NAZIM'IN ÇİLESİ III (Çiçek Palas Olayları / Af / Aftan Sonrası) 21. Yazı - 08-09/Haziran/2007
Nazım'ı bir önceki yazımızda kararlı bir şekilde sürdürdüğü açlık grevinde bırakmıştık. Nazım açlık grevinden, “yeisle değil, umutla yatıyorum” diye söz etse de aşağıda okuyacağınız mektubun iç parçalayan seslenişi aslında nasıl bir psikolojide olduğunu ( - daha o zamanlar bile -) bildiriyordu. Mektup, Harp Okulu davasının sonuçlanıp, Donanma davasının sürdüğü günlerde hasta yatağındaki Atatürk'e yazılmıştır. “Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına, Türk ordusunu ‘isyana teşvik' ettiğim iddiasıyla 15 yıl hapis cezası yedim. Şimdi de tür donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat, gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. Askeri isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mülteci, satılmış, inkılap ve vatan haini değilim ki, bunu bir an olsun düşüneyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketiyle alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an bile kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen ‘inkılap askerini isyana teşvik' damgasının ancak senin ellerinle silineceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.”
Çiçek Palas'ın toplantı salonunda şimşekler çakmaya başlar sanki. Bir taraftan, ‘alçaklar' çığlıkları yükselirken; diğer taraftan ‘namussuzlar, satılmışlar' sesleri duyulmaya başlar. Az geçmez ki, itişip kakışmalar başlar. Ağız dalaşı yüzünden herkes konuşuyor ama kimin ne dediği anlaşılmamaktadır. Bunun üzerine polis ve jandarma olay çıkmasın diye salona girer. Ancak yasal izni olan bu toplantıyı ihlal edenleri dışarı çıkarması gereken polis neredeyse onlar gibi slogan atıp, sanki mağdur olan, hakkı yenen onlarmış gibi faşist gençleri teselliye çalışır. Bunu gören İlhan Berktay mikrofonu eline alarak bağırmaya başlar: “Arkadaşlar! Görüyorsunuz ki polis görevini yapmıyor, bu toplantıyı sabote etmek isteyenlere (hoşgörü) gösteriyor. Huzurunuzda polisi göreve davet ediyorum. Lütfen, gürültü yapanları dışarı çıkartınız.” Berktay avazı çıktığınca bağırıyor, ancak ne polisin tavrında, ne de faşist provakatörlerin kışkırtmalarında bir değişiklik olmuyordu. Hatta faşistler hoparlörün tellerini koparıyor, ses duyulmamaya başlıyordu. Durumun ciddiyetinin arttığını gören ilerici gençler bu kez hep bir ağızdan bağırmaya başladılar: -Ya ya ya, şa şa şa, Nazım Hikmet çok yaşa!
15-20 milliyetçi çocuğun merdivenlere doğru koştuğu görüldü. Bu arada aşağı inmek isteyen gazetecilere anlayış gösterildi. Ötede pencereden aşağı atlayanlar (- ya da atılanlar-) göze ilişti. Polis, kapana kısılmış gibi duran gençlerin kimliklerini tespit etti. Bu arada Çiçek Palas'tan gelen ‘ya ya ya şa şa şa' sesleri ve İstiklal Marşı'nı duyan halk, caddeye birikmiş merakla olanları izliyordu. Bazı faşist gençler de komünistlere dayak atılacağı haberini Beyazıt kahvelerini uçurmuş ve kendilerine ‘milliyetçi' diyen gençler sopa ve taşlarla Çiçek Palas'ın önünde toplanmışlardı. İçeride polis, kimliklerini fişlediği gençleri serbest bırakmalıydı ancak, dışarısının güvensizliğine bakıldığında, bu hiç de doğru bir şey olmayacaktı. Olası linç girişimlerini engellemek için vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay olay yerine gelmek zorunda kalmışlardı. Bir gün sonra, yani 16 Mayıs 1950'de, 15 Mayıs Çiçek Palas olayları Cumhuriyet gazetesinde şöyle haber olacaktı.
