Vatan Sevgisi ve Sanat Üzerine ...

(Castillo ve Kanuni)

  2. Yazı / 12 Aralık 2006

   Tarihin her evresi vatanını seven insanların uğraşıları, savaşımlarıyla doludur. Bu vatan aşkı, çoğu zaman varolan verili tarih içinde toprak bütünlüğü, ülkü birliği, bayrak aşkı gibi sözde (!) erdemli bir mülkiyetçilik maskesiyle ve maske uğruna kan döken bir zorbalığa, bir baskıya dönüşmüştür. İlkel zamanlardan bu yana değişen çok şey yok. Birlik düşüncesinin etkinliği mutlaka ama mutlaka bir baskıyı ve şiddetli bir korkuyu da yanı sıra getirip koymaktadır tarihin kucağına. Sınır, bayrak gibi dünya birliğini ayrıştıran, ihtiras ve bencillik övüldüğü sürece başka türlüsü de olamaz zaten.

        1543 yılında, Kanuni padişahlığında Osmanlı amansız bir ilerleme sağlamış; dünya siyasasını istediği gibi yönetecek ve batılı uluslara borç verecek kadar üstünlük kurmuştu. Fransa kralı 1. Fransuva      (1494 – 1547) bu etkin güce karşı Osmanlı'yla arasını iyi tutmak ve müttefik olmanın avantajlarını kullanmak istiyordu. Her ne kadar annesi Hafsa Sultan'ın armağanı olan üç adet balıkçıl kuşu tüyü, katlettiği insanların yüzlercesinden daha önemliyse de, Kanuni adına yakışır bir adalet duygusuyla öne çıkarılmıştır hep. Ve ardında adını aldığı muhteşem Kur'an sözleri: “İnnahu min Süleyman”.

 

           Süleyman yüceltiledursun, aynı günlerde Fransa'da bugün modern sanat dallarından biri kabul edilen ‘dans' denen bir şey ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu garip eğlence Avrupa'nın ortalarına kadar gelmiş olan Kanuni'nin kulağına ulaşmış, ve Kanuni bu garip zevk eylemini fuhuş kabul ederek 1. Fransuva'ya bir mektup yazmıştır.

            “Ey Fransa kralı Fransuva!                                                                                                                          

            Sefir-i kebirimden aldığım mazhara göre, malumatım oldu ki, memleketinde dans namında ala mele-innas fuhşiyyat ve lubiyat yapıyormuşsun. İş bu name-i humayunumun eline vusulünden itibaren bu me'lanet ve rezalete son vermediğin takdirde, ordu-yu humayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum.”

           Yani eğer şu dans denen insanların birbirlerine sarılarak yaptığı, bu rezil eğlenceyi hemen kesmezsen ülkeni başına yıkarım. (Bu mektuptan sonra Fransa'da yaklaşık 100 yıl dans edememiş insanlar ... Kaynak: Hammer Tarihi)

        Bahçesinde elma ve menekşe kokusu olan sarayın som altından kapı tokmaklı kapıları bir açılıp bir kapandı uzunca bir süre. Padişah Süleyman karanlık gecede, iki milyon altın, cephane ve at yardımı yaptığı Fransa kralının bu mektuptan sonra korkarak şirinlik yapmak için gönderdiği kraliyet orkestrasının sarayında vereceği konserin neye mal olacağını düşünüyordu. Savaşçı bir ırkın, işgal ederek genişleyen bir anlayışın başındaki Sultan, kültüre dayalı bu jestin sonuçlarını hesaplamaya çalışıyordu. Sadece haremine bir Fransız dilber yollayamaz mıydı bu ahmak Fransa kralı? Ya da kaftan yapmak üzere ipekli kumaşlar, şarap ya da buna benzer şeyler ...

