NAZIM'IN ÇİLESİ III

(Çiçek Palas Olayları / Af / Aftan Sonrası)

21. Yazı - 08-09/Haziran/2007

 

Nazım'ı bir önceki yazımızda kararlı bir şekilde sürdürdüğü açlık grevinde bırakmıştık. Nazım açlık grevinden, “yeisle değil, umutla yatıyorum” diye söz etse de aşağıda okuyacağınız mektubun iç parçalayan seslenişi aslında nasıl bir psikolojide olduğunu ( - daha o zamanlar bile -) bildiriyordu. Mektup, Harp Okulu davasının sonuçlanıp, Donanma davasının sürdüğü günlerde hasta yatağındaki Atatürk'e yazılmıştır.

  “Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına,

Türk ordusunu ‘isyana teşvik' ettiğim iddiasıyla 15 yıl hapis cezası yedim. Şimdi de tür donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat, gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. Askeri isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mülteci, satılmış, inkılap ve vatan haini değilim ki, bunu bir an olsun düşüneyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketiyle alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an bile kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen ‘inkılap askerini isyana teşvik' damgasının ancak senin ellerinle silineceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.”

 

Nazım açlık grevinde ölümü göze aldığı yıllarda bile, ‘sarışın, mavi gözlü bir kurt' a benzettiği Atatürk'e kızgın değildir. Mektubuna neden cevap alamadığını, bu mektubun yıllar sonra Doğan Avcıoğlu tarafından Yön Dergisi'nde yayınlandığında anlıyoruz. Mektup, 3 Şubat 1967 gün yayınlanır. Yani ‘yorgan savaşı' çoktan bittiği günlerde… Nazım'ın ölümünün üstünden dört yıl geçmiştir. O günlerde bu mektup yaveri tarafından hasta Atatürk'e verilmez. Zaten ömrünün son günlerinde olan Ata'mız, böyle işlerle rahatsız edilmek istenmez. Mektup oradan oraya, oradan oraya derken iş işten geçer ve Nazım, büyük saygı ve hayranlık duyduğu Atatürk'ten de bir destek alamamış olur.  

Neyse, minik bir hatırlatmayla, uğradığı haksızlığın giderilmesi için aç kalarak ölmeyi göze alan Nazım'ın, bu aşamaya gelene kadar neler yaptığını kimlere kadar başvurduğunu görmek adına (unutturulmak istenen) bu mektubu hatırlamış olduk.

Nazım, açlık grevinin on ikinci gününde sekiz kilo kaybetmiş, ve hastaneye kaldırılmazsa ölecek noktaya gelmiştir. Apar topar Cerrahpaşa'ya kaldırılır. Derhal serum takılır ve hastanenin verem servisinde özel bir odaya yatırılır. Bu odada bulunduğu beşinci gündeyse, yani grevin on yedinci günü Nazım kendisini kaybedecek kadar bitkin düşer. İşte tam bu noktada bir ara verip, gözümüzü dışarı çevirmekte fayda var. Nazım herkesin gözü önünde eriyip gün be gün ölürken, dışarıdaki hava da oldukça elektriklidir.  

 

15 Mayıs 1950 pazartesi günü, saat 16.00'da valilikten izin almak kaydıyla, İstanbul Laleli'de Çiçek Palas otelinin toplantı salonunda Nazım'ın affedilmesi için bir toplantı düzenlenir. Toplantıyı, İstanbul Yüksek Tahsil Gençliği Derneği düzenlemiş; bu buluşmaya, acılı ana Celile Hanım da şeref konuğu olarak çağırılmıştır. Davetliler, son derece saygın bir şekilde yerlerini alırken ( 200 kişi civarında bir katılım olmuştur), dernek başkanı İlhan Berktan mikrofona gelerek, heyecanlı bir şekilde toplantının amacını açıklamaktadır:

“Nazım Hikmet'in hürriyetten yoksun bırakılması, hepimizin hürriyetten yoksun bırakılması demektir. Buradan size ve bütün dünyaya ilan ediyoruz ki hiçbir zor, hiçbir baskı, hatta hiçbir tehdit bizi yolumuzdan döndüremeyecektir. Büyük şair Nazım Hikmet, biliyorsunuz, hakikatin tecellisine kadar açlık grevi yapacağını ilan etti. Hak ve hakikat uğrunda icap ettiği vakit ölümü göze alan büyük şairin affı için toplanmış bulunuyoruz. O, ölümü göze aldıktan sonra, biz kanun yollarından her türlü mücadeleye baş koyduk… Sizlere sesleniyorum: Nazım Hikmet'i kurtarma kampanyasını geliştiriniz. Fikre ve hürriyete karşı olan faşistlerle mücadelemizi de yürüteceğiz.”  

“Faşistler” sözü geçince salonun arka kısmında bazı gençlerin sesleri duyuldu:  

-Moskova ağzı ile konuşuyorsunuz. Moskova'ya, Moskova'ya!  

Bu ince gerilim, ön sıralardan bazı gençlerin cevap vermesi ile bir andan yüksek gerilime dönüşüverdi:  

-Siz de İspanya'ya! Franko İspanyasına!

