NAZIM'IN ÇİLESİ - II

(Açlık Grevi/ Destekçilerin ve Karşıtların Tepkileri/ Acılı Bir Annenin Feryatları)

20. Yazı - 27.12.2007

Nazım, 29 Mart 1950 günü avukatı İrfan Emin'e şöyle bir mektup gönderir:

“Canım, sevgili üstadım, hakkın hakikatın tecellisi için açlık grevine yatıyorum. Üzülme, sinirlenme, hak ve hakikat uğrunda, bir kanunsuzluğun tamiri uğrunda gerektiği zaman ölümü göze alabilmek güzel şeydir.”

 

İrfan Emin bu mektup üzerine hemen Bursa'ya, Nazım'ın yanına uçar. Sinirlenmiş ve tedirgin olmuştur. Hayli tartışır iki arkadaş. İrfan Emin intiharın koskoca Nazım'a yakışmayacağı doğrultusunda sözler edip, Nazım'ı bu korkunç kararından vazgeçirmeye çalışırken; Nazım, aşağı yukarı şöyle bir şeyler söyler İrfan Emin'e:

“Ben vermiş olduğum kararla intihar etmiş olmuyorum. Bu, daha çok hayat savaşından yılmış olanların, bezginlik getirenlerin işidir. Ben saçlarımın her teli ile hayata bağlıyım. Katiyen yaşamaktan vazgeçmiş değilim. Ancak bir kenarda kıvrılarak kötü bir şekilde gebermenin hiç de bana yaraşır tarzda bir şey olmadığına kaniim. Kalbimi yoklayan iki kuvvetli kriz, bu hal devam ederse beni yakında öldürecektir. İrademi kullanmadan ölmek, boşu boşuna, pisi pisine gitmek… Ben, buna hiçbir zaman razı olmayacağım. Hakkımdaki adli hatayı düzelterek diri diri çıkmazsam, çıkamazsam, mutlaka buradan cesedim olsun çıkmış olacaktır.

Görüyorsunuz ya, her zamandan çok kuvvetliyim. İçimde savaşa gidenlerin zafer umutlarıyla dolu bir neşe var. Savaşa atılanlar muzaffer olmak için giderler, ama bu yolda ölmek, yaralanmak, sakat kalmak da var. Fakat savaşa atılanlar yalnız zafer, ümit ve kuvvetiyle yürürler. İşte içimdeki hakim duygu budur. Beni sevenlerin boşuna üzülmelerine katiyen razı değilim. Hele acınacak bir adam olmaya hiç tahammül edemem…”

Olay basına yansıdığındaysa; bir zamandır kılıçlarını bileyen karşıt cephe savaşçıları bu ‘kritik' duruma karşı salvo ateşe başlarlar: Savaşın ilk narası Vatan gazetesi başyazarı A.Emin Yalman'dan gelir: Yalman, dönemin başbakanı Şemsettin Günaltay'a seslenen bir açık mektubu gazetesinde yayınlar:

“Sayın başbakan,

…Nazım Hikmet'in serbestisini temin eden af (yasası), Adalet Komisyonu ve meclisçe prensip (olarak) kabul edildiği halde, bununla (ilgisi) olmayan adli suçların affa dahil edilmesi ve (sınırların) genişletilmesi dolayısıyla (yasa) encümene iade edilmiştir. Bu (durumun) on üç yıldan sonra zindandan kurtulmayı bir gün ve saat meselesi sayan bir insan için ne kadar ağır işkence olduğunu…(merhametli) kalbiniz elbette takdir eder…

Nazım Hikmet; karaciğerinden ve kalbinden rahatsızdır. Hele son (olaylardan) sonra sinirlerinin, bu yükü daha fazla taşıyamaz bir hale geldiği; açlık grevi kararı vermesiyle sabittir.

 
 

Mevcut maluliyet, anayasamızın 42. maddesini harekete geçirecek mahiyettir. Anayasa, hükümetin inhâsı (gecikmesi/kararsızlığı…) üzerine, (herhangi) bir vatandaşın cezasını kaldırmak hakkını devlet reisimize vermiştir…

On üç senedir haksız (yere) hapishanelerde yatan malul bir kalem ve fikir sahibinin; son af kararının beklenmez bir şekilde (gecikmesi/ertelenmesi) yüzünden maruz kaldığı manevi işkenceye (son) verilmesini ve hayatının korunmasını; hakkaniyet namına ve memleketin şerefi ve adliyemizin itibarı hesabına sizden diler ve derin saygılarımı bu vesile ile teyid ederim.” (31 Mart 1950, Vatan)

Nazım'ın af kanunuyla serbest kalabilmesi ihtimali böyle bir batağa saplanıp kalınca, Türk ve dünya aydınlarının dikkati tümüyle hükümetin alacağı yeni karara yöneldi. Yanı sıra duyulan üzüntü ve infial hali büyük bir tedirginlik de yaratmıştı. Hele Nazım'ın açlık grevine karar vermesi ve bu greve başlayacağı günü bile bildirmesi adalet duygusu taşıyan herkesi incitti.

Nuhun Gemisi Gazetesi bu konuyla ilgili şöyle bir yazı yayınladı:

“Nazım Hikmet'in kendi kendini tanıtmak; uğradığı haksızlıklara karşı kendi kendisini (savunmak) için bu şekilde hayatını tehlikeye (atmaya) mecbur kalışı, başta buna sebep olan iktidar partisi olmak üzere, siyasi, içtimai (görüşleri) ne olursa olsun, bütün Türk aydınları için yüz kızartıcı bir hadisedir.”

Nazım Hikmet, affın sağlanamaması üzerine 07 Nisan1950 Cuma günü, Bursa Cezaevi'nde, saat 19.00da akşam yemeğini yedi ve ‘bu yemek, hakkımın tanınmasına kadar son yemeğimdir' diyerek açlık grevine başladı.

Türk aydınlarının ve duyarlı bir çok insanın ikna çabaları sonuç vermedi ve Nazım kararlı bir şekilde açlık grevine yattı. Bütün dünyanın gözü önünde ölüme giden Nazım için büyük bir seferberlik vardı ama eski dostu Vala Nureddin ( Va-Nu)'in 07.04.1950 tarihinde, yani grevin başlayacağı gün, Akşam gazetesinde yayınladığı bir yazı hayli ilginçtir:

“Nazım Hikmet'in maddi ve manevi durumu A.Emin Yalman'ın (nitelediği) şekilde ‘kritik' kabul edilmezse; bu açlık grevine karşı bir lakayıtlık (duyarsızlık) grevi ilan olunursa Türkçemizi en mükemmel şekilde yazabilmiş ve Türk şiirini uzak mesafelere ve uzak asırlara nakletmek kudretinde bir sanatkâr ziyan edilecektir. Böyle bir yükün altından tarih boyunca kalkamayız. Şair Nesimi faciasını bir kere daha tekrarlamayalım. Abdülhamit'in bile, Tevfik Fikret'e karşı, şairdir diye, (anlayışlı) bir siyaset (izlediğini) hatırlayalım.

31 Mart 1950, Vatan Gazetesi
   

…Açlık grevinin karşılığı lakaytlık grevi olmamalı. Yusuf, kuyuya bir defa atılmıştır. Nazım, birkaç kere (gerçekleşmemiş sözlerle) kuyunun ağzına kadar çıkarıldı, çıkarıldı, tekrar dibe atıldı. Adalet esasına dayanan bir devlette bu işkenceyi kimseye reva göremeyiz.”

Aynı gün avukat Mehmet Ali Sebük Ankara'da, İrfan Emin Kösemihaloğlu İstanbul'da yoğun bir gündem içindeydiler. Sebük, görüşmelerini ve neler yapıldığını basın mensuplarına şöyle anlatıyordu:

“Bugün (07.04.1950) ilk önce başbakan yardımcısı Nihat Erim'le, Nazım Hikmet meselesini, tarafsız iki hukukçu gibi konuştuk. Fikir teatisinde bulunduk. Sonradan adalet bakanı Fuat Sirmen ve Cezaevleri genel müdürü Sakıp Güran'la da bu konuda uzun boylu görüştük… Meselenin büyük bir anlayışla karşılandığını memnuniyetle gördüm. Formalite güçlükleri dışında, meselenin pek yakında halledileceğini kuvvetle umuyorum.”

Öte yandan diğer avukat İrfan Emin aynı gün Cumhuriyet gazetesini ziyaret ediyor; gazetede bir basın toplantısı yapılmasına izin verilmesini rica ediyordu. İstek, Cumhuriyet gazetesi sorumlularınca hoşgörüyle karşılandı. İrfan Emin, basın toplantısında, Nazım'ın hangi nedenlerle, nasıl tutuklandığını ve geçen on üç seneyi özetle anlattıktan sonra; affın geri bırakılmasının sosyal yapıda nasıl büyük bir hayal kırıklığına sebep olduğunu anlattı ve konuyu (özetle) şöyle bağladı;

“Nazım Hikmet davasında bir adli hata söz konusudur. Kendisi yetkisiz bir mahkemeye gönderilmiş, uzman olmayan kişilerce yargılanmıştır… Büyük Millet Meclisi 23 Nisan'da pekala toplanabilir ve bugüne kadar kanun uygulamasında yapılan adli (hataların) düzeltilmesine karar verilebilir. Çünkü af kanununun geriye bırakılması, sosyal vicdanda yankılar yapmış ve bir affın zorunluluğunu belirtmiştir.”

 
   
Cumhuriyet Gazetesi - 8.4.1950

 

Nazım'ın 49 yaşında er olarak askere sevk edildiğini gösterir belge

 

İrfan Emin, basın toplantısının sonunda Nazım'ın “Kuvayi Milliye Destanı”ndan parçalar okur. Atatürk'ü Dumlupınar'da anlatan bölümü okuyan mülayim avukat İrfan Emin, o soğukkanlı tavrını koruyamaz ve birden bağırarak isyan eder: “Milli savaşın en büyük destanını yazan hapislerde inliyor, Atatürk'e sövenler ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar, olmaz böyle şey…”

Nazım Hikmet, 08 Nisan 1950 Cumartesi sabahı, saat 10da Bursa Savcısı İzzet Akçal'ın odasına davet edilir. Orada savcının dışında, adalet bakanlığı baş müfettişi Hayrettin Şakir de vardır. Her iki bürokrat, güzel güzel anlatarak Nazım'ın açlık grevinden vazgeçmesini isterler. Nazım (kibar adam) bu isteği nezaketle reddeder. Israr edilince de izin isteyip, şunları söyler:

“Yüzde elli ihtimalle bu kararım beni hakka ve hürriyete kavuşturur. Diğer yüzde elli ihtimal, dayanamayıp ölmektir. Ben intihar etmek istemem. Yaşayıp hürriyet havası teneffüs etmek taraftarıyım. Fakat hak ve hürriyet için yüzde elli riski göze almak ve ölüme bu şekilde kavuşmak zahmete değer.”

Bu karışık bölümü, Nazım'ın açlık grevi bildirisi sayabileceğimiz ve 09 Nisan 1950 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan mektubunun özetiyle kapatıp, içeride ve dışarıda bu olaya verilen tepkilerden söz ederek devam edelim. Diyordu ki Nazım:

“Selim aklın ve milli vicdanın eninde sonunda hakikatin tecellisine yardım edeceğinden ümidi kesmiş değilim… Yatacak olduğum açlık grevine ümitle yatıyorum. Yeisle, kederle değil. Bu uğurda ölürsem dahi, son nefesime kadar ümitle yaşayacağım… Hak aramanın keyifli sevinci içindeyim ve bu hakkın ben ölürsem bile nasıl olsa günün birinde tecelli edeceğini düşünmek, buna inanmak, bundan emin olmak gibi bir bahtiyarlığım var.

İntihar etmiyorum, hiç kimseye şantaj yapmıyorum, hiç kimseyle inatlaşmıyorum. Sadece kanun yollarının açılabilmesi için on üç yıldır sürüp giden adli bir hatanın düzeltilmesi için hayatını ortaya koymaktan başka imkân kalmadığı için bu son çareye başvuruyorum.” ( 09 Nisan 1950, Akşam)

Basında çıkan haberler, hükümet yetkilileriyle yapılan görüşmeler anında Nazım'a iletiliyor, iyimser bir tutumla bu grevden vazgeçmesi isteniyordu. Kamuoyunu hızla ve olumlu yönde etkilemek amacıyla bu konu yer yer duygusallığa doğru itiliyordu. Oysa Nazım'ın dediği apaçıktı.Açlık grevine bilinçle yatıyordu. Affın karşısındakilerin yazdıklarını önemsemiyor; yakınlarının -özellikle de- avukatlarının verdikleri beyanlarda acındırıcı bir dil kullanmamalarını istiyordu. O günlerde Vatan gazetesinde M. Ali Sebük'ün duygusal bir beyanı yayınlanmış, bu beyandaki bazı sözler Nazım'ı incitmişti. Nazım bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu avukatına yazdığı bir mektupta şöyle nitelemişti:

 

 

