- NAZIM’IN ÇİLESİ IV –

 (VEDA, KAÇIŞTAN SONRASI VE ARDINDAN…)

22. Yazı - 13-14 / 06 / 2007

 

… hep genç kalmış, hiç ihtiyarlamamış şairler vardır. Bunlar daha talihli şairlerdir. Ben kendi payıma işte bu talihli şairlerden sayarım kendimi ve biricik övündüğüm şey de budur: Genç kalmak, hep öyle hiç ihtiyarlamadan genç kalmak. Saçlarım ağardı, suratım sürülmüş toprağa döndü, karaciğerim sızlar, siyatiklerim sızlar, yüreğim sancılanır, fakat şiirimde hala on dokuz yaşındaki Nazım Hikmet’im. Ve mezara indiğim gün dahi on dokuz yaşım cesedimin başında durup “Afferin moruk, hep genç kaldın, hiç ihtiyarlamadın” diyebilecek… İhtiyarlamak kendinden başka kimseyi sevmemek demek. Kendinden başka kimseyi sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan bir ölüdür.”

(Memed’e Mektuplardan, 1949)

 

“Nazım’ın Çilesi” adıyla sürüyüp getirdiğimiz bu dizinin son ayağı olan “Veda”yı yazmadan şöyle çok genel bir hatırlatma yapmakta fayda var bence. Birinci yazımızda Nazım’ın davalarını ve basında, özellikle de Ahmet Emin Yalman’ın yazılarında başlatılan “adli hata” tartışmalarının ayrıntılarını incelemiştik. Çile 2’de açlık grevini; Çile 3’te Çiçek Palas olayları, meclis tartışmaları ve af kanununun nasıl sancılarla çıkarıldığını görmüştük. Çile 4 yazısı aslında gündemsiz bir yazı olsun istiyordum; ancak yine de “Kaçıştan Sonrası ve Ardından” başlıklarının içini doldurmaya çabaladığımı fark ettim. Yine de kenarda köşede unutulmuş bazı bilgi ve belgelerle destekleyerek, bu yazıda biraz da duygusal olmak istiyorum. Buyurun, oradan buradan giderek, Nazım ustaya veda edelim.

 

Nazım’ı Plekhanov şilebiyle Romanya’ya doğru giderken bırakmıştık. Devam edelim. Nazım önce Romanya’nın Köstence limanına, oradan da uçakla Moskova’ya gider (29 Haziran 1951). Vnukovski Havaalanı’nda onu Sovyet Yazarlar Birliği üyeleri karşılar. Nazım Hikmet havaalanına iner inmez, heyecan içinde şöyle bir konuşma yapar:

 Hayatımı, hürriyetimi, iyiye, güzele, barışa, daha güzel günlere karşı duyduğum aşkı bu büyük, (bu) muazzam şehre borçluyum.”

(Not: Nazım Moskova K.U.T.V Üniversitesi’nde okumuştur.)

29.06.1951 - Vnukovski Havaalanı

 Sonrası malum… Nazım’ın dışarıda el üstünde tutulduğu bu günlerde, ülke basını ve siyaseti veryansına başlarlar. Dönemin önemli gazetelerinden Zafer gazetesinde yazan Ahmet Muhip Dranas “Canı Cehenneme” diye bir yazı yayınlar. Bu yazı her ne kadar hakaret dolu bir yazıysa da, asıl hakareti Cumhuriyet gazetesinde görürüz.

Cumhuriyet, bu haberin devamına Nazım’ın bir fotoğrafını basmış ve altına da “millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” notunu eklemişti.

Basında Nazım’a yapılan böylesine adi saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Ama belki de bu yazıların en ilginci, Nazım’ın özgürlük savaşına tutuşmasındaki önemli etkenlerden biri olan gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın, Nazım’ın yurt dışına çıkışından sadece 16 gün sonra (03.07.1951’de) Vatan gazetesinde “Nazım Hikmet Moskova’da” başlığıyla yazdığı yazıdır. Yazıda neden Nazım’ın özgürlüğü için mücadele verdiğini anlatan Yalman, tarihe mal olacak bir sıfatı da ilk kez bu yazısında yazacaktır: “Nazım, vatan hainidir. Türk milletine ihanet etmiştir”.

 

 

Nazım ülke gündemine öylesine egemendir ki Tarsus gibi küçücük bir ilçede yayınlanan “Gülek” gazetesi bile onunla ilgili haber yapmıştır o günlerde. Kendisine halk şairi diyen Kamil Bozkurt isimli biri, 02.02.1952 tarihinde, Nazım’a hakaret etmek için çırpınan bir dille aşağıdaki dizeleri yazmıştır:

“Nazım Hikmet niçin kaçtın vatandan

Aslan yuvasından ayrıldın kafir

Rahman sandın ilham aldın şeytandan

Moskofla haşrolup kırıldın kafir

 

 Uzaktan uzağa atıyon gürzü

Kanın bozuk ondan yitirdin ırzı

Utanmaz hayasız, namussuz dürzü

Bir de Türküm diye kuruldun kafir

 

 Sağ sanma kendini her an ölüsün

Boşa ürüme, şişkin bağırsak yelisin

Irkın bozuk, bir orospu dölüsün

İşte bu sebepten yerildin kafir

 

 Kamil Bozkurt Türküm söylenir şanım

Vatan için hazırdır canım

Ey ib*e bu sözü söyleten kanım

Ne sebepten böyle eğildin kafir”

 

Şiirinden seviyesini ölçebildiğimiz bu tür yayınlar öyle çoktu ki; sanki Nazım’a sövmek yurtseverlik ölçüsüymüş gibi bir hava pompalanıyordu basından. Nazım’ın kaçışından sadece altı gün sonra Yeni Sabah gazetesinde Kadircan Kaflı denen adam bakın neler yazıyordu:

 

“… içlerinde profesörlerin (yazarların), şimdi milletvekili olan bazı şahsiyetlerin de bulunduğu sözde münevverlerden bir gurup onun haksız mahkum edildiğinden bahsettiler; affı için çalıştılar… Halbuki diğer taraftan… Kızıl Rusya onun adına pul bastırıyor… Kızıl Rusya’nın kuklası olan Bulgaristan’da bir okula onun adı veriliyordu. Nazım Hikmet’in Yavuz zırhlısında muhakemesi yapılırken bir Moskof gazetesi; (*Gazetenin adı yok. Yayın tarihi, yazanın adı yok. Varın bilimselliğini kendiniz ölçün) onu “Türkiye’de davamızın bayrağını açmış bir adam” diye tasvir ediyor, yazısını şöyle bitiriyordu: “ihtilal onu kurtardığı zaman onu mahkum ettiren rejimin kellelerinden öyle bir terazi kuracaktır ki, bu kellelerin ağırlığı onun hapsedildiği geminin ağırlığından üstün gelecektir.”… O gemi yirmi üç milyon kilo (!) olduğuna göre en az on milyon Türkün başı kesilmek isteniyor(!) ve Nazım Hikmet bu korkunç intikamı görmek hülyasıyla vatanından kaçmış bulunuyor… Nazım Hikmet hür yaşayabilirdi, fakat köleliği seçti… Kendisini kızıl canavarın kollarına attı… Onda bir zerre hürriyet ruhu varsa bir gün hocaları Mayakofski ve Essenin gibi (*Mayakovsky ve Yesenin demek istiyor) intihar ettiğini yahut temizlendiğini (!) duyacağız. … Gitti; bu öyle bir gidiş ki dönmek mümkün değildir. Gitti ve yazık etti; “kendi düşen ağlamaz””

(Yeni Sabah, 24.06.1951)

 

 1952 - Çin

Yeni Sabah uluma gibi sesler çıkarırken, sözde “ağır” takılan gazeteler de gizliden gizliye kışkırtılmış milliyetçiliği destekler gibidirler.

 Basın Nazım’ı yerden yere vururken, siyasi cephe de boş durmamaktadır. Son derece ciddi bir problem kendi kendine ortadan kalkmıştır. Nazım artık ülkede olmadığından, bir daha böyle bir sorunu yaşamamak için bu işi kökünden halletme zamanı için iyi bir fırsat yakalanmıştır. Derken, çiçeği burnunda Demokrat Parti iktidarı apar topar bakanlar kurulunu toplar ve Nazım’ın ülkeden çıkışından sadece 37 gün sonra onu Türk vatandaşlığından atar.  

