NAZIM'IN ÇİLESİ - 1 (Harp Okulu ve Donanma Davaları / Af Tartışmaları) 19. Yazı - 30 Kasım 2007
18 Kasım 1949 tarihinde, Vatan gazetesinde, Nazım'ın avukatlarından Mehmet Ali Sebük'ün “Nazım Hikmet Davası” adıyla uzunca bir makalesi yayınlanır. Makale; on yıldan fazla zamandır içeride olan şairin haksızlığa uğradığı ve bu adli hatanın düzeltilmesine dairdir. “Nazım Hikmet, Harp Okulu ve Donanma Komutanlığı askeri mahkemelerince ayrı ayrı yargılanmıştır. Her iki mahkemenin savcısı (da), kendisini, askeri isyana itmekle suçlamıştır. Yapılan duruşmalar sonunda, bu mahkemeler, savcıların kanılarına uyduklarından, Nazım Hikmet'i, toplam 28 yıl ağır cezaya çarptırmışlardır.”
Hoş bu cezanın fiili bir eyleme dayanmadığı, Nazım'ın düşüncelerine zincir vurmak için verildiği kamuoyu tarafından bilinse de... Sebük kanıtların peşine düşmüş; aslında ortada suça ait hiçbir şeyin olmadığını herkese ilan etmenin çabasına tutuşmuştu. “Kanıt” diyordu avukat, “Kanıt, itiraf, tanıklık ve somut kanıtlar olmak üzere üç bölümde özetlenir.”… İtiraf yoktur. Nazım Hikmet, hazırlık, ilk ve son soruşturmada herhangi bir itirafta bulunmamış, aksine kendine yüklenen sözleri soruşturmanın her derecesinde inkar etmiştir. Olay, somut kanıtlardan da yoksun bulunmaktadır. Geriye tanıklık kalır. Tanık olmak; kriminolojide, gören ve işiten olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci sıraya girenler, olaya doğrudan doğruya tanık olanlardır. İkincilerin olaya tanıklığı dolaylıdır. Bunlar olayı görmediği ve doğrudan doğruya işitmedikleri halde başkalarından duyan kimselerdir. Nazım Hikmet'in davalarında bu anlamda bir tanıklık da yoktur. O halde bu iki mahkeme neye dayanarak bu suçları var saymış ve 28 yıl ağır hapis cezası vermiştir? Bu mahkemeler, aynı olayda suçlu olarak sorguya çekilen ve aynı eylemden dolayı mahkum edilen birer askeri kişinin söylediklerine dayanmıştır. Harp Okulu Mahkemesi, bir askeri öğrencinin; Donanma Komutanlığı Mahkemesi de bir astsubayın, Nazım'a mal ederek söylediği bazı sözleri kanıt saymıştır.
Peki Nazım Hikmet'e mal edilen ve mahkemelerce kanıt olarak kullanılan bu sözler nelerdir? Önce Harp Okulu Mahkemesi'ne bir göz atalım. Mahkeme kararından şunları öğreniyoruz: 1937 yılında sol fikirlere( komünizme ) eğilimi olan Harp Okulu öğrencisi (5409 sicil numaralı Ömer Deniz'dir bu çocuk) , Nazım'la görüşme isteğine kapılıyor. Ve bir gün, Beyoğlu sinemalarının birinin lobisinde Nazım'la karşılaşıyor. Nazım'ı resimlerinden tanıdığını, onu dikkatle okuduğunu filan söyleyerek şaire yakın olmaya çabalıyor. Nazım bu genç Harbiyeliye yüz vermiyor ve uzak duruyor ondan. Fakat 3 Aralık 1937 gününe denk gelen Şeker Bayramı arifesinde, aynı çocuk okuldan kaçarak Nazım'ın Nişantaşı'ndaki evine gidiyor ve onu ziyaret ediyor. Bu genç, ilk soruşturmadaki sözlerinde Nazım Hikmet'le bir saat kadar konuştuğunu ve kendisine bazı sorular sorduğunu bildiriyor. Nazım'ın da ona şu cevapları verdiğini öne sürüyor: “Ülkemizde üniversite çevresi faşist unsurlarla dolu. Türkiye'ye en büyük tehlike faşizmden gelir. Siz gençsiniz. Başınızı şimdiden ateşe atmayın, yazık olur size..Siz ileride ordunun güçlü elemanları olacaksınız. Orduya girince köylü neferlere, önce Cumhuriyeti ve sonra komünistliği aşılayacaksınız. Türkiye'de doğrudan doğruya komünistlik olmaz. İlk zamanlarda bulacağınız fırsatlardan yararlanarak Almanya ve İtalya'nın Türkiye'ye düşman olduklarını ve Almanya'nın Balkanlar ve Anadolu üzerinden Basra Körfezi'ne inmek ve İtalyanların da güney sınırlarımızdan ülkemize faşizmi yaymak istediklerini anlatmalısınız.”