“Muhterem M.Ali Sebük Bey,

Gazetelerde size atfen yapılan yayınları ve bugün Vatan gazetesinde çıkan mülakatınızı okudum. Bir kanun, ilim ve hak adamı olarak yiğitçe konuşmuşsunuz. Yalnız bir nokta beni üzdü: Anlaşılan üstünüzde çok fena bir tesir bırakmışım… Maneviyatı çökük bir insan tesiri… Halbuki, size son görüşmemizde de söylemiş olduğum gibi en ufak bir yeise kapılmış değilim, yılgın ve manen çökmüş değilim. Bir daha tekrar edeyim, sizin üzerinizde böyle bir tesir bırakmış olmaklığım ve umumi efkara şuurunu kaybetmiş, iradesi sönmüş bir insan gibi aksettirilmem çok ağırıma gitti. Ben açlık grevine bir yeisin, herhangi bir yeisin neticesi değil, bir hak aramanın son imkanı olarak yatacağım. Bunu bilhassa tebarüz ettiriyorum ki; bir hakkın ve hakikatın tecellisi uğrunda giriştiğimiz ve her namuslu insanın sizinle öğünmesi gereken mücadelenizde müvekkiliniz Nazım Hikmet'i bitik, çökmüş bir insan olarak görmek, sizi de yok yere ve yanlış bir intibanın neticesi yeise düşürmesin. Haklı davamızdan muzaffer çıkacağımıza eminim. Ümitsizliğe ölürken dahi kapılacak değilim. Ve bir hakikatin ortaya çıkması için yapılan bir adalet mücadelesinde ölmenin yeisli, kederli bir şey değil, güzel bir iş olduğuna kaniim. Bir hakkın ve hakikatın tecellisi için bir Türk vatandaşının icabında hayatını yeisle değil, şuurla, ümitle, ortaya atabileceği, bu uğurda ölebileceği kabul edilmelidir; çünkü Türk halkı hak ve hakikat yolunda ölmesini bilen nice nice insan yetiştirmiş ve yetiştirecektir.

Saygılarımla sayın üstad

Nazım Hikmet”

 
   
Vatan Gazetesi - -8.4.1950

Nazım'ın avukatına yazdığı açlık grevi kararını bildirir mektup

 

Nazım, artık gözünü karartmış; ölmeye yatmaya hazırlanırken; basın tarihimizde eşine az rastlanır duygusallıkla yazılmış bir çok destek yazısını, “Gerçek” adlı dergide, Adiloğlu takma ismiyle görürüz.(Bu dergiyle ilgili çok fazla bilgi bulamadım. Ama politik bir dergi olduğu kesin. Bu arada Adiloğlu takma ismiyle aşağıdaki yazıları yazan kişi, Esat Adil Müstecabi'dir.)

05 Nisan 1950; “Büyük milli ve marksist şairimiz Nazım Hikmet'in açlık grevine karar vermiş olması, haksızlığın başına indirilmiş bir balyoz tesiri yaptı… Şairimiz, (memleketimizde açlık tamamen serbest olduğundan) bu biricik hürriyetten, aç kalma hürriyetinden faydalanmak azmindedir.

12 Nisan 1950; “…Şairimizin muhtaç olduğu şey hürriyettir… Elbette millet, bu vatan şairine, büyük vatan ve halk aşığına hakkı olanı verecek ve bu eşsiz mücahidi açlıktan ve cefadan kurtaracaktır. Nazım Hikmet'in kurtuluşu, adalet ve demokrasi tarihimize şerefli bir sayfa ekleyecektir.

 

10 Mayıs 1950; (12.sayı'dan) (*Bu yazıdan özellikle uzun bir alıntı yaptım. Bir sanat adamına sahip çıkan basın ütopyasına (!) selam olsun.) “Eğer Sen Ölürsen” başlıklı yazıda duygusallık en üst noktaya tırmanıyor.

“On milyon seçmenin hak ve adalet uğrunda ayaklanmış olduğu şu son günlerde kültür ve sanat tarihimizin bağrına bir mezar kazılıyor… Vatandaş ve insan haklarını tanımak ve tanıtmak uğruna milletçe şahlandığımız bu günlerde hak ve adalet sahnemizde bir dram oynanıyor. Bu öyle bir dram ki; sona ermediği an, Türk milletinin dünya çapındaki prestiji de bir hiç olacaktır.

Efendiler! Bu kazılan mezarı doldurun! Efendiler, bu dramı durdurun! Türk dilinin şaheserine kıymayın. Türk şiirinin abidesini yıkmayın!... Efendiler, tarihin gazabından korkun ve Nefi'ye kıyan Bayram Paşa olmayın!

Nazım! Senin ölümün bu milletin müstehak olmadığı bir felaket olur. Uğruna, katlanmadık bela bırakmadığın bu halkın ve bu toprağın sendeki karasevdasını biz biliriz. Bunu bir cürüm sayanlar ve seni ölüme sürükleyenler, yarın mezarını yine ağlama duvarı haline getirecekler. Seni bugün açlığa mahkum edenlerin yarın başına bir türbe yapacaklarını da biliriz.

Fakat aziz dostum, yegane şairim, gönlüm senin edebi bir mazlum ve bir kahraman olmana razı değil; sana yakışan hayattır. Senin o mavi gözlerin bir yıldız gibi çakmakta ve o erkek sesin gürlemekte devam etmelidir.

Senin bugün tek mücadele silahın olan açlığa karasevdasını çektiğin milletinin rızası yoktur.

Bizi ve milletini terk etme! Eğer sen ölürsen ‘bu cehennem ve bu cennet' vatanın, yaşanmaz bir ıstırap ve azap ülkesi olur. Ve biz, kültür dünyasının, hak ve adalet dünyasının lanetine uğrarız. Sen ki milletinin aşığısın, bu vatanın müptelasısın. Ey şiir ve sanat yıldızımız, ışıldamakta devam et ve semamızı terk etme!

Türk dilini ve Türk şiirini yoksul bırakma!”

12 Nisan 1950 - Akşam Gazetesi
   

Herkes büyük şairi bir yana çekedursun; 8 Nisan 1950 günkü gazetelerin manşetleri hep aynı şeyi bağırmaktaydı:

“Nazım Hikmet bugün açlık grevine başlıyor… Nazım Hikmet, hakkındaki hüküm kaldırılıncaya kadar, greve devam edecek… Nazım Hikmet'in İstanbul'a getirileceği tahmin ediliyor…” Vesaire vesaire…

Nazım'ın açlık grevine ara vermesini isteyen aydın mektuplarından bir örnek

 

Bu arada şairin affı için cumhurbaşkanlığı makamına, tanınmış ressam, şair, müzisyen, yazar, mühendis ve sanatseverlerin imzasını taşıyan birçok dilekçeler verilmiştir. Bu dilekçelerdeki ortak istek; 13 yıldır çektiği çileye son vermek için devlet başkanının elinde bulundurduğu yetkileri kullanması ve Nazım'ı serbest bırakmasıdır. Dilekçelerdeki imzalardan bazıları şunlardır: İbrahim Çallı, Falih Rıfkı Atay, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Adnan Saygun, Melih Cevdet, Nurullah Ataç ve diğerleri… (8 Nisan 1950- Vatan gazetesi)