 

İmzalara şöyle bir baktığımızda; Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu ve diğerleri belki de siyasi tarihimizin en hızlı operasyonuyla, dünya şairimizin en gurur duyduğu şeyi, ‘Türklüğünü’ elinden alıverirler.  

Neden şöyle açıklanır: “Pasaportsuz olarak İstanbul’dan Romanya’ya kaçan ve oradan da Moskova’ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye’nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına girişerek…” (Bu karar 15.08.1951 günü Resmi Gazete’de yayınlanır)

 

Nazım artık vatansızdır. Daha doğrusu “bütün dünyanın vatandaşıdır”. 1951’de Berlin Gençlik Festivali, sonra Viyana’daki Dünya Barış Kongresi, 1952’de Çin (Pekin)… derken … Nazım’ın yorgun kalbi tekleyiverir. Derhal Moskova’ya döner Nazım. Hayatını bu musibetten başka iki kez daha kurtaracak olan kadına teslim ederler Nazım’ı…. Doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’ya… Galya Nazım’ı ilk görüşünü şöyle nitelemiştir: “16’sından 80’ine kadar bütün kadınlar gibi ben de ona ilk görüşte vuruldum.” Daha sonraları Galya (Galina) Nazım’ın özel doktoru ve eşi olarak, 7 yıl şairin yanından bir dakika bile ayrılmayacaktır. (Meraklısına not; Nazım’ın ünlü fotoğraflarından birçoğunda enine çizgili bir tişörtle çektirdiği fotoğraflar vardır. İşte o tişörtü Nazım’a Galina armağan etmiştir. Bir not daha; 7 yıl bütün kahrını çeken Galina’ya Nazım’ın bir dize şiiri yoktur. Ne tuhaf değil mi?)  

          

Neyse hastalıklar filan derken 27 Nisan 1953’te Barvikha Sanatoryumu’nda ünlü şiiri Vasiyet’i yazar Nazım. Artık ölüm kaygıları fazlasıyla artmıştır.

 

“Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,

ölürsem kurtuluştan önce yani,

alıp götürün,

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni…”

 

(*Vasiyeti hala yerine getirilemedi.)

 

1955’te Hiroşima Dünya Barış Konferansı’na katılır Nazım. Atom bombasının atılışının 10. yıldönümünde bütün dillere aynı anda çevrilen ve bestelenen (Besteci; Peter Seeger) “Kız Çocuğu” şiiriyle dünya bir kez daha Nazım’a çevirir gözlerini.

 

“Kapıları çalan benim

Kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem

Göze görünmez ölüler… 

 Hiroşima'da öleli

Oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

Büyümez ölü çocuklar.

   

Çalıyorum kapınızı

Teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

Şeker de yiyebilsinler.”

 

Nazım bu ara yazdığı bir oyun yüzünden Sovyet yönetimiyle de boğaz boğaza gelir: “İvan İvanoviç Yaşadı mı?”…Bu oyun, Stalin’in çevresindekilerin pohpohlamasıyla nasıl bir diktatöre dönüştüğünü anlatıyordu. Oyun, bir kez daha, bu kez başka bir ülkede Nazım’ın “suyu bulandırmasıyla” şimşekleri üstüne çekmesine neden olur. Ve Nazım Sovyetlerde de yasaklanır. Zaten yorgun ve hasta olan Nazım iyiden iyiye çöker. Galina Nazım’ı kaptığı gibi Varna’ya, oradan Varşova’ya ve Prag’a götürür. Gezsin, açılsın, yazmaya ara vermek gibi bir kırıklığı gidersin ister. Ama Nazım’ın yazma kuşları susmuştur bir kere. Bu gezi her ne kadar Nazım’a moral verdiyse bile, Nazım’ın yeniden kalemi eline alması için 1955’in sonunda “Sevdalı Bulut”un filme alınması için, Nazım’dan yardım istemeye gelen bir genç kızın tarih sahnesine çıkması gerekmektedir: O kızın adı Vera Tulyakova’dır. Nazım 55 yaşında, Vera 23 yaşındadır ve Nazım’daki aşk, soğuk Moskova’yı tutuşturacak kadar ateşlidir:

Vera Tulyakova

 

1957 yılında Varna’dadır Nazım. Karşı kıyıda…

 

“Şu Varna deli etti beni,

divâne etti.

Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,

Radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,

rakı kadehte aslan sütü, anason,

uy anason kokusu!

Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...

A be islah be, islah be halim...

Şu Varna deli etti beni

divâne etti...”

(06 Haziran 1957)

 

Aklında memleketteki kadını Münevver, yüreğinde Vera, yanındaysa Galina vardır.

 

1957 yazında Moskova’da dostları, George Amado, Charles Dobziynski, Emi Siyu’yla Dünya Gençlik Festivali’nde; 1958’de Taşkent’te Asya Afrika Yazarlar Konferansı’nda, yine aynı yıl Prag’da Dünya Barış Toplantısı’ndadır. O günlerde Sovyet donanması bir gemisine Nazım Hikmet’in adını verir. Dünya büyük şairimizi böylesine yere göğe oturtamazken, onun aklı fikri memlekettedir.

 

 

“Bu atlar Avni’nin atları, Kuvayi Milliye atları  

Kara yamçı altında ak sağrı dolgun

Titrer burun kanatları…

Kuvayi Milliye gelecek yine

Bana Avni’nin atlarına binmek nasip olmasa gerek

Ama Memet binecek,

Gelecek düşmanla topuz topuza

Gülüm Kuvayi Milliye atları,

Gözüm, Kuvayi Milliye atları,

Memleketi, satanları bağlasınlar kuyruğumuza…”

(Avni’nin Atları, 1958, Çekoslavakya)

 

Tam da bu noktada biraz geriye dönelim. Dünya memleket diye diye inleyen Nazım’ı kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Nazım’ı kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Hemen kısacık kısacık hatırlayalım:

Fransa’da; Camus, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Levy, Jacques Prevert, Jean Rostand, Jules Supervielle ve diğerleri ne demişlerdi? “Nazım’ın ölmesi halinde, bizde çağdaş görevlerini yapmamış sanat adamları olarak tarih önünde suçlu tutuluruz.” Ardından da Nazım’ın şiirlerini Fransızcaya çevirip kent meydanlarında okumuşlardı. Ötede Tristan Tzara “Nazım Hikmet’i Kurtarma Komitesi”ne başkanlık eden Fransız bir şairdi.

 

İngiltere’de, özellikle Glasgow Üniversitesi öğrencileri “Conflict” adında bir dergi çıkarırken bu derginin 1950 Mayıs sayısını Nazım’a ayırmışlardı. Aynen şöyle yazmışlardı dergilerine (açlık greviyle ilgili olarak): “…bu cinayete izin verilmemelidir. Dergimizin bu sayısı bir protestodur…”

 

Polonya’da yazarlar birliği yayınladığı bildiride; “Türk hükümeti, hangi ulustan, hangi ırktan olursa olsun, hangi siyasi kanıyı taşırsa taşısın, büyük şairin savunulması konusunda bütünüyle birleşmiş olan milyonlarca insanın sesini duymazlıktan gelemez.” derken; Kıbrıs’tan yükselen ses daha tanıdıktır: “Merkezi Lefkoşe’de bulunan Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu, TBMM Başkanlığı’na bir mektupla başvurarak büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in uğradığı haksızlığın düzeltilmesini istemeyi bir insanlık borcu saymıştır… TBMM, Türkiye’de gerçekten bir demokrasi, Cumhuriyet yönetimi var olduğunu savunuyorsa hemen Nazım Hikmet’i serbest bırakmalıdır… İmza; Ahmet Sadi Erkurt (Genel Sekreter)”

 

Mısır’da yayınlanan felsefe ve siyaset dergisi “Tarik”(Yol), Nazım’ın serbestisi için yazılar yayınlarken; Irak siyasetinin kalbi sayılan “Savut El Ahali”(Halkın Sesi) ve “El Alem El Arabi”(Arap Dünyası) dergileri de çeşitli bildirilerle Nazım’ın kavgasını desteklemişlerdir.

 Arap dünyasından tek destek Mısır ve Irak’tan gelmemiştir. Suriye ve Lübnan da, Nazım’ın kurtulması için yayın organları “El Baas”(Kalkındırma) ve “Şark”ta yazılar yayınlamışlardır.  

Hadi Irak’tı, Suriye’ydi, Bulgaristan’dı komşumuz diyelim; ya Hindistan gibi dünyanın öbür ucundan gelen destekleri nasıl açıklayacağız? Tek açıklamamız olabilir; sanat sınır ve uzaklık tanımaz.

 Hindistan Yazarlar Derneği; “Türkiye’nin kahraman şairini serbest bırakın” diye başlayan notalarında özetle, “Türkiye, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir üyesidir. Ve her ferdin kişisel özgürlüğünü ve arzularını dile getirmeye hakkı olduğunu apaçık bir biçimde gösteren insan haklarına dair beyannameyi imzalamıştır. Türkiye hükümeti bu beyannameyi alaya almak, bundaki demokratik istekleri sadece sözde bırakmak istemiyorsa, Nazım Hikmet’i derhal serbest bırakmalıdır. Zira onun öldürülmesi dünya halkları tarafından bağışlanmayacaktır.” diyordu.

Nazım'ın evi...

 İsviçre’de, İskoçya’da, İtalya’da, Almanya’da, Romanya’da, Çin’de, İspanya’da, Portekiz’de ve hemen dünyanın her yerinde bu ve buna benzer tepkiler yağmur gibi yağmıştı yeni hükümete. Ama bu eylemlerden en önemlisi ve en anlamlısı bence Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan eylemlerdi. Amerikalı demokratlar; “Nazım bütün insanlığın şairidir. Onun zindandan kurtarılmasına yardım edin… Amerikan yazarları, Türk hükümetinin Nazım Hikmet’i serbest bırakmasını istiyor” yazılı dövizler taşıyan, şair, yazar ve işçilerden kurulu yüzlerce insan, New York’taki Rockefeller Plaza’daki Türk Konsolosluğu önünde eylem yapmışlardır. Konsolosluk memurlarına Nazım’ın yaşayıp yaşamadığı sorulmuş, memurlar haberdar olmadıklarını, bunun Amerikan hükümetinden sorulmasını söylemişlerdir. Bu konuda bazı olayların çıkması üzerine polis, konsolosluğu kordon altına almak gereğini duymuştur … “Masses and Mainstream” dergisinin yöneticisi Samuel Sille’nin yönetiminde pankartlar taşıyan büyük bir kafile New York’ta, Rockefeller Plaza’da bulunan Türk Konsolosluğu önünde gösteriler yapmışlardır. Bunlar arasında tanınmış yazarlardan Howard Fast, Hebert Aptheker ve Eve Miriams da bulunuyordu.

Paul Robeson

 Halkın şarkıcısı Paul Robeson, büyük şairin hayatını kurtarmak için derhal eyleme geçilmesini istiyor ve gazetelere şöyle bir demeç veriyordu:

 “Türk halkının büyük bir şairi, içinde 13 uzun yıl geçirdiği hapishanede ölüyor… Bizler, Amerikalılar, Türk hükümetini, onu serbest bırakmaya zorlamak için elimizden gelen her şeyi yapmak mecburiyetindeyiz… Yazarlarımız, sanatçılarımız ve halkın hizmetindeki Amerikan kültürünü sevenler, protesto olarak seslerini yükseltmelidirler. O, bizi işitecektir. Sesini boğmak isteyenler de bizi işitecekler. Derhal eyleme geçersek, bu büyük halk şairini Türkiye, Amerika ve bütün dünya işçi sınıfına iade etmek elimizdedir.”

 

Robeson haksız değildi. Nazım bu sesi duymuş ve üstüne bakın nasıl bir şiirle cevap vermiştir:

 “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson

İnci dişli zenci kardeşim

Kartal kanatlı kanaryam

Türkülerimizi söyletmiyorlar bize

Korkuyorlar Robson, şafaktan korkuyorlar

Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar

Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan

Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar

Sevmekten korkuyorlar bizim Ferhat gibi sevmekten

(Sizin de bir Ferhat’ınız vardır elbet Robson, adı ne?)

Tohumdan ve topraktan korkuyorlar

Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyolar

Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten

Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam

Türkülerimizden korkuyorlar…”

 Güneşi İçenlerin Türküsü 1928

Nazım’ın bu duygusal şiirine karşılık Amerikalı şair Joseph North’un şu ünlü dizeleri gelir:

 “…

neden uzakta, bir Anadolu hastanesinde yatan

bir tanecik insanın

yaşayıp yaşamadığını söylemiyorlar?

Yoksa bir tanecik insanın

Rockfeller Center’in kulelerinden

daha büyük olmasından mı korkuyorlar?

Yoksa kardeşim, türkülerinden

türkülerinin bu kuleleri yıkmasından mı korkuyorlar?”

 

Bu serinin belki de en duygusal bölümü olan, Nazım için yazılan şiirlere geldi sıra… Bir seçki olacak olan Nazım’a şiirler bölümünde birçok yerde karşınıza çıkmayacak şiirleri seçmeye özen gösterdim.

 

Dobzynski ile...

Seçkiye çevirmeni Charles Dobzynski’nin şiiriyle başlayalım.

 

Dostum Nazım Hikmet’e

 Dostumdur Nazım Hikmet benim

… ortaklaşa dostumuz.

Derinlere inen madencinin dostu

yüreğini asrın gabya direğine çekmiş

Tahmil-tahliye işçisinin dostu.

Ve dostum grev yapıyorsa denizler yüzünde

Ölüm kımıldadığı için ve senin içindir

Sen bilirsin ki çünkü her şey değişmektedir.

Dünkü kurşunlar yarın altın olacak

Nazım Hikmet senin için düşünülmüştür

Silahça ve şarkıca insanların zaferi

Kimsecikler hür değildir

Nazım Hikmet’in gözleri böyle lehimli durdukça                                                                                 Demoklesin Kılıcı - 1959

Sesi bir çukurdan bir inci gibi çıktıkça…

Nazım Hikmet bize döner bir gün elbet

Aramızda türküler söyler, hür

Yasaları aydınlatır bizleri

İnsanların cümlesine şeref veren

Bir dost, bir şair, bir adam.”

 

Dobzynski böyle seslenirken, “Makronissos” takma adıyla yazan Melenas Loudemis, Nazım’a “ölüm yoldaşım” diye sesleniyordu:

 

Hasta Şaire

 Geceydi yaralarımızı sardığımız saat

Geceydi sesinle içimiz ezik

Durduk kulak kesildik dinledik

İstanbul zindanından gelen sesini

Nazım, Nazım ölüm yoldaşım

İçimde bir duygu var bu gece,

Sanki sağ elimi bağlıyor kelepçe

Mektubun dün geldi

Kalesinden kurtulmuş bir kuş gibi

Bir el gibi dalgalardan uzanmış

Kelime kelime okuduk ve titredik

Şöyle bir yemin ettik

Dedik ki o namus fedaisi olsun kampımızın

Vatandaşımız olsun

Şu kadarını bil ki Nazım, beşikte bebeler ağladı

Ana babalarının düştüğü çileli aşka

Oysa ki bir bebe ne düşünür

Kendi cancağızından başka.

Mum sönmek üzere

Kendi halinde ağlıyor oda.

Kusura bakma arkadaş gardiyan geliyor

Söndü taşa diktiğim mum

Şahlan hayat

Bekliyorum.”

 

Gilbert Ancian da Nazım’ın öfkesinin haksız yere 12 yıl yatırıldığı bir hapis odasında nasıl tutuştuğunu şiir olarak söylemiştir.

 

Ustam Nazım Hikmet

 

Bir odanın birinde hayallenir

Ezbere bir şiir söylersin asla hor görülmez

Parmakların arasında bir de sigara

Zira ustam bir okumuş, bir efendi

Hep pırlanta şairler olsun ister yöresinde

-Hayallenir seyrek çıtırdıları kocaman kafesinin-

Eninde sonunda on iki yıl

Böylece kanına girecek Nazım’ın

Zindanın ufacık ateşinde.”

 

Heykel - Erik Varnas - 1958 - Litvanya

 

Bunca coşkulu şiirin arasından seçki yapmak ne kadar da zormuş. Ancak yine de Nazım’ın neden bu kadar sevildiğini en iyi anlatan şiirlerden biri olan Rus şair Lev Oşanin’in dizeleri bir başka etkileyici…

 

“…

Seni seviyoruz yoldaş Nazım   

Şiirlerindeki gerçekler için,

Yüreğin titremediği için

Düşmanlarının tuzağına düştüğünde.

Hapisane duvarının gölgesi

bir saat olsun

güneşi ve yarınları karatmadığı için

gözlerinden.

Şiirlerinde dosdoğru, dik başlı olduğun

ve gereksiz sözlere katlanmadığın için.

Moskova’ya gelir gelmez

Kemerini sıkıştıran bir asker gibi

üniversiteye koştuğun için

hemen ertesi gün...”

 

Nazım’ın Moskova’ya inişi, ülkede çok büyük bir etki yapmıştı. Okullar, basın ve iletişim araçlarının tümü Nazım’dan söz ediyor, onu ağırlamak için ciddi bir yarış havasına giriyordu. Nazım’ın 50. doğum gününü de bahane eden “yoldaşlar” onu yücelttikçe yüceltiyordu.

 

İşte bu etkinliklerden birince Raboçaya Molodyoj (İşçi Gençlik) okulunun onuncu sınıf öğrencisi Rauf Serajetdinov’un yazdığı “Aziz Nazım Hikmet” adlı şiir oldukça ilginçtir.

 

“Selam sana ey barış savaşçısı

Türk halkının şairi

Özgürlük türküsü söylüyor lirin telleri

Ellerinde Nazım Hikmet

Acımasız düşman demir parmaklık ardında seni

Öldürmek istiyordu; ama sen cevap olarak

Çelik kadar sert ve başın yukarıda,

Bir komünist gibi davrandın Nazım Hikmet.

Sen her şeyi biliyorsun, yokluğu da açlığı da,

Çok işkence, çok acı çektin.

Burada, bizimle birlikte sen de gençsin.

Dostumuz, kardeşimiz Nazım Hikmet

Sesin düşmanlar için gök gürültüsüdür

Çok yaşa,

Barış savaşçısı, esenlik savaşçısı

Gözbebeğimiz Nazım Hikmet”

 

Nazım’ın çocuklarla arası her zaman iyiydi. Örneğin Moskova Gorki Akademik Sanat Tiyatrosu (MHAT) öğrencileriyle buluştuğu 10 Mart 1956 günü, onun için yazdıkları şiiri dinlerken Nazım’ın gözlerine yaş yürümüştü:

 

“…

Aynı safta

Seninle Hikmet

Yürüyoruz şafağına

Gelecek yılların

 

Bir savaşçının ateşiyle

Yanıyor şiirin

Yüreklerimizde

çınlıyor Hikmet”

 

Ötede Nazım’ın hiç tanımadığı ama Nazım tarihine “Tayfa Filippov” diye geçen, genç bir Rus’un, Polyarnoye kentinden postaladığı bir mektuptan çıkan şiiri de son derece duygusaldır.

 

“Gazeteden öğrendim ki Moskova’dasın

başkentimde, başkentimizde

öğrendim ki, yeniden başının üstünde pırıltısı

Kremlin kulelerindeki yakut yıldızların.

Senin türkünle tırmanacağız doruğa,

Kuracağız *(güzel günleri) bu türküyü dinlerken

İzin ver de öpeyim seni, bir oğul gibi

Kahraman babasıyla övünç duyan.”

 

Filippov kimdi bilinmez ama, ortak imzanın içindeki bir Nazım hayranının sözleri bugün bile ona duyulan saygının büyüklüğünü göstermeye yetiyor. Ona “Türk Puşkin’i” diye seslenen Sovyet askerlerinin şiiri de ilginçtir.

 

“…

Karanlık ve kederli zindanlarında

öldüremediler halk düşmanları

ateşli ruhunu Nazım’ın

Sevinçliyiz yaşamanızdan

Ey “Türk Puşkin’i”! Siz çok yaşayın!”

 

Şimdi biraz daha ünlü şairlerden seçtiklerimi okuyalım. Diyordu ki minicik bir şiirinde Pablo Neruda;

 Pablo Neruda'yla... 1952

“Bir başka güler Nazım,

kimseninkine benzemez gülüşü;

Apaydınlıktır.

Aydır içinde gülen,

Yıldızdır,

Şaraptır,

Ölümsüz dünyamızdır”

 

 

 

 

 

 

“Güz Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” şiirindeyse daha duygusal seslenir Şilili şair.

 

“Niçin öldün Nazım?

Ne yaparız şimdi biz

  şarkılarından yoksun?

Nerde buluruz başka bir pınar ki

Onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?

Seninki gibi ateşle su karışık

Acıyla sevinç dolu,

Gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,

al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını

halkların savaşını, kendi dövüşümü

ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü

kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,

çiçek açmış kiraz ağacının altına benzeyen yüzüne hasret

benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren,

kanıma güç veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,

zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,

zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,