 

  Çiçek Palas'ın toplantı salonunda şimşekler çakmaya başlar sanki. Bir taraftan, ‘alçaklar' çığlıkları yükselirken; diğer taraftan ‘namussuzlar, satılmışlar' sesleri duyulmaya başlar. Az geçmez ki, itişip kakışmalar başlar. Ağız dalaşı yüzünden herkes konuşuyor ama kimin ne dediği anlaşılmamaktadır. Bunun üzerine polis ve jandarma olay çıkmasın diye salona girer. Ancak yasal izni olan bu toplantıyı ihlal edenleri dışarı çıkarması gereken polis neredeyse onlar gibi slogan atıp, sanki mağdur olan, hakkı yenen onlarmış gibi faşist gençleri teselliye çalışır. Bunu gören İlhan Berktay mikrofonu eline alarak bağırmaya başlar:  

“Arkadaşlar! Görüyorsunuz ki polis görevini yapmıyor, bu toplantıyı sabote etmek isteyenlere (hoşgörü) gösteriyor. Huzurunuzda polisi göreve davet ediyorum. Lütfen, gürültü yapanları dışarı çıkartınız.”

  Berktay avazı çıktığınca bağırıyor, ancak ne polisin tavrında, ne de faşist provakatörlerin kışkırtmalarında bir değişiklik olmuyordu. Hatta faşistler hoparlörün tellerini koparıyor, ses duyulmamaya başlıyordu. Durumun ciddiyetinin arttığını gören ilerici gençler bu kez hep bir ağızdan bağırmaya başladılar:  

-Ya ya ya, şa şa şa, Nazım Hikmet çok yaşa!  

 

Ortalık mahşer yerine dönmüştür bir anda. Slogan atanlar, itişip kakışanlar, ayırmaya çalışanlar, eylemsiz polis vs… Ya ya ya temposu bir an duraksadığında, bu kez sabote eden grubun bulunduğu yerden, İstiklal Marşı söylenmeye başlar. Bütün salon, kim var kim yok bir anda ve gürültüyle ayağa kalkar. Hep bir ağızdan marş, sonuna kadar söylenir.  

Marşın bitiminde gerilim biraz düşmüştür sanki. Toplantıya devam edileceği kararı bildirilirken; ön sıralarda oturan Celile Hanım, arka gruptaki öğrencileri göstererek:  

“Şunlardan birini bana getirin bir zahmet, ana yüreği nedir söyleyeyim, haksızlığı ben anlatayım onlara. Ağlamaktan gözlerim görmüyor. Adaletin tecellisi için…” diye feryat ediyordu. Celile Hanım'ın ağlaması ortamı daha da germiş, ilerici gençlerden bazıları yumruklarını sıkmaya başlamıştı.  

Mikrofona ilerici gruptan bir bayan çıkmak üzereydi ki, aşağıdan gürültüler duyulmaya başladı ve kapı gürültüyle kapandı. Merdivende sivil ve resmi polisler tek sıra halinde yerlerini almışlardı. Aşağıya, ne için oraya geldikleri şimdilik bilinmeyen kamyonlar gelmişti. Aniden kalın bir ses duyuldu:  

-Milliyetçi çocuklar aşağı!  

15-20 milliyetçi çocuğun merdivenlere doğru koştuğu görüldü. Bu arada aşağı inmek isteyen gazetecilere anlayış gösterildi. Ötede pencereden aşağı atlayanlar (- ya da atılanlar-) göze ilişti. Polis, kapana kısılmış gibi duran gençlerin kimliklerini tespit etti. Bu arada Çiçek Palas'tan gelen ‘ya ya ya şa şa şa' sesleri ve İstiklal Marşı'nı duyan halk, caddeye birikmiş merakla olanları izliyordu. Bazı faşist gençler de komünistlere dayak atılacağı haberini Beyazıt kahvelerini uçurmuş ve kendilerine ‘milliyetçi' diyen gençler sopa ve taşlarla Çiçek Palas'ın önünde toplanmışlardı.  

İçeride polis, kimliklerini fişlediği gençleri serbest bırakmalıydı ancak, dışarısının güvensizliğine bakıldığında, bu hiç de doğru bir şey olmayacaktı. Olası linç girişimlerini engellemek için vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay olay yerine gelmek zorunda kalmışlardı. Bir gün sonra, yani 16 Mayıs 1950'de, 15 Mayıs Çiçek Palas olayları Cumhuriyet gazetesinde şöyle haber olacaktı.

“Açlık grevi yapmakta olan şair Nazım Hikmet'in tahliyesi lehinde tezahürat yapmak için ‘Yüksek Tahsil Gençliği' tarafından, vilayetten ( izin alınarak) , dün saat 16.00'da Laleli'de Çiçek Palas salonlarında bir toplantı tertip edilmişti… Toplantıyı evvelden haber almış olan Nazım Hikmet'in aleyhtarı bazı gençler salonun arka tarafında yer almışlardır. Dernek başkanı… maksadın Nazım Hikmet'in hapsedilmesindeki adi hatayı belirtmek olduğunu… bu hatanın (düzeltilmesi doğrultusunda) söz söyleyeceklerini (açıklamıştır). Bunun üzerine toplantı salonunun arkasında yer almış öğrenciler, böyle bir hakkın mevcut olmadığını, ancak millet hakkının mevcut olduğunu, komünizmin bir hak ifade etmeyeceğini, yüksek sesle söylemeleri üzerine, iki taraf arasında bir gürültü ve arbede başlamış, bu arada… ‘yaşasın komünistler', ‘kahrolsun komünistler' gibi sözler de (kullanılmıştır).

  Hadiseye, derhal alakadar emniyet memurları el koymuş, (incelemeye) başlamış, orada hazır bulunanların (kimlik) tespitine teşebbüs olunmuştur.  

İçeride bu hadiseler devam ederken (olay) üniversite öğrencilerine (yansımış), binlerce üniversiteli pek kısa bir zamanda Laleli tramvay caddesi ile Çiçek Palas'a giden yolun etrafını sarmıştır.  

Bu gürültüyü gören binlerce halk da toplantıya (katılınca), (olay) büsbütün önem (kazanmış), Çiçek Palas'ın camlarına taşlar atılmış, ‘kahrolsun komünistler' (çığlıklarıyla) binaya hücum edilmiştir. Durum bu şekilde gidince, oradaki emniyet memurlarının takviyesine lüzum görülerek grup grup polis ve polis ödevlisi jandarmalar getirilmiştir. Bu sırada dışarıdakiler; ‘komünistleri kahredeceğiz' diye bağırmaktaydılar.

  …Aradan saatler geçmesine rağmen etrafı saranlar dağılmamakta ısrar etmişlerdir. Polis bir müddet bekledikten sonra, nihayet Çiçek Palas salonunu boşaltmaya karar vermiş, ilk olarak getirilen bir jeepe dört üniversiteli bayan bindirilmiştir. Bu arada yumruklar savrulmuş, binlerce insan; ‘Yuuu! Kahrolsun!' diye bağırmıştır. Bu jeep (zar zor) dar bir sokaktan kaçıp uzaklaşmış(tır)… Bunu bir kamyon takip etmiş, bu kamyona da yine ‘Yuu! kahrolsun!' sesleri arasında 30-40 kişi bindirilmiştir. Bir müddet sonra bir otobüs getirilmiş, ona da Çiçek Palas'tan aynı uğurlayıcı sesler arasında 40-50 kişi bindirilmiştir.

  Aradan üç saat kadar geçtiği halde kalabalık dağılmamakta ısrar etmiştir. Bu sırada (olay) mahaline belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay gelmiştir. Öğrenciler valiyi omuzları üzerinde taşımışlar ve Çiçek Palas'ın kapısına kadar getirmişlerdir. Vali arabadaki hoparlörlerden öğrencilere hitap ederek:

  “Atatürk'ün gençliğe emanet ettiği bu memleketi Allah kem nazardan korusun. Memleketin en nazik zamanında sizden ricam, millet sevgisini kalbinde taşıyan ve daima vakur ve asil olan Türk gençliğinin zabıtanın vazifesini kolaylaştırmanız için dağılmanızdır. Gözlerinizden öperim.” demiştir. Valinin bu (konuşmasından) sonra gençler hep bir ağızdan İstiklal Marşı'nı söylemişler, bir kısmı valinin peşinden giderek ayrılmışlarsa da bir kısmı orada kalmış(tır).

  Toplantı yerinde cereyan eden konuşmalar hakkında zabıt tutulmuştur. İlgililerin savcılığa verilmeleri muhtemeldir…”

  Öyle de oldu. Veysel Akkaş, Nuran Bozer, Kemal Cenap Karakaya, Vecdi Özgüner, Enver Aytekin, Zekai Karakaş, Şehnaz Akıncı ve Gönül Başaran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne verildiler. Duruşma sonunda 22 Kasım 1951'de haklarında ceza verilmesine rağmen; karar temyiz edilmiş, karar bozulmuş, ağır ceza mahkemesi yine ceza kararı vermiş, bu kez de dosya (Temyiz Genel Kurulu)'na gitmişti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tecziye kararını bozunca bütün sanıkların beraati ( serbestisi ) kesinleşmişti .

 

Çiçek Palas olayı bardağı taşıran son damladır aslında. Belki de günümüzdeki bu ‘sağ-sol' söyleminin özünü o günlerde aramak çok yanlış olmaz. Bu olaylardan sonra, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Milli Türk Talebe Birliği, Türk Kültür Ocağı bir araya gelerek ortak bir bildiri yayınladılar:

  “Münevver ve milliyetçi Türk gençliği adına İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Türk Talebe Birliği, Türk Kültür Ocağı aşağıdaki hususları açıklamayı bir vazife bilir: Nazım Hikmet'in affı maskesi altında malum taktiklerle aleni (açık açık) propagandaya başlayan komünist faaliyetin son tezahürünü Rus donanmasının Sivastopol önlerinde manevra yaptığı şu günlerde dün Çiçek Palas salonunda müşahede ettik... Türk gençliği adına konuşmak küstahlığını gösteren fikir uşaklarına memleketin saadeti ve selameti bakımından bu memlekette hayat hakkı vermeyeceğimizi müştereken beyan ederiz.”  

Onlar, ‘diplomatik yolla ya da diyalogla çözüm' aramadıklarından, 17 Mayıs 1950 günü Bayezid Talebe Birliği Lokali'nde, ‘komünizme lanet' amacıyla, bir karşı toplantı yapmaya karar verirler… İyi ya, çağdaş bir şey toplantı yapmak, yapsınlar…Ama o kadarla kalırlar mı?... Bir grup ‘milliyetçi' geçinen genç serseri, Çiçek Palas'ta toplantı düzenleyen Yüksek Tahsil Gençlik Derneği'ni, taciz etmek ve eylemsizleştirmek adına, derneğin binasına saldırmış, dernek tabelasını parçalayıp yerlere atmış, doymamış, üstüne çıkıp tepinmişlerdir.

 
 

Öğrenci dernekleri birbirini yiyedursun; 14 Mayıs 1950'de Türkiye siyasi tarihi bir ilk olaya tanıklık ediyor; tek parti CHP iktidardan düşüyor, Demokrat Parti mecliste çoğunluğu ele geçiriyordu. Af tasarısı kanunlaşmadan yönetim el değiştirmiş, Nazım'ın davası askıda kalmıştır. Durum son derece kritiktir. Bu sıcak gelişmeyi ve karambol halini fırsat bilen aydınlar ve bilim adamları Nazım'ı kurtarmak için derhal harekete geçtiler. Nazım'ın yattığı Cerrahpaşa Hastanesi'ne telgraf ve mektup yağmuru başlar :

  “İktidar değiştiği için bugün haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkül etmemiştir. Yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durum aydınlanıncaya kadar açlık grevine fasıla (ara) vermenizi ısrarla rica ediyoruz.”(18 Mayıs 1950) İmzalardan ünlü olan birkaçını sıralayalım; yazar Mümtaz Faik Fenik, yazar Oktay Rifat, müzisyen Ferit Alnar, avukat İsmail Hakkı Balamir, şair Cahit Sıtkı Tarancı, Prof. Dr. Behçet Kamay, yazar Cevdet Kudret, ressam Bedri Rahmi, yazar Melih Cevdet Anday, Prof. Dr. Ahmet Cevat Emre, Sadun Aren, Güzin Dino, Vala Nurettin, tiyaro sanatçısı Ulvi Uraz, Adnan Saygun vs…

Telgraflar yüzlerceydi. Sanki bütün ülke bu geçiş döneminin Nazım'ı kurtarmak için tek ve son şans olduğunu anlamış gibiydiler. Avukatı İrfan Emin'in dokunaklı bir sesle okuduğu telgraflar, Nazım'ın gözlerini yaşartmıştı. Telgraflar ve isimlerin okunması bitmeden Nazım, aniden yatağından doğruldu ve…‘peki, kabul' deyiverdi.

İrfan Emin, bir çocuk gibi bu ‘peki, kabul' ün, duymak istediği şey olduğundan emin olmak için, Nazım'ın ışığı zayıflamış mavi gözlerine baktı. Günlerden cumaydı ve tarih 19 Mayıs 1950 idi. Saatine baktı avukat; 17:03. Nazım usulcacık ve çok yorgun bir gülümsemeyle tekrarladı: ‘Peki, kabul'.

 

  Zaman kaybetmeden bir basın bülteni hazırladı İrfan Emin:

  “ Nazım Hikmet, şu günlerde İstanbul ve Ankara'dan gelen ve memleketin tanınmış fikir, sanat ve ilim adamlarıyla bir çok aydınların imzasını taşıyan mektuplar,telgraflar almıştır.Bunlarda (içerik olarak):

“İktidar değiştiği için bugün haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makamlar fiilen teşekkül etmemiştir; yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durum aydınlanıncaya kadar açlık grevine fasıla vermenizi ısrarla rica ediyoruz” denilmektedir.

2 Mayıs'tan beri açlık grevine devam eden ve iki günden beri Cerrahpaşa Hastanesi'nde doktorların insani ve mesleki (bilgilerine) dayanan tıbbi müdahaleleriyle hayatı uzatılan şair, vasisiyle son bir görüşmeden sonra (İrfan Emin), buradaki dostlarının da şifahi ısrarlarıyla teyid edilen bu görüşü (onaylayarak uygulamaya karar vermesi) nedeniyle,(açlık grevine) bugün saat 17.00'den itibaren ara vermiştir”

Nazım'ın grevden vazgeçmesi, iyiden iyiye bozulan sağlığının yeniden düzelmesine olanak sağladı. Ancak (neredeyse) Nazım'ın ölmesini isteyen gruplar rahat durmuyorlardı yine de. Affa karşı son derece ciddi bir muhalefet oluşmuştu. Adına “Milliyetçi Cephe” diyen bu insanlar; Mili Türk Talebe Birliği başkanı Suphi Baykam liderliğinde 5000 imzalı bir dilekçeyi Ankara'ya götürdü. Dilekçede, Demokrat Parti'nin genel aftan Nazım'ın yararlandırılmaması isteniyordu. Yani onca adam tek bir şairin karşısında tedirginliklerini böylesi zavallı bir şekilde ifade etmenin utancını hesaplayamayacak kadar “kudurmuşlardı.”

Ancak yeni iktidar, kamuoyu güveni ve siyasi şirinlik adına, siyasi suçları da kapsayan bir af çıkarmak için çalışmalara başladı. Meclis olağanüstü toplantılarla, hükümetin af kanun tasarısını değişiklikler yaparak kabul etti. Bu tartışmaları siyaset tarihçilerine bırakıp, küçük özetlerle yolumuza devam edelim. Her ne kadar siyasi suçların affını kapsayan teklifler yapıldıysa da, bu teklifler reddedildi. Hatta Demokrat Parti Denizli Milletvekili Hüsnü Akşit, özellikle Nazım Hikmet'in af kapsamı dışında kalmasını sağlayacak bir önerge sunmuş, Nazım'ın mahkum edilmesinde dayanılan Askeri Ceza Kanunu'nun 94, 97,101 ve 104. maddelerinden hüküm giyenlerin af dışında kalmasını istemişti.

Nazım'ın affını önlemek için çalışanlar bilhassa Tevfik İleri, Remzi Oğuz Arık, Şevket Mocan, Ömer Bilen ve Ahmet Gürkan'dı. Şimdi bu milletvekillerinden Ahmet Gürkan ve Tevfik İleri'nin meclis af tartışmalarında Nazım'la ilgili söylediklerine bir göz atalım:

Tokat milletvekili Ahmet Gürkan; ” Arkadaşlar, komünizmden bahsetmiyorum, Moskofizmden bahsediyorum. Evet, bu uğursuz kızıl kuduz, Türk milletini ısırmak için hırlarken, onun ağzından sızan salyaları yalayanları elbette tecziye edeceğiz.”derken; Samsun milletvekili ve aynı zamanda Ulaştırma Bakanı olan Tevfik İleri; “Nazım Hikmet'in komünistliğinden şüphe etmek gaflet etmek olur” diye başladığı konuşmasını bakın nasıl sürdürüyordu: (Özetle)

