik, 1325 (1910), 41 sayfa 3 – Beşinci Kolordu Erkan-ı Harbiye Tabiye ve Tatbikat Seyahati Selanik, 1327 (1911), 40 sayfa 4 – Bölüğün Muharebe Talimi General Litzman'dan çeviri, İstanbul, 1328 (1912), 74 sayfa 5 – Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, İstanbul, 1334 (1918), 32 sayfa 1914 martında yarbaylığa yükseltilir Mustafa Kemal ve Tekirdağ'da ki 19. Fırka Komutanlığı'na atanır. Düşman Arıburnu'na asker çıkarmaya başladığındaysa, Anafartalar Komutanı olarak Çanakkale cephesine gönderilir. İşte bu ateşten günlerde onunla konuşmaya giden gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın'ın, Mustafa Kemal'i beklerken, beklediği karargah odasıyla ilgili yazdıkları son derece ilginçtir. “Yalnız kaldığım sürece odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri, Balkan Savaşı'nın, Trablus Savaşı'nın, Harekat Ordusu yürüyüşünün, Harp Okulu öğrencilerinin hatıraları asılıydı... Yazıhanesi üzerinde bir Çerkes kamasının yanı başında Balzac'ın (Colonel Chabert)'i, Guy de Maupassant'ın (Boule de Suif)'i, Lavedan'ın (Servir) kitapları duruyordu. Şüphe yok ki paşa, durgun dakikaların boşluğunu edebiyatla dolduruyordu.”
Yine Mustafa Kemal doğu cephesinde bulunduğu günlerde (07 Kasım / 25 Aralık 1916) tuttuğu günlüğüne; “19 Kasım 1916, Pazar ; Alphonse Daudet'nin [ Sapho – Moeurs Parisiennes (Safo – Paris Gelenekleri)] namında canım sıkıldıkça okuduğum romanı bitirdim.” notunu düşmüştür. Aynı günlüğün 09 Aralık 1916 Cumartesi sayfasındaysa; “... yemekten evvel Emin Bey'in Türkçe Şiirleri'yle , Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinden aynı zeminde bazı parçaları okuyarak mukayese (karşılaştırma) yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel” notunu görürüz. (Kaynak : Şükrü Tezer, Atatürk'ün Hatıra Defteri, TTK Yayınları, Ankara, 1972) Bu ara benim 1999 yılında yazdığım ama yayınlanmamış olan bir makalemde de, Atatürk'ün Tevfik Fikret'e olan hayranlığının başka bir bölümünü hatırladım. Aynen alıntı yapıyorum: “Tevfik Fikret'in, “Tarih-i Kadim'e Zeyl” şiirinin okunduğu bir komutanlar toplantısında, Mustafa Kemal ayağa kalkar ve : “Arkadaşlar, hangi Türk şairi böyle devrimci şiirler yazmıştır ... ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yoktur.” der. Neymiş büyük komutanı böylesine etkileyen? Tarih-i Kadim'e Zeyl şiirini minicik bir hatırlamayla andığımızda bu sorunun yanıtını bulmuş olcağız. (Yeni Türkçe'yle)
( Not ; Bu şiir, Tevfik Fikret'e “Zangoç” diyen, Fikret'i Allah yolundan sapmakla suçlayan Mehmet Akif Ersoy'a ithaf edilmiştir. Mehmet Akif Tevfik Fikret'e zangoç derken, Fikret'te ona ‘Molla Sırat' diye ad takmıştı.)