 

         

        Yerinde duramıyordu dünyanın dörtte üçünün hakimi, koskoca Kanuni. Ne yapmalı, nasıl yapmalı şimdi? Biliyordu ki, orkestra konserini verirse bu alafranga müzik Osmanlı askerinin savaşçı ruhunu yumuşatabilirdi. O güne dek Osmanlı için müzik demek, düşmana korku veren bir şeydi ve sadece yeni bir sefer için savaş yürüyüşünü temsil ederdi. Avrupa'lı müzik kılıçtan daha etkili olabilir miydi? Olabilirdi, çünkü sonuçta dünyanın bütün orduları ve dahi dünyanın bütün kılıçları, mızrakları, on on iki kişinin ellerindeki aletleri üfleyerek ya da tellerine dokunarak çıkardıkları sesler kadar etkili ve korkutucu değildi. Gece inadına çok karanlıktı. Yıldızlar bile çekilip bir yerlere saklanmışlardı yarınki otorite ve savaşçı bir ruhun, sanatla gireceği savaşın korkunç yüzünü görmemek adına...

            Sabah çok zor oldu 1543'ün en uzun gecesinde. Kanuni adaleti ağır basmış ve tedirgin bir özgüvenle tahta oturarak, orkestraya  “Çal!” emri vermişti. Orkestra ses ayarı yaptıktan sonra, saraydaki ilk batılı orkestra ünvanını da alarak bir konser verdi. Osmanlı üst yönetimi, başta padişah olmak üzere, sadrazamlar, ulemalar, ağalar kıpırdamadan duruyor, birinin en küçük hareket yapmasını bekliyordu. Buz gibi bir hava esti. Orkestra, konseri tamamlayıp selamını vermiş, öylece kalakalmışlardı. Dışardan, kuş sesleri duyuluyordu yalnızca. Kanuni ani bir hareketle altın işlemeli kaftanının eteklerini şöyle bir savurup sert adımlarla çıkıp gitti.  Ardından ulemalar, sadrazamlar, ağalar ... Hizmetliler bile orkestrayı gözleriyle aşağılayarak terk ettiler ortamı.

        Ertesi gün padişahın buyruğuyla orkestranın bütün çalgıları parçalandı. Her bir tuş, her bir ayar düğmesi ve tel ayrı yerlere savruldu. Orkestra sanatçılarının derhal Osmanlı topraklarından çıkması, eğer bunu bir an önce yapmazlarsa hayatlarının tehlikeye gireceği bildirildi. Böylece “saraydaki ilk batılı orkestra” ünvanını alan bu grup, “saraydan ilk kovulan ve tehdit edilen sanatçı topluluğu” ünvanını da almış oluyordu.

           Kanuni, bu davranışını eminim ki, vatanının bütünlüğüne zarar gelir, saldırgan politikası sekteye uğrar (çünkü barışsever bir bütünlük sunar sanat) korkusuyla açıklamıştı. İhtiras ve üstünlük kompleksiyle kendini topluma mal eden ve onlar adına, karanlık bir gecede vardığı karanlık bir kararla, sanatı nasıl da yüceleştirdiğini farketmeden ve erdemin nerde olduğunu kanıtladığı bu davranışıyla ortaya çıkan sonucun, yaklaşık 500 yıl sonra nasıl yargılanacağını bilseydi, sanırım biraz dişini sıkar ve o orkestrayı daha uzun dinlerdi.

           Aradan yüzyıllar geçer. Tam 483 yıl. 1936'ya geliriz. Bir çoğumuzun haritada yerini bile bilmediği ve bu bilmediğimiz topraklar için canını veren, şiir yazan bir adamın, bir öğretmenin hazin hikayesinin başladığı yıla. Yani 1936'ya.

         Guatemala. Deveye benzer lama hayvanlarını daha iyi bildiğimiz bir orta Amerika ülkesi. Bu ülkede 19 yaşında Orta Amerika Şiir Armağanı' nı kazanacak güçte ve sadece 31 yaşında vatanı uğruna öldürülecek bir çocuk doğar. Adı Otto – Rene Castillo. Uzatmayalım; Guatemala ve Leipzig Üniversiteleri'ni bitirip, bir tiyatro topluluğu kurar bu genç. Ve yazmaya, gazeteler çıkarmaya ve “hapse atılmaya” başlar. Bilir ki ülkesindeki bu yarasa gibi kör, bu yılan gibi soğuk insanlar, ellerinde umut çiçekleri olan bu çocukları öldürmektedir. Kendi çocuklarını. Hiç durmadan bağırmaktadır ve ağaçlarla ve kuşlarla yürüyen bir yurdun başkaldırısının adı olmaktadır. Bu kanlı hikayede hem aydın, hem tarafsız olmayı hiçbir zaman anlamamaktadır.

        “Tarafsız aydınları yurdumun

Sorguya çekilecek günün birinde

en basit insanları tarafından halkımızın. 

...

O gün,

basit insanlar,

tarafsız aydınların kitaplarında, şiirlerinde yer almayanlar,

her gün ekmek getirenler onlara, süt getirenler,

çörek ve yumurta getirenler,

giysilerini dikenler,

arabalarını sürenler,

köpeklerine bahçelerine bakanlar,

onlar için çalışanlar,

gelip soracaklar:

“Ne yaptınız acı çekerken yoksullar,

içlerinde sevgi ve yaşam sönüp giderken?”

Tarafsız aydınları güzel yurdumun,

Cevap veremeyeceksiniz.

...

Susup kalacaksınız kendi utancınızla. 

(“Tarafsız Aydınlar” şiirinden. Çeviren : Ülkü Tamer)

           Bir yıl sonra 1956'da yirmi yaşındadır ve sesini duyan “Autonomia” jürisi bu bıçak gibi keskin delikanlının şiirlerini Guatemala şiirinin en üst noktasına taşır. O, iş birlikçilerin korkusunu ve zorbalığın yenilgisini anlatır şiirlerinde. Acı çeken insanları, işkenceyi ve ulu bir kurtuluş ülküsünü ... En küçük gülümsemenin direncin bileyicisi olduğunu ve satılmış kalemlere karşı dağları...

“Geldiler dağlardan, geleceğe yüceldiler”

...

“Korkaklar korkak diyor bize,

ama seninle birlikte çıkıyoruz karanlığın karşısına,

yüzünü değiştiriyoruz seninle.

Katiller, katil diyor bize,

umudu seninle yeşertiyoruz,

son veriyoruz suçlara,

orospuluğa,

açlığa.

Göz veriyoruz

ses

kulak

ve can veriyoruz insan yüreğine ...” 

(“Devrim” şiirinden. Çeviren : Ülkü Tamer)

               1967 martında bütün akademisyenliğini Amerikan yapımı saten boyalarla boyanmış üniversite duvarına, kalaşnikofunun namlusuyla upuzun bir siyah çizgi çizerek ve asarak öğretmen cüppesini generallerin ceketlerinin üstüne, dağlara gider. Hani gelindiğinde yücelen bir barışın ve özgürlüğün yolunda yürüyebileceği dağlara. Amacı, vatanını korumaktır.

 

               Kanuni'nin karanlık bir gecede yapayalnızken duyduğu o öcü, o korkunç sanat; aynı derece karanlık bir gecede dağda yakılmış bir ateşin başında dostlarına şiirlerini okuyan genç öğretmen Otto – Rene'nin sanata bakışından epey uzaktadır. Ortak olan her ikisinin de yaptıklarını vatanları için yapmalarıdır. Otto – Rene, 1967'de vurularak öldürüldüğünde 31 yaşındaydı ve hep genç kaldı. Türkiye pek tanımasa da, dünya barışına inanlar “hep genç” olan, Castillo'yu unutmadı. Onu gururla hatırlıyor. Kanuni 72 yaşında öldüğünde, dünyayı korkudan titretiyordu. Şimdi onun torunları, o korkudan dizleri titreyen insanların birliğine girmek için el pençe divan durmakta ... Utanıyoruz.

Hayrettin Filiz

 

Görüşleriniz için: