EDEBİYAT SAVAŞLARI – 3 (1900'lerin Başında,Ülkemizde Tiyatro-Bağnazlık Çatışması ve Muhsin Ertuğrul'la ‘Ötekiler' in ‘Şekispir' Tutuşması ) 17. Yazı - 26 Haziran 2007
Ülkemiz tiyatrosu ne yazık ki gelişmiş ülkelerdeki gibi bir ihtiyaçtan doğmamış, aksine bir özenti ve kopyalama yoluyla tohumlanmıştır. Henüz kuruluş dönemlerinde devşirme bir zihniyetle ; ait olduğu toplumun yapısı hesaplanmadan ve buna bağlı olarak ihtiyaç karşılığı bir sanat derinliği taşımadan oluşan Türk Tiyatrosu; doğal olarak da toplumda çeşitli bağnaz tepkilere maruz kalmıştır. Bağnazlık çeşit çeşit olabilir ancak bizim üstünde duracağımız konu din faktörüne bağlı olan kısmı olacak.
Muhsin Ertuğrul hocamızın 6 Şubat 1973 günü, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ‘Yeni Bir Tiyatro' başlıklı yazısının bir yerinde diyor ki hoca ;
Muhsin Ertuğrul bir din adamının, hem dini görevlerini yerine getirip, hem de sanatı böylesi önemli tutması ve kullanmasını ‘çok seslilik' olarak yorumlamış ve ; ‘‘…tek adam, tek ses ne denli güçlü olursa olsun, çok ses, daha çok etkiliyormuş. Hiçbir kilisenin vaazı, tiyatronun sahneye çıkardığı Sheakespeare'in ‘III. Richard'ı ölçüsünde kötülüğü canlandıramaz'' demiştir. Çünkü büyük hocamıza göre; tiyatro bir düşüncedir ve oyuncu bu düşüncenin temelini kurar. Tiyatro toplumun hizmetindedir ve oyuncular birer hizmetkardırlar. Tiyatro, halkın malıdır ve oyuncular halkın içinden çıktıkları gibi, düpedüz halkın kendisidirler de… Bu satırları yazarken bir zamanlar kesip, arşivime aldığım bir haber küpürünü hatırladım. İşte o haber. Bu habere bakınca, dönem dönem bile olsa aklımızın ışığını kullandığımızı, ancak nedeni malum(!) etkilerle kalın bir siyah perdenin altında yaşamaya zorlandığımızı düşünüp, az biraz hüzünleniyorum.
Şimdi biraz kendi tarihimizde yolculuk yapıp, kalın siyah bir örtü altında saf kalmaya çalışan tiyatromuzun silik ayak izlerini arayalım. ‘‘ Osmanlı imparatorluğu İslami din yasalarıyla ayakta duran bir devlet olarak tiyatro geleneğine sahip değildi. Tanzimat'la başlayan ve batılılaşma adını verdiğimiz dönem, her alanda batının yaşayış biçiminin ülkemize gelmesiyle önemli bir kültür değişiminin başlangıcı olmuştur. Bu arada tiyatro da bu kültür değişimiyle ülkemize gelen yeniliklerden biridir… Önceleri azınlıkların kendi dillerinde, kendi seyircileriyle sergiledikleri tiyatro gösterileri Türk ve müslümanlar için büyük bir sorun yaratmazken, süreç içinde bu tiyatroların Türkçe temsil vermeye başlamaları halktan çeşitli bağnaz tepkilerin gelmesine neden olmuştur. Üstelik bu tiyatrolarda Türk oyuncuların görev almaya başlamaları bu tepkilerin iyiden iyiye artmasına neden olmuştur. Aslında dinsel çevrelerden çok, din dışı çevrelerden gelen bir tepkidir bu. Zaten bağnazlık dünyanın her yerinde olduğu gibi dinsel kuralları öne sürerek çoğu kez bu kuralları abartıp çarpıtarak gelişimlerinin karşısına bir yaptırım olarak çıkmıştır. Halkın yaygın inanışı tiyatronun ahlak dışı bir yer olduğudur. (Kapalı) bir toplum düzeninde, herkesin gözü önünde başı açık kadınların ve erkeklerin yüz yüze bakışabildikleri, dans ettikleri bir yerdir…tiyatro.''(* Önder Paker'in,1984 Muhsin Ertuğrul Seminer Notları'ndan)
Böylece Yunan medeniyeti yerini vahşete bıraktı. Doğudaki Bizans İmparatorluğu insanları din yoluyla mabette toplamak istedi ama orası da tiyatronun yerini tutmadı.'' ( ‘Perde Açılıyor' , Türk Tiyatrosu Dergisi , No:320 , Ekim 1959) Hoca öyle inanmıştı ki sanatına, onun yüceliğini kanıtlayan her ayrıntı onun için bir yaşam manifestosudur. Bütün dünyadaki tiyatro hareketi onun için heyecan vericidir. Bir başka yazısında şöyle diyordu: ‘‘…Fransız devleti savaştan sonra, 1946'da belini doğrultur doğrultmaz, bir milli eğitim girişimi olarak Fransa'nın beş yerinde ‘Bölge Tiyatroları Merkezleri' kurmuştur… İngiliz, Rus, Alman, Bulgar, İtalyan, Macar, Roman, Yugoslav, Yunan, Fin devletleri cephelerde çarpışan askerlerine tıpkı karavana ya da cephane yollar gibi ruhlarını doyurmak ve ayakta tutmak için sanatçılar yollamış, tiyatro temsilleri vermişlerdir.
Cephe gerisinde bombalanan kentlerde, yakılan kiliselerde, yangın yerlerinde ve sığınaklarda hiç durmadan oyunlar verilmiştir…'' ( Not ; 1. Dünya Savaşı'nda da, gelmiş geçmiş en büyük kadın oyuncu kabul edilen Fransız Sarah Bernhardt bir ayağı kesilmiş olsa bile cephede sahneye çıkmıştı.) Hoca, her ne kadar kendini parçalasa bile halkın tiyatroya karşı olumsuz tepkisinin değişmesi için toplum ve yönetim biçiminin değişmesi ya da yasaların tiyatroyu hiç değilse koruyacak bir güvence oluşturması gerekmekteydi. Ancak heyhat, ne öyle bir yasa, ne de bunun arkasında duracak yürekli bir bürokrat yoktu o günlerde… Taa ki Temmuz 1923'e kadar. 1923 Temmuz'unda, İzmir'de, Mustafa Kemal Darülbedayi sanatçılarının oyununu izledikten sonra sanatı ve tiyatroyu bir ulus için en önemli hayat damarı olarak gördüğünü belirten o ünlü konuşmasını yapar. Bu konuşmasında ayrıca Türk kadınının serbestçe sahneye çıkmasını isteyen görüşü yeni bir dönemin başlangıcı olur.
Artık tek sorun kalmıştır; halkın bir şekilde tiyatroya gelmesini sağlamak… Çünkü tiyatroya karşı yıllardır düşman kesilmiş bir toplumda seyirci yaratmak için, önce onlara tiyatroyu tanıtmak sonra da sevmesini sağlamak gerekmektedir. Bu noktada Hoca, halkın tiyatroya saygı duymasını sağlamayı birincil ödev kabul etmiştir. Böylelikle halk saygı duyduğu tiyatroya gelecek, geldiğinde de tiyatronun nasıl iyi, yararlı ve eğlendirici bir şey olduğunu anlayacaktır. Bu nedenle tiyatronun öncelikle ‘okul' olduğunu örgütlemiştir Muhsin Hoca. İleriki yıllarda çeşitli kesimlerce eleştirilen bu görüş; ‘‘tiyatro yalnızca didaktik(öğretici) olmamalı, eğlence yönünü de içermelidir.'' şeklinde tartışmalara yol açmıştır. Cumhuriyet tiyatrosundan önceki ‘dumanlı' dönemde seyirci son derece azgın ve saygısızdı. Örneğin; sahneye elma, portakal atarak bir oyuncuyu düşürebilir, oyunun sağlığını bozabilirdi. Ya da salonda içki içerek taşkınlık yapabilir, yüksek sesle konuşarak sahnedeki temsilin izlenmez bir hale gelmesine neden olabilirdi. Fındık, fıstık gibi kabuklu çerezler yiyerek, kabuğunu yere atmalar, sigara içmeler, ıslık çalıp, ayağını yere vurmalar, tiyatroyu küçümsemek, dolayısıyla sahneye saygı duyulmadığının göstergeleriydi. Tüm bu saptamalar, Muhsin Ertuğrul'da, tiyatronun nasıl izleneceğini bir çocuğa öğretir gibi sabırla öğretilmesi gerektiğine dair fikirler vermiş ve bu doğrultuda bazı yayınlar yapmayı zorunlu kılmıştı. 1924 yılında Ferah Tiyatrosu'nda dağıttığı iki sayfalık broşür ‘Tiyatro Adabı - Bilmeyenler İçin' başlığını taşıyor ve altı maddeden oluşuyordu :
1-Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir. (Not ; BTA Çocuk Tiyatrosu kariyerinin ilk yıllarında aşağılandığını düşündüğü Çocuk Tiyatrosu ve seyircisine benzer bir öğreti sunmak için şöyle bir belge yayınlamıştı (1999)
Muhsin Ertuğrul, seyirci sayısının arttırılması için de büyük çaba harcamıştır. Bu çabaların en önemlisi kuşkusuz çocuk tiyatrosu çalışmalarıdır. Sovyetler Birliği ve Alman Tiyatroları'nda ( özellikle Natalia Saltz'ın) konunun uzmanı kişilerden yararlanan Hoca, 1935 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu bünyesinde ilk çocuk tiyatrosunu kurmuş; 1936'da da Kemal Küçük'ün ‘Gülmeyen Çocuk' adlı oyununu sahneleyerek yine bir ilki gerçekleştirmiştir. Hoca'ya göre çocuk tiyatrosu çok önemliydi: çünkü henüz bağnaz yargılara kapılıp, katılaşmamış bir seyirci grubu varsa, o da çocuk seyircidir. Çocuk geleceğimizdir diyorsak, bunun bedeli olan doğru eğitimi çocuk yaştaki geleceğimize uygulamalıyız düşüncesi Hoca'ya göre çok önemliydi.
‘‘Bir kentin tiyatrosu kapanırsa, o kent yaşamıyor, karanlığa gömülüyor demektir… Aç kalan halk, gücünden fazla para verip tiyatroya gidemez, her şeyden önce, bunları seyirciye mal etmeli, kentlere tiyatrolarını benimsetmeli. Tiyatroyu yaşatacak insan gücü, kent içinden çıkar. Tiyatronun sahibi seyircidir. Onu seyirciye bırakmak gerek. Koskoca kent, seyircileri arasından elbette ki tiyatroyu yaşamak gibi seven, sanatçı olan coşkun bir genç çıkarır. Onu hiç duraklamadan, tüm yetkiyle tiyatronun başına getirmeli; o başına geçtiği tiyatronun tüm harcını, dışarıya avuç açmadan içeride sağlar, yoğurur, işletir. İşi onu seven çılgına bırakmalı,iş ancak o zaman yürür, hem de tıkır tıkır yürür. Tek sorunlusu da o olur. Tiyatroda sevgi, paradan daha güçlü, paradan daha geçerlidir. '' (Cumhuriyet, 6 Şubat 1973) Hoca; çocuk tiyatrosunun gelecek nesillere tiyatro sevgisini aşılamak için, yani yeni ve ileri bir toplum yaratmak için mutlak gerekli olduğunu savunuyordu. Bunu Darülbedayi dergisindeki yazılarından çok net anlayabiliyoruz.
Muhsin Ertuğrul'a göre, ‘ halk şundan anlar, bundan anlamaz ' demek, henüz oluşmaya çalışan Türk tiyatro seyircisine yapılacak en büyük saygısızlıktı. Bu nedenle oluşturulacak repertuar en değerli seçkilerden, en yeni tekniklere kadar dünyanın gelişimine hizmet üreten bir anlayışta olmalıydı. Hoca'mız, daha o günlerde bile Shaekespeare, Strindberg, Tolstoy, Gogol, Gorki gibi değerli oyun yazarlarını yorumlamış ve hatta bu ilerici atağı yüzünden onu parça parça etmek isteyen ‘ köşe başı ejderhalarının' hedefi haline gelmişti.
Konu; Hoca'nın Darülbedayi'nin başına geçtikten sonra Darülbedayi Edebi Kurulu'nun kaldırılıp, o güne dek vodvil ve melodram oynayan tek tiyatromuzun bir devrim sürecine girmesi ve kapının dışında kalan yazar ve gazetecilerle, Muhsin Ertuğrul'un, Hoca'yı yerinden uzaklaştırmak için onunla uğraşmalarının polemiğidir aslında. Ama ne polemik! Buyurun edebiyat savaşlarında üçüncü cepheye…
Herkese tiyatro sevgisi vermeye, onlara inandığı bu aşkın doğruluğunu öğretmeye çırpınan Hoca, karşı cepheden cahil ve seviyesiz suçlamalar alınca sinirlenmiş ve 1 Mart 1930 tarihli Darülbedayi dergisinde şöyle bir yazı yayınlamıştır: ( Sadeleştirilerek-H.F.-) ‘‘… bu bir meslektir; bu bir sanat işidir; derin araştırma ister. Tiyatro, başlı başına bir hayat vakfedilse bile ciltlerle kitap okunsa bile, gene ucu bucağı olmayan bir sanat şubesidir. Böyleyken, hiçbir meslekte dikiş tutturamayanlar, birtakım sütun karalamacıları, bu alanı boş bulup, çalakalem yürüyorlar. Onlara ‘Höst' demek lazımdır. Höst diyorum, artık o çomaksız oynadığınız alanın etrafını bilimin, sanatın dikenli telleriyle ördük.Artık içeri başıboş girmek yasak. Yalnız sanat bilgisi bilgimizden, sanat görgüsü görgümüzden, sanat sevgisi sevgimizden fazla olanlara kapımız ve kalbimiz açık!'' ( Türk Dili Tiyatrosu Özel Sayısı, Temmuz 1966, sayı;178, sayfa;714)
28- 29 Nisan 1984'te yapılan Muhsin Ertuğrul seminerinde bu dönemi tanımlayan öğretmenim, Sn. Prof. Dr. Ö. Nutku ;‘…önceden yazılan tiyatro eleştirileri, kişisel kızgınlıklar, alınmalar, çevirisi oynanmadığı için Darülbedayi'ye düşman kesilenlerin duyguları bu eleştirilerin sonucunu yönlendiriyordu. Eleştirmenin kendisi için ayrılan koltuğu beğenmeyişi ya da Muhsin Ertuğrul'a olan kırgınlığı eleştiriyi bir öç alma mekanizması durumuna indirgemişti. Darülbedayi, bu ilkel ve duygusal eleştiri ortamında ölüm-kalım savaşı vermekteydi.'diye yazar. Aynı günlerde, oyun düzeni ve oyunculuk yönünden beğenilen ‘Mary Dugan Davası' adlı oyun için; dönemin ünlü kalemi Selami İzzet, 7.10.1929'da Akşam Gazetesi'nde şöyle yazmıştır: ‘‘Maalesef görüyoruz ki, Darülbedayi rejisörünün temaşa ve sahneye konacak piyesler konusunda vazıh ve salim bir fikri yoktur. Meri Dügen de bunun çok bariz bir delilidir…''
Selami İzzet'in (Sedes) ‘bilgisizlikle' suçladığı rejisör Muhsin Ertuğrul'dur. Bu topa tutuş, Hoca'yı kızdırsa da şimdilik cevap vermez Hoca. Az zaman sonra Fransızcadan yaptığı uyarlamalarla tanınan, eski Okuma Kurulu üyesi Hüseyin Suat da, Hoca'ya saldırır. Hüseyin Suat, 27 Nisan 1929 günkü Akşam Gazetesi'nde şöyle yazar: ‘‘Muhsin çok gayretli ve değerli bir çocuk… Sahne tertibatı ve rejisörlük için bizde yeganedir. Lakin bir zaafı var: (Tiyatroda devrim yapmak) ve bunu göstermek (çabası)… Halbuki (tiyatro tarihi) hiç değişmez; değişirse ( tiyatroluktan) çıkar, başka bir şey olur. Bu (nedenle) Muhsin'in bize seyrettirdiği Deyyus, Altı Kişi (Yazarını ) Arıyor, Yapma İnsanlar *(R.U.R) ismindeki piyesler tiyatro eseri değil, birer fantezidirler…” (Yazardan not; ‘Deyyus' adıyla oynanan oyun Belçikalı yazar Grommelynck'in; ‘Altı Kişi Yazarını Arıyor', Luigi Pirandello'nun; ‘Yapma İnsanlar' (R.U.R) Çek yazar Karel Çapek'in bugün bile dünyaca ünlü dışavurumcu oyunlarıdır.) Selami İzzet, Hüseyin Suat saldırır da İbnürrefik Ahmet Nuri (Sekizinci) durur mu? Niye dursun? O da eski Darülbedayi Okuma Kurulu'ndayken bu yeni yetme genç adam tarafından, kapının dışına atılmadı mı, niye dursun? Ahmet Nuri, 5 Nisan 1929'da Akşam gazetesinde Hoca'ya ince ince kin kusar (Sadeleştirilerek-H.F-) “ Son üç dört seneden beri (sevecen koruyuculardan yoksun) tek ve sert (bir) eğiticinin elinde (Kuzey kutbu) edebiyatıyla gıdalandırıldığı için bünyesine (ait) sıskalığın bu çocukcağızı, (ergenlik çağına erişemeden) öldüreceğinden, (inmeli) ya da (özürlü) bir halde süründüreceğinden endişe ediyorum…” “Sevecen koruyuculardan” biri olan Ahmet Nuri de Muhsin Ertuğrul'un etkisiyle dağılan Okuma Kurulu'ndaydı. Bu yüzden Molnar ( Macar) , Schiller (Alman) , Ibsen (Norveçli) , Strindberg (İsveçli) , Çapek ( Çek) , Sheakespeare gibi yazarları sahneleyen Hoca'ya Kuzey kutbu yazarlarından beslendiği yönünde bir suçlama getirir. Hatta işin ucu kaçar ve Sheakespeare üzerinden saçma, gülünç ve acı bir tartışma başlar.
Tartışma; 27 Nisan 1929 günlü Akşam Gazetesi'nde, Hüseyin Suat'ın Darülbedayi'de Muhsin Hoca'nın yönettiği Shaekespeare oyunlarıyla ilgili yazdığı tuhaf (!) bir yazı yüzünden başlar: ‘‘…Darülbedayi'de Şekispirden eserler oynarlar. Bu eserleri kim anlar? Zamanı geçmiş anitika şeyler… Şekispirin olsa olsa İngilizler için (tarihi bir değeri) vardır…''
Yani sevgili BTA'lılar, bu yazıdan anlıyoruz ki; Sheakespeare bir oyun yazarı değildir. O sadece ‘batılı ve hıristiyandır' … (Sunumunda diyor ki Özdemir Nutku; ‘Hüseyin Suat'ın İngilizce bilmediğini de hesaba kattığımızda, onun böyle bir Sheakespeare uzmanlığına nasıl eriştiğini sormamız gerekiyor') Hüseyin Suat sıçrattığı bu çamuru yalnız üretmemiştir. 10 Mayıs 1929 günlü Cumhuriyet Gazetesi'nde Ahmet Nuri'nin şöyle bir yazısı yayınlanır : ‘‘ Şekispirden evvel temsil edilecek bir çok şeyler vardır. Hatta öyle zannediyorum ki modern hayata uymayan fikir ve aksiyonları itibarıyla Şekispirin eserlerine İngilizler de itibar etmezler. Şekispirin İngilizler için sadece tarihi bir değeri vardır.'' ( Çok ilginçtir; bu haberin yayınlandığı gün, aynı gazetede İngiltere'de Stradford- on-Avon' da bir Sheakespeare Tiyatrosu'nun kurulduğu haberi veriliyordu.) Ahmet Nuri ve Hüseyin Suat Şekispir konusunda, ‘‘köpeksiz köy bulmuş, değneksiz gezerken'', köyün o kadar da sahipsiz olmadığına dair yazılar yayınlanmaya başlanır yavaş yavaş sağda solda. 30 Mayıs 1929 Günlü Vakit Gazetesi'nde Vedat Nedim (Tör)'ün bir yazısı yer alır: ‘‘ Eğer bizde de dehaların yetişmesini istiyorsak başka milletlerin dehalarını gümrüksüz hatta pirim vererek memlekete ithal etmek mecburiyetindeyiz. Dehalar dehaları yetiştirir…Biz Türk'üz Şekispiri anlamayız demek, biz insan değiliz demektir…'' ‘Eski'lerin tacizlerine karşı genç kalemlerin işbirliğine Yaşar Nabi' de katılır. Yaşar Nabi, Yeni Türk Mecmuası'nın Aralık 1932 tarihli sayısında Sheakespare'le ilgili: “Şekispir gibi temaşa tarihinin en büyük dahisinin eserlerini Türk seyircisi daima takdir ve alaka ile karşılamıştır.” diyerek, bu acınası, bu gülünç savaşına karışmıştır.
Her ne kadar sonradan kılıçlar kan rengini almış olacaksa da, polemiğin başladığı yılda Muhsin Hoca henüz çok gençtir. Otuzlu yaşlarındaki bu zeki ve hevesli adamı koruyacak bir hami yoktur denecekken…dönemin popüler sanat ve siyaset dergisi Resimli Ay'ın Nisan 1929'da çıkan sayısının 28. sayfasında; öyle bir yazı ve en az yazı kadar sert öyle bir başlık atılır ki; ortalık asıl bu yazıdan sonra birbirine girer. Yazıyı Nizamettin Nazif yazmıştır. Başlıksa; “Havlamayınız efendiler”! Yazı özetle Türkiye'de ki tiyatro ve oyunculuk tarihini anlatıp, sözü bin bir cefayla uğraşan Muhsin Ertuğrul ve Darülbedayi'ye getirir. Hoca'ya yapılan saldırıların haksız ve yanlış olduğunu anlattıktan sonra da; bu saldırıların nedenlerini sıralar makalenin yazarı. Bakın aşağıda işte.
Derken efendim, bu saldırıların karşısında birazda havayı koklamayı tercih eden Muhsin Hoca artık zamanıdır diyerekten bir patlar ki, aman aman… 15 Şubat 1930'da Darülbedayi dergisinde şöyle yazar Hoca: “Bir bunak Şekspire dil uzatmış, bir cahil Şillere söz söylemeye kalkmış. (Bence) ikisi de özürlüdürler. Biri bunak, biri cahil; başka ne beklenir (ki)? Bunlar gerçekte bir kibrit çöpünün güneşle aşık atması gibi bir akıl taşının Himalaya'ya dil çıkartması gibi, bir damla pis suyun okyanusu hiçe sayması gibi, kör bir yavşağın (*Yavşak: bit yavrusu, H.F) aslana meydan okuması gibi,bodur bir solucanın boa yılanıyla boy ölçüşmesi gibi… Bugün Shakespeare öldükten üç yüz sene sonra kuzeyde İzlanda'dan güneyde Horn burnuna kadar, batıda İrlanda'dan doğuda Yokohama'ya kadar her yerde okunuyor,oynanıyor,seviliyor. Halbuki, Shakespeare ‘e dil uzatan adamın ismini, kendi sağlığında bilse bilse köşe başındaki mahalle bakkalı bilir.” Yazdıklarını az bulan Hoca, Darülbedayi dergisinin 30 Mart 1930 günlü sayısında “Varan Bir” başlığı altında bu tartışmayı tazeliyor, Shakespeare'e “dil uzatanların” cahil olduklarını yineledikten sonra şöyle yazıyordu: ‘‘Fakat ben bir çare buldum, bakınız nedir: Şekspirin 35-36 eseri vardır, bunun üçte biri on iki eder, eğer Şekspire dil uzatan, bu on iki eserdeki eşhasın isimlerini biliyorsa (yani rol dağılımı) verdiğim sıfattan kurtulacak. Ne kadar basit bir teklif değil mi? On iki eseri okutmak istemiyorum, biliyorum kabil değildir; mevzuunu sormuyorum, biliyorum ki bilmezler; fakat belki eşhas ismi çabuk ezberlenir, bunu öğrenirlerse o sıfattan kurtulacaklar, o zaman alim diyeceğim.'' Bu tür tartışmaların ucu bucağı yok.Darülbedayi'nin Okuma Kurulu'nun kaldırılmış olması yıllar yılı süren dolaylı ve dolaysız tartışmaları getirmiştir. 20 Şubat 1930 günü savaşa çok tanıdık biri daha katılır. Nedeni bilinmez ama katılır işte. Cumhuriyet Gazetesi'nde Peyami Safa, Server Bedii takma adıyla Darülbedayi üzerine şunları yazar: ‘‘ 1. Heyet üzerinde herhangi bir aktörün egemenliğine son verilmesi 2. Kültür sahibi adamlardan oluşan bir edebi heyetin (yeniden) *oluşturulması 3. İlk zamanlar için şimdiki aktörlerin oynayabilecekleri hafif ciddi eserler seçimi ve başyapıt oynamanın şimdilik ertelenmesi 4. Raşit Rıza ( Samako ) gibi, Şadi ( Fikret Karagözoğlu )gibi Türk sahnesinin asla uzak kalmayacağı sanatçılara karşı düşmanca hareketlere meydan verilmemesi 5. Darülbedayi dışında kalmış Ertuğrul Saadettin gibi değerli oyuncuların kabulu 6. Darülbedayi'ye (küsmüş) ve oradan uzaklaşan tiyatro (yazarlarının) gönüllülerinin alınması 7. Milletin malı olan Darülbedayi'nin hiç kimsenin baskı ve kişisel kullanımı altında bulunmaması… Bunlar yapılmazsa Darülbedayide kurtuluş yoktur.''
Yazı 15 Mart 1930'da Darülbedayi Dergisi'nde, ‘Varan İki' başlığıyla yayınlanır. ‘ İşittim ki, Cumhuriyet, Akşam, Artist‘te benim aleyhime yazılar varmış. Cumhuriyet'tekini akşamları beraber rakı içtiği bir arkadaşını Darülbedayi'ye kaydırmak isteyen bir bey yazmış. Akşam'kini kötü tercümelerini oynatmıyor diye rejisöre köpüren biri yazmış. Artist'tekini de vaktiyle Darülbedayi'ye alınmışken bir işe yaramıyor diye o zaman kapı dışarı edilen bir matrut (atılmış) yazmış.' ‘Eğer amaç tartışmaksa o da maalesef olası değildir. Çünkü münakaşalar muhakkak ki münakaşa edilen konular hakkında aynı derecede bilgi sahibi olan kimseler arasında yapılır. Halbuki bu adamların tiyatro hakkındaki bilgileri benim hayvanat hakkındaki bilgilerimden ileri geçmez. Ben çeki taşını dirhemle ölçmeye kalkan budalalardan değilim. Okkayı okkayla tartarım. Horoz dövüştürmek isteyenler bir ellerine hint horozunu, öteki ellerine tatarcığı almazlar… Düsturlarımdan başlıcası: …(it) ürürken kervanı yürütmektir.'
Bu yanıt, Hoca'nın zıvanadan çıktığının göstergesi kabul edilmiş; tüm basına bu tür yazıların devamının geleceğine dair fikir vermiştir. Hoca 1 Mart 1930'da aynı dergide polemikçiler polemikçisi Peyami Safa'yla Hüseyin Suat'a çatmaya devam eder. ‘‘ … bütün yaptıklarınızın, bütün yazdıklarınızın arkasında…gizli amaçlar var: ah ben gitsem, o zaman gene suratınıza kapanan kapılar açılır, o zaman gene imaret işer, o zaman gene artistler çalışır, siz kazanırsınız. Peyami Safa Bey, imzasına layık görmediği, değersiz, kıymetsiz yazıları Server Bedii namı üstünde neşreder. Böyle neşredilmiş birçok şeyler vardır. Ezcümle Vefa Bozacısı, Şeyhzadebaşı Çaycısı ve Darülbedayi gibi yazıları böyle sanat sınırlarının dışında kalmış şeylerdir.' Muhsin Ertuğrul'un çıkarlarına dokunduğunu görenler hep birlik Hoca'ya saldırmışlar, basının belli bir kesimi de bu saldırılara yataklık etmiştir. Uyanış Dergisi, bir soruşturma (anket) açacağını bildirmiş, ancak bu soruşturmada sadece Hüseyin Suat ve Ahmet Nuri'nin yazılarını yayınlamıştı. 15 Mart 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin haber yaptığı bu soruşturmada Hüseyin Suat akıl sınırlarını zorlayarak; ‘‘ Dünkü Darülbedayi'de son derece düzenli bir Edebi Kurul vardı… Bugünse yukarıdakilerin hiçbiri yoktur. Başıboş bir aktör elinde, memur zihniyetiyle bu sanat kurumu (asla) ilerleyemez; gittikçe çöküşe doğru sürüklenir.'' demiştir. Oysa tarih Muhsin Hoca'yı haklı çıkaracak; tarih itibariyle Darülbedayi hızla yükselişe geçecektir. İlk çocuk tiyatrosunun kuruluşu, yerli oyun ve oyun yazarlarının çoğalması, müzikal oyunların denenmesi, yeni sahnelerin açılma çabaları hep bu dönemde olmuştur. Olmuştur olmasına ya kara elliler rahat durur mu? Tuhaf bir serseri kavgası sürüp gidiyor, Hoca'yı bir türlü rahat bırakmıyorlardı. Bu kez ringe Milliyet eleştirmeni İbrahim Necmi çıkar. Tarih 12 Aralık 1930 . ‘‘ Son günlerde Türk gözünü, Türk zevkini, her akşam tırmalayan eşsiz ve başsız bir ocakla karşı karşıyayız: Darülbedayi. Burada Türk eleştirmenlerinin onuruna saldırılır; burada Türk gazetecisinin meslek ve insanlık şerefine tecavüz edilir… Hem de ne ile ve kimin parası ile? Biliyor musun okuyucu: kaldırımsız, ışıksız, susuz İstanbul şehrinin dar ve fakir bütçesinden büyük bir fazilet ve özveriyle ayrılan para ile…'' Bu imzasız yazı tam anlamı ile bir kışkırtmadır. İki laftan biri İstanbul şehrinin fakir bütçesi ve cilalanmış Türk sözcüğü fonunda, tek amaç Darülbedayi'yi halka düşman etmektir. Hoca ufak tefektir ama öyle bir sinirlenir ki bir anda devleşiverir: Tiyatroya ve biricik dergisine dil uzatılmıştır. 15 Aralık 1930 tarihli Darülbedayi dergisinde, ‘‘ Size Değil, Yalnız Ona!'' başlığıyla Hoca'nın bir yazısı yayınlanır: (Özetle) ‘‘ Yalvarırım size, okumayınız sevgili okuyucum; sakın okumayınız; bu satırlar sizin için değil, yalnız… o ‘hırt' için yazılmıştır… Sözünüze sözle, yazınıza yazıyla, balkabağı gibi bomboş kafanıza fikirle karşı koymaya başladığımızdan beri, katılınca ücret aldığınız edebi heyetlerinizi kaldırdığımızdan beri, sahnede ve mecmuada layık olanlara layık oldukları gibi cevap verdiğimizden beri bize diş biliyorsunuz… Tekele almaya çalıştığınız kötü çevirmenliği biz sizden daha iyi yaparız… Yazı yazarsınız; ya birisine hücum, ya ötekine iftira, ya berikine çirkef bulaştırmak içindir! Sizin varlık sebebiniz nedir? Bit gibi başkasının kanını emen… yaratık! Dediğimiz gibi dergi taslağında bulduğunuz kusurları bilmiyorum; herhalde biricik kusuru sizin tarafınızdan okunmuş olmasıdır… Dergimizin ödeneğine gelince; Derviş Vahdeti, orada da sana ‘hösssst' derim! A ciğeri ve beyni bir forma Jül Sezar etmeyen mahluk! Sen ve senin gibiler bilsinler ki; dergimizi geceleri uykumuzdan feda ederek yazdığımız yazılarla çıkarırız ve hiçbir yazıdan ve resimden kimse on para almamıştır; almaz da… Masrafları da biz kendimiz, alnımızın teriyle kazandığımız paradan veririz! Hiçbir yerden yardım ve ödeneğimiz yoktur.'' Bu bilinmeyen kişi bence (-kuvvetle ihtimal-) Peyami Safa'dır. Çünkü bu kadar ince hesaplayarak saldırabilen, bu kadar provakatör bir kalem edebiyat tarihimizde pek azdır. Neyse 22 Aralık 1930 günlü Milliyet'te, yani bir hafta sonra aynı ‘bilinmeyen' imzadan şu yanıtı okuruz: ‘‘Bize …‘bu kelimeler köprü altında geceleyenlerin dilidir; yıldızları saydıkları uzun gecelerde çok kullanırlar' dediler…Gelelim konuya: son zamanlarda politika hayatımıza görülen kuduzu vücudundaki en uygun eğilimlerle sanata ve sahneye çıkaran Ertuğrul Muhsin adını anmamıştık bile! Bu adam kimdir, ne yapar, ne işle meşguldur? Nerden yer içer? Ne olduğunu bilmediğimizi yukarıda da söyledik. Tekrar edebiliriz: bu imza konu dışıdır.'' Yazının başlığı ‘Efendice Konuşalım'dır. Bu atışmanın ne kadar efendice olduğu bilinmez ama Hoca'nın 1 Ocak 1931'de Darülbedayi Dergisi'nde yazdığı yanıt yazısı özetle aşağıdaki gibidir: ‘‘ Efendice konuşalım demeye bile utanmıyorsun; efendice konuşmak isteyen senin yazdığın tarzda yazı yazar mı Sıkışınca efendice konuşalım, değil mi? O yazılarını okuduktan sonra seninle efendice konuşmak bana Japonca söylemek gibidir, katıra saksafon çalmak, sıpaya sinema göstermek gibidir. Seninle efendice konuşmak şalgama Sheakespeare okumak, beygire Beethoven anlatmak gibidir... Yoksa kendi dilimle konuşmuş olsaydım, öküz orkestradan nasıl anlamazsa sen de benim sözlerimden öyle anlamazdın… Benim kimliğimi soruyor; ne ile yaşadığımı öğrenmek istiyorsun. Bunları bütün millet bilir. Benim kimliğim de yirmi üç yıllık saygın mesleğimin damgası vardır. O kimlik orospu vesikası gibi cepte taşınmaz…''
Polemiğin sonu yok. Darülbedayi Dergisi'ni can-hıraş koruyan Muhsin Hoca'mız bu dergide ‘Perdeci' takma adıyla yazıyordu. Sanmayın ki bu ‘it dalaşı' derginin yayın politkasıydı. Asla! Bu saygın dergi, Vasfi Rıza (Zobu) , Bedrettin Tuncel, Lütfü Ay, Sabri Esat (Siyavuşgil) gibi değerli tiyatro adamlarının kazanılmasında çok önemli görevler de üstlenmişti. Hoca'nın sokak ağzıyla tutuştuğu; ‘Şekispir' davası ya da diğer atışmalar, ötekilerin anca bu dilden anladıkları içindi. Bir düşünsenize Peyami Safa gibi edebiyatta kendince yol almış biri kalkıp size ‘ Hırçın Belediye Memuru' ya da ‘Sinirli Çoban' deseydi, siz ona uslu uslu ‘buyurun konuşalım' der miydiniz? ( Ben kendi adıma demezdim. O öyle mi, ben bir fazlası olmaya çabalardım. O, kalitede şöyle mi, ben gene bir fazlası için uğraşırdım. Keşke böyle olaydı da Türk Tiyatrosu çarçabuk ilerleyeydi…) Hoca'nın dedikleri/yaptıkları anlata anlata biter mi? Artık daha fazla uzatmadan buncağız yazıcığımı bağlayayım. Hoca, öyle bir tiyatro düşlemiştir ki; tiyatro demek kulisinden fuayesine, sahnesinden salonuna kadar bir temizlik, bir disiplin yeri olacaktı. Yani bir çeşit ibadet edilen ‘mabed' … Oyuncuların sahnede iyi olmaları yetmez. Özel yaşamlarında da iyi huylu ve üretken olmaları gerekecekti. Ne olursa olsun , ama ne olursa olsun sahneye çıkılacak, temsil asla durmayacaktı. Seyirci kapıdan gerisin geri döndürülmeyecekti… Ah hocam ah!... Hala bunları gerçekleştirmek için uğraştığımıza bakıyorum da aradan yetmiş yıl geçmesine rağmen hiçbir şeyin değişmediğini görmek öyle bir ağırıma gidiyor ki! Of hocam offf! Biliyorum, ‘vazgeçmek yok' diyorsun yattığın yerden ama niye deli gibi küfretmek geliyor ki içimden? Muhsin Ertuğrul'un Reşat Nuri Güntekin'e yazdığı ‘ikinci' mektubu sizinle paylaşarak yazıyı bitiriyorum. Bu ikinci mektup içimdeki küfür şeytanını susturup, gene saldırgan bir çalışkanlığa çağırıyor beni. Yani olması gerekene… (…) ‘‘ Hasılı Reşad, yarın bu memlekette tiyatronun altın çağı başlayacak. Yarın Erzurum, Diyarbakır, Elazığ, Trabzon, Sivas, Samsun'da bu akına katılırlarsa o zaman sana bir üçüncü mektup yazacak değilim. Karacaahmet'e geleceğim ve mezarının başında bağıracağım: -Reşad, sevin, hayaller gerçekleşti, Namık Kemal'e, Abdülhak Hamid'e haber ilet, Fehim Efendi'ye, Muvahhid'e , Hazım'a söyle; Boşuboşuna çalışmadılar, maksatsız ölmediler, yarın Akif Bey Kars'da , Finten Van'da oynayacak!... Yarın…Yarın…'' (‘Reşad Nuri Güntekin'e İkinci Mektup' ,Devlet Tiyatrosu Dergisi, Ocak 1957) Koskoca yılları heba edenleri şöyle bir sövgüyle, Türk Tiyatrosu'na emeği geçenleri de gani gani rahmet ve saygıyla anıyorum.
|