Mustafa Kemal Tevfik Fikret'i öylesine dikkatli ve severek okumuştur ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş kitabı olan “Söylev”de de bu şairin dizelerine yer vermiştir. (Fikret'in “ufukları inatçı bir dumanla sarılı” dizesi, Söylev'de ki İstanbul işgali bölümünde kullanılmıştır.) Büyük Taarruz'un karara bağlandığı günlere geliriz. 26 Ağustos 1922'de büyük yürüyüşe hazırlanan Türk ordusunun komutanı Mustafa Kemal, kurtuluş taarruzundan sadece dört gün önce, 22 Ağustos 1922'de, henüz 33 yaşında olan genç bir Türk romancısının, Reşat Nuri (Güntekin)'in “Çalıkuşu” adlı romanını el yazmasından okumaktadır. (Şimdilerde okullarda zorla okutulan kitapların Atatürk çocuklarında (!) nasıl bir tepki ve yılgınlıkla karşılandığını düşünüyorum da ... içim acıyor. Eminim Atatürk'ün de kemikleri sızlıyordur.)
Neyse, karanlığa sövmek yerine bir mum yakmayı isteyen ben, acımı arabeske dönüştürmeden devam edeyim. TBMM'nin dördüncü çalışma yılını açarken (1 Mart 1923) Atatürk'ün yaptığı çoook uzun ve ayrıntılı konuşmasındaki kitap ve yayıncılığın önemi üzerine söyledikleri, bugün bile geçerliliğini koruyan muhteşem düşüncelerdir. Diyordu ki Atamız; “Baylar, telif ve tercüme işleri ulusal egemenliğin dayanağı ve ulusal kültürün en önemli yayılma aracıdır... Bir taraftan basılan ve yeniden yazdırılması kararlaştırılan kitapları parasız olarak her tarafa dağıtmak ve halkı okumaya alıştırmak için hükümetçe çaba harcanacaktır. “Devlet Kitabı” adı altında parasız olarak yayınlanacak, uygulamaya dayanan ve kolay anlatımlı eserlerle halkımıza hayatın gerçeklerini öğretmek, çok yararlı bir yöntem olarak önemle tavsiye edilir... Uygulamalı ve geniş kapsamlı bir milli eğitim için yurt sınırları içindeki önemli merkezlerde çağdaş kütüphaneler, bitkiler ve hayvanat bahçeleri, konservatuarlar, enstitüler, müzeler, güzel sanatlar sergileri kurulması gerektiği gibi, özellikle şimdiki yurt yönetim teşkilatına oranla bütün yurdun matbaalarla donatılması gerekmektedir. Bütün bu güzel şeylerin bir an içinde ortaya konulması mümkün olmamakla beraber, mümkün olduğu kadar az zamanda bu sonuçların elde edilmesi önemli ve değerli bir istektir.”
(Not 1; Kütüphanelere ayrılan ödenek hastane ve okul yapımına ayrılandan fazla. Bunun tek anlamı olabilir; okuyan kişiler daha az hasta olur. Not 2; 1923 – 1938 yılları arasında, (16.046) adet kitap basılmış. Bu, zamanı içinde bir mucizedir.)
Atamız, okuduğu kitaplara çeşitli işaretler koyar, bazılarının altını çizer, bazılarınınsa üzerine yorum yazardı. Yani tiyatro deyimiyle Atatürk bir dramaturg hassasiyetiyle metin okurdu. Mesleğimizi ilgilendirdiğinden ötürü tiyatro metinlerini okurken onların üzerine notlar aldığını söyleyip başka bir boyuta geçebiliriz(İşaretlenmiş metinlerden bazıları şunlardır; İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci'nin, Sekizinci adlı 4 perdelik güldürüsü, Abdülhak Hamit Tarhan'ın Validem adlı çalışması, Münir Hayri Egeli'nin Taş Bebek, Bir Ülkü Yolu, Bayönder ve Faruk Nafiz Çamlıbel'in Akın adlı oyunları.).
Atatürk'ün daha sonraki yıllarda tiyatro oyunları için yaptığı bazı dramaturgi çalışmalarının belgeleri elimizde. Örneğin, Münir Hayri Egeli'nin Taş Bebek, Bayönder, Bir Ülkü Yolu ya da Faruk Nafiz Çamlıbel'in Akın oyunları için zaman ayırıp,çalıştığını biliyoruz.
Atatürk tiyatro konusu üzerine özellikle eğilmiş; üstelik yalnızca Halkevlerine tiyatro kolları açtırmakla kalmamış, bir konservatuarın kurulması için emir de vermiştir. Çünkü Atatürk, Türk tiyatro sanatının gelişmesini; aynı zamanda devrimlerin yaygınlaşması ve Güneş-Dil kuramının pekiştirilmesine katkı sağlayacağını da düşünüyordu. Bu mantıkla, Türk ulusunun yüceliğini anlatan oyunlar yazdırdı. Akın, Mete, Özyurt, Atilla, Cumhuriyet Çocukları, Ceza Hakimi, On Yılın Destanı, Bayönder, Taş Bebek, Bir Ülkü Yolu Atatürk'ün emriyle yazılan oyunların bazılarıdır. Atatürk'ün Hayri Münir Egeli'ye söylediği “Her zaman oynanabilecek kalıcı oyunlar yazılmalıdır.” sözüyse, Ata'nın sanatta evrenselliği yakaladığına çok iyi bir örnektir.
Bu oyunların konuları sadece hamasi, yüce Türk ulusunun tarihi değildi elbette. Atatürk, Türk kadınını merkeze alan, Türk dilinin güzelliğini anlatan oyunların da yazılmasını emretmişti. Örneğin Taş Bebek oyunundaki şu düzeltmesine bakar mısınız?
Türk Tiyatrosunun kuruluşunda büyük emeği geçen,değerli tiyatro sanatçısı İ.Galip'in ( Arcan ),12 nisan 1930'da Atatürk'ün,kendisinin de içinde olduğu oyuncuları huzuruna kabul ettiği geceyi anlattığı duygusal anısı da bugüne bir miras niteliğindedir.
Son bölümde Atatürk'ün kitap ve kütüphanelerle ilgili bana çok ilginç gelen (gurur veren) bazı anılarından söz edip yazımı bitirmek istiyorum.
22 Haziran 1933'te İran Şahı ülkemizi ziyarete gelir. Atatürk İzmir'de Şahı gezdirirken, gezi programında Milli Kütüphane'yi ziyaret etmek de vardır. Ne güzel değil mi? Ya da bir başka anı şöyledir. 1924 yılında Türkiye tarihinde doğal afetlere belki de en ağır kayıplardan birini verdiğimiz Erzurum depremi olur. İstanbullu bir kitapçı, deprem mağduru çocuklara yardım amacıyla, afet bölgesine çocuk kitapları gönderir. Bu kitapçının adı İbrahim Hilmi Çığıraçan'dır. Bu bağış Atatürk'ün kulağına ulaştığında Ata, gözleri nemli bir şekilde yaverine bir telgraf yazdırır. Aynen şöyle: “ 08.10.1924. İstanbul Babıali Caddesi'nde kitapçı İbrahim Hilmi Bey'e, Erzurum yer sarsıntısında felakete uğrayanların çocuklarına armağan buyurduğunuz kitaplar dolayısıyla çok teşekkür ederim. Yurdun bilim ve kültürü için bu olay nedeniyle gösterdiğiniz ilgiyi değerli buldum. Bilim ve kültür ile donatılan bir kavmin her türlü felakete, doğadan gelse bile, çare bulabileceğine işaret eden bu konudaki bağışınız bütün ulusça övgüye yaraşır anlamdadır. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal” (Not; 1999 Marmara depreminde bileziğini almak için enkazdaki ölünün kolunu kesenler, cefakar Türk insanının Kızılay'a yaptığı bağışları iç edenler, deprem bölgesine lolipop şeker gönderen cumhurbaşkanı eşleri ya da prezervatif yardımları yapanlar aklıma geliyor da... Seksen sene önce bu telgrafı yazdıran Atatürk'ten utanıyorum.)
Görüşleriniz için:
|
||||||||||||||||||||||||||