“Açlık grevi yapmakta olan şair Nazım Hikmet'in tahliyesi lehinde tezahürat yapmak için ‘Yüksek Tahsil Gençliği' tarafından, vilayetten ( izin alınarak) , dün saat 16.00'da Laleli'de Çiçek Palas salonlarında bir toplantı tertip edilmişti… Toplantıyı evvelden haber almış olan Nazım Hikmet'in aleyhtarı bazı gençler salonun arka tarafında yer almışlardır. Dernek başkanı… maksadın Nazım Hikmet'in hapsedilmesindeki adi hatayı belirtmek olduğunu… bu hatanın (düzeltilmesi doğrultusunda) söz söyleyeceklerini (açıklamıştır). Bunun üzerine toplantı salonunun arkasında yer almış öğrenciler, böyle bir hakkın mevcut olmadığını, ancak millet hakkının mevcut olduğunu, komünizmin bir hak ifade etmeyeceğini, yüksek sesle söylemeleri üzerine, iki taraf arasında bir gürültü ve arbede başlamış, bu arada… ‘yaşasın komünistler', ‘kahrolsun komünistler' gibi sözler de (kullanılmıştır). Hadiseye, derhal alakadar emniyet memurları el koymuş, (incelemeye) başlamış, orada hazır bulunanların (kimlik) tespitine teşebbüs olunmuştur. İçeride bu hadiseler devam ederken (olay) üniversite öğrencilerine (yansımış), binlerce üniversiteli pek kısa bir zamanda Laleli tramvay caddesi ile Çiçek Palas'a giden yolun etrafını sarmıştır. Bu gürültüyü gören binlerce halk da toplantıya (katılınca), (olay) büsbütün önem (kazanmış), Çiçek Palas'ın camlarına taşlar atılmış, ‘kahrolsun komünistler' (çığlıklarıyla) binaya hücum edilmiştir. Durum bu şekilde gidince, oradaki emniyet memurlarının takviyesine lüzum görülerek grup grup polis ve polis ödevlisi jandarmalar getirilmiştir. Bu sırada dışarıdakiler; ‘komünistleri kahredeceğiz' diye bağırmaktaydılar. …Aradan saatler geçmesine rağmen etrafı saranlar dağılmamakta ısrar etmişlerdir. Polis bir müddet bekledikten sonra, nihayet Çiçek Palas salonunu boşaltmaya karar vermiş, ilk olarak getirilen bir jeepe dört üniversiteli bayan bindirilmiştir. Bu arada yumruklar savrulmuş, binlerce insan; ‘Yuuu! Kahrolsun!' diye bağırmıştır. Bu jeep (zar zor) dar bir sokaktan kaçıp uzaklaşmış(tır)… Bunu bir kamyon takip etmiş, bu kamyona da yine ‘Yuu! kahrolsun!' sesleri arasında 30-40 kişi bindirilmiştir. Bir müddet sonra bir otobüs getirilmiş, ona da Çiçek Palas'tan aynı uğurlayıcı sesler arasında 40-50 kişi bindirilmiştir. Aradan üç saat kadar geçtiği halde kalabalık dağılmamakta ısrar etmiştir. Bu sırada (olay) mahaline belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay gelmiştir. Öğrenciler valiyi omuzları üzerinde taşımışlar ve Çiçek Palas'ın kapısına kadar getirmişlerdir. Vali arabadaki hoparlörlerden öğrencilere hitap ederek: “Atatürk'ün gençliğe emanet ettiği bu memleketi Allah kem nazardan korusun. Memleketin en nazik zamanında sizden ricam, millet sevgisini kalbinde taşıyan ve daima vakur ve asil olan Türk gençliğinin zabıtanın vazifesini kolaylaştırmanız için dağılmanızdır. Gözlerinizden öperim.” demiştir. Valinin bu (konuşmasından) sonra gençler hep bir ağızdan İstiklal Marşı'nı söylemişler, bir kısmı valinin peşinden giderek ayrılmışlarsa da bir kısmı orada kalmış(tır). Toplantı yerinde cereyan eden konuşmalar hakkında zabıt tutulmuştur. İlgililerin savcılığa verilmeleri muhtemeldir…” Öyle de oldu. Veysel Akkaş, Nuran Bozer, Kemal Cenap Karakaya, Vecdi Özgüner, Enver Aytekin, Zekai Karakaş, Şehnaz Akıncı ve Gönül Başaran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne verildiler. Duruşma sonunda 22 Kasım 1951'de haklarında ceza verilmesine rağmen; karar temyiz edilmiş, karar bozulmuş, ağır ceza mahkemesi yine ceza kararı vermiş, bu kez de dosya (Temyiz Genel Kurulu)'na gitmişti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tecziye kararını bozunca bütün sanıkların beraati ( serbestisi ) kesinleşmişti .