“ Nazım Hikmet, komünistlikten mahkum edilmiş değildir. Biz komünistleri affetsek dahi Nazım Hikmet işi halledilemez … Nazım Hikmet niçin mahkum edilmiştir? Türk ordusuna ve Türk bahriyesine kundak sokmak suçundan mahkum edilmiştir. Bunu ben bilmem, siz de bilmezsiniz. Meclis de bilmez. Eğer bunu mahkum eden mahkemeler hata etmişlerse yazık etmişlerdir, komünist değil de başka suçtan mahkum etmişlerse hata etmişlerdir. O halde bir hata varsa bu hatayı (düzeltmek) meclise ait değildir. Bunu yeniden, hata etmiş olan mahkemeye sevk ederiz; sevk imkanı yoksa, imkan verecek yeni bir kanun çıkarırız, yeni baştan hesabı görülür. Suçu yoksa beraat eder, yeniden komünistlik suçunu işlerse tutar atarız…(Efendim, yüce meclis) mahkemenin suçlandırdığı bu adamı suçsuz telakki edebilir mi? Biz affedersek, suçlu telakki ederek affedeceğiz. O, diyor ki; ben suçsuzum. Affedersek, suçsuzum diyen bir adamı suçlandıracağız. (İlgili) merciine gönderelim, ona suçsuz olduğunu ispat imkanı verelim. Suçlu ise, mukaddes Türk ordusuna, Türk bahriyesine, yarın bu memleketi koruyacak ola büyük varlığa, bizim sigortamıza, bizim garantimize fesat ve isyan mikrobunu sokan bir insanı nasıl dışarı çıkartacağız.”

Bu ateşli konuşma alkışlarla kesilir. Tevfik İleri alkışları duydukça daha da coşar:

“ Dahası var… Biz saf ve temiz kalbimizle acıyarak bu adamı dışarıya çıkarttığımız gün bütün komünist cihan, Nazım Hikmet'i ellerinden aldık diye övünecektir.”

 

Bu aleni saldırılar geç vakitlere kadar sürer. Konu sanki af tasarısını tartışmak değil de, Nazım Hikmet'i salıp salmamak tartışmasıdır. Neyse uzatmayalım, af kanunu, hükümetin sunduğu tasarıda yapılan değişikliklerle kabul edildi. Af kanunu çıktıktan sonra bile Tevfik İleri kürsüye gelerek af kanununun karşısında olduğunu açıkladı. Bu arada Nazım Hikmet'in affının aleyhinde olanların hazırladığı bir önerge de kabul edildi. Böylece Nazım 13 yıldır niye yattığını bilmediği hapisten çıkamıyordu.

İlerleyen saatlerde, toplantının ikinci celsesine geçildi. Bu celsede affedilmeyen mahkumların cezalarının ne miktar indirileceğine dair olan 5. maddenin genişletilmesi için bazı önergeler verildi. Kavga dövüş derken sözü edilen 5. madde şu şekilde karara bağlandı:

“ Madde 5- Bu kanunun *(Af Kanunu) ikinci maddesinde gösterilen suçlardan “cürümlerden” hükmedilmiş ve edilecek cezaların üçte ikisi indirilir. İki seneden (iki sene dahil) az suçlular tamamen serbest bırakılır. Ölüm cezası 20 yıl ağır hapis ve müebbet hapis cezası 14 yıl ağır hapis cezasına çevrilir.”

Böylece af kanunu, Nazım Hikmet'in de affını sağlayan bir şekilde karara bağlandı. Çünkü 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilen Nazım Hikmet, 13 yıl 5 aydır hapistedir.

Yani 15 Temmuz 1950 günü yürürlüğe giren af kanunu üzerine, Nazım Hikmet, saat 14.15'te yaralı kalbini avuçlayarak, çürümeye yüz tutmuş ciğerleriyle hapishanenin demir parmaklıklarına ve kalın duvarlarına veda ediyordu. Nazım serbest kaldığında Cerrahpaşa Hastanesi'ndeydi. Özgürlük, büyük şairin yorgun bedeninden binlerce kuşun aynı anda kanat çırpıp havalanması gibiydi.

Nazım'ın özgürlüğe kavuştuğu an yanında avukatı Mehmet Ali Sebük'le, vasisi ve avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu vardı. Nazım, ağzından çıkan sözleri kontrol edemiyor, bir çocuk gibi yanındakilere şunları söylüyordu:

“ Heyecanlıyım. Ama bu heyecanım aftan değildir. Nihayet hakkımı alıyorum… Bütün sevincim dostlarıma akrabalarıma her şeyden üstün tuttuğum hürriyete kavuşmaktan ileri geliyor. Bu gece sırt üstü yatıp gökyüzüne bakacağım. Yıldızları, uçsuz bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum…”

Nazım, hastanede kendisiyle ilgilenen, ilgilenmeyen herkesle ayrı ayrı helalleşerek oradan ayrıldı.

Bütün çabalara rağmen Nazım'ın özgürlüğe kavuşmasını çekemeyenler vardı. Gerici çevreler yaygara çıkarmaya devam ettiler:

“ Gençlik, Nazım'ı affedenleri affetmeyecektir” . Onlar böyle derken, öteki tarafta, “Yeni Baştan” gazetesi 24 Temmuz 1950'de; “ Nazım Hikmet'in kurtuluşunu affetmemek şöyle dursun, Nazım Hikmet, bu güne kadar kendisini hürriyetinden mahrum etmiş olanları affetsin yeter” diye yazıyordu.

1950 yılının 15 ve 16 Temmuz tarihli gazeteleri aşağı yukarı bütünüyle “af konusu”ndan ve Nazım'dan söz ediyorlardı. Şimdi, aynı günlerde (bence son derece ilginç olan) bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Haber, CHP'nin yayın organı olan “Ulus” gazetesinde 15 Temmuz 1950 tarihinde Zeki Gençosman imzasıyla yayınlanmıştı. Yazının başlığı, “Komüniste Merhamet Yok!”.

“Komüniste Merhamet Yok!”

Dört beş ay önce hazırlanıp Meclis'e gönderilen fakat lüzumsuz münakaşalar yüzünden maalesef seçimden önce çıkarılamayan af tasarısı şimdi kanunlaşmış bulunuyor. Af, Türk milletinin atıfetidir… Hürriyete kavuşma saadetinin yüzü suyu hürmetine, cemiyet ve halk, vaktiyle ihlal olunmuş haklar seve seve bağışlanmıştır. Yeni af kanununun (sınırları) hayli geniş tutulmuştur… Devlet ve millet parası çalmış olanlar bile, bir hadde kadar aftan faydalandırıldılar. Fakat hemen hemen bütün meclis, komünist tahrikçiler karşısında haklı bir huşunet ve nefretle dolu idi. Bunlara dair maddeler konuşulurken heyecanlı sözler dinledik. Hatipler, bir ağızdan bütün cezaevlerinin kapılarını ardına kadar açabiliriz; fakat vatanlarını ilk fırsatta satacak olanlara merhamet yok, dediler. Komünizmi fikir hürriyetinin yumuşak müsamahası içinde görüp, her çeşit fikre (saygılı) güya demokrasinin vazgeçilmez şartı sayan safderun hürriyetperverlerimizin bu sert çehreden hoşnut olup olmayacaklarını bilemeyiz. Yalnız, dünkü mecliste de bir kez daha billurlaşan hakikat odur ki, komünizmin fikirle ve fikir hürriyetiyle alakası yoktur. Komünist fikir taşımaz; balta taşır, kundak taşır, kan ve sefalet taşır. Fikir hürriyetine sonsuz ve (sınırsız) hürmet! Fakat fikir perdesi altında kızıl kuklalığı edenler, Türk Milli Talebe Birliği'nin eski ateşli reisi Tevfik İleri'nin dün haklı bir heyecanla ifade ettiği gibi, ne bugün, ne yarın, Türk milletinden şefkat, atıfet ve merhamet beklememelidirler. Çünkü onlara merhamet, vatana hıyanet!”

 (Not: Yazı sanki Cumhuriyet Halk Partisi'nin yayın organı Ulus gazetesinden değil de, Demokrat Parti'nin “sağ seslenişli” parti programından alınmış hissine kapıldım. Bu bana çok ilginç geldi.)

  Nazım, elbette ki çok kişi tarafından seviliyordu. Ancak sevenler kadar sevmeyenleri de çoktu. Ona, yoldaki cahil adamı en yumuşak karnından yakalayacak ‘vatan haini' suçlaması yakıştırılıyordu. Nazım bir sustu, iki sustu, en sonunda öyle bir patladı ki.

“Ben vatan hainiyim.

Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa,

Yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

Vatan, tırnaklarıysa ağalarınızın,

Vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

Ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan

Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan

Ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala”.

28.07.1962

Viyana

 

 

Nazım Münevver Andaç (Ran) ile...

  Özgürlüğüne kavuşan Nazım; cezaevindeyken evlendiği Münevver Andaç (Ran)' la, Kadıköy'de, Mühürdar'da, 59 numaralı evin alt katını kiralamış, hamile Münevver'in (-illa ki) oğlunu doğurmasını bekliyordu. Oğlu olacaktı ve oğlunun adını Memet koyacaktı. Bu arada İpek Film Stüdyosu'nda çalışıyor ve 49 yaşında baba olmanın heyecanını her yanında hissediyordu. Memet'in aşkına eve neler almadı ki; buzdolabı, çamaşır makinası, halılar kilimler vs... Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi.. Çektiği tüm sıkıntıları unutmuş gibi… Onca çileyi çeken o değilmiş gibi… Mutluydu. Sanki kimse ona düşman değildi, sanki o kimseye düşman değildi. Sadece dünyada Memet vardı sanki… Bu huzur günleri içinde karanlık bakışlılar kanına susadıkları Nazım'ı unutmamışlardı. Bir gece İpek Film'den çıkıp Memet'ini düşüne düşüne evine dönerken dalgınlığından yararlananlar üstüne bir otomobille gelmişler, Nazım ezilmekten kıl payı kurtulmuştu. Bunun kasıtlı bir eylem olduğu çok açıktı. Çünkü aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinin muhabiri Ferdi Öner de; (bir dedikoduya dayanarak) Nazım'ın kaçacağı haberinin polisçe öğrenildiğini, hatta bir gece Boğaz'da Nazım'a benzeyen birine ateş edildiğini söyleyecekti.

Nazım sekiz ay kadar adım adım izlendi. Zaten yorgun olan sinirleri iyiden iyiye iflas eden ve tedirginliğinin çok yüksek olduğu günlerden birinde Nazım'ın evinin kapısı çalındı. Gelen polisti. Nazım'ı askerlik yoklaması ve muayenesi için askerlik şubesine çağırıldığını bildirmekteydi. Uzatmayalım, Nazım Kadıköy Askerlik Şubesi'ne gider. Ayaküstü ve yalap şalap bir muayeneden geçirilir. Nazım yapılan bu baştan savma muayeneye itiraz eder. Hasta olduğunu, askerlikten muaf tutulduğunu yani çürüğe ayrıldığını anlatır. Ama muayeneyi yapan binbaşı Nazım'ın boyuna posuna bakarak sevk kağıdına ‘sağlam' ibaresini çoktan yazmıştır bile. Niyet bellidir: Nazım'ı bu hasta haliyle askere göndermek ve orada bir kazaya kurban gittiğini vesaire…

 Nazım neredeyse 50 yaşında yaklaştığı bu günlerde var gücüyle bu oyunu bozmaya çalışır. Selimiye Askerlik Şubesi Başkanlığı'na bir kez daha başvurur:

 “Ben kalbiden ve ciğerlerimden rahatsızım. Bu durumu belirten raporlarım var. Tam kadrolu Cerrahpaşa Hastanesi vermiştir bu raporları. Adli Tıp da bu raporları onaylamıştır. Rapor suretlerini size getireyim. Mevzuatınız bunu kabul etmezse lütfen beni bir kez daha kurula sevk edin ve muayenemin bir daha yapılmasını sağlayın.”

 Şube Nazım'ı bu kez Haydarpasa Hastanesi'ne yollar:  

“Hst. Bş. Tbb.

8 /6 /1951

Haydarpaşa  

Aşağıda künyesi yazılı şahıs çifte tabip muayenesine itiraz ettiğinden sıhhi kurulca muayene ettirilmesi Selimiye As. D. Bşk.'nın 6 Haziran 1951 gün ve 2.Ks. 3808 / 12436 sayılı yazılarıyla emir edilmiştir. Sıhhi kurulca muayenesinin yaptırılarak raporlarının Selimiye As. D. Bşk.'na sunulmak üzere gönderilmesini arz ve rica ederim.

Hikmet oğlu Mehmet Nazım Ran

1317

As. Şb. Bşk.

Sv. Alb.

Şevket ATSAL”

 

Buradan gelen raporlar da kar etmez ve Nazım … Sivas-Zara'ya er olarak sevk edilir.

 Dilerseniz bu noktaya bir işaret koyup biraz Nazım'ın içine doğru yolculuk yapalım.

    

Bahriyeli Nazım - 1915

Nazım'ın kulağına fısıltılar geliyordu. Hikayeci Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında başının taşla ezilmesi hatırlatılıyordu Nazım'a. Aynısının kendisi için de hazırlandığı söyleniyordu. Onca olumsuz koşullara rağmen hapishanedeki güvenliği dışarıda yoktu. Hapiste ona ‘baba' , ‘şair baba' diyorlardı. Öylesine seviyorlardı ki Nazım'ı, açlık grevine yattığı gün hapishanede isyan belirtileri başlamıştı. Yöneticiler hayli tedirgin olmuşlardı bu durumdan. Belki de biraz da bu yüzden hemen grevin ikinci gününde Nazım'ı Bursa'dan apar topar kaçırıp İstanbul'a götürmüşlerdi.  

Şimdi özgürdü ama tanıdıklarının çoğu Nazım'la selamlaşmıyor, bunun ardından polisle başlarının derde girmesinden korkuyorlardı. Bunca yıl hapishanelerde haksız yere yattıktan sonra şimdi de askerliği çıkarmışlardı şairin karşısına. Hopa'da TKP genel sekreteri İsmail Bilen'le ilk tutuklanmasından beri toplam 16 yılını hapiste geçirmişti zaten.

 
   
Cumhuriyet Gazetesi - 05.10.1928

 Nazım daha gencecikken Bahriye Okulu'nu bitirip güverte stajiyer subayı olduğu zamanlarda hasta ciğerleri yüzünden çürüğe çıkarılmıştı. Hadi bunu geçtik diyelim; subaylık yapmış bir kişinin yeniden er olarak askerlik yapmayacağını bildiren askeri yasalar vardı. Hadi bunu da geçtik, Nazım'ın hapiste olmadığı (1928-1932) ve (1934-1938) yılları arasında niye askere çağırılmadığı da ayrı bir düşünce olarak Nazım'ın aklını karıştırmaktaydı. En değerli şeyine “yaşamak hürriyetine” göz diktiklerinden artık kuşkusu kalmamıştı. Kendine oynanmak istenen bu askerlik oyunuyla canına kastedildiğini düşünen Nazım yine de ümitsiz değildir:

“En ümitsiz macera

Yedi yerden yara almak değil.

En ümitsiz macera:

İpin ucunu kaybetmek elinden

Ve gözlerimiz koyun gözü gibi mahzun

bıçağın altına kendiliğinden

bıçağın altına bıkkın ve uzun

yatıvermesi boynumuzun…”

 

 

Nazım'ın aklı karışmıştır. İçeride tutsak ve diri, dışarıda özgür ve ölü... Hayır, onun için yaşamak çok güzel bir şeydir. O yaşamalıdır.

 

Nazım'ın askere sevk edilmesini engellemek için uğraşan, avukatı ve dostu İrfan Emin, avukat Kemal Sülker, Münevver ve Nazım'ın kafa dağıtmak için beraber yemek yedikleri bir akşam saatinde çıkagelir. İsterseniz o hüzünlü geceyi daha ayrıntılı öğrenelim.

  Kemal Sülker ve Nazım o gün ne yapacaklarını bilmez bir halde Nazım'ın evine gelirler. Nazım'ın hali hiç de iyi değildir. Nazım, Sülker'e ; “hemen ayrılmaya mecbur değilsen akşam yemeğini birlikte yiyelim. Bak dünden ellerimle yaptığım pilav var. Yanına salata da yapacağım” der. Oradan Münevver; “benim de karnıyarığım var. Dil de pişireceğim.” deyince akşam yemeğini birlikte yemek için otururlar. Kafalar dumanlı, yüzler asıktır. Nazım aniden; “…bu gece canım rakı içmek istiyor, rakı var mı Münevver?” diye sorar. Rakı yoktur. Kemal Sülker; “zaten sigara da alacaktım, ben gidip alayım. Başka bir istek var mı abi?” diye sorar. Nazım da kibarca; “bir 35lik rakı, başka ricam yok Kemal” der. Neyse, rakılar konup ilk kadehler içilirken… kapı çalınır. Kısa bir gerilimden sonra gelenin İrfan Emin olduğu anlaşılır. O da katılır sofraya. Münevver avukat İrfan Emin'i sıkıştırmaya başlar: “Ne yaptın? Nazım'ın askerlik yapamaz belgelerini bulabildin mi? Bulamadınsa Nazım'ın durumu ne olacak?...”

  İrfan Emin son derece üzgün bir sesle belgeleri bulamadığını söyleyince Nazım derin bir iç çeker. Sonra Kemal Sülker'e dönerek; “35'lik şişe yetmeyecek Kemal” der. Bir 35lik daha alınıp gelinir. Nazım bu arada meze yaparak aklını dağıtmaya uğraşırken oldukça gergin süren gece yine Nazım'ın ; “saat 10 oldu çocuklar” demesiyle biter. Oysaki henüz ne rakı bitmiştir, ne de mezeler… Önce İrfan Emin kalkar, sonra Kemal Sülker. Vedalaşırlar. Nazım; “İyi günler göreceğiz… askere gönderilsek bile” der belli belirsiz bir sesle. İrfan Emin kendini tutamaz ve ağlamaya başlar. Onu Münevver teselli eder.  

Ayrılırlar. Gece karanlıktır. Tarihteki haziran gecelerinden belki de en yıldızsızıdır o gece.

 

  Bir gün sonra Nazım'ın kız kardeşi Samiye Hanım'la annesinin Ankara'da oturduğu evlerinin telefonu çalar. Samiye (Yaltırım) korkarak açar telefonu.  

-         Ağabeyiniz Ankara'ya gidiyorum diye evden çıkmış, sizde mi acaba?

-         Hayır, siz kimsiniz?

-         Emniyetten.

(Kısa bir suskunluktan sonra heyecanla sorar Samiye)

-         Aman beyefendi, bir araba kazası falan olmasın?

-         Yok yok, hayır , der yetkili ve telefonu kapatır.

 Anne Celile Hanım bağıra bağıra ağlamaya başlar: “Bir daha oğlumu hiç göremeyeceğim.”

  Göremedi de…

Son Gün Hatırası 16.06.1951

 

1951 yılı haziranın 18. günü pazardı. Çok sıcak bir gündü. Sabah gazete satıcıları avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı: “Yazıyoooooor! Nazım Hikmet'in kaçtığını yazıyooooor!”

 Nazım'ın nasıl ve niçin kaçtığını Simone de Beauvoir'ın “ La Force Des Choses” adlı kitabının, 412. ve 413. sayfalarından öğreniyoruz:

 “27 Mayıs 1958… Palette'de Nazım Hikmet'le öğle yemeği … Hapisten çıktıktan bir yıl sonra kendisini nasıl iki defa öldürmeye teşebbüs ettiklerini anlatıyor. ( Otomobille… sonra da askerlik hizmeti için Sivas'a gönderilerek…) Yaşı elliydi. Muayenesini yapan doktor binbaşı şöyle demiş: “Güneş altında yarım saat ayakta kalın, ölürsünüz. Fakat sağlığınızın iyi olduğunu bildiren bir belge imzalamaya mecburum… Bunun üzerine motorlu küçük bir sandalla, fırtınalı bir gecede, Boğaz'dan Karadeniz'e açıldı... Niyeti Bulgaristan'a ulaşmaktı. Yanlarından bir Romanya şilebi geçti. Onları iki saat izledi; artan fırtınaya rağmen gemi etrafında dönüp durdu. İki saat sonra durdular. Kendisini gemiye almayıp, Bükreş'ten telefonla talimat istediler. O sırada kayığın motoru da bozuldu ve bir an her şeyin bittiğini sandı. Sonunda (onu) gemiye aldılar. Yarı ölü, kendinden geçmiş bir halde süvarinin kamarasına soktular. Duvarda büyük bir afiş vardı; kendi resmiydi ve altında “Nazım Hikmet'i Kurtarınız” diye yazıyordu. En acı tarafı diye ekledi Nazım Hikmet, serbest bırakılalı bir yılı geçmişti.”

( Not : Bilmeyenler için hatırlatma; Nazım'ı kaçıran kişi halen yaşayan genç hayranı, Devlet Tiyatroları dramaturgu, şair Refik Erduran'dı.)

Nazım Refik Erduran'la...

 

Nazım'ın çilesi bitmiş gibi görünse de içinden hiç çıkmayan memleket hasreti, ölünceye kadar onun içini ince ince sızlattı. Ölünceye kadar memleketim diye inledi Nazım.  

Nazım'ın ölümünden iki yıl sonra Falih Rıfkı Atay, Dünya gazetesinde şöyle yazacaktır:

 “Nazım'ın Türkiye'den son kaçışı, ellisinden sonra askerliği soruşturulmaya başlamasındandır. Askerliğe bir borcu yoktu. Doğuya yollanarak Sabahattin Ali gibi öldürüleceğinden korktu. Yıllarca hapiste çektiklerinden sonra, yeni bir işkenceye uğramak ona her şeyi göze aldırıcı geldi.”  

               Nazım ülkenin kara koyunu olarak sisler içinde kaybolan İstanbul'a son kez bakarken, dünya onu bağrına basmaya hazırlanıyordu. Plekhanov gemisi Romanya'ya doğru ilerliyordu. Nazım'ın aklındaysa geride bıraktığı iki buçuk aylık oğlu Memet ve içinde onu cayır cayır yakan memleket hasreti vardı tek…

 III. BÖLÜMÜN SONU

Hayrettin Filiz