Bursa Ahmet Vefik Paşa Hastanesi tarafından Nazım için verilmiş sağlık kurulu raporudur

 

Nazımın Bursa Cezaevi'nde çekilmiş elektrokardiyogram raporu

 

Nazım'ın bütün dünyanın gözleri önünde açlık grevine başlaması hükümeti ilk kez bu kadar yakından tedirgin etmişti. Adalet bakanı konuyu acil gündemine aldı. Bursa'ya bir daha müfettişler gönderildi. Velhasıl kelam, uzatmayalım onlar bastırdı, Nazım direndi. Baktılar olacak gibi değil… Yeni bir yönetime başvurdular. Herkes biliyor ki, Nazım kalbinden ve karaciğerinden rahatsızdır. Çok acil ayrıntılı bir tedaviye ihtiyacı vardır. Ve Bursa Hastanesi buna yeterli değildir. Ne gerekli teknik malzeme ve aygıt ne de gereği kadar konunun uzmanı doktor mevcut değildir. O halde ne yapılacak?... Nazım, İstanbul'a gönderilecek. Böylece hem Nazım'ın yararına bir yol tutulduğu kamuoyuna iletilmiş olacak; hem de, tehlikeli bir durum yaratan açlık grevi savsaklanacaktı.

Nazım'ı birazcık burada bırakıp, gözümüzü gençlik derneklerine ve üniversitelere çevirelim.Aynı günlerde İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği'ne bağlı Elektrik Fakültesi Talebe Cemiyeti'nin kongresinde Nazım konusu ele alınmış ve kongre başkanı İdris Yamantürk, basına şu bildiriyi dağıtmıştır:

“Fakültemiz talebe cemiyeti olağanüstü kongresi 07 Nisan 1950 Cuma günü yapılmıştır… Nazım Hikmet meselesi hakkında verilen bir takrir gündeme alınmış… bulanık bir hava yaratmak isteyenler şiddetle protesto edilerek, sayın cumhurbaşkanına ve başbakana aşağıdaki telgrafın çekilmesine karar verilmiştir:

Anayasanın zatı devletlerine tanıdığı yetkiye istinaden Nazım Hikmet'in affı yolunda müracaatları gazetelerden ürpererek okuduk. Dün Türklüğe kastedenlerin bugün bir kahraman olarak gösterilmesini (onaylamıyor), hürriyet düşmanlarına hürriyet (verilmesini) istemiyor ve bu (konuda) vereceğiniz kararla bizimle olacağınıza inanıyoruz. Ellerinizden öperiz…”

Türk Kültür Ocağı Başkanı Bekir Berk de 8 Nisan 1950'de basına gönderdiği bildiride:

“Bazı komünistlerin serbest bırakılması için yapılan faaliyetlerin şiddetlendirildiği şu günlerde hürriyeti, hürriyetimizi gasp eylemek ve milli bünyemizi kundaklamak isteyen komünistlerin, çıkarılması muhtemel bir aftan istifade ettirilmemesini istiyoruz. Anayasanın 26. ve 42. maddelerindeki (olağanüstü yetkilere) dayanarak komünistleri affedecek olanları MİLLİYETÇİ CEPHE asla affetmeyecektir…”diyordu.

 

 
   
Nazım'ı açlık grevinden vazgeçirmek için yazılan mektuplardan biri
 

Bir yandan Milli Türk Talebe Birliği Edebiyat Derneği'nin başını çektiği üniversite gençlik örgütleri, diğer yandan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği'nin bünyesinde toplanmış sosyalist ve demokratik örgütler; cumhurbaşkanından, meclis başkanına, başbakandan adalet bakanına kadar konu ilgililerinin tümünü telgraf ve mektup yağmuruna tutuyorlardı. Nazım'ın affı konusu öğrenci dernekleri arasındaki kutuplaşmayı arttırıyor, bir yandan hak ve adalet duyguları, öbür yandansa kelime oyunlarıyla konuyu ana fikrin dışına atmaya çalışanlar oluyordu. Örneğin Milli Türk Talebe Birliği Edebiyat Derneği, adli hata olsa bile, bunun 13 yıl geçtikten sonra ortaya atılmasında “farklı” sebepler aramak gerektiğini iddia ediyordu. Bu sav karşısında henüz otuzlarında olan genç bir kalem ‘Medet' gazetesinde şöyle bir yazı yazmıştı:

“Bir adam ki suçsuzdur, suçsuz olduğu delillerle açıklanmıştır. Suçlu olduğuna dair de tek delil yoktur. Ve bütün bunlara karşı da, o adamı mahkum edenler gık bile diyememektedir. Hiç şüphesiz 28 yıl 4 aya mahkum edilen bu adam, on üç yıldır hapistedir. Üstelik bu adam; sen ben değil, koca Nazım'dır, yani dünya sanat aleminde adı bayrak olan Nazım'dır. Hala onun (yanlış verilmiş) karar(ını) (düzeltmek) değil de, affını bile istemeyenler vardır.

Yurtdışından Nazım'a Destek
   

İnsan hakkının bu kadar pervasız çiğnenmesini bütün demokrasi dünyası protesto ederken nasıl olur hem de Milli Türk Talebe Birliği, bu haksızlığın devamını ister?

Korkunç! Bir tek kelime ile korkunç!”

Bu yazının sahibi Aziz Nesin'dir. (Medet, 23.04.1950)

Bu debdebe içinde, 15 Mayıs 1950 günü “Nazım Hikmet'i Kurtarınız” başlıklı ve İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği imzalı bir bildiri dağıtıldı. (Aynı gün bildiri dağıtan öğrenciler gözaltına alındı) Artık taraflar birbirlerini gördükleri an, tüm kaslarını sıkıyor, neredeyse birbirlerine saldıracak kadar kinle bakıyorlardı birbirlerine.

 
   
Öğrenci Derneklerinin ülke gündemine sahip çıktığının belgesidir

Adalet Bakanlığı, Adli Tıp kurulunun Nazım için verdiği rapordur

 

 

Dışarıda bunlar olurken; hastaneye yatırılması kararlaştırılan Nazım Hikmet, “Ben(deneme) tahtası değilim, hakkımın verilmesi için açlık grevine devam edeceğim” diyordu. (Tedaviyi reddetmesinin sonucu ölme ihtimaline karşı hastane yetkilileri bu reddedişi bir kağıda yazıp, şaire imzalattılar.)