Zaman kaybetmeden bir basın bülteni hazırladı İrfan Emin: “ Nazım Hikmet, şu günlerde İstanbul ve Ankara'dan gelen ve memleketin tanınmış fikir, sanat ve ilim adamlarıyla bir çok aydınların imzasını taşıyan mektuplar,telgraflar almıştır.Bunlarda (içerik olarak): “İktidar değiştiği için bugün haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makamlar fiilen teşekkül etmemiştir; yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durum aydınlanıncaya kadar açlık grevine fasıla vermenizi ısrarla rica ediyoruz” denilmektedir. 2 Mayıs'tan beri açlık grevine devam eden ve iki günden beri Cerrahpaşa Hastanesi'nde doktorların insani ve mesleki (bilgilerine) dayanan tıbbi müdahaleleriyle hayatı uzatılan şair, vasisiyle son bir görüşmeden sonra (İrfan Emin), buradaki dostlarının da şifahi ısrarlarıyla teyid edilen bu görüşü (onaylayarak uygulamaya karar vermesi) nedeniyle,(açlık grevine) bugün saat 17.00'den itibaren ara vermiştir” Nazım'ın grevden vazgeçmesi, iyiden iyiye bozulan sağlığının yeniden düzelmesine olanak sağladı. Ancak (neredeyse) Nazım'ın ölmesini isteyen gruplar rahat durmuyorlardı yine de. Affa karşı son derece ciddi bir muhalefet oluşmuştu. Adına “Milliyetçi Cephe” diyen bu insanlar; Mili Türk Talebe Birliği başkanı Suphi Baykam liderliğinde 5000 imzalı bir dilekçeyi Ankara'ya götürdü. Dilekçede, Demokrat Parti'nin genel aftan Nazım'ın yararlandırılmaması isteniyordu. Yani onca adam tek bir şairin karşısında tedirginliklerini böylesi zavallı bir şekilde ifade etmenin utancını hesaplayamayacak kadar “kudurmuşlardı.” Ancak yeni iktidar, kamuoyu güveni ve siyasi şirinlik adına, siyasi suçları da kapsayan bir af çıkarmak için çalışmalara başladı. Meclis olağanüstü toplantılarla, hükümetin af kanun tasarısını değişiklikler yaparak kabul etti. Bu tartışmaları siyaset tarihçilerine bırakıp, küçük özetlerle yolumuza devam edelim. Her ne kadar siyasi suçların affını kapsayan teklifler yapıldıysa da, bu teklifler reddedildi. Hatta Demokrat Parti Denizli Milletvekili Hüsnü Akşit, özellikle Nazım Hikmet'in af kapsamı dışında kalmasını sağlayacak bir önerge sunmuş, Nazım'ın mahkum edilmesinde dayanılan Askeri Ceza Kanunu'nun 94, 97,101 ve 104. maddelerinden hüküm giyenlerin af dışında kalmasını istemişti.
Bu aleni saldırılar geç vakitlere kadar sürer. Konu sanki af tasarısını tartışmak değil de, Nazım Hikmet'i salıp salmamak tartışmasıdır. Neyse uzatmayalım, af kanunu, hükümetin sunduğu tasarıda yapılan değişikliklerle kabul edildi. Af kanunu çıktıktan sonra bile Tevfik İleri kürsüye gelerek af kanununun karşısında olduğunu açıkladı. Bu arada Nazım Hikmet'in affının aleyhinde olanların hazırladığı bir önerge de kabul edildi. Böylece Nazım 13 yıldır niye yattığını bilmediği hapisten çıkamıyordu. İlerleyen saatlerde, toplantının ikinci celsesine geçildi. Bu celsede affedilmeyen mahkumların cezalarının ne miktar indirileceğine dair olan 5. maddenin genişletilmesi için bazı önergeler verildi. Kavga dövüş derken sözü edilen 5. madde şu şekilde karara bağlandı: “ Madde 5- Bu kanunun *(Af Kanunu) ikinci maddesinde gösterilen suçlardan “cürümlerden” hükmedilmiş ve edilecek cezaların üçte ikisi indirilir. İki seneden (iki sene dahil) az suçlular tamamen serbest bırakılır. Ölüm cezası 20 yıl ağır hapis ve müebbet hapis cezası 14 yıl ağır hapis cezasına çevrilir.” Böylece af kanunu, Nazım Hikmet'in de affını sağlayan bir şekilde karara bağlandı. Çünkü 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilen Nazım Hikmet, 13 yıl 5 aydır hapistedir. Yani 15 Temmuz 1950 günü yürürlüğe giren af kanunu üzerine, Nazım Hikmet, saat 14.15'te yaralı kalbini avuçlayarak, çürümeye yüz tutmuş ciğerleriyle hapishanenin demir parmaklıklarına ve kalın duvarlarına veda ediyordu. Nazım serbest kaldığında Cerrahpaşa Hastanesi'ndeydi. Özgürlük, büyük şairin yorgun bedeninden binlerce kuşun aynı anda kanat çırpıp havalanması gibiydi.
Nazım'ın özgürlüğe kavuştuğu an yanında avukatı Mehmet Ali Sebük'le, vasisi ve avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu vardı. Nazım, ağzından çıkan sözleri kontrol edemiyor, bir çocuk gibi yanındakilere şunları söylüyordu: “ Heyecanlıyım. Ama bu heyecanım aftan değildir. Nihayet hakkımı alıyorum… Bütün sevincim dostlarıma akrabalarıma her şeyden üstün tuttuğum hürriyete kavuşmaktan ileri geliyor. Bu gece sırt üstü yatıp gökyüzüne bakacağım. Yıldızları, uçsuz bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum…” Nazım, hastanede kendisiyle ilgilenen, ilgilenmeyen herkesle ayrı ayrı helalleşerek oradan ayrıldı. Bütün çabalara rağmen Nazım'ın özgürlüğe kavuşmasını çekemeyenler vardı. Gerici çevreler yaygara çıkarmaya devam ettiler: “ Gençlik, Nazım'ı affedenleri affetmeyecektir” . Onlar böyle derken, öteki tarafta, “Yeni Baştan” gazetesi 24 Temmuz 1950'de; “ Nazım Hikmet'in kurtuluşunu affetmemek şöyle dursun, Nazım Hikmet, bu güne kadar kendisini hürriyetinden mahrum etmiş olanları affetsin yeter” diye yazıyordu. 1950 yılının 15 ve 16 Temmuz tarihli gazeteleri aşağı yukarı bütünüyle “af konusu”ndan ve Nazım'dan söz ediyorlardı. Şimdi, aynı günlerde (bence son derece ilginç olan) bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber, CHP'nin yayın organı olan “Ulus” gazetesinde 15 Temmuz 1950 tarihinde Zeki Gençosman imzasıyla yayınlanmıştı. Yazının başlığı, “Komüniste Merhamet Yok!”. “Komüniste Merhamet Yok!” Dört beş ay önce hazırlanıp Meclis'e gönderilen fakat lüzumsuz münakaşalar yüzünden maalesef seçimden önce çıkarılamayan af tasarısı şimdi kanunlaşmış bulunuyor. Af, Türk milletinin atıfetidir… Hürriyete kavuşma saadetinin yüzü suyu hürmetine, cemiyet ve halk, vaktiyle ihlal olunmuş haklar seve seve bağışlanmıştır. Yeni af kanununun (sınırları) hayli geniş tutulmuştur… Devlet ve millet parası çalmış olanlar bile, bir hadde kadar aftan faydalandırıldılar. Fakat hemen hemen bütün meclis, komünist tahrikçiler karşısında haklı bir huşunet ve nefretle dolu idi. Bunlara dair maddeler konuşulurken heyecanlı sözler dinledik. Hatipler, bir ağızdan bütün cezaevlerinin kapılarını ardına kadar açabiliriz; fakat vatanlarını ilk fırsatta satacak olanlara merhamet yok, dediler. Komünizmi fikir hürriyetinin yumuşak müsamahası içinde görüp, her çeşit fikre (saygılı) güya demokrasinin vazgeçilmez şartı sayan safderun hürriyetperverlerimizin bu sert çehreden hoşnut olup olmayacaklarını bilemeyiz. Yalnız, dünkü mecliste de bir kez daha billurlaşan hakikat odur ki, komünizmin fikirle ve fikir hürriyetiyle alakası yoktur. Komünist fikir taşımaz; balta taşır, kundak taşır, kan ve sefalet taşır. Fikir hürriyetine sonsuz ve (sınırsız) hürmet! Fakat fikir perdesi altında kızıl kuklalığı edenler, Türk Milli Talebe Birliği'nin eski ateşli reisi Tevfik İleri'nin dün haklı bir heyecanla ifade ettiği gibi, ne bugün, ne yarın, Türk milletinden şefkat, atıfet ve merhamet beklememelidirler. Çünkü onlara merhamet, vatana hıyanet!” (Not: Yazı sanki Cumhuriyet Halk Partisi'nin yayın organı Ulus gazetesinden değil de, Demokrat Parti'nin “sağ seslenişli” parti programından alınmış hissine kapıldım. Bu bana çok ilginç geldi.) Nazım, elbette ki çok kişi tarafından seviliyordu. Ancak sevenler kadar sevmeyenleri de çoktu. Ona, yoldaki cahil adamı en yumuşak karnından yakalayacak ‘vatan haini' suçlaması yakıştırılıyordu. Nazım bir sustu, iki sustu, en sonunda öyle bir patladı ki.
Nazım sekiz ay kadar adım adım izlendi. Zaten yorgun olan sinirleri iyiden iyiye iflas eden ve tedirginliğinin çok yüksek olduğu günlerden birinde Nazım'ın evinin kapısı çalındı. Gelen polisti. Nazım'ı askerlik yoklaması ve muayenesi için askerlik şubesine çağırıldığını bildirmekteydi. Uzatmayalım, Nazım Kadıköy Askerlik Şubesi'ne gider. Ayaküstü ve yalap şalap bir muayeneden geçirilir. Nazım yapılan bu baştan savma muayeneye itiraz eder. Hasta olduğunu, askerlikten muaf tutulduğunu yani çürüğe ayrıldığını anlatır. Ama muayeneyi yapan binbaşı Nazım'ın boyuna posuna bakarak sevk kağıdına ‘sağlam' ibaresini çoktan yazmıştır bile. Niyet bellidir: Nazım'ı bu hasta haliyle askere göndermek ve orada bir kazaya kurban gittiğini vesaire… Nazım neredeyse 50 yaşında yaklaştığı bu günlerde var gücüyle bu oyunu bozmaya çalışır. Selimiye Askerlik Şubesi Başkanlığı'na bir kez daha başvurur: “Ben kalbiden ve ciğerlerimden rahatsızım. Bu durumu belirten raporlarım var. Tam kadrolu Cerrahpaşa Hastanesi vermiştir bu raporları. Adli Tıp da bu raporları onaylamıştır. Rapor suretlerini size getireyim. Mevzuatınız bunu kabul etmezse lütfen beni bir kez daha kurula sevk edin ve muayenemin bir daha yapılmasını sağlayın.” Şube Nazım'ı bu kez Haydarpasa Hastanesi'ne yollar: “Hst. Bş. Tbb. 8 /6 /1951 Haydarpaşa Aşağıda künyesi yazılı şahıs çifte tabip muayenesine itiraz ettiğinden sıhhi kurulca muayene ettirilmesi Selimiye As. D. Bşk.'nın 6 Haziran 1951 gün ve 2.Ks. 3808 / 12436 sayılı yazılarıyla emir edilmiştir. Sıhhi kurulca muayenesinin yaptırılarak raporlarının Selimiye As. D. Bşk.'na sunulmak üzere gönderilmesini arz ve rica ederim. Hikmet oğlu Mehmet Nazım Ran 1317 As. Şb. Bşk. Sv. Alb. Şevket ATSAL”
Buradan gelen raporlar da kar etmez ve Nazım … Sivas-Zara'ya er olarak sevk edilir. Dilerseniz bu noktaya bir işaret koyup biraz Nazım'ın içine doğru yolculuk yapalım.
Bahriyeli Nazım - 1915 Nazım'ın kulağına fısıltılar geliyordu. Hikayeci Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında başının taşla ezilmesi hatırlatılıyordu Nazım'a. Aynısının kendisi için de hazırlandığı söyleniyordu. Onca olumsuz koşullara rağmen hapishanedeki güvenliği dışarıda yoktu. Hapiste ona ‘baba' , ‘şair baba' diyorlardı. Öylesine seviyorlardı ki Nazım'ı, açlık grevine yattığı gün hapishanede isyan belirtileri başlamıştı. Yöneticiler hayli tedirgin olmuşlardı bu durumdan. Belki de biraz da bu yüzden hemen grevin ikinci gününde Nazım'ı Bursa'dan apar topar kaçırıp İstanbul'a götürmüşlerdi. Şimdi özgürdü ama tanıdıklarının çoğu Nazım'la selamlaşmıyor, bunun ardından polisle başlarının derde girmesinden korkuyorlardı. Bunca yıl hapishanelerde haksız yere yattıktan sonra şimdi de askerliği çıkarmışlardı şairin karşısına. Hopa'da TKP genel sekreteri İsmail Bilen'le ilk tutuklanmasından beri toplam 16 yılını hapiste geçirmişti zaten.
Nazım daha gencecikken Bahriye Okulu'nu bitirip güverte stajiyer subayı olduğu zamanlarda hasta ciğerleri yüzünden çürüğe çıkarılmıştı. Hadi bunu geçtik diyelim; subaylık yapmış bir kişinin yeniden er olarak askerlik yapmayacağını bildiren askeri yasalar vardı. Hadi bunu da geçtik, Nazım'ın hapiste olmadığı (1928-1932) ve (1934-1938) yılları arasında niye askere çağırılmadığı da ayrı bir düşünce olarak Nazım'ın aklını karıştırmaktaydı. En değerli şeyine “yaşamak hürriyetine” göz diktiklerinden artık kuşkusu kalmamıştı. Kendine oynanmak istenen bu askerlik oyunuyla canına kastedildiğini düşünen Nazım yine de ümitsiz değildir:
Nazım'ın aklı karışmıştır. İçeride tutsak ve diri, dışarıda özgür ve ölü... Hayır, onun için yaşamak çok güzel bir şeydir. O yaşamalıdır.