İşte Nazım Hikmet'in, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'ne düşmesine neden olan sözler bunlardır. Fakat Harbiyeli öğrenci Ömer Deniz, duruşmaya çıktığında bu söylediklerini inkar etmiş ve Nazım'ın kendisine böyle şeyler söylemediğini açıklamıştır. Buna rağmen mahkeme öğrencinin ilk soruşturmadaki sözlerini kanıt saymış ve Nazım'ı orduyu isyana itmekten dolayı 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştır. Bu noktada biraz duralım. Harp Okulu Mahkemesi'nin seyrinde dinlenen tanığın gülünç hikayesini size anlatmak isterim. 2002 yılında Nazım'ın 100. doğum yılı etkinliklerine “Nazım Aramızda” adlı bir gösteriyle katkı koymuştuk. Ben (Tövbe yarabbim, ne işim varsa orada) dört saatten fazla süren bu etkinlikte Nazım'ı anlatan / oynayan kişi olarak sahneye çıkmıştım. Nazım'ı iyi bilen insanları etkinliğe çağırarak, bir çeşit ukalalık da etmiştik. Çünkü bağımsız sahnesini kuran BTA'mızın ilk gösterisiydi bu . Sağlam durmalıydık. Öncelikle çocuklarıma ve benim gözümdeki ihtirastan parlayan yıldızların ışığına inananları ikna etmeliydim. Neyse uzatmayalım, vesselam sahneye (de) çıktım. (16 Mart 2002) İşte bu etkinlikte Nazım'ın mahkemeleri bölümünü anlatırken izleyenler epey bir kıkırdamıştı. Aynen alıntılıyorum:
“17 Ocak 1938. Harp Okulu olayı. Beş Harp Okulu öğrencisi dolaplarında Nazım'ın piyasada yasal olarak satılan kitapları bulundu diye tutuklanır. 5271 Abdülkadir (Meriçboyu) 5 yıl, 5409 Ömer Deniz 7 yıl, 5362 Orhan Alkaya 5 yıl, 5227 Necati Çelik 5 yıl, 5321 Mustafa Ergün 5 yıl…ve Nazım Hikmet 15 yıl… Mahkemede kimler yoktu ki? Ulus meydanında gazete satan bir sanık, Yakup Dalkılıç yargıçların önüne çağrılır. Niye? Sanık olarak dinlenecek. Nazım'ın kitaplarını satıyormuş ya! Bir ara yargıç, daktilo görevlisine seslenir; “ Satır başı ” ... Aynı anda Yakup Dalkılıç küttedenek düşüp bayılıyor. Apar topar ayıltıyorlar. “Ne oldu evladım?” Yakup Dalkılıç konuşamıyor, eliyle koluyla bir şeyler anlatmaya çabalıyor. Mahkemenin cingöz mübaşiri olayı anlıyor ve başlıyor bıyık altından gülmeye. Heyet başkanı, yargıç şaşkın/ kızgın mübaşire bakıyor. Mübaşir; “Sayın yargıç, Yakup beyefendi daktiloya söylediğiniz satır başını ‘başına satır' anlamış da ” diyor. Salonda bir gülüşme… Nazım bile gülüyor. Sonra Yakup Dalkılıç beraat ediyor ama…bu anıyı, mahkemenin kalitesi ve tanıkların/sanıkların pozisyonunu belirtmek için anlattım.
Şakası bir yana; bu zırvalığın ortasında sinirden ne yapacağını bilmeyen Nazım, sürekli bıyığıyla oynuyor. Bunu gören yargıçlardan biri, bunu, Nazım'ın birilerine şifre verdiği şeklinde yorumlayıp şairi azarlıyor. Nazım da dayanamıyor ve “peki bıyığımla oynamam” diyor. “Ama siz de tespih çekmeyin. O da benim sinirimi bozuyor”… Şimdi tekrar mahkeme öncesine, Nazım'ın Ömer Deniz'e dediklerine geri dönelim. (Bence) Nazım, dediklerinin Almanya ve İtalya bölümünü gerçekten söylemiş olabilir. Ya da Harbiyeli öğrenci, Nazım'ın 1935'te “İtalya'da Bir Habeş Delikanlısı” adıyla çıkan kitabını okumuş olabilir. Çünkü bu kitap dönemi içinde sadece ülkemizde değil, yurt dışında da epey gürültü koparmıştı. İtalyan faşisti Mussolini, büyükelçiliği aracılığıyla bu kitaptan haberdar olur ve dışişleri aracılığıyla Türk yetkililere bir haber yollar: “Aleyhimize görüşler içerdiğini öğrendiğim bu kitap basılmasın” . Neyse uzatmayalım, haber daldan dala Nazım'a kadar ulaştırılır. Nazım kibar adam: “Hay hay, yayınlamam” diyor. Sonra küçücük bir değişiklikle “Taranta Babu'ya Mektuplar” adıyla yayınlanır kitap.
İtalyan faşizmine ne kadar karşıysa, Alman faşizmine de o kadar karşıdır Nazım. 1 Mayıs 1936'daki Hitler'in o ünlü konuşması, Nazım'da derin bir kaygı yaratmış ve oturup “Alman Faşizmi ve Irkçılığı” adlı kitabı çevirmiştir. Donanma Komutanlığı Mahkemesi'nde de durum farklı değildir. Sözde, bir deniz astsubayı (Hamdi Alevdaş) Nazım'la görüşürken Nazım'ın kendisine şunları söylemiş olduğunu ilk soruşturmada ileri sürüyor: “Bana, donanmadaki fakir askerlerin adresini gönder, onlara para yollayacağım…” Ancak bu astsubay ( Gedikli) yargıç önüne çıktığında, Nazım'ın kendisine böyle bir şey söylemediğini belirtiyor. Fakat mahkeme, ilk soruşturmadaki sözleri kanıt olarak kabul ediyor ve askeri isyana teşvik etmekten Nazım'a 20 yıl ceza veriyor. Allem kalem, işte bu sözlere dayanarak Nazım toptan 28 yıl 4 ay hapis cezası alıyor. Bu arada son derece ilginçtir ki; bu hükmü vermiş olan askeri mahkemelerin beşer üyesinden dördü, hukuk öğrenimi görmemiş ve yargıçlık niteliği taşımayan, sıradan subaylardır.
Avukat Mehmet Ali Sebük 05 Aralık 1949 tarihli “Vatan” gazetesine yazdığı makalede; “… Nazım Hikmet aleyhindeki iki mahkumiyet, birden fazla adam öldürmüş olanlara verilmesi gereken cezadan ağır bir durum göstermektedir. Gerçekten Nazım Hikmet, ayrı zamanlarda, azaltıcı nedenlere dayanarak iki adam öldürmüş olsaydı, ancak 20 yıl ağır hapis cezası giyecekti. Fakat, asri ceza evlerine gitmek hakkını kazanacağından yaklaşık olarak 12 yıl sonra salıverilecekti. Oysa ki 12 yıldır hapiste yatmaktadır ve daha 16 yıl daha yatması gerekmektedir.” diyordu. Bir avukat olarak içi acıyan Sebük, bu hukuk ayıbını gözler önüne seren makalesini çok dramatik ve akıl karıştıran bir notla bitirir: “…ülkemizdeki hapishane yaşamının kötü koşullarına 28 yıl süreyle dayanabilmiş ve oradan günün birinde sağ ve salim kurtulabilmiş hiçbir babayiğite rastlamadım.”
Sebük, bir avukat ve insan olarak Nazım'ın çilesini gündeme taşıyadursun, Nazım'ın kanuna uygun olmayan bir cezayla hapislerde kıvrandığı yurt içinde ve yurt dışında kulaktan kulağa yayılıyordu. Bu konuda yayınlanan makaleler günden güne artıyor, ülkede ve dünyada bu konuda birçok toplantı organize ediliyordu. İşte bu kaynaşmanın ilk hava kabarcıkları yüzeye doğru çıkarken Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman , ‘Fikret ve Nazım Hikmet' başlıklı bir makale yayınladı: (19 Ağustos 1949) “Son nesillerin yetiştirdiği en büyük Türk Şairlerinden, Türk dilini en iyi kullanan mahdut insanlardan biri; uzun yıllardır adli bakımdan da, milli bakımdan da haksız olarak zindanlarda süründürülüyor. Bu durumu, günün birinde tarih, bütün bir devir için bir leke diye kabul edecektir. Nazım Hikmet'in uğradığı haksızlığın sorumluluğu, hükmünü veren iki askeri mahkemeye, yalnız tek parti devrinde bunun emrini verenlere, yalnız elindeki dosyalarda haksızlığın bütün delilleri bulunduğu halde hareketsiz duran adliyemize, yalnız münevver nesle düşmüyor. 20 milyon Türk'ten her birinin bu sorumlulukta hissesi vardır. Ben bu sorumluluğun yirmi milyonda biri derecesinde bir payı bile taşımaya devam etmeye razı değilim. Haksızlığa karşı sesimi yükseltiyorum ve bunun artık akisler (yankı) bulacağını da umuyorum… Nazım Hikmet'e karşı devam eden haksızlık ve alakasızlık, tasavvura sığmaz bir şeydir. Kanuni bir cemiyet içinde böyle bir hale cevaz verilemez. Türk adliyesini bir vatandaş sıfatıyla vazifeye davet ediyorum. Büyük haksızlığın tamiri, yalnız Nazım Hikmet'e, yalnız Türk kültür ve edebiyatına karşı değil, tarihimize karşı da bir zarurettir.” Yalman'ın bu makalesi Türk basınında ve dolayısıyla kamuoyunda büyük etkiler yaptı. Taraf olanlar ve karşı duranların makale savaşları bir anda yeni gündemi oluşturdu. (İleride Necip Fazıl Kısakürek'in bu mahkemeye karşı yazdığı acayip (!) bir karşı makaleyi sizinle paylaşacağım) Ortalık kaynama noktasına doğru giderken, bazı hukukçular dosyalarda yaptıkları incelemelere dayanarak, Nazım'ın haksızlığa kurban gittiğini belirtmekten çekinmiyorlardı. Eski bir askeri hakim olan ve 1949 da avukatlık yapan Selami Helvacıoğlu yayınladığı bir makalesinde söyle diyordu: “…ne çare ki, vâki ve pek açık olan haksızlığın önüne, o günkü siyaset icabı geçilemedi...” (1 Eylül 1949- Vatan) Selami Helvacıoğlu, sözü geçen makalesinde, başından geçen bir olayı da açıklayarak Nazım'ın nasıl haksız yere mahkum edilmiş olduğunu açıklıyordu; “…Benim de dahil olduğum bir askeri mahkemede, mahkeme edilen iki genç subayın suçsuz olmalarına bakılmayarak, zamanın komünist geçinen bazı kesaniyle tesadüfi surette temas etmelerinin suç sayılmasına kat'i surette itiraz etmek ihtiyacı duydum. Fakat benim ve savcı mevkiindeki hakimin muhalefetimize bakılmadı. Hukukçu olmayan azanın reyiyle, bu iki genç şiddetli suretle cezalandırıldı…Dosyayı ( Nazım'ın Dosyası) incelerken bu meseleyi hatırladım. Nazım Hikmet'in de cezalandırılması aynı mahiyeti taşıyordu. Kendisinin komünist olarak tanınmış olması ve askeri şahıslarla temas ve münasebete girişmiş bulunması, ortada suç teşkil eden ve cezaya mevzu olan bir fiil ve hareket olmadığı halde, kendisine bir (isyan tahrikçisi) damgası vurulmasına ve çok ağır, belki hayatıyla ödeyeceği bir cezanın verilmesine sebep olmuştur.” Öte yandan Avrupa'da kurulan “Nazım Hikmet'i Kurtarma ve Eserlerini Yayma Komitesi” başkanı Tristan Tzara, dönemin başbakanına bir mektup gönderiyor ve Nazım'ın affını istiyordu.( 6 Kasım 1949 ).Mektubun özeti şöyledir: “Söz hürriyetini, sanat büyüklüğünü ve insanlığın en esaslı haklarını söz konusu eden Nazım Hikmet olayının etkisi altında en ünlü Fransız entellektüelleri, bu büyük şairin kurtarılması için komitemiz tarafından düzenlenen dilekçemizi imzaladılar. Gönderildiği memleketlerde büyük bir etki uyandıran Nazım Hikmet'in eserlerini tanıtmayı kendilerine ikinci bir amaç bilen komitemiz, siyasi veya dini inançları ne olursa olsun, bütün dünya entelektüellerine müracaat etmiştir. Ve bu insani ve kültürel vazife için yardımlarını istemiştir… Geçen sürenin kısalığına rağmen, uluslararası birçok ünlü kişilerin imzaları dilekçemize eklenmiştir.
Avrupa basınında çıkan haberlerden öğrendiğimiz gibi… Nazım Hikmet'in haksız yere hapiste bulundurulması, başlıca görevlerinden biri insanın manevi özgürlüklerini savunma olan Unesco'yu (da) yakından ilgilendirir. (Bunun dışında) Roma'da toplanan ve 27 ulusun temsilcilerini bir araya getiren Barış Taraftarları Dünya Komitesi'nde, Nazım Hikmet'i Kurtarma Komitesi'ne katılmıştır. Türkiye'de ilgili makamların Nazım Hikmet'in hakkının tanınmasına ve bu büyük dehanın yalnız genç Türk edebi nesline değil, aynı zamanda uluslar arası kültüre iade edilmesini isteyen bütün dünya entelektüellerinin bu arzusuna ilgisiz kalmaları bize imkansız görünüyor… Saygılarımızla.” Uluslararası Öğrenci Birliği de (16 ülkenin 3,5 milyon öğrencisini kapsayan bir gençlik örgütüydü bu) başbakana müracaat etmiş, “Nazım Hikmet'in derhal serbest bırakılması ve gayrı kanuni kararın değiştirilmesini” istemişti. Aynı örgüt 7 Kasım 1949 ‘da başbakana bir de telgraf göndermiş, bu kez 60 ülke öğrencilerinin Nazım'ın serbest bırakılmasını istemek için bütün dünya entelektüellerinin giriştiği harekete katıldığını bildirmişti. Avrupa ve bütün dünya böylesine fokurdarken; Türk basınında gerici yazarlar, Nazım'ın affına karşı çıkıyor ve basında bu konuyu gündeme getiren Vatan'a ve Ahmet Emin Yalman'a ısrarla sataşıyorlardı. Kadircan Kaflı diye biri; “Hapsedilen yalnız Nazım Hikmet midir?” diye soruyor ve Nazım'ın affı kampanyasında “özel bir neden” arıyordu: “Nazım Hikmet, hele bir milli destan yazsın, Moskova komünizminin kızıl faşizm ve emperyalizm olduğunu haykırsın, vatan topraklarının, Türk milletinin hürriyet ve istiklaline göz diken bolşevik Rusya aleyhinde milli heyecanı belirten samimi şiirler yaratsın; o zaman bu millet, onu, hakikate dönmüş bir vatandaş sayabilir. Mahkumiyet meselesi ise, bizim (tartışmamızın) dışındadır ve herhalde derin (incelemeye dayanan) mahkeme kararı yanında, Ahmet Emin'in yalnız mahkumu dinleyerek verdiği hüküm fuzuli olur” ( 26 Ağustos 1949, Yeni Sabah Gazetesi) Necip Fazıl da “Büyük Doğu”da, Yalman'ın “Fikret ve Nazım Hikmet” başlıklı yazısını “Üç Maskeli Tabiye” olarak nitelendiriyor ve şu iddiada bulunuyordu: “… 1- Tevfik Fikret bir maskedir; Nazım Hikmet bahsini seyretmeye memurdur. 2- Nazım Hikmet bahsi bir maskedir. Moskof tipi olmayan (!) bir komünizmayı seyretmeye memurdur. 3- Moskof tipi olmayan (!) komünizma lafı bir maskedir; dünyanın hangi nehrinden alınırsa alınsa hep aynı içeriği verecek su gibi, düpedüz komünizmayı seyretmeye memurdur. ( Büyük Doğu, 26 Ağustos 1949) Tasvir gazetesinde 7 Eylül 1949'da Alemdar imzasıyla çıkan bir yazıda ; “…dış memleketlerde Türk düşmanlığı konusu incelenmiş, Türkiye'ye karşı kullanılan silahlar altı madde olarak sıralanmış, 3. maddesi Nazım Hikmet olarak belirlenmişti… aleyhimizde bulunan bütün solcu gazetelerde ikide bir hapishanelerimizde yatan şair Nazım Hikmet'in davasına temas ediliyor. Onun bir kurban, yani bir fikir için işkence çeken vaktiyle Brezilyalı Zako (?) ve Vanzetti gibi büyük komünist kahraman(lar)ın yerine koyuyorlar.(Sanırım yazar bu konuda bilgisiz biri olmalı. Sacco ile Vanzettti Brezilyalı değil İtalyandır. Ayrıca bu iki kurban komünist değil anarşisttirler.) Paris'te bir milyona yakın satan “Les Lettres Françaises” gazetesinde Çankırı ve Bursa hapishanelerinde Nazım'ın yazdığı son şiirlerin tercümeleri ; ve “Europe” , “Forces” , “L'enclume” , “Lavoro” gibi büyük mecmualarda da son eserlerinden bahsediliyor. Bu neşriyat, komünist basınından çıkıp bazı müstakil gazetelere de intikal etmiştir. Anlaşılıyor ki Nazım Hikmet davası, kominforma büyük bir sermaye teşkil etmektedir.”
Nazım'a yapılan saldırıların ardı arkası kesilmez. Dünya şaire nasıl sahip çıkıyorsa, gerici Türk basını da bir o kadar karalayan propaganda yapıyordu. Komünizmle Mücadele Cemiyeti Nazım'ın affı çalışmalarından ‘teessür duyduklarını' açıklayan bildiriler yayınlıyorlardı. (Tasvir, 7 Eylül 1949) “Allah'a, millete, vatana koşanların dergisi” adıyla yayınlanan Serdengeçti dergisinin Ekim 1949'da yayınlanan 8. sayısında, “A.Emin Yalman'a Cevap” başlıklı bir yazı yayınlanır. İmza, Cemal Oğuz Öcal adında bir gericinindir. Öcal'ın yazısında Ahmet Emin Yalman'a seslenen bir dörtlük son derece ilginçtir: “Nazım ile yan yana söylenir oldu adın, Nerden geldi bu ilham, söyle, nedir maksadın? Çok şeyler yazıp çizdin, solcuya, sola dair, Bil ki bizden değildir artık o kızıl şair”
Ahmet Emin Yalman aynı günlerde Nazım Hikmet'le bir söyleşi yapıyor. 12 yıldır suçu olmadan hapis cezası çeken şairin görüş ufuklarını anlatıyor ve Nazım'ın “benim bütün günahım memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir” dediğini açıklıyordu. Bu söyleşi 20 Eylül 1949'da hem Akşam gazetesi, hem de En Son Dakikası gazetesinde aynı anda basılıyordu. Ancak bu iyi niyetli söyleşi bile bazı gerici gazetelerce (Sabah Postası, Zaman gibi) Vatan gazetesinin tiraj yükseltme hünerbazlığı olarak yorumlanıyordu. Aynı günlerde bu toz duman içine, Uluslararası Hukuk Bilginleri Cemiyeti de katılır. Bu komisyon Millet Meclisi başkanı Şükrü Saraçoğlu'na, Adalet Bakanı Fuat Sirmen'e, Savunma Bakanı Hüsnü Çakır'a birer mektup göndererek; Nazım'ın göğsünde anjin rahatsızlığı olduğunu ve cezasının geri kalan kısmının affedilmesini rica ederler. (7 Şubat 1950) Nazım Hikmet'in hapisten kurtarılması için bütün dünya Türkiye'de ki ilgilileri en üst boyuttan dilekçe ve telgraf yağmuruna tutarken ilerici Türk gençleri de boş durmuyordu. 150 imzalı ve hepsi de genç olan bir öğrenci hareketi, cumhurbaşkanı İnönü'ye ve meclis başkanlığına aşağıdaki dilekçeyi sunuyordu: “Büyük sanat ve düşünce adamı, insanlık ve halk dostu Nazım Hikmet 13 yıldan beri hürriyetinden mahrum tutulmakta ve hapishanede sıhhati günden güne çürütülmektedir. Bu gerçek idealistin bir an evvel serbest bırakılması için yapılan girişimlere karşı başvurulan oyalama politikası, gerek dünya gerekse Türkiye halk oylarında derin bir tepki ve üzüntü uyandırmıştır. Biz aşağıda imzası bulunan, Türkiye inkılapçı, demokrat yüksek okul ve üniversite gençleri, halkların gösterdiği tepki ve üzüntüye katılır, Nazım Hikmet'in serbest bırakılması için kanunların size verdiği yetkiye dayanarak, harekete geçmenizi saygıyla dileriz.”
Su öyle bulanmıştır ki, artık Türk basınında Nazım'ın taraf ya da karşısında olan bir yazı yazılmaksızın gün geçmiyordu. Bu af kampanyası, o tarihe kadar memleketimizde görülmemiş bir yüksekliğe erişmişti. Bu noktada, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat'ın çıkardığı Yaprak dergisinin yaptığı uyarı çok önemlidir.
“Adli bir hata yüzünden 13 yıldan beri hapiste yatan şair Nazım Hikmet'in son günlerdeki hali memleket aydınlarını heyecana düşürdü. İstanbul aydınları, Ankara aydınları, İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği ve başka topluluklar ayrı ayrı, cumhurbaşkanına, meclis başkanına ve başbakana başvurup, şairin serbest bırakılmasını istediler. Dilekçelerin altına imza eden şairler, ressamlar, musikişinaslar, profesörler, doçentler, gazeteciler arasında Çallı'dan Neyzen Tevfik'e, Refik Fersan'dan, Adnan Saygun'a, Nurullah Ataç'tan, Falih Rıfkı Atay'a kadar bütün yurt aydınlarının adı var. Bu davranışların sebebini Türk aydınlarının tarihimizde bir leke olarak kalacak bir işin sorumluluğuna ortak olmak istemeyişlerinde görüyoruz.” (Yaprak, 15 Nisan 1950) Bu kızışma, yakın zamanda bir kapışmaya döneceğe benzer. “Başdan” dergisi 28 Aralık 1948'de Nazım'ın o muhteşem “Memleketim” adlı şiirini yayınladığında bile bu kadar tepki toplamayan haksızlık, artık yayından çıkmış, savaş bütün dünyayı sarmıştır. Hükümet bu baskılara karşı ezildikçe eziliyor; Türk siyasi tarihi çok ciddi bir sınavdan geçiyordu. Ne diyordu Kerim Sadi: “Nazım, yaşadığımız devrin en büyük şairlerinden biridir. Fuzuli'nin, Nedim'in ve Şeyh Galip'in önünde Mevlana, Şekspir ve Mayakovski'yle yan yana yürüyecek muazzam çapta bir sanat dehası … Taş ve betonla örülü bir milli hazine. Nazım Hikmet çelik memelerden içmiş bir dev yavrusudur. Namık Kemal onun yanında saçlı sakallı bir taş bebek ve ilhamını Fransız mektebinden alan Hamit, meyveleri kurumuş ihtiyar bir ağaç gibi kalır. Onun Mikelancelo gibi ızdırap içinde yarattığı şaheserler, edebiyat dünyasında yüzümüzü ağartacak, ve yarın bütün insanlık bu eşsiz sanat mahsülleri ile övünecektir.” (Başdan, 24 Ağustos 1948)
Hükümet, yurt içindeki ve yurt dışındaki ilgi ve isteklerin etkisiyle Nazım Hikmet'i de kapsayan bir af kanunu çıkarmayı kararlaştırdı. 3 Mart 1950'de meclise sunulan af kanunu tasarısı yalnız siyasi suçları kapsıyordu. Bu sırada Nazım Hikmet'in avukatlarından İrfan Emin Kösemihaloğlu Ankara'ya gitmiş, cumhurbaşkanını ziyaret etmiş ve Nazım'ın affını rica etmişti. İrfan Emin, “müvekkilimin artık hapishane hayatına tahammül edemediğini ve birkaç güne kadar açlık grevine başlayacağını bildirmiş ve Nazım Hikmet'in bu kararını yerine getirecek kadar azimli olduğunu ve hakkında bir af düşünülmediği taktirde, açlıktan öleceğini, bunun da memleket nam ve hesabına iyi bir reklam olmayacağını” sözlerine eklemiştir. (Ayrıntısına daha sonra gireceğiz)
Cumhurbaşkanı İnönü'de, İrfan Emin'e, adalet bakanına gitmesini bildirmişti. Adalet bakanını ziyaret eden Kösemihaloğlu'na bakan; “Nazım Hikmet'e selam söyleyin, kısa bir sürede işi halledeceğiz, müsterih olsun” demişti. Bakanın dediği gibi af tasarısı çok kısa bir süre içinde adalet komisyonuna havale edilmiş, bakan, komisyona 100 kişilik bir liste sunmuş, bu aftan yararlanacak siyasi mahkumların kimler olacağını açıklamıştı. Bu listede Nazım'ında adı vardı. (8 Mart 1950, Gece Postası)
Buraya kadar pek sorun yok gibi …Ancak bu listede Nazım'ın adını gören bazı yazarlar bu affın şiddetle karşısında durmuş, köşelerini ateşe verecek şiddette yazılar yazmaya başlamışlardır. Son Saat'te Zeria Karadeniz 10 Mart 1950'de “komünistleri affedip, Türk vatandaşlarını hapiste bırakmak, yalnız komünformu sevindirmek olur” diyerek, Nazım Hikmet'i Türk vatandaşı saymak istemiyordu. Ötede, “Vatandaşın Sesi”nde Ali Haydar Yeşilyurt; “Evet genel bir af lazımdır ve zaruridir.” diyor fakat arkasından şunları ekliyordu: “En küçük devlet memurundan, katiline kadar, (ırz düşmanları hariç) her türlü suçu affeden bir af kanunu istiyoruz. Bizim davamız budur. Yoksa Nazım Hikmet değil.” Bu konuda Amber imzalı Pazar gazetesinin 6. sayısındaki sesleniş daha ürkütücüdür: “Nazım Hikmet'i affettiğimiz gün, Moskof savaşlarında can veren ecdadımızın ruhları, bizlere lanetler savuracaktır.”
İşte tam da bu civcivlenen günlerde meclis, af tasarısını komisyona iade etmiş; bu da affın gecikmesine yol açmıştı. Büyük bir ümitsizliğe kapılan Nazım, avukatı Mehmet Ali Sebük'le görüşerek 8 Nisan'a kadar mahkemesi tecdid edilmezse 8 Nisan'dan itibaren açlık grevine başlayacağını kesin bir dille ifade etmiş ve artık yaşamak ümidini kaybettiğini söyleyerek avukatının bütün teselli girişimlerini reddetmişti. (Yeni Sabah gazetesi, 29 Mart 1950'de bu haberi vermiştir)
Yılan hikayesine dönen af tasarısı en sonunda TBMM'de yeniden tartışılmaya başlanır. Nazım'ın affını istemeyenlerden Denizli milletvekili Hüsnü Akşit meclise bir önerge sunar. Bu önergeyle Askeri Ceza Kanunu'nun 94. maddesinden hüküm giyenlerin bu af kanununun dışında kalması isteniyordu. (Bu 94. madde gereği Nazım 28 yıl 4 ay ceza yemişti. Meclis bu maddeyi affın dışında bırakarak 13 yıldır hapishanede yatan, kalbinden ve karaciğerinden hasta Nazım'ın 15 yıl daha yatmasını kabullenmiş oluyordu.) Ulaştırma Bakanı Tevfik İleri'de, Nazım'ın affedilmemesini isteyenlerden biri ve belki de en saldırganıydı. İyi bir konuşmacıydı. “Görüyoruz ki bütün dünyada “ben komünistim” diyen insanlar belli bir merkezin emrine bağlanmış kimselerdir. Bunları fikir ve siyaset mahkumu olarak kabul etmeye imkan yoktur. Komünist ancak vatanına ihanet etmiş bir insandır… Nazım Hikmet daha dün hapishanede, “benim kalbimin bir yarısı Yunanistan'da her sabah kurşuna diziliyor, öbür yarısı Çin'de kurşuna diziliyor” dedi. Tahmin ederim ki, kalbinin geri kalan bir parçası da Kore'de kurşuna diziliyor. (*NATO'ya üye Türkiye aynı yıl yolunu izini bilmediğimiz Kore'ye asker göndermiştir, 1950) Nazım Hikmet mutlak surette komünisttir. Kendisi dahi inkar etmemiştir. Cesur bir komünisttir, kahraman bir komünisttir, ama, komünisttir. Dahası var, Nazım Hikmet kupkuru bir Nazım Hikmet değildir. Avrupa'da, Asya'da, Amerika'da ve dünyanın neresinde bir komünist oluşum varsa, Nazım Hikmet için bayrak açmıştır. “Türk hükümetinden Nazım Hikmet'i alacağım” diyor. Biz saf ve temiz kalbimizle bu adamı dışarı çıkarttığımız gün, bütün komünist cihan, “Nazım Hikmet'i ellerinden aldık” diye övünecektir. Daha dün Çinliler radyolarında aynı beyannameyi çıkardılar.” Tevfik İleri'nin bu konuşmasından sonra Nazım'ın affedilmemesini isteyenlerin verdiği önerge kabul edildi ve böylece Nazım af kanunu kapsamı dışında bırakıldı.
Şimdi biraz geriye dönüp Nazım'ın açlık grevinin fikirsel zeminini ve Nazım'a engel olmak için çırpınan avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu'nun cumhurbaşkanına yazdığı dilekçenin tam metnine bir göz atalım. Nazım, artık tahammül edemediği cezayı protesto için açlık grevi yapmayı aklına koymuştu. Ancak avukatı İrfan Emin buna engel olmuş, Nazım'ı grevden caydırmıştı. Fakat Nazım, 15 Şubat'ta açlık grevine karar verince, Kadıköy Sulh Mahkemesi kararıyla Nazım Hikmet'in kanuni vasisi olan ve genel vekili bulunan avukat İrfan Emin, 9 Şubat 1950 günü şu dilekçeyi sunmuştu: “(Özetle) Cumhurbaşkanımızın yüce katına, Bursa Cezaevi'nde 14. mahkumiyet yılını doldurmakta olan bu vatan çocuğu aleyhine verilen hükümlerin gerekçeleri (lütfen) incelendiğinde görüleceği üzere “ordu ve donanma içinde” komünistlik fikirlerini yaymaya kalkışma” olarak kabul edilen mesele, “askeri isyana tahrik” şeklinde bir kanuni değişikliğe uğratılarak Ceza Kanunu'nun 94. maddesine uygun hale sokulmuştur. Askeri Ceza Kanunu'nun o tarihten bir yıl sonra yürürlüğe giren 3719 sayılı kanunla, 148. maddesiyse ancak o tarihten sonra bu gibi suçları cezalandırarak yeni hükümler koymuş bulunmaktadır; eğer dava sırasında bu kanun uygulamada olsaydı, hükmedilebilecek ceza, bir, en çok iki yılı geçmiş olmayacaktı…Resmi makamlarca şu adli hatanın düzeltilmesi için şimdiye kadar yapılan girişimlere hiçbir cevap alınamadığından dilekçenin sahibi, gün geçtikçe ölüme doğru sürüklenmektedir; adaletin er geç tecelli edeceği yolundaki ısrarlı telkinlerime rağmen – lehinde bir belirti olmadıkça – bu ayın 15. günü canına kıymayı tasarlayan kararını değiştirmeyi başaramadım … Bu samimi inandan kuvvet alan maruzatımın dikkate alınmasını, en büyüğümüzden, büyük bir minnetle rica ediyorum, yüce başkanımız.” (9 Şubat 1950, Kösemihaloğlu İrfan Emin) Af tasarısının meclisi ikiye böldüğü, ancak muhaliflerin daha kuvvetli olduğu ve tüm bunların üstüne meclisin tatile girmesi, affın gecikmesini getirmiş; bu gecikme de zaten hasta olan Nazım'ın umudunu kırınca da, Nazım avukatı İrfan Emin'e açlık grevine yatacağına dair bir mektup yazıp, ölmeye yatmaya hazırlandığını bildirmiştir. Yani koskoca Nazım, basiretsiz bir hükümetin elinde ve tüm dünyanın gözü önünde açlık greviyle canına kıyacaktır.
1. Bölümün Sonu
Görüşleriniz için :
|