Şimdi biraz geriye dönelim. Nazım Hikmet, 9 Nisan 1950 Pazar sabahı gizlice İstanbul'a getirilmiş ve Sultanahmet Cezaevi revirine yatırılmıştı. Ölüme filan aldırdığı yoktu. Açlık grevi onu mezara götürebilirdi. Fakat bundan böyle özgürlük için, halkların mutluluğu için savaşan insanlara böylesi zorba bir haksızlık zor yapılırdı. Böyle düşünüyor; ölüsünün de dirisi kadar görev yapacağına inanıyordu. İşte hükümeti tedirgin eden de aslında buydu.

Nazım'ın sağlık durumu çok kritikti… İnadı inat, imanı imandı. Vazgeçmiyordu.

Nazım'ı çarçabuk Cerrahpaşa Hastanesi'ne kaldırdılar. 11 Nisan 1950 tarih ve 773 nolu raporla yetkili uzmanlar Nazım'ın üç ay süreyle tam donanımlı bir hastanede yatırılarak tedavi edilmesi gerektiğini saptayıp, belgelediler. Ve bu raporu Cumhuriyet Savcılığı'na gönderdiler.

Avukatları, her gün ölüme yaklaşan Nazım Hikmet'in cezasının durdurulması için savcılığın yetkisi içine giren C.M.U.K.'nun 339. maddesini uygulamasını istediler .

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Cerrahpaşa Hastanesi'nin bu raporunu, 24 Nisan 1950 gün ve 950/2211 sayılı yazıyla adli tıbba gönderdi, yetkisi içine giren 339. maddeye gerekçe istedi. Adli tıp kurulu incelemesi sonunda gözlemlerini söyle sıraladı:

1. Sol kalbin compensation'un bozulmaya başlaması,

2. Karaciğer büyüklüğü ve kifayetsizlik başlangıcı,

3. Ruhi inhitat belirtileri (saptanmıştır)

Buna göre Nazım Hikmet'in … üç ay süreli tedavi edildikten sonra, hastalığın geçmediği veya ilerlediği saptanırsa C.M.U.K.'nun 339. maddesinin uygulanmasının gerekli olduğu kanısına varıldı.

 

 

Yazışmalar süredursun, Nazım hastanede kalmayı da, tedaviyi de kesinkes reddediyordu. Bu kez onu Üsküdar Toptaşı Cezaevi'ne kaldırdılar. 30 Nisan 1950 günü onu ziyarete giden avukatı İrfan Emin'e söyledikleri son derece dramatiktir.

“Cerrahpaşa Hastanesi sağlık kurulunca yapılan muayenem sonunda ağır sağlık durumum tesbit ve bu olay adli tıpça da onaylandığı halde, kanunun açık maddesine rağmen cezanın yürütmesi durdurulamamış… böylece yeni bir kanunsuzluk daha ortaya çıkmıştır. Böylesi kanunsuzlukların yeni yeni hamlelerle sürüp gitmesine araç olmamak için ve hakkımı aramak yolunda başkaca imkanım kalmadığından:

1. Jandarma kuvvetiyle herhangi bir hastaneye sevk ve “sözde tedavimi” kabul etmiyorum.

2. 02 Mayıs 1950 tarihinden itibaren açlık grevine devam ediyorum”

( Bu noktada bir pencere açmak gerek. Nazım 8 Nisan 1950'de açlık grevine yatmış; olaylar ve taktikler sonucu avukatı M.Ali Sebük 10 Nisan 1950'de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kabul edilmiş ve İnönü'nün ılıman yaklaşımı sonucu greve ara vererek koluna serum takılmasına izin vermişti.)

Yine düş kırıklığı yaşamış olan Nazım'ı dinliyoruz.

“Açlık grevini sürdürürken baskı ve zorlamalardan korunamayacak kadar zayıf düştüğüm, kendimi kaybettiğim an cebren(zorla) beslenirsem, kendime gelir gelmez grevime yeniden devam edeceğim. Ölümüme ya da herhangi bir kanun yoluyla serbest bırakılmama kadar bunun böyle sürüp gideceğini bilesiniz.”

Nazım, 2 Mayıs 1950 günü yeniden açlık grevine yattı.

Nazım Hikmet adına çıkarılan derginin ilk sayısı - 11.05.1950

 

Bu gelişme Türk dergiciliği tarihinde ilginç bir girişime neden oldu. Mehmet Fuat'a göre ilk sayısını 11 Mayıs 1950'de, Aziz Nesin'e göre ilk sayısını 04 Mayıs 1950'de yapan ‘Nazım Hikmet' adında bir dergi yayınlanmaya başladı. Derginin sahibi ve yazı işleri yönetmeni, Mustafa Fahri Oktay adında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi ve Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyesi bir gençti. (Dergi yayın hayatını 10 sayı sürdürmüştür)

Nazım Hikmet dergisinin 18 Mayıs 1950 tarihli üçüncü sayısında, Nazım'ın açlık grevine dair, Vala Nurettin'le yapılmış bir konuşma yayınlanmıştı:

“Nazım Hikmet'i hemen her gün görüyorum. Halen 8 kilo zayıflamış olup, çok yorgun görünmektedir. Gözkapaklarında belirli kansızlık vardır. Son iki ziyaretimde (15 Mayıs 1950) artık ayağa kalkacak ve oturacak kadar kuvvetinin kalmamış olduğunu gördüm. Başı da dönüyordu. Bütün bunlara rağmen bakışlarındaki canlılık devam ediyor, sözlerindeki mantık silsilesi çok düzgündür. Bu durum karşısında doktorlar hayret içindeler. Demek ki ruhi durumu bünyesinden kuvvetliymiş. Dün ilk defa serum fizyolojik (suni gıda) yapıldı. Kendisi böyle bir müdahaleyi istememekte, fakat çok halsiz düşmüş olması dolayısıyla, serum fizyolojik yapılmasına (engel) olamamaktadır… (Çevresindeki) herkes, ona grevi bırakmasını (öneriyor). Fakat Nazım Hikmet on üç yıldır aldatılmaktan bıkıp usanmış olduğu için (olumlu ve kesin çözümler) istemektedir.

Nazım Hikmet açlık grevine başladığı günden bu yana sigara ve sudan başka bir şey içmemekte ve hiç bir şey yememektedir.

Sinir hastası olduğuna dair çıkarılan haberler yalandır. Hatta kendisiyle görüşürken, uğradığı haksızlık karşısında, bunca günlük açlığına ve zayıflamasına üzüldüğümü sezerek, kendisi beni teselli ediyor.

Grevi ters anlıyorlar. İyice bilinmelidir ki, Nazım Hikmet bu üzücü duruma adeta itilmiş ve zorlanmıştır. Otuz avukat Nazım'ın uğradığı bu haksızlığı gidermek suretiyle Türk adaletinin şerefini kurtarmaya karar vermiştir.”

