38 MİLYON KİŞİYİ ÖLDÜREN BİR RESSAM ÜZERİNE (Hitler'in İlk 30 Yılı) 14. Yazı - 16 Ocak 2007
Bugün, birçoğunuzun bildiğini sandığı bir adamın, çoğunuzun bilmediğini düşündüğüm, çocukluk ve ilk gençlik döneminin hikayesini anlatacağım. Yani 1933'e kadar Hitler. Onu daha çok, 1933 Almanya seçimlerinde 106 koltuklu parlamentoya 106'da 106 milletvekiliyle girip, ardından diktatörlüğünü ilan etmiş bir çılgın adam olarak tanırsınız. Irkçı bir katil, tarihin en ateşli konuşmacılarından biri, hayatına giren altı kadının da intiharla canına kıymasına neden olan bir deli... Adolf Hitler'den söz ediyorum, “Führer”den... Ama onun ressam olmak için verdiği inanılmaz mücadeleyi kaçınız biliyorsunuz? Ya da klasik müzik, opera tutkusunu? 1800'lerin ilk günleri. Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'nun, Bohemya bölgesindeki Strones Köyü'nde Johann Tmumelschlager adlı küçük bir çiftçinin evinde, Maria Anna Schicklgruber adındaki hizmetçi kız, 7 Haziran 1837 günü, gayr-ı meşru bir çocuk doğurur. Çocuğa Alois adını verirler. Çocuğun kimliğinde babası bölümü boş bırakılır. Neyse, beş yıl geçer ve sefil anne, Johann Georg Hüttler adlı bir değirmenciyle evlenir. Yeni evli çift, Alois adlı çocuğa bakmak istemezler. (Kendi ortak çocuklarını istiyor olabilirler ya da yoksulluktan ötürü olabilir.) Ekonomik durumu iyi olan üvey babanın erkek kardeşi J. Nepomuk Hüttler'in yanına verilir Alois. Az bir zaman sonra da anne Schicklgruber veremden ölür. İçinde oldukları sefaletten ötürü baba Hüttler'de fazla yaşamaz... Uzatmayalım, 14 yıl geçer. Üvey amca Nepomuk Hüttler, Alois'nın yarın bir gün yaşantısında zorluk çekmemesi için ona yeni bir kimlik çıkararak onu sahiplenir. Eski kimliğinde boş olan baba adı hanesine Hüttler yazdırmak ister. Ancak nüfus görevlisi papaz o bölüme yanlışlıkla “Hitler” yazar ve trajik bir hikayeyi başlattığını bilmeden 1877 Ocak ayından itibaren tarih lanetli bir soyadını izlemeye başlar.
20 Nisan 1889 günü Inn ırmağı kıyısındaki Braunau kasabasında bir erkek çocukları olur Alois ve Pötzl'ün. Doğan dördüncü çocuklarıdır. Daha önce üç kız çocukları olmuş; ancak hiçbiri yaşamamıştı. (Sonra doğacak iki kız çocuklarından da yalnızca biri (Paula) yaşayacaktır.) Neyse, doğan çocuğa Adolf adını verirler. Adolf uyanık, canlı ve yetenekli bir çocuktur. İlkokulu çok yüksek başarılarla bitirir. Öyle güvenlidir ki kendisine. Bakın işte, 1899 yılında ilkokulda çekilmiş olduğu fotoğrafta nasıl da güvenli.
Ancak daha sonra Linz kentinde başladığı ortaokulda aynı başarıyı sürdüremez Adolf. Karnesinin sosyal kimlik bölümündeki “gayret” bölümüne sürekli “gayretsiz” yazılmaya başlar. Disiplin, resim ve beden eğitimi dışındaki tüm dersleri ya orta ya da zayıftır. Bu gidiş, zaten ilgisiz olan aileden de destek bulamayınca küçük Adolf, okulu bırakır. (1905) Baba Alois'nın 1903 yılında bir meyhanede ölmüş olması ve annesinin onunla ilgilenememesi de bu bırakmada etkili olmuştur bence. Okulu bırakan Adolf kendi deyimiyle, hayatını “bütünüyle sanata adamak” istiyordur artık. Ressam olacaktır.
Linz artık ona dar gelmektedir. Zaten hasta olan annesinin bütün ısrarlarına rağmen 1907 yılında bir daha dönmemek üzere Linz'den ayrılır. Aynı yılın ekim ayında yapılacak olan akademi resim sınavına aday olarak adını yazdırır. Seçmelere katılacak ve büyük bir ressam olacaktır. O güne dek karaladığı yağlı boya, kara kalem, kömür çalışması, desen, manzara ve mimari çalışmaları ona güven vermektedir. Sınav günü gelip çatar. İlk günkü sınavda başarılı olur. 110 aday içinden ilk 33 kişiye girmeyi başarmıştır. Ertesi gün sınavın ikinci aşaması yapılacaktır. Çünkü sadece 10 öğrenci alınacaktır akademiye. Adolf heyecandan yerinde duramaz. Ertesi gün sınav yapılır ve sonuçlar ilan edilir. Adolf korka korka sonuç kağıtlarının asıldığı cama yaklaşır : “Resim sınavında başarısız olanlar ya da sınava alınmayanlar... Adolf Hitler, Braunau a.Inn, 20 Nisan 1889, Alman, Katolik, babası memur, eğitimini tamamlayamamış, resim sınavını geçmez.”
Akademi ertesi yılın sonbaharında (Eylül 1908) yeni bir sınav açar. Hitler birinci sıradan kaydını yaptırıp, ön eleme için çalışmalarını teslim eder.Birkaç hafta sonra, sınava girme umuduyla akademiye gittiğinde, listenin yirmi dördüncü sırasında; “Çizimleri yetersiz bulunduğundan akademimizin resim sınavına aday olamaz. Kabul edilmemiştir.” yazısıyla karşılaşır. Her şey bitmiştir artık. Yalnız, çaresiz, annesinin evinin satılmasıyla eline geçen paranın da tükendiği bir halde, oturduğu Felber Caddesi'ne doğru yürür. Gazete ve sigara satan bir dükkana girer. Can sıkıntısını gidermek için bir dergi alır raftan. Derginin manşeti oldukça ilginçtir : “Sarışın mısınız? O zaman siz kültür yaratıcısı ve kültürün koruyucusunuz! Sarışın mısınız? O zaman tehlikedesiniz! Sarışın ve üstün insanların dergisini okuyunuz!” Bu dergide üstün Cermen ırkı erkeklerinin sarışın ve mavi gözlü kahramanlarının aşağılık, karışık ırktan kişilere karşı giriştikleri kanlı savaşlardan söz edilmektedir. 1907 yılında bu dergi amblem olarak kendisine gamalı hacı seçmiştir. Gamalı haç, üstün ırkın sembolik bayrağıdır artık. Dergiyi Jorg Lanz von Liebenfels adında biri çıkarmaktadır. Toplumda kendine yer bulamamış, düş kırıklarıyla her yeri kesilmiş Hitler için bu dergi, girmek istediği toplumun kapısı gibi görünür gözüne. O da sarışın ve mavi gözlüdür.Dergiyi takip etmeye başlar. Az zaman sonra da Viyana'nın içindeki, kendilerini tüm yürekleriyle Almanya'ya bağlamış olan insanlarla buluşur. Yüzyılın başlarında Viyana'da sosyal açıdan Almanya'ya kendilerini bağlı hissedenlerin öncülüğünü iki kişi sürdürmektedir. Politik önder Georg Ritter von Schönerer'ken, sanat alanındaki önder Richard Wagner'dir.
Hitler'in Viyana'daki yatak odasının duvarında, Schönerer'in Alman milliyetçiliğine dair sözleri asılıdır. Schönerer; Alman ırkının Yahudiler, Katolik Kilisesi, Slavlar, sosyalistler ve Avusturya – Macaristan monarşisi karşısında büyük bir tehlike içinde olduğuna inanmaktadır. Bunun için, özellikle ekonomide ve siyasette (tartışmasız) liderliği elinde tutan Yahudilere karşı özel yasalar çıkarılması gerektiğine savunur. Hatta Schönerer taraftarları köstekli saatlerinin içinde, Yahudi düşmanlığı akımını simgeleyen, dar ağacında sallanan bir Yahudi heykelciği taşımaktadır. Bu insanlar güçlendikçe işi iyice azıtmış; Viyana parlamentosunda bir Yahudi öldürene devlet kasasından ödül verilmesini bile teklif etmişlerdir. Politik anlamda ırkçılığı kışkırtan Schönerer'in, “milliyetçi sosyalizm” fikri, imparatorluğun değişik yerlerinde çok sayıda taraftar buluyordu. Çok geçmeden Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'nun endüstri bölgelerinde, özellikle Trautenau'da Alman işçiler biraraya gelerek Alman İşçi Partisi (DAP)'ı kurarlar. Böylece kırsal alanlardan kentlere akın eden (özellikle Çekoslavak) işçilerin çok düşük ücretlerle çalışarak, kendilerine rakip olmalarını önlemeyi tasarlamışlardı. İşçi sınıfı gibi görünseler de, istekleri marksistlerin uluslar arası görüşlerine ters düşmekteydi. Parti programlarında kapitalizme, özgürlükçü devrimciliğe özlem dile getiriliyor; ancak Çeklere, Yahudilere ve diğer yabancılara bu hak tanınmıyordu. Hatta onlar için çok sert sözlerle nefret kışkırtılıyordu. Bu oluşum kısa bir süre sonra adını değiştirecek ve kendilerine “Nasyonal Sosyalistler” diyeceklerdi.
Şimdi biraz da besteci Wagner'den söz edelim isterseniz. Hitler'in Wagner hayranlığı, belki de kendi yaşam öyküsüne yakın bir hayat yaşamış olan Wagner'le kader birliği içinde olduğunu düşünmesiydi. Öyle ya, Wagner'de büyük düş kırıkları yaşamış ancak vazgeçmediği için büyük bir besteci olmamış mıydı? Sonra her ikisinin de soy ağaçları bulanıktı, ikisi de okulla anlaşamamış, başarısız sayılmışlardı. Sonra ikisi de askerden kaçmamışlar mıydı? Hatta her ikisi de vejeteryandı ve en büyük ortak özellikleri de Yahudi düşmanlığıydı. Hitler'in Viyana'daki zor yaşantısı, onda bir direnç ve mücadele felsefesi oluşturmuştu. Ötede dünyayı kasıp kavuran Darwin felsefesini kendince yorumlamış ve; “ yaşam kavgası, güçlülerin hakkı” gibi görüşleri içinde bulunduğu düşmanlıkla eşlemişti kafasında. Bir yandan Yahudi düşmanlığı bir yandan sosyal Darwinizm ve Nasyonalizm Hitler'in kafasında bir araya geliyor ve kendi deyimiyle “hayatımın en güç, fakat en köklü okulu” Hitler için tamamlanıyordu. Daha sonraları Viyana'daki başarısızlıkları için bu kente derin bir nefret duysa da, Viyana Hitler'i Hitler yapan yerdir aslında. Bu kente duyduğu nefrette bile Wagner'i önder seçmişti. Öyle ya, Wagner'de Paris'te gençlik hayallerinin yıkılması üzerine bu kenti hayallerinde hep alevler içinde baştan başa yanıp kül olmuş bir halde düşünmemiş miydi? Hitler'de yıllar sonra 1944 yılının Aralık ayında, müttefik kuvvetler Viyana'daki Nazi birliklerine bombalar yağdırırken, generallerinin Viyana çevresine daha fazla uçaksavar yerleştirme isteklerini Hitler, “Viyana bombardıman nedir öğrensin” diyerek reddedecektir. 24 Mayıs 1913'te Hitler Viyana'dan ayrılır ve Münih'e yerleşir. 24 yaşındadır. Bu ayrılışın nedeni askerlik çağına gelmiş olmasına karşın imparatorluk askeri olmak istemeyişidir. Yani Hitler, asker kaçağıdır.
Münih karmakarışık bir kenttir o günlerde. Bir yandan ekonomik durumun huzursuzluğa boğduğu küçük burjuva sınıfında Yahudi düşmanlığı ağır basarken, sol ve sosyalist görüşlerinde her türlü ideolojisine ve eylemine rastlamak mümkündü. Anarşistler, bohem yaşayan sanatçılar, ırkçılar, azınlıklar hep buradaydı. (Hatta ilginç bir ayrıntı vereyim Schwabing bölgesinin Siegfried Caddesi'nde komünist lider Lenin otururken, birkaç sokak uzaktaki, Schleisserheimer Caddesi 34 numarada terzi Popp'un kiracısı olarak yaşayan kişi Adolf Hitler'dir.)
Hitler, askerlik için arandığını saklamak üzere Münih'te polise kaydını yaptırırken “vatansız” olduğunu bildirir. Ancak bu kaçaklık hali 18 Ocak 1914 gününe kadar sürer. O gün Hitler tutuklanır ve Avusturya konsolosluğuna teslim edilir. Mahkeme edilen asker kaçağı Hitler yazılı bir savunma yapar: “Bana gönderilen askere çağrı yazısında, ressam olduğum belirtilmiş. Bu ünvanı haklı olarak taşıdığım halde, yine de tam doğru sayılmaz. Gerçi serbest ressam olarak (*Elle posta kartlar çizip, para kazandığından söz ediyor) hayatımı kazandığım halde, bunu mali durumum çok kötü olduğu için (babam devlet memuruydu) daha fazla öğrenim görme olanağım bulunmaması nedeniyle yapıyorum. Çünkü kendimi mimar ve ressam olarak yetiştirmekteyim ... Askerliği ihmalime gelince; bu günler benim için zor günlerdi. Deneyimsizdim. İki yıl süreyle açlık, yoksulluk ve üzüntüden başka dostum olmadı. Gençlik sözünü bir gün olsun tanımadım. Bu gün aradan beş yıl geçtiği halde o günlerin anısı parmaklarımda, ellerimde ve ayaklarımdaki donma izlerinde kalmış durumdadır. Büyük yoksulluk içinde bile adımın şerefini korudum.” Bu, “vay be” dedirten ajitasyon dolu savunmanın ardından 5 Şubat 1914 günü Hitler Salzburg'ta askeri mahkemeye çıkarılır. Sonuç? “Silahlı ya da yardımcı hizmet için uygun değil. Çok zayıf. Çürüğe ayrılmıştır.” Hitler sevinçten çıldırmış gibi derhal Münih'e döner. Münih'te karşılaştığı bir dostuna (Josef Greiner) söylediği söz onun hayattaki duruşunu çok iyi özetler: “Çürüğe ayırdılar beni. Evet bir mesleğim de yok. Resim çizerek geçimimi sağlıyorum. Ama bunların hiçbirinin önemi yok. Çünkü yakında nasıl olsa bir savaş patlayacak. Onun için önceden bir mesleğimin olup olmaması önemli değil. Zira, askerde bir genel müdür, bir köpek kırpıcısından daha önemli değildir.”
(2 Not : 1 – Hitler artık daha huzurludur. Kayıp karakteri, savaşı bir kurtuluş gibi görür. 2 – Hitler'in Josef Greiner'e söylediği bu sözün Bertolt Brecht'in “Şvayk” oyununun çıkışı olduğunu düşünüyorum) Veee ... 1 Ağustos 1914, savaş başlamıştır. O gün Hitler günlüğüne şöyle bir not düşer: “O saatler gençliğimin bütün üzüntü veren duygularını silip atmıştı. Büyük bir coşku içinde diz çöküp Tanrı'ya bütün kalbimle teşekkür ettiğim için bugün bile utanç duymuyorum.” ... Gariptir, Almanya'ya savaş sayesinde bahar gelmiştir sanki. Herkes sevinçten dans etmektedir sokaklarda. Herkesin ağzında o ünlü şarkı: “Deutchland Deutchland Über Alles” (Almanya Her Şeyin Üstünde). (*Bu şarkı ya da marş, 1848 yılında Hoffmann von Fallersleben adlı bir devrimci tarafından yazılmıştır.)
Birliğin habercisi olan Adolf, iyi bir askerdir ama liderlik vasıfları olmayan içine kapanık biridir. İki yıl içinde birkaç madalya kazanacak cesaretli girişimleri olur. 1916'da Le Barqué çatışmasında bacağından yaralanır. Kaldırıldığı Berlin Beelitz sahra hastanesinde gördüğü durum içler acısıdır. Açlık ve kadercilik bir yandan sürerken, diğer yandan savaşı kazanç kapısı sayanlar ve açıktan açığa hırsızlık, vurgunculuk yapanlar Hitler'i bir kez daha düş kırıklığına uğratır. İyileşip Münih'e ikmal taburuna gittiğinde de durum farklı değildir. Eskiden bir süre yaşadığı Münih'i artık tanıyamamaktadır. Nefreti son boyutlarındadır ve şöyle yazar günlüğüne: “Halkı dejenere eden (bu) İbrani soyundan gelenleri zehirli gazla yok etmek gerek.”
1918 yazında zafer Almanya için çok yakın görünüyordu. Mart ayı başlarında Rusya'yı Brest-Litowsk Barış Anlaşması'na zorlamış, bir ay sonra da Bükreş'te imzalanan anlaşmada bir kez daha ağırlığını hissettirmişti. Almanya büyük bir güven duygusu içinde mart ayı başlarında top yekün bir saldırıya girişti. Hitler bu saldırılarda List Alayı'nda onbaşı olarak savaşıyordu ... Sonra aniden saldırı durakladı. Gerek teçhizat ve malzeme gerekse askeri kuvvet yönünden büyük bir ikmal sıkıntısı yaşanıyordu. Madalyonun bu yüzü Alman halkına gösterilmiyordu. 14 Ağustos 1918'de Alman ordusu Amiens'te çöktüğünde bile, bu halktan gizlenmişti. Luddendorff'un 29 Eylül 1918'de acele toplantıya çağrılan Alman generaller önünde yaptığı konuşmada Almanya'nın hemen ateşkes çağrısı yapması gerektiğine dair karar alındı. Tüm Alman halkı soğuk bir duşun altında şok yaşıyordu sanki. Üstüne 10 Kasım 1918'de Almanya'da cumhuriyetin ilan edildiği haberi milliyetçilere vurulan son darbe oldu. Bu şok gelecek günlerin bunalım ve ulusal kimlik sorunlarını da tetikleyecek ve 1933 seçimlerinde 106'da 106 milletvekiliyle Alman meclisine başbakan olacak Hitler'i yeni ve milliyetçi ideolojisiyle bir kahraman yapacaktı.
Şimdi başladığımız yere geri dönmüş olduk. Hitler'in sanat yanını, gelişim ve oluşum evrelerini anlatmayı denedim dilim döndüğünce. Hitler'in Nasyonal Sosyalizm ideolojisine otuz yaş civarında ulaşması biraz garip görünse de, içinde yenemediği Yahudi düşmanlığının nedenlerini bir çoğumuzun bilmediği / düşünmediği için bunları yazdım. Oysa ki kıyasladığımızda; otuz yaş civarında Napolyon birinci konsül olmuştu. Lenin politikasını ortaya koymuş ve bu yüzden sürülmüştü. Mussolini faşizmin simgelerinden kabul edilen “Avanti” gazetesinin baş yazarıydı. Son bölümde de Hitler'in ideolojik hikayesine kısaca değinip yazımı bitireyim.
1 Nisan 1920 tarihinde ordudan tamamıyla ayrılan Hitler artık tarih sahnesine çıkmaya hazırdır. İlk işi Alman İşçi Partisi (DAP)'ın adını Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştirmek olur. Partinin amblemi, Friedrich Krohn adında bir dişçi tarafından hazırlanır: ürküntü veren, kırmızı fonda, beyaz daire içinde siyah bir gamalı haç ... Selamlaşmayı da İtalyan faşistlerinden ithal eder Hitler. Bu büyük Roma imparatorluğunun selamlaşmasına çok benzer bir selamlaşmadır. Sağ kol dimdik ve gergin ileri uzatılır ve ağızda inanmış bir “Heil” sesi! Her şey tamamdır artık. 1921 Ağustos'unda “ Völkischer Beobachter” adlı gazeteyi de satın alan (NSDAP) milliyetçilerinin artık tek amaçları kalmıştır: Bir führer yaratmak ve o führerin ardında dünyayı titretmek. (İlk kez 1921 Ağustos'unda bu gazetede propaganda dahisi Hitler için “Führer” diye söz edilmiştir.) Ardından partinin savaş komandoları “Sturmabteilung” yani SA'lar (daha sonra SS adını alacak katiller) kurulur. Ve başarısız 1923 darbesi ...
Hitler içeri atılır. Artık olan olmuştur. İçeri atılan Hitler hapisten bir kahraman olarak çıkar. Hapiste olgunlaştırıp yazdığı “ Mein Kampf” (Kavgam) yeni milliyetçiliğin kutsal kitabı olur. (1923) Ardından NSDAP Hitler Gençliği Örgütü, üstüne NSDAP Kadın Örgütü kurulur. 5 Mart 1933 Almanya seçimlerindeyse Hitler, başbakan seçilir. Artık tek hakim Hitler'dir.
Ötesini çoğumuz biliyoruz. 1 Eylül 1939'da sabah 04.45'te Polonya işgaliyle başlayıp, 1945'in 30 Mayıs'ında Berlin'e kızıl bayrak çekilerek biten 2. Dünya Savaşı tragedyası ... 38 milyon ölü. Bu yazıyı yazarken; acaba diye düşündüm, acaba Hitler akademi resim sınavını kazansaydı dünya tarihi nereye giderdi? Size de ilginç gelmiyor mu, resim yapmayı bırakana kadar Hitler'in hiç yaramazlığı yok gibi? Ne zaman ki sanattan uzaklaşmaya başlıyor, yani kirleniyor, o saatten sonra bir canavara dönüşüyor. Her ne kadar şimdi tabloları 30.000 dolar gibi acayip rakamlarla satışa çıkmış olsa da, 30.000 dolar 38 milyon canı geri getirir mi? Şimdi sizi sanattan uzak kalan birinin silahlarla elde ettiği eserleriyle baş başa bırakıyorum.
görüsleriniz için
|
|||||||||||||||||||||||