Bir gün sonra Nazım'ın kız kardeşi Samiye Hanım'la annesinin Ankara'da oturduğu evlerinin telefonu çalar. Samiye (Yaltırım) korkarak açar telefonu. - Ağabeyiniz Ankara'ya gidiyorum diye evden çıkmış, sizde mi acaba? - Hayır, siz kimsiniz? - Emniyetten. (Kısa bir suskunluktan sonra heyecanla sorar Samiye) - Aman beyefendi, bir araba kazası falan olmasın? - Yok yok, hayır , der yetkili ve telefonu kapatır. Anne Celile Hanım bağıra bağıra ağlamaya başlar: “Bir daha oğlumu hiç göremeyeceğim.” Göremedi de…
Son Gün Hatırası 16.06.1951
1951 yılı haziranın 18. günü pazardı. Çok sıcak bir gündü. Sabah gazete satıcıları avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı: “Yazıyoooooor! Nazım Hikmet'in kaçtığını yazıyooooor!” Nazım'ın nasıl ve niçin kaçtığını Simone de Beauvoir'ın “ La Force Des Choses” adlı kitabının, 412. ve 413. sayfalarından öğreniyoruz: “27 Mayıs 1958… Palette'de Nazım Hikmet'le öğle yemeği … Hapisten çıktıktan bir yıl sonra kendisini nasıl iki defa öldürmeye teşebbüs ettiklerini anlatıyor. ( Otomobille… sonra da askerlik hizmeti için Sivas'a gönderilerek…) Yaşı elliydi. Muayenesini yapan doktor binbaşı şöyle demiş: “Güneş altında yarım saat ayakta kalın, ölürsünüz. Fakat sağlığınızın iyi olduğunu bildiren bir belge imzalamaya mecburum… Bunun üzerine motorlu küçük bir sandalla, fırtınalı bir gecede, Boğaz'dan Karadeniz'e açıldı... Niyeti Bulgaristan'a ulaşmaktı. Yanlarından bir Romanya şilebi geçti. Onları iki saat izledi; artan fırtınaya rağmen gemi etrafında dönüp durdu. İki saat sonra durdular. Kendisini gemiye almayıp, Bükreş'ten telefonla talimat istediler. O sırada kayığın motoru da bozuldu ve bir an her şeyin bittiğini sandı. Sonunda (onu) gemiye aldılar. Yarı ölü, kendinden geçmiş bir halde süvarinin kamarasına soktular. Duvarda büyük bir afiş vardı; kendi resmiydi ve altında “Nazım Hikmet'i Kurtarınız” diye yazıyordu. En acı tarafı diye ekledi Nazım Hikmet, serbest bırakılalı bir yılı geçmişti.” ( Not : Bilmeyenler için hatırlatma; Nazım'ı kaçıran kişi halen yaşayan genç hayranı, Devlet Tiyatroları dramaturgu, şair Refik Erduran'dı.)
Nazım Refik Erduran'la...
Nazım'ın çilesi bitmiş gibi görünse de içinden hiç çıkmayan memleket hasreti, ölünceye kadar onun içini ince ince sızlattı. Ölünceye kadar memleketim diye inledi Nazım.
Nazım'ın ölümünden iki yıl sonra Falih Rıfkı Atay, Dünya gazetesinde şöyle yazacaktır: “Nazım'ın Türkiye'den son kaçışı, ellisinden sonra askerliği soruşturulmaya başlamasındandır. Askerliğe bir borcu yoktu. Doğuya yollanarak Sabahattin Ali gibi öldürüleceğinden korktu. Yıllarca hapiste çektiklerinden sonra, yeni bir işkenceye uğramak ona her şeyi göze aldırıcı geldi.” Nazım ülkenin kara koyunu olarak sisler içinde kaybolan İstanbul'a son kez bakarken, dünya onu bağrına basmaya hazırlanıyordu. Plekhanov gemisi Romanya'ya doğru ilerliyordu. Nazım'ın aklındaysa geride bıraktığı iki buçuk aylık oğlu Memet ve içinde onu cayır cayır yakan memleket hasreti vardı tek… III. BÖLÜMÜN SONU
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||