Nazım meselesi artık ülke sınırlarını aşmış, bir dünya meselesi haline gelmeye başlamıştır. Ülke basını artık tarafını hiç gizlemeden karşıtlarıyla savaşa tutuşuyor; kamuoyunu Nazım'ın yanına ve kavgasına çekmeye çalışıyordu. “Nuhun Gemisi Gazetesi” aynı günlerde; “Nazım'ı kurtaralım!... Ey namuslu vatandaş görevini yap! 13 yıldır haksız yere hapiste yatan Nazım Hikmet'in hakkını almak için, göz göre göre ölmesine ilgisiz kalamazsın” derken; Hür Gençlik Gazetesi; “o, kendi yazgısını, yaşamıyla ve sanatıyla memleketinin ve dünya halk kitlelerinin yazgısına, kurtuluşuna, kalkınmasına bağlamıştır.” diyordu.

 
   
Açlık grevi koskoca Nazım'ı bu hale getirmişti
 

Basın kavgasını veredursun, biz biraz da fiili eyleme geçen bazı edebiyat adamlarımızın ve Nazım'ı sevenlerin eylemlerinden söz edelim:

2 Mayıs 1950 sabahı ikinci kez açlık grevine yatan Nazım Hikmet, sevenlerine, ‘bu kez kendini öldürecek' korkusu vermişti. Öyle ya, yetkililer oyalama/ savsaklama taktikleriyle dünyanın tepkisini öteliyordu o kadar. 12 Mayıs 1950 günü, Ankara'da üç şair; Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday üç günlük bir destekleme grevi yapmaya karar verdiler. Bu kararı Melih Cevdet Anday'ın bildirdiği basın bülteninden bütün Türkiye öğrendi.

“Başladığı ikinci açlık greviyle Nazım Hikmet'in her saat ölüme yaklaşmakta bulunması karşısında Türk vatandaşı olarak, insan olarak, meslektaş olarak, yüklenilen sorumluluğa katılmadığımızı önemle belirtiriz. Ve bu maksatla 12 Mayıs tarihinden başlamak üzere üç gün aç durmaya karar verdiğimizi halk oyuna arz ederiz.”

Bu ne dediği belli bildirimin muhalif sesleri çığlık atmakta gecikmediler. Ayrıca açlık grevi yerine bildirideki ‘ aç durmaya karar vermek' ibaresi, polemikçi tayfa tarafından ‘mübarek oruç' kavramına bir gönderme olarak değerlendirilmiş ve saldırılara bir de din maskesi giydirilmeye çalışılmıştı. Beklenen bu saldırılara karşı Orhan Veli, Yaprak'ta üst üste birkaç yazı yazmıştı zaten.

1 Mart 1950'de, Yaprak'ta , “Şiir Yolu İle Tanıtma” adlı zeka fışkıran yazısında diyordu ki Orhan Veli;

“Bugün Avrupa'da tanınan tek şairimiz var: Nazım Hikmet. O da bize rağmen tanınıyor. Biz ‘aman kimse duymasın!' diyoruz. Ama faydası yok; duymuşlar. Nazım Hikmet'i bize onlar kabul ettirmeye çalışıyorlar. Adını, lehimize değil, aleyhimizde kullanıyorlar. Bizi, büyük şairler yetiştiren bir millet olarak değil, büyük şairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanıyorlar. Bu satırları, kültür propagandasının önemini belirtmek için yazıyorum; Nazım Hikmet'i övmek için değil. Nazım Hikmet için söylenmesi gereken sözlerin şu üç beş satıra sağmayacağını bilirim…”

(Nazım'ın serbest kaldığı 15 Temmuz1950'den, 17 Haziran 1951'de yurt dışına gitmesine kadar, bu genç şairlerin dost toplantılarında da Nazım'ın yanında olduğunu biliyoruz. 14 Kasım 1950'de Orhan Veli'nin ani ölümü Nazım'ı derinden üzmüş; onun için; “sadece bizim değil, yeryüzünün en büyük şairlerinden biriydi” demiştir.)

Orhan Kemal'le Bursa Cezaevi'nde
   

Gelelim 10 Mayıs 1950 tarihli Gerçek dergisinde “Ana Istırabı” manşetiyle yayınlanan dramatik bir habere:

“Nazım'ın ihtiyar ve sanatkar annesi, oğlunun açlık grevine katılarak analık vazifesinin en asil tezahürünü göstermiş ve Türk milletinden oğlu için ‘adalet' istemiştir. Ananın oğlunu kurtarma uğruna giriştiği bu medeni mücadele her nedense, zabıtanın müdahalesiyle karşılaşmıştır… Milletten adalet istemenin yasak olmadığını belirtiriz.”

Ne acı ... Ne acı ki bir zamanlar evinde dönemin en büyük, en ünlü edebiyatçılarını ağırlamış; dönemin en önde gelen bürokratlarını, rektörlerini, vekillerini ağırlamış, Paris'te resim öğrenimi görmüş bir kadının evladı uğruna düştüğü bu durum ne acı…

 

 

 

Nazım'ın ikinci açlık grevinin ilk iki günü normaldi. 3. gün halsizliği görülmeye başlamış, dalgın ve sessiz bir gün olmuştu. 4. gün dili paslanmış ve ağzından tuhaf bir koku gelmeye başlamıştı. Sonra gitgide eriyen bir Nazım… Annesi Celile Hanım oğlunun gün be gün öldüğünü biliyor ve ıstıraptan mahvoluyordu.

 

Celile Hanım
   

9 Mayıs 1950 Salı günü Nazım, sinir ve ruh hekimlerince muayene edilmek üzere Cerrahpaşa Hastanesi'ne yatırıldı. Üç sinir hekimi, üç saat boyunca konsültasyon yaptı ve muayene sonunda, tam donanımlı bir hastaneye yatması ve ‘özel ilgilenilmesi' üzerine bir karara vardılar. Bu hastane tabi ki Cerrahpaşa'dır.

Cerrahpaşa Hastanesinin Nazım için verdiği rapordur

 

Nazım'ı tek kişilik bir odaya yatırdılar. ( İlginç bir rastlantıdır ki; aynı odada daha önce annesi Celile Hanım'a aşık olduğu bilinen şair Yahya Kemal tedavi edilmiştir )

 

Neyse, Nazım açlık grevine devam ederken, annesi Celile Hanım da oğlunun kurtulması için 9 Mayıs 1950'de açlık grevine başlar. Gazetecilere şöyle seslenir:

“Halime bakın, doksan yaşında bir insan haline geldim. Gözlerim görmüyor, dizlerim tutmuyor. On üç senedir benim çektiğim acıları hiçbir anne çekmemiştir. Artık kararımı verdim . Yarından itibaren oruca başlıyorum . Çile dolduran insanlar gibi, ben de oruç yoluyla halimi Allah'a arz edeceğim. Belki Allah halime acır, oğlumun dertlerine nihayet verir ve tehlikede bulunan hayatını kurtarır. Babıalinin kapısına gideceğim, camileri dolaşacağım. Bir annenin maruz bulunduğu acılara belki acıyanlar bulunur.”

(NOT ; Celile Hanım, Enver Paşa'nın kızı, eski Basın Yayın Genel Müdürü Hikmet Bey'in eşi ve Nazım'ın annesiydi. Soylu ve varlıklıydı. Seçkin bir yaşam sürmüştü. Yine bilinir ki; Yahya Kemal'in şiirlerindeki ‘Canan'la simgelenen, o muhteşem ve aşık olunası kadın Celile Hanım'dır)

 
 

9 Mayıs 1950 tarihli Son Posta gazetesi; “Biçare kadın muzdaripti… siyah perde inmiş ışıksız gözlerinden de, mütemadiyen yaşlar boşanıyordu” diye yazmıştı o günü.

Celile hanım, 9 Mayıs sabahı valiliğin önünde durarak, gelip geçenlere Nazım'ın affı için oruca başladığını söyledi. Sonra da yazılmasını sipariş verdiği bir levhayı saat 13.30 sıralarında alarak Galata Köprüsü başında durmaya ve elindeki büyük boş bir deftere Nazım'ın affı için, dileyenlerin imza atmasını söylemeye başladı.

Celile Hanım'ın oğluna desteği
   

Elinde taşıdığı siyah çerçeveli tabelada şunlar yazıyordu:

“Haksız yere mahkum edilen oğlum Nazım Hikmet açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum. Gece gündüz oruçluyum. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar. Annesi Ressam Celile.”

Bu alışılmadık ve yürek parçalayan eylem büyük ilgi gördü. Halini soranlara şunları anlatıyordu;

“ İki gündür hiçbir şey yemiyorum. Yalnız günahtır dedikleri için akşamları biraz su içiyorum. Bu grevden oğlumun haberi yoktur. Şimdi imza topluyorum. İnönü'ye istida ile müracaat edeceğim. 13 senedir ağlamaktan gözlerime perde indi. Oğlum açlıktan ölecek, ben de ölmek istiyorum. Bu işe beni kimse teşvik etmedi. Vicdanımın sesini dinleyerek karar verdim. Merhamet sahiplerinin vicdanına güveniyorum. İki gün şehirde dolaşacağım. 20-30 bin imza toplayacağıma inanıyorum.”

Hıçkırıklar arasında, yoldan geçen herkese söylenen bu sözler, eyleme başladıktan sadece yarım saat sonra polis müdahalesiyle son bulur. Celile Hanım, polisler arasında emniyet müdürlüğüne götürülür. İfadesi alınıp savcılığa sevk edilir. Savcılık, genel hükümlere göre Celile Hanım'ı akşam saatlerinde (18.30 civarı) serbest bırakır. Çünkü Celile Hanım'a yakıştırılan suç; yolu tıkayarak, trafiğe engel olmaktır.

Bu zavallılık sürerken, karşıtların eline yeni bir polemik konusu geçer: Açlık grevine oruç denmesi… Bağnaz zihniyet ve Nazım'ı sevmeyenler çileden çıkarlar. Ortalık bir daha kızışır. Laleli Camii baş imamı Mustafa Ayni'nin gazetelere verdiği “fetva”, karşıtların ortak sesi gibidir:

“Otuz gün ramazanda bir gün dahi niyet etmeyen bu adamların yaptıkları açlık grevine (oruç) demelerini bir din adamı olmam dolayısıyla bir türlü hazmedemiyorum… Allah inananları 29-30 günden fazla oruç tutmaya mecbur kılmamıştır. Nerede kaldı ki böyle bir takım ihtirasların tahakkuku (gerçekleşmesi) için oruç tutmak… Bu, İslam dininde en büyük günahtır. Nazım Hikmet bu grevin sonunda ölse, İslam dini gereğince onun cenaze namazı kılınmaz. Yani Müslüman olarak toprağa gömülemez… Çünkü onun bu hareketi intihardır. Son olarak şunu ilave etmek isterim ki , (…) o, bu yolları bıraksın. Herkesin canı tatlıdır. Biraz da kötü ideallerden azade kalarak Allah yoluna dönsün. O vakit hak ve adalet bakın nasıl tecelli eder. Çünkü insanın kalbi temizlenir ve gönlü ferah olur.” (Yeni Sabah, 10.05.1950)

 
   
Vatan Gazetesi - 10.5.1950

Bu bölümü kapatmadan önce, Aziz Nesin'in Halil Vedat Fıratlı'dan dinleyip, kitabına aldığı bir anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum.

“Yahya Kemal'in, Nazım Hikmet'in annesine aşık olduğu bilinir. Hatta Yahya Kemal, Celile Hanım'a ‘Canan' dermiş. Şiirlerinde Celile Hanım hep Canan diye geçer.

Yahya Kemal uzun yıllar Celile Hanım'ı görmemiş. 1950 yılında Celile Hanım'ın gözleri artık görmüyordu. Hapisteki Nazım Hikmet'in affı için büyük bir kampanya açılmıştı. Nazım Hikmet'in gözleri görmeyen yaşlı annesi Celile Hanım'da, Köprünün Karaköy iskelesi başında ( o zamanki Kadıköy Vapur iskelesi), boynuna Nazım Hikmet'in affını dileyen iri harflerle yazılı bir levha asmıştı. Elinde de af bildirisi vardı. Oradan gelen geçenden af bildirisine imza topluyordu.

Ben o gün üniversitenin Türkoloji bölümünde oturuyordum. Yahya Kemal geldi. Dehşete düşmüş bir halde ve iğrendiğini de belli ederek şöyle dedi:

-Canan'ı gördüm; köprüde boynuna yafta asmış. Nazım için imza topluyordu. Aman yarabbi! Hortlak gibi, sanki mezardan çıkmış… imzalatmak için kağıdı bana da uzatacak diye hemen kaçtım oradan…”

( Bu ara ; Y.Kemal, sonradan kendisine getirilen Nazım'ın affı bildirisini de imzalamamıştır.)

Nazım serisinin en yoğun, en karmaşık dönemi olan bu açlık grevi merkezli makalemde, (sevabı günahı yazanın boynuna) diyerek, farklı bir açlık grevi nedeninden söz etmek isterim biraz da. Diyor ki Aziz Nesin “Türkiye Şarkısı Nazım” kitabının 128. ve 129. sayfalarında;(Nazım'ın affına destek için)

“Kemal Tahir ve arkadaşları (da) açlık grevine yatıyorlar. Kemal Tahir düşünmeye başlıyor: Biz niçin açlık grevine yattık? Nazım'ı desteklemek için… Nazım niçin açlık grevine yattı? Af çıkarılsın diye... Peki af yasasını kim çıkaracak? Millet Meclisi… İyi ama, Millet Meclisi yaz tatiline girmiş. Meclis yaz tatili olunca af yasasını kim çıkaracak? Kemal Tahir şöyle der:

-Arkadaş bu neyin nesi? Biz oyuna gelmişiz ki hem de nasıl bir oyun. Nazım, ortada meclis olmayınca af çıkarılamayacağını bilmez mi, açlık grevine yatmış olsun… Tövbeee… Bunda bir iş var?… Bu Nazım delirdi mi yahu, kim onu hapisten çıkaracak arkadaş? Meclis yok ki ortalarda! Her biri bir yere dağılmış adamların “, ve sonra kendince gerçek nedeni açıklıyor:

“Arkadaş, biz af için açlık grevine yatmakla kötü yanılmışız… Adam, Münevver ziyaretine gelmiyor diye açlık grevine yatmış ki, aman açlıktan ölecek diye Münevver koşup gelsin ziyaretine…”

Nazım, Kemal Tahir ve Piraye Hanım Çankırı Cezaevi'nin avlusunda

 

Konumuz Nazım'ın aşkları olmadığından hemen özet geçip, asıl konumuza dönelim.

Münevver Hanım evlidir, Nazım da Piraye'yle evlidir. Ama Münevver Nazım'ı sık sık ziyaret ediyordur. Ama aniden bu ziyaretler kesiliverir. Neden? Çünkü Demokrat Parti'nin seçimleri kazanıp iktidara gelmesi artık an meselesidir. Bu gün yarın af yasası çıkacaktır ve Nazım serbest kalacaktır. O zaman ne olacak?... İşler karışacak. Bir yanda toplumsal değerlerin baskısı, diğer tarafta saldırgan, vahşi aşk cazibesi… İşin manzarası kötüdür vesselam. Bir zamanlar tahta kutulara Piraye'nin (P)si ve Nazım'ın (N)sini oyan Nazım'ın aklı Münevver'dedir artık. Aniden, meclis af yasasını çıkarmadan tatile girince bütün umutlar suya düşer. Artık af olasılığı yoktur. Münevver de bu günlerde eşiyle barışır.

Aşkın diğer cephesinde de durum iyi değildir. Piraye, Nazım-Münevver ilişkisini öğrenmiş; üstüne üstlük Münevver için Nazım'ın kendisinden ayrılacağı haberini almıştır. Piraye bu yüzden Nazım'ı ziyarete gelmezken, şimdi de Münevver elini eteğin çekmiştir. Hatta Va-Nu, af olasılığı arttığı zamanlar Münevver'in Nazım'ı daha sık ziyaret ettiğini, bu olasılık ortadan kalkınca ziyareti kestiğini söyleyecek, bir de lakap takacaktır Münevver'e: “Af Bülbülü”. (Münevver bu yüzden ömrü boyunca Va-Nu'ya kırgın kalmıştır)

Velhasılkelam iki çok sevdiği kadından da uzağa düşen Nazım… kendini kahretmeye başlar. İşte bu kahır (kuşkuculuğu herkesçe bilinen Kemal Tahir'e göre) açlık grevinin gerçek nedenidir.

Elbette ki açlık grevinin nedeni, “Münevver'i ziyaret yapmak zorunda bırakmaktı” demek büyük haksızlık olur. Ancak yine de Aziz Nesin'in bir anısı da kafamızı karıştırmıyor değil.

“Moskova'da Nazım'ın evindeyiz. Neredeyse sabah olacak, gün ağaracak. Vera Hikmet, ağlamamak için boşuna kendisini tutmaya çalıştı. Masadan kalktı, karşıdaki sedire oturdu. Artık ağlıyordu. Nazım'ın ölümünden bir gece önceki konuşmasını anlatmaktaydı. Hani evden çıkmışlar da, evin karşısındaki parkta bir banka oturmuşlar… orada Nazım anlatıyor Vera'ya…

Nazım o gece Vera'ya – ki bunlar Vera'nın Nazım'la son konuşmalarıdır- açlık grevi olayını anlatıyor. Bu grevin gerçek nedeninin af olmayıp, Münevver olduğunu söylüyor. Münevver kendisini ziyarete gelsin diye ölüm orucuna yattığını, ama ister istemez bunun nedenini af olarak gösterdiğini söylüyor. Bundan sonra açlık grevi başka bir yön alıyor… Nazım, açlık grevinin büyük bir olay olduğunu, dış ülkelerde, bütün dünyada yankılar yarattığını, politik bir sorun durumuna geldiğini söyleyip, “Artık olay benim öznelliğimi aşmıştı… Bundan sonra açlık grevinden istesem de vazgeçemezdim. Açlık grevini bu kez politik gerekçeyle sürdürdüm”

Günahı söyleyenlerin boynuna, doğruluğu araştırmacının kuşkusuna…

Nazım'ın Çilesi serisinin ikinci ayağı olan bu makaleyi, Nazım'ın o günlerde yazdığı bir şiiriyle kapatalım.

AÇLIK GREVİNİN BEŞİNCİ GÜNÜNDE

 

Kardeşlerim,

demek istediklerimi doğru dürüst diyemiyorsam

kusura bakmayın kardeşlerim,

azıcık sarhoş gibiyim, birazcık dönüyor kafam,

rakıdan değil

açlıktan hafif tertip.

Kardeşlerim,

Avrupa'dakiler, Asya'dakiler, Amerika'dakiler,

ben, hapiste açlık grevinde değil de

bir kırda yatıyor gibiyim bu Mayıs ayında geceleyin.

Ve gözleriniz ışıl ışıl yıldızlar gibi başucumda;

ve elleriniz tek bir el

anamın eli gibi

yarimin eli gibi

Memed'in eli gibi

hayatın eli gibi avucumda.

Kardeşlerim,

zaten beni hiçbir zaman bir başıma bırakmadınız,

hem sade beni değil

memleketimi ve halkımı da.

Sizinkileri benim sevdiğim kadar

siz de benimkileri seviyorsunuz diye

sağ olun kardeşlerim, teşekkür ederim.

Kardeşlerim,

ölmeğe niyetim yok.

Kardeşlerim,

biliyorum,

yine de yaşamaya devam edeceğim yanı başınızda:

Aragon'un mısraında olacağım

-gelecek güzel günleri anlatan her mısraında-

ve beyaz güvercininde Picasso'nun

ve Robenson'un türkülerinde

ve asıl

ve en güzeli:

Marsilya dok işçilerinden yoldaşımın muzaffer gülüşünde olacağım.

Kardeşlerim,

dolu dizgin bahtiyarım doğrusu.

Mayıs, 1950

 

2. B ö l ü m ü n S o n u

Hayrettin Filiz

 

Görüşleriniz için: