-
NAZIM’IN ÇİLESİ IV – 22.
Yazı - 13-14 / 06 / 2007 “…
hep genç kalmış, hiç ihtiyarlamamış şairler vardır. Bunlar
daha talihli şairlerdir. Ben kendi payıma işte bu talihli şairlerden
sayarım kendimi ve biricik övündüğüm şey de budur: Genç
kalmak, hep öyle hiç ihtiyarlamadan genç kalmak. Saçlarım ağardı,
suratım sürülmüş toprağa döndü, karaciğerim sızlar,
siyatiklerim sızlar, yüreğim sancılanır, fakat şiirimde hala on
dokuz yaşındaki Nazım Hikmet’im. Ve mezara indiğim gün dahi on
dokuz yaşım cesedimin başında durup “Afferin moruk, hep genç
kaldın, hiç ihtiyarlamadın” diyebilecek… İhtiyarlamak
kendinden başka kimseyi sevmemek demek. Kendinden başka kimseyi
sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan bir ölüdür.”
(Memed’e
Mektuplardan, 1949)
“Nazım’ın
Çilesi” adıyla sürüyüp getirdiğimiz bu dizinin son ayağı
olan “Veda”yı yazmadan şöyle çok genel bir hatırlatma
yapmakta fayda var bence. Birinci yazımızda Nazım’ın davalarını
ve basında, özellikle de Ahmet Emin Yalman’ın yazılarında başlatılan
“adli hata” tartışmalarının ayrıntılarını incelemiştik.
Çile 2’de açlık grevini; Çile 3’te Çiçek Palas olayları,
meclis tartışmaları ve af kanununun nasıl sancılarla çıkarıldığını
görmüştük. Çile 4 yazısı aslında gündemsiz bir yazı olsun
istiyordum; ancak yine de “Kaçıştan Sonrası ve Ardından” başlıklarının
içini doldurmaya çabaladığımı fark ettim. Yine de kenarda köşede
unutulmuş bazı bilgi ve belgelerle destekleyerek, bu yazıda biraz
da duygusal olmak istiyorum. Buyurun, oradan buradan giderek, Nazım
ustaya veda edelim.
Nazım’ı
Plekhanov şilebiyle Romanya’ya doğru giderken bırakmıştık.
Devam edelim. Nazım önce Romanya’nın Köstence limanına, oradan
da uçakla Moskova’ya gider (29 Haziran 1951). Vnukovski Havaalanı’nda
onu Sovyet Yazarlar Birliği üyeleri karşılar. Nazım Hikmet
havaalanına iner inmez, heyecan içinde şöyle bir konuşma yapar: (Not: Nazım Moskova K.U.T.V Üniversitesi’nde okumuştur.)
29.06.1951 - Vnukovski Havaalanı Cumhuriyet, bu haberin devamına Nazım’ın bir fotoğrafını basmış ve altına da “millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” notunu eklemişti. Basında Nazım’a yapılan böylesine adi saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Ama belki de bu yazıların en ilginci, Nazım’ın özgürlük savaşına tutuşmasındaki önemli etkenlerden biri olan gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın, Nazım’ın yurt dışına çıkışından sadece 16 gün sonra (03.07.1951’de) Vatan gazetesinde “Nazım Hikmet Moskova’da” başlığıyla yazdığı yazıdır. Yazıda neden Nazım’ın özgürlüğü için mücadele verdiğini anlatan Yalman, tarihe mal olacak bir sıfatı da ilk kez bu yazısında yazacaktır: “Nazım, vatan hainidir. Türk milletine ihanet etmiştir”.
Nazım
ülke gündemine öylesine egemendir ki Tarsus gibi küçücük bir ilçede
yayınlanan “Gülek” gazetesi bile onunla ilgili haber yapmıştır
o günlerde. Kendisine halk şairi diyen Kamil Bozkurt isimli biri,
02.02.1952 tarihinde, Nazım’a hakaret etmek için çırpınan bir
dille aşağıdaki dizeleri yazmıştır:
“Nazım
Hikmet niçin kaçtın vatandan Aslan
yuvasından ayrıldın kafir Rahman
sandın ilham aldın şeytandan Moskofla
haşrolup kırıldın kafir Kanın
bozuk ondan yitirdin ırzı Utanmaz
hayasız, namussuz dürzü Bir
de Türküm diye kuruldun kafir Boşa
ürüme, şişkin bağırsak yelisin Irkın
bozuk, bir orospu dölüsün İşte
bu sebepten yerildin kafir Vatan
için hazırdır canım Ey
ib*e bu sözü söyleten kanım Ne
sebepten böyle eğildin kafir”
Şiirinden
seviyesini ölçebildiğimiz bu tür yayınlar öyle çoktu ki; sanki
Nazım’a sövmek yurtseverlik ölçüsüymüş gibi bir hava
pompalanıyordu basından. Nazım’ın kaçışından sadece altı gün
sonra Yeni Sabah gazetesinde Kadircan Kaflı denen adam bakın neler
yazıyordu: “…
içlerinde profesörlerin (yazarların), şimdi milletvekili olan bazı
şahsiyetlerin de bulunduğu sözde münevverlerden bir gurup onun
haksız mahkum edildiğinden bahsettiler; affı için çalıştılar…
Halbuki diğer taraftan… Kızıl Rusya onun adına pul bastırıyor…
Kızıl Rusya’nın kuklası olan Bulgaristan’da bir okula onun adı
veriliyordu. Nazım Hikmet’in Yavuz zırhlısında muhakemesi yapılırken
bir Moskof gazetesi; (*Gazetenin
adı yok. Yayın tarihi, yazanın adı yok. Varın bilimselliğini
kendiniz ölçün) onu “Türkiye’de
davamızın bayrağını açmış bir adam” diye tasvir ediyor, yazısını
şöyle bitiriyordu: “ihtilal onu kurtardığı zaman onu mahkum
ettiren rejimin kellelerinden öyle bir terazi kuracaktır ki, bu
kellelerin ağırlığı onun hapsedildiği geminin ağırlığından
üstün gelecektir.”… O gemi yirmi üç milyon kilo (!) olduğuna göre en az on milyon Türkün başı kesilmek isteniyor(!)
ve Nazım Hikmet bu korkunç intikamı görmek hülyasıyla vatanından
kaçmış bulunuyor… Nazım Hikmet hür yaşayabilirdi, fakat köleliği
seçti… Kendisini kızıl canavarın kollarına attı… Onda bir
zerre hürriyet ruhu varsa bir gün hocaları Mayakofski ve Essenin
gibi (*Mayakovsky ve Yesenin demek
istiyor) intihar ettiğini
yahut temizlendiğini (!)
duyacağız. … Gitti; bu öyle bir gidiş ki dönmek mümkün değildir.
Gitti ve yazık etti; “kendi düşen ağlamaz”” (Yeni Sabah, 24.06.1951)
Yeni
Sabah uluma gibi sesler çıkarırken, sözde “ağır” takılan
gazeteler de gizliden gizliye kışkırtılmış milliyetçiliği
destekler gibidirler.
İmzalara
şöyle bir baktığımızda; Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan
Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Milli Eğitim
Bakanı Tevfik İleri, Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu ve diğerleri
belki de siyasi tarihimizin en hızlı operasyonuyla, dünya şairimizin
en gurur duyduğu şeyi, ‘Türklüğünü’ elinden alıverirler. Neden
şöyle açıklanır: “Pasaportsuz olarak İstanbul’dan
Romanya’ya kaçan ve oradan da Moskova’ya giderek havaalanında
memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında
Türkiye’nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde
geniş propaganda kampanyasına girişerek…” (Bu karar 15.08.1951
günü Resmi Gazete’de yayınlanır) Nazım
artık vatansızdır. Daha doğrusu “bütün dünyanın vatandaşıdır”.
1951’de Berlin Gençlik Festivali, sonra Viyana’daki Dünya Barış
Kongresi, 1952’de Çin (Pekin)… derken … Nazım’ın yorgun
kalbi tekleyiverir. Derhal Moskova’ya döner Nazım. Hayatını bu
musibetten başka iki kez daha kurtaracak olan kadına teslim ederler
Nazım’ı…. Doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’ya… Galya
Nazım’ı ilk görüşünü şöyle nitelemiştir: “16’sından
80’ine kadar bütün kadınlar gibi ben de ona ilk görüşte
vuruldum.” Daha sonraları Galya (Galina) Nazım’ın özel doktoru
ve eşi olarak, 7 yıl şairin yanından bir dakika bile ayrılmayacaktır.
(Meraklısına not; Nazım’ın ünlü fotoğraflarından birçoğunda
enine çizgili bir tişörtle çektirdiği fotoğraflar vardır. İşte
o tişörtü Nazım’a Galina armağan etmiştir. Bir not daha; 7 yıl
bütün kahrını çeken Galina’ya Nazım’ın bir dize şiiri
yoktur. Ne tuhaf değil mi?)
Neyse
hastalıklar filan derken 27 Nisan 1953’te Barvikha
Sanatoryumu’nda ünlü şiiri Vasiyet’i yazar Nazım. Artık ölüm
kaygıları fazlasıyla artmıştır. “Yoldaşlar,
nasip olmazsa görmek o günü, ölürsem
kurtuluştan önce yani, alıp
götürün, Anadolu’da
bir köy mezarlığına gömün beni…” (*Vasiyeti hala yerine getirilemedi.) 1955’te
Hiroşima Dünya Barış Konferansı’na katılır Nazım. Atom
bombasının atılışının 10. yıldönümünde bütün dillere aynı
anda çevrilen ve bestelenen (Besteci; Peter Seeger) “Kız Çocuğu”
şiiriyle dünya bir kez daha Nazım’a çevirir gözlerini. “Kapıları
çalan benim Kapıları
birer birer. Gözünüze
görünemem Göze görünmez ölüler… Oluyor
bir on yıl kadar. Yedi
yaşında bir kızım, Büyümez
ölü çocuklar. Çalıyorum
kapınızı Teyze,
amca, bir imza ver. Çocuklar
öldürülmesin Şeker de yiyebilsinler.” Nazım bu ara yazdığı bir oyun yüzünden Sovyet yönetimiyle de boğaz boğaza gelir: “İvan İvanoviç Yaşadı mı?”…Bu oyun, Stalin’in çevresindekilerin pohpohlamasıyla nasıl bir diktatöre dönüştüğünü anlatıyordu. Oyun, bir kez daha, bu kez başka bir ülkede Nazım’ın “suyu bulandırmasıyla” şimşekleri üstüne çekmesine neden olur. Ve Nazım Sovyetlerde de yasaklanır. Zaten yorgun ve hasta olan Nazım iyiden iyiye çöker. Galina Nazım’ı kaptığı gibi Varna’ya, oradan Varşova’ya ve Prag’a götürür. Gezsin, açılsın, yazmaya ara vermek gibi bir kırıklığı gidersin ister. Ama Nazım’ın yazma kuşları susmuştur bir kere. Bu gezi her ne kadar Nazım’a moral verdiyse bile, Nazım’ın yeniden kalemi eline alması için 1955’in sonunda “Sevdalı Bulut”un filme alınması için, Nazım’dan yardım istemeye gelen bir genç kızın tarih sahnesine çıkması gerekmektedir: O kızın adı Vera Tulyakova’dır. Nazım 55 yaşında, Vera 23 yaşındadır ve Nazım’daki aşk, soğuk Moskova’yı tutuşturacak kadar ateşlidir:
Vera Tulyakova 1957
yılında Varna’dadır Nazım. Karşı kıyıda…
“Şu
Varna deli etti beni, divâne
etti. Sofrada
domates, yeşil biber, kalkan tavası, Radyoda
"Ha uşaklar!" Karadeniz havası, rakı
kadehte aslan sütü, anason, uy
anason kokusu! Ahbapça,
kardeşçe konuşulan dilim... A
be islah be, islah be halim... Şu
Varna deli etti beni divâne etti...” (06
Haziran 1957) Aklında
memleketteki kadını Münevver, yüreğinde Vera, yanındaysa Galina
vardır.
1957
yazında Moskova’da dostları, George Amado, Charles Dobziynski, Emi
Siyu’yla Dünya Gençlik Festivali’nde; 1958’de Taşkent’te
Asya Afrika Yazarlar Konferansı’nda, yine aynı yıl Prag’da Dünya
Barış Toplantısı’ndadır. O günlerde Sovyet donanması bir
gemisine Nazım Hikmet’in adını verir. Dünya büyük şairimizi böylesine
yere göğe oturtamazken, onun aklı fikri memlekettedir.
“Bu
atlar Avni’nin atları, Kuvayi Milliye atları
Kara
yamçı altında ak sağrı dolgun Titrer
burun kanatları… Kuvayi
Milliye gelecek yine Bana
Avni’nin atlarına binmek nasip olmasa gerek Ama
Memet binecek, Gelecek
düşmanla topuz topuza Gülüm
Kuvayi Milliye atları, Gözüm,
Kuvayi Milliye atları, Memleketi,
satanları bağlasınlar kuyruğumuza…” (Avni’nin
Atları, 1958, Çekoslavakya) Tam
da bu noktada biraz geriye dönelim. Dünya memleket diye diye inleyen
Nazım’ı kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Nazım’ı
kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Hemen kısacık kısacık hatırlayalım: Fransa’da;
Camus, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Levy, Jacques Prevert,
Jean Rostand, Jules Supervielle ve diğerleri ne demişlerdi? “Nazım’ın ölmesi halinde, bizde çağdaş görevlerini yapmamış
sanat adamları olarak tarih önünde suçlu tutuluruz.” Ardından
da Nazım’ın şiirlerini Fransızcaya çevirip kent meydanlarında
okumuşlardı. Ötede Tristan Tzara “Nazım Hikmet’i Kurtarma
Komitesi”ne başkanlık eden Fransız bir şairdi. İngiltere’de,
özellikle Glasgow Üniversitesi öğrencileri “Conflict” adında
bir dergi çıkarırken bu derginin 1950 Mayıs sayısını Nazım’a
ayırmışlardı. Aynen şöyle yazmışlardı dergilerine (açlık
greviyle ilgili olarak): “…bu cinayete izin verilmemelidir. Dergimizin bu sayısı bir
protestodur…” Polonya’da
yazarlar birliği yayınladığı bildiride; “Türk
hükümeti, hangi ulustan, hangi ırktan olursa olsun, hangi siyasi
kanıyı taşırsa taşısın, büyük şairin savunulması konusunda
bütünüyle birleşmiş olan milyonlarca insanın sesini duymazlıktan
gelemez.” derken; Kıbrıs’tan yükselen ses daha tanıdıktır:
“Merkezi Lefkoşe’de bulunan
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu, TBMM Başkanlığı’na
bir mektupla başvurarak büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in uğradığı
haksızlığın düzeltilmesini istemeyi bir insanlık borcu saymıştır…
TBMM, Türkiye’de gerçekten bir demokrasi, Cumhuriyet yönetimi var
olduğunu savunuyorsa hemen Nazım Hikmet’i serbest bırakmalıdır…
İmza; Ahmet Sadi Erkurt (Genel Sekreter)” Mısır’da
yayınlanan felsefe ve siyaset dergisi “Tarik”(Yol), Nazım’ın
serbestisi için yazılar yayınlarken; Irak siyasetinin kalbi sayılan
“Savut El Ahali”(Halkın Sesi) ve “El Alem El Arabi”(Arap Dünyası)
dergileri de çeşitli bildirilerle Nazım’ın kavgasını
desteklemişlerdir. Hadi
Irak’tı, Suriye’ydi, Bulgaristan’dı komşumuz diyelim; ya
Hindistan gibi dünyanın öbür ucundan gelen destekleri nasıl açıklayacağız?
Tek açıklamamız olabilir; sanat sınır ve uzaklık tanımaz.
Nazım'ın evi...
Paul Robeson
Robeson
haksız değildi. Nazım bu sesi duymuş ve üstüne bakın nasıl bir
şiirle cevap vermiştir:
İnci
dişli zenci kardeşim Kartal
kanatlı kanaryam Türkülerimizi
söyletmiyorlar bize Korkuyorlar
Robson, şafaktan korkuyorlar Görmekten,
duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar Yağmurda
çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan Sımsıkı
bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar Sevmekten
korkuyorlar bizim Ferhat gibi sevmekten (Sizin
de bir Ferhat’ınız vardır elbet Robson, adı ne?) Tohumdan
ve topraktan korkuyorlar Akan
sudan ve hatırlamaktan korkuyolar Ümitten
korkuyorlar Robson, ümitten Korkuyorlar
kartal kanatlı kanaryam Türkülerimizden
korkuyorlar…”
Nazım’ın
bu duygusal şiirine karşılık Amerikalı şair Joseph North’un şu
ünlü dizeleri gelir: neden
uzakta, bir Anadolu hastanesinde yatan bir
tanecik insanın yaşayıp
yaşamadığını söylemiyorlar? Yoksa
bir tanecik insanın Rockfeller
Center’in kulelerinden daha
büyük olmasından mı korkuyorlar? Yoksa
kardeşim, türkülerinden türkülerinin
bu kuleleri yıkmasından mı korkuyorlar?” Bu
serinin belki de en duygusal bölümü olan, Nazım için yazılan şiirlere
geldi sıra… Bir seçki olacak olan Nazım’a şiirler bölümünde
birçok yerde karşınıza çıkmayacak şiirleri seçmeye özen gösterdim.
Dobzynski ile... Seçkiye
çevirmeni Charles Dobzynski’nin şiiriyle başlayalım. “Dostum
Nazım Hikmet’e
…
ortaklaşa dostumuz. Derinlere
inen madencinin dostu … yüreğini
asrın gabya direğine çekmiş Tahmil-tahliye
işçisinin dostu. Ve
dostum grev yapıyorsa denizler yüzünde Ölüm
kımıldadığı için ve senin içindir … Sen
bilirsin ki çünkü her şey değişmektedir. Dünkü
kurşunlar yarın altın olacak Nazım
Hikmet senin için düşünülmüştür Silahça
ve şarkıca insanların zaferi … Kimsecikler
hür değildir Nazım
Hikmet’in gözleri böyle lehimli durdukça
Demoklesin
Kılıcı - 1959
Sesi
bir çukurdan bir inci gibi çıktıkça… … Nazım
Hikmet bize döner bir gün elbet Aramızda
türküler söyler, hür Yasaları
aydınlatır bizleri İnsanların
cümlesine şeref veren Bir
dost, bir şair, bir adam.” Dobzynski
böyle seslenirken, “Makronissos” takma adıyla yazan Melenas
Loudemis, Nazım’a “ölüm yoldaşım” diye sesleniyordu: “Hasta
Şaire Geceydi
sesinle içimiz ezik Durduk
kulak kesildik dinledik İstanbul
zindanından gelen sesini … Nazım,
Nazım ölüm yoldaşım İçimde
bir duygu var bu gece, Sanki
sağ elimi bağlıyor kelepçe Mektubun
dün geldi Kalesinden
kurtulmuş bir kuş gibi Bir
el gibi dalgalardan uzanmış Kelime
kelime okuduk ve titredik Şöyle
bir yemin ettik … Dedik
ki o namus fedaisi olsun kampımızın Vatandaşımız
olsun … Şu
kadarını bil ki Nazım, beşikte bebeler ağladı Ana
babalarının düştüğü çileli aşka Oysa
ki bir bebe ne düşünür Kendi
cancağızından başka. … Mum
sönmek üzere Kendi
halinde ağlıyor oda. … Kusura
bakma arkadaş gardiyan geliyor Söndü
taşa diktiğim mum Şahlan
hayat Bekliyorum.” Gilbert
Ancian da Nazım’ın öfkesinin haksız yere 12 yıl yatırıldığı
bir hapis odasında nasıl tutuştuğunu şiir olarak söylemiştir.
“Ustam
Nazım Hikmet Bir
odanın birinde hayallenir Ezbere
bir şiir söylersin asla hor görülmez Parmakların
arasında bir de sigara Zira
ustam bir okumuş, bir efendi Hep
pırlanta şairler olsun ister yöresinde -Hayallenir
seyrek çıtırdıları kocaman kafesinin- Eninde
sonunda on iki yıl Böylece
kanına girecek Nazım’ın Zindanın
ufacık ateşinde.” Heykel - Erik Varnas - 1958 - Litvanya Bunca
coşkulu şiirin arasından seçki yapmak ne kadar da zormuş. Ancak
yine de Nazım’ın neden bu kadar sevildiğini en iyi anlatan şiirlerden
biri olan Rus şair Lev Oşanin’in dizeleri bir başka etkileyici… “… Seni
seviyoruz yoldaş Nazım Şiirlerindeki
gerçekler için, Yüreğin
titremediği için Düşmanlarının
tuzağına düştüğünde. Hapisane
duvarının gölgesi bir
saat olsun güneşi
ve yarınları karatmadığı için gözlerinden. Şiirlerinde
dosdoğru, dik başlı olduğun ve
gereksiz sözlere katlanmadığın için. Moskova’ya
gelir gelmez … Kemerini
sıkıştıran bir asker gibi üniversiteye
koştuğun için hemen
ertesi gün...” Nazım’ın
Moskova’ya inişi, ülkede çok büyük bir etki yapmıştı.
Okullar, basın ve iletişim araçlarının tümü Nazım’dan söz
ediyor, onu ağırlamak için ciddi bir yarış havasına giriyordu.
Nazım’ın 50. doğum gününü de bahane eden “yoldaşlar” onu
yücelttikçe yüceltiyordu. İşte
bu etkinliklerden birince Raboçaya Molodyoj (İşçi Gençlik)
okulunun onuncu sınıf öğrencisi Rauf Serajetdinov’un yazdığı
“Aziz Nazım Hikmet” adlı şiir oldukça ilginçtir. “Selam
sana ey barış savaşçısı Türk
halkının şairi Özgürlük
türküsü söylüyor lirin telleri Ellerinde
Nazım Hikmet … Acımasız
düşman demir parmaklık ardında seni Öldürmek
istiyordu; ama sen cevap olarak Çelik
kadar sert ve başın yukarıda, Bir
komünist gibi davrandın Nazım Hikmet. Sen
her şeyi biliyorsun, yokluğu da açlığı da, Çok
işkence, çok acı çektin. Burada,
bizimle birlikte sen de gençsin. Dostumuz,
kardeşimiz Nazım Hikmet Sesin
düşmanlar için gök gürültüsüdür Çok
yaşa, Barış
savaşçısı, esenlik savaşçısı Gözbebeğimiz
Nazım Hikmet” Nazım’ın
çocuklarla arası her zaman iyiydi. Örneğin Moskova Gorki Akademik
Sanat Tiyatrosu (MHAT) öğrencileriyle buluştuğu 10 Mart 1956 günü,
onun için yazdıkları şiiri dinlerken Nazım’ın gözlerine yaş
yürümüştü:
“… Aynı
safta Seninle
Hikmet Yürüyoruz
şafağına Gelecek
yılların Bir
savaşçının ateşiyle Yanıyor
şiirin Yüreklerimizde çınlıyor
Hikmet” Ötede
Nazım’ın hiç tanımadığı ama Nazım tarihine “Tayfa Filippov”
diye geçen, genç bir Rus’un, Polyarnoye kentinden postaladığı
bir mektuptan çıkan şiiri de son derece duygusaldır.
“Gazeteden
öğrendim ki Moskova’dasın başkentimde,
başkentimizde öğrendim
ki, yeniden başının üstünde pırıltısı Kremlin
kulelerindeki yakut yıldızların. … Senin
türkünle tırmanacağız doruğa, Kuracağız
*(güzel günleri) bu türküyü dinlerken İzin
ver de öpeyim seni, bir oğul gibi Kahraman
babasıyla övünç duyan.” Filippov
kimdi bilinmez ama, ortak imzanın içindeki bir Nazım hayranının sözleri
bugün bile ona duyulan saygının büyüklüğünü göstermeye
yetiyor. Ona “Türk Puşkin’i” diye seslenen Sovyet askerlerinin
şiiri de ilginçtir. “… Karanlık
ve kederli zindanlarında öldüremediler
halk düşmanları ateşli
ruhunu Nazım’ın … Sevinçliyiz
yaşamanızdan Ey
“Türk Puşkin’i”! Siz çok yaşayın!” Şimdi biraz daha ünlü şairlerden seçtiklerimi okuyalım. Diyordu ki minicik bir şiirinde Pablo Neruda;
“Bir
başka güler Nazım, kimseninkine
benzemez gülüşü; Apaydınlıktır. Aydır
içinde gülen, Yıldızdır, Şaraptır, Ölümsüz dünyamızdır”
“Güz
Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” şiirindeyse daha duygusal
seslenir Şilili şair. “Niçin
öldün Nazım? Ne
yaparız şimdi biz
şarkılarından
yoksun? Nerde
buluruz başka bir pınar ki Onda
bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki
gibi ateşle su karışık Acıyla
sevinç dolu, Gerçeğe
çağıran bakışı nerde bulalım? … Al
sana bir demet Şili kasımpatlarından, al
güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını halkların
savaşını, kendi dövüşümü ve
yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü kardeşim
benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz, çiçek
açmış kiraz ağacının altına benzeyen yüzüne hasret benim
için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma
güç veren dostluğundan yoksun. Hapisten
çıktığında karşılaşmıştık seninle, zorbalık
ve acı kuyusu gibi loş hapisten, zulmün
izlerini görmüştüm ellerinde, kinin
oklarını aramıştım gözlerinde, ama
parlak bir güneş vardı, yara
ve ışık dolu bir yürek. Ne
yapayım ben şimdi? Tasarlanabilir
mi dünya her
yana ektiğin çiçekler olmadan? Nasıl
yaşamalı seni örnek almadan senin
halk zekanı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle
olduğun için teşekkürler, teşekkürler
türkülerinle yaktığın ateş için.” (Çeviri:
Ataol Behramoğlu) En
az Neruda’nın şiiri kadar duygulu bir şiir de, Yevgeni Yevtuşenko’dan
gelmiştir. “Nazım’ın
Yüreği Usanınca
gerçeklerin yalanından kaygan,
yüzsüz baskıdan, Tunç
Nazım’ı anımsarım
biraz
hançerimsi: ‘Merhaba
kardaşım… Ne
o, neden yüzün asık öyle Boşver! Yoksa
şiir mi takıldı bir yerde? Gel,
birlikte bitirelim. Paran
mı yok? Bakarız
bir çaresine, dert değil. Kız
mı? Aldırma
bulunur…’ Oysa
asıl kendisinde var bir şey, içini
kemiren, yüz
çizgilerinden dehşetle akan: ‘Hepsi
iyi de, şu
yürek ağrısı… Adam
sen de Ağrıyadursun,
yaşıyoruz ya…’ Kimisi
için şiir bir roldür Kimisine
bir dükkan, kazançtır. Onun
içinse ağrıdır şiir, rol
değil. Nazım’ın
yüreği de ağrıdı durdu işte. Üzerine
titreyen doktoru bir gün, hani
pek de güvenmeyerek, uyarmıştı
beni: ‘Bakın’
demişti, ‘Keskin
konulardan kaçının ki ağrımasın
Nazım’ın yüreği…’ Hey
gidi doktor… Hastanız
gitti. Yaramadı
çabalarınız. Yüreğiyse
onun gizli
gizli çarparak sürdürdü
ağrısını ölümünden
sonra da. İçindeki
acı için ağrıyor, Türkler
için, Ruslar için ağrıyor Kendisi
gibi maphusta özgür olanlar için Özgürlükte
maphus gibiler için ağrıyor. Hapishane
acılarıyla yanan o yürek -ölümden
sonra bile- dinlemiyor
doktorları, korkak
olduğumuz zaman ağrıyor. Neme
gerek dersek ağrıyor. Onun
gibi açık yürekle: ‘Merhaba
kardaşım’ diyemezsek ağrıyor… Varsın
ağrısın hepsi
için yüreklerimiz tek
ağrımasın Nazım’ın yüreği.” (Çeviren;
Ziya Yamaç) Nazım’a
şiir yazanlar sadece yabancılar değildi elbette. 1947’de “Bir
Şey” şiirinde Cahit Sıtkı ne diyordu:
“… Bir
şey daha var, yürekler acısı Utandırır
insanı, düşündürür, Öylesine
başka bir kalp ağrısı, Alır
beni ta Bursa’ya götürür. Yeşil
Bursa’da konuk bir garip kuş, Otur
demiş, oracıkta oturmuş. Ta
yüreğinden bir türkü tutturmuş. Ne
güzel şey dünyada hür olmak hür. Benerci,
Jokond, Varan 3, Bedrettin, Hay
kahpe felek, ne oyunlar ettin? En
yavuz evladı bu memleketin Nazım ağabey hapislerde çürür.”
Cahit
Sıtkı’nın şiirinin Nazım’da nasıl bir etki yaptığını
bilmiyoruz ama, Orhan Kemal’in (Raşit Kemali) “…onun ağladığına
şahit olduğum şiir” dediği şiiri şöyleydi: “Sen ‘Prometenin
çığlıklarını kaba
kıyım tütün gibi piposuna dolduran’ adam, sen
benim mavi gözlü arkadaşım Kabil
değil unutmam seni. 26
Eylül 943 seni
yapyalnız bırakıp hapishanede bir
üçüncü mevki kompartımanında pupayelken koşacağım
memlekete. Tren bir
güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek, gözü
yaşlı bir genç kadın, beş
senenin ardından, kocasını
getirecek. O
dem –ki boş verip istasyon halkına- yanaklarından
öperken sevgilimi, sen
neşeli mavi gözlerinle bakacaksın, içimden
bana. O
dem –ki yürekten her şey atılacak- ekmek, kin, hasret fakat
Nazım Hikmet, sen
şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen aydınlık
yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını, batan
bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını! Günler
geçecek, ekmek derdi
çökecek omuzlarıma. Fabrika. Makinalar… Tezgahım! Sana
şeker kamışı, portakal yollayacağım. Karım
yün çorap örecek, her
hafta mektup yazacağız. -Askere
almazlarsa eğer- unutabilir
miyim seni? Tahtakurusu
ayıkladığımız hapishane gecelerini, ve
radyoda Şark Cephesinden haber beklediğimiz müthiş
anların küfrünü! -Radyonun
yanındaki duvara kurşun
kalemle abus
insan yüzleri çizmiştin- Unutabilir
miyim seni? Hala
beton malta boylarında duyuyorum takunyalarının
sesini! Unutabilir
miyim seni hiç? Dünyayı
ve insanlarımızı sevmeği senden öğrendim, hikaye,
şiiri yazmayı ve
erkekçe kavga etmeyi senden!” Özdemir
İnce’nin de “Ozan” adıyla yazdığı bir şiir var ki, son
derece etkileyicidir: “… Kara
gözlü karıncaların dostu trenlerin
uçakların vapurların eksilmez yolcusu on
dokuzunda delikanlı altmışında
delikanlı usanmaz
ve uslanmaz sevdalı belki
Paris'tesin St. Michael Rıhtımı'nda hava
güneşli ve sancımıyor yüreğin sen
memleketten uzak hasretin
bin türlüsüyle delik deşik yürek bir
güvercin gibi geçer İstanbul mavi
gözlerinin içinden Sarayburnu
Kadıköy Gülhane Parkı bir
acı sözünle geçer mavi
kederli gözlerinin içinden belki
uçarsın karlı Ukrayna ovalarını aklında
Tuz Gölü Konya Ovası aklında
ülken sekiz bin metre yukarlarda Lejyonerler
Köprüsü'ndesin belki Prag'da Vıltava
suyunun köpüklerinde gözün ama
aklın İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda Bursa'da
Çankırı'da Diyarbakır'da yaşarsın
en belalısını sanatların yaşlı
yorgun ülkenden uzak ekmeğini
kendi öz kanına banarak kederli
bir ırmak gibi çoğalarak kendi
sıcak dost masmavi denizlerinden uzak yaşarsın
en kanlısını sanatların Sen
memleketten uzak gurbet işçisi hasretin
bin türlüsüyle yaralı ozan senden
öğrendim umudun söz dizimini senden
öğrendim inancın tatlı dilini sen
on dokuzunda sevdalı ve delikanlı sen
altmışında sevdalı ve delikanlı sen
memleketten uzak gurbet işçisi hasretin
bin türlüsüyle yaralı ozan Ustam
benim! Hasretlerin, ayrılıkların ozanı!”
Kemal
Özer’in de “3 Haziran
“… verimli
bir şafak dölüdür Nazım’ın şiiri inmiş
yeryüzü tarlasına insan dilinden eğitir
bilinç ocağında kiminin yüreğini kiminin
ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına.” Gülten
Akın, belki de kadın duyarlılığını öne çıkararak Nazım’a
duyduğu sevgiyi “Nazım Nazım” şiirinde bakın nasıl
dillendiriyor: … Ülkende
şiirlerin dolanıyor Kavgan
içten içe sürüp dayanıyor Uzak
mezarında bir kırmızı karanfil Ne
denli tutsam kendimi Usul
usul bir yerlerim kanıyor Sonsuz
gurbetçim, koca şairim Nazım
Nazım Suç
çağında suçsuzluğa katlananları Ben
şairim, nasıl bağışlarım Gül
değse incinen bu yürek Yandı
başka bir biçimde Nazım
Nazım …” Nazım
için yazılan şiirlerden hiç kuşkusuz en çarpıcılarından biri
Bedri Rahmi’nin yazdığı “Zindanı Taştan Oyarlar” adlı şiiridir.
“… Ne
bir haram yedin, ne bir cana kıydın Ekmek
kadar temiz, su gibi aydın Hiç
kimse duymadan hükümler giydin Yiğidim
aslanım aman burda yatıyor Döşek
melul mahzun, yastık batıyor Mezar
arasında harman olur mu On
üç yıl hapiste derman kalır mı Azrail
aç susuz canın alır mı Yiğidim
aslanım aman burda yatıyor Döşek
melul mahzun yastık batıyor. Zindanı
taştan oyarlar İçine
bir yiğit koyarlar Sağa
döner böğrü taşa gelir Sola
döner çırılçıplak demir Çeliğin
hası da yiğidim aman böyle bilenir Döşek
melul mahzun yastık batıyor Yiğidim
aslanım aman burda yatıyor
Dilimde
dilimi bulduğum, gücüne kurban olduğum Anam
babam gibi övdüğüm Dayan
aslan ustam yiğidim dayan Dayan
hey gözünü sevdiğim Bugün
efkarlıyım açmasın güller Yiğidimden
kötü haber verirler.
Sana
kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun Kurusun
murdar ilikleri dilleri çürüsün Şiirin
gökyüzü gibi herkesin Sen
Kızılırmak kadar bizimsin En
büyük ustası dilimizin Canımız
ciğerimizsin …” Elbette
ki daha bir çok şair ya da sanat adamının Nazım için yazdığı
binlerce dize vardır. Sınırları olan bu makalecik de ancak bu
kadarına yer verebildim. Daha fazlası için yazımın sonunda vereceğim
kaynaklara bir göz atılırsa, sanırım bu konuda doyurucu bir
sonuca ulaşabilirsiniz. Şimdi gündemin yönünü ilginç bir
yurtseverlik anektoduna çevirip, yavaş yavaş yazımızın sonuna doğru
ilerleyelim.
Şubat 1962 - Kahire
1962
yılının Şubat ayında Nazım Mısır’ın başkenti Kahire’de
yapılan Asya-Afrika Yazarlar Birliği Kongresi’ne katılır. Bu
kongrede, artık ünü dünya çapına ulaşmış Nazım’ın kongre
başkanı olmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Hatta Nazım
kongreye gitmeden 10 gün önce şu ünlü şiiri kaleme almıştır: “Kardeşlerim bakmayın
sarı saçlı olduğuma ben
Asyalıyım. Bakmayın
mavi gözlü olduğuma ben
Afrikalıyım. Ağaçlar
kendi dibine gölge vermez benim orda sizin
ordakiler gibi tıpkı… Benim
orda aslanın ağzındadır ekmek Ejderler
yatar başında çeşmelerin, Ve
ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin
ordaki gibi tıpkı… …”
Neyse, biz anlatmaya devam edelim. Toplantı, iki yıl önce Sovyet kimliği verilerek vatandaşlığa kabul edilen Nazım’ın Türklüğü üzerine, Çin delegesinin bir polemiğidir. Şöyle gelişir olay.
Az
sonra kongre başkanı seçilecektir. Herkesin gözü Nazım’dadır.
Ancak tam da bu sırada Çin delegesi kürsünün önüne çıkarak, yüksek
sesle tüm delegelere seslenir: “Sizlerden
bir ricam var… Burada bulunan bir yazarın oy hakkını iptal
etmenizi istiyorum. O yazar Nazım Hikmet’tir. Kendisi Türk’tür.
Ama Türkiye’yi temsil edemez. Çünkü onun Türk pasaportu yok.”
Ortalığa
buz yağar sanki. Herkes Nazım’ın ne yapacağını merakla
beklerken, Nazım usulca söz isteyip kürsüye doğru yürür. Çıt
çıkmamaktadır salondan. Nazım’ın yüzünde bir santim gerilim
yoktur. Birden konuşmaya başlar: “Ben Nazım Hikmet’im ve bence Türkiye’mi temsil etme hakkım var
benim. Çünkü halkının dilinde yazan bir şair, kendi ülkesini
temsil edebilir. Şunu açıkça söylemek isterim ki, şu an Türkiye’de
benim üzerime bir şair yok. Bence siz oy hakkımı iptal
etmeyeceksiniz ve üstüne beni başkanlık divanına seçeceksiniz.
Bunu destekleyenlerin elini kaldırmasını rica ediyorum.” O
an Nazım’a doğru bir el ormanı kalkar ve Nazım sakin adımlarla
çıkıp başkanlık divanına oturur.
Münevver , Memet... Son kez... 3 Haziran 1963… Pazartesi… Sabah… Nazım peredelkinosunun (sanatçının çalışma yaptığı ve ömrünce yaşayacağı ev) kapısına bırakılan gazeteleri almak için kapıyı açar… Eğilir… Saat henüz 07.00 civarındadır. Kalbi sıkışır. (Kalbinde 61 yıllık bir ömür sıkışır: Piraye sıkışır, Münevver sıkışır, sonra Galina, Vera, Memet, TKP sıkışır… Stalin, Mustafa Kemal, Celile Hanım sıkışır… Sonra her şeyiyle Türk olup da, bir Rus olarak ölmek sıkıntısı sıkışır yüreğinde…) Yüreği duruverir Nazım’ın. Elinde gazeteler, sırtı, kapatamadığı kapıya yaslanmış da orada oturuyormuş gibi huzurlu bir ifadeyle… ölüverir koca şair. Açtığı kapıdan ölümünü alır içeri 3 Haziran 1963’te.
Galina'yla son kez... Nazım’ın yüzü açık naaşı ortada dururken, çevresi çiçeklere sarılmış bir şekilde herkes onun artık huzura kavuşmuş yüzüne bakmaktadır. Bu veda töreninin en ilginç fotoğraflarından biriyse, Nazım’ın aşkla bağlandığı üç kadının da orada olmasıdır. Münevver, Galina ve Vera… Nazım’ın cenaze törenine bu noktada bir ara verip ölümü üzerine Türkiye’de yayınlanan birkaç gazete haberine bir göz atalım.
Galina'yla... 1956 “(Biz)…
Allahımıza, dinimize, ecdadımızın
hatıralarına, babalarımızın mezarlarına bağlı bir milletiz.
Komünizmin karşısında olmak her Türk için doğaldır… Asırlarca
(kılıç) salladığımız bir devlete, memleketim aleyhine
propaganda yapmak için hizmetkar olmak, Allah korusun müthiş bir
delalettir. Rusya Nazım’a bu zehri aşılamakla bizi büyük bir şairden
etti. Nazım’ın bugünkü ölümüne değil, o zamanki ölümüne
acıyorum” diyordu Ulunay imzasıyla yazan Refi Cevat Ulunay ünlü
gazetecimiz. (Milliyet, 05 Haziran 1963)
“Gebermiş
Moskova’da vatansız, kızıl şair; Darısı
bütün alçak, namerdlerin başına!... İhanetinden
başka nesi var Türk’e dair? Yazılmalı
bu mısra mutlak mezar taşına… … Yazdığı
hep yalandı, söylediği hep yalan, Bulmuştur
cehennemde layık olduğu yeri!... Bıraktı
arkasında bir sürü kızıl yılan, Eksik
olsun, ne çıkar, böyle birkaç serseri!” Bu
öfke nasıl bir öfkedir ki bir türlü dinmez. Aynı adam, gazetenin
kardeşinde, bu kez terbiyenin sınırlarını zorlamıyor, sözün
tam karşılığıyla “kin kusuyordu” Nazım’a: “Kızıl
Şairin Ardından -Vatansever
Türk gençliğine ithaf- Cehennemin
yolunu tutmuş bir hiç oğlu hiç… Değildir
hiçbir mahluk o soysuzdan aşağı, Gebersin
kızıl köpek, rezil Moskof uşağı… Nedir
korkunç hakikat, onu benden dinle, bak; Şimal
rüzgarlarına bağrını açan oydu, Milli
mücadelede Rusya’ya kaçan oydu. … “Putları
yıkıyoruz” herzesini yazan o, Milli
kıymetlerine birer mezar kazan o! Küstahça
dil uzatan oydu Namık Kemal’e, Oydu
“orak-çekiç”i tercih eden “hilal”e! Ondaydı
bir baykuşu hatırlatan iğrenç ses, Oydu
senin, çiğneyen neyin varsa mukaddes… O
“şimal ayısı”na dar gelmiş demek ini? Görmemiştir
insanlık böyle “Vatan haini!”” (Yeni
İstiklal Gazetesi, 21 Haziran 1963) İnanılmaz değil mi? Nazım ülkede yerden yere vurulurken, ölüsünden bile tedirgin olunuyordu. Neyse biz cenaze törenine dönüp Nazım’ı uğurlayalım.
Veda
törenine daha fazla dokunup hüznünü bozmadan; şu an mezarı başına
dikilmiş olan taş ve üzerinde yürüyen Nazım anıtı yapılmadan
önce, çiçek bahçesini andıran mezara bırakılan bir mektubu
sizinle paylaşıp yazıyı bitirmek istiyorum.
Önce
bu mektubun oraya konuş hikayesine bir göz atalım. Nazım,
çağının sıkıntılarını ve sorunlarını şair duyarlılığıyla
hissedip bu doğrultuda şiirler üretmiş bir şairdi. Hiroşima ve
Nagazaki’ye atılan atom bombalarının doğurduğu toplumsal acı
da Nazım’ın şiirlerinde en etkin biçimde anlatılmıştır: “Kapıları
çalan benim Kapıları
birer birer Gözünüze
görünemem Göze
görünmez ölüler.” Nazım, “Bulutlar Adam Öldürmesin”, “Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne”, “Bir Kız Vardı Japonya’da” gibi bu konuyu işleyen birçok şiir yazdı. Hatta “Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne” şiirini yazdıktan 39 gün sonra da öldü. Japon çocukları, kendileri için şiirler yazmış olan Nazım Hikmet’in ölüm haberine çok üzüldüler ve ölümünden yirmi gün sonra ona bir mektup yolladılar. Neden hemen değil de yirmi gün sonra değil mi? Çünkü çocuklar mektuplarıyla birlikte Nazım Hikmet’e bir de armağan göndermek ve bu armağanı da kendi elleriyle yapmak istiyorlardı. Bu armağan kalınca renkli kağıtlardan yapılmış “bin tane turnaydı”. Japon çocukları renkli kağıttan bu bin turnayı ancak on, on beş günde yapabilmişti.
Nazım'ın anıt konmadan önceki mezarı...
Vera
Tulyakova Hikmet’e, Sovyet Yazarlar Birliği Yabancı İlişkiler
Komisyonu’ndan gelen 8 Ekim 1963 tarihli mektupta şöyle deniyordu:
“Nazım Hikmet’in ailesine verilmek üzere Japon çocuklarının
Bin Turnacık Derneği’nden aldığımız armağanı gönderiyoruz.
Bu hediyeyi İnturist’in yönetim kurulu başkan yardımcılarından
Bay Boyçenko Japonya’dayken almıştır.”
Vera
bu dramatik mektubu okuduğunda gözbebekleri titredi, bir iki damla
yaş süzüldü yanaklarından. Çünkü aynı günlerde, ölümünden
önce –bir çocuk gibi- oraya buraya armağanlar saklayan Nazım’ın
bir notunu da bulmuştu. Tepeden tırnağa aşk olan şair notunda
diyordu ki: “Şehrime
ulaşamadan bitirirken yolumu, bir
gül bahçesinde dinlendim sayende” Rahat
uyu Nazım… Hani sen 1930’larda demiştin ya… Hani canım umuda
dair o şiirindeki gibi… Hani; “Güzel
günler göreceğiz çocuklar Güneşli
günler göreceğiz. Motorları
maviliklere süreceğiz çocuklar Işıklı maviliklere süreceğiz” demiştin ya…
İşte
ben o güzel ve güneşli günlere, o ışıklı maviliklere inanmış
çocuklardan biriyim. Bu yüzden seni konuştum dört makaledir. Ben
de görmedim ya, sonrakiler o ışıklı maviliklerde motor sürsünler
diye yazdım bu yazıları… Parmağım kopana kadar da yazmaya devam
edeceğim seni… Yani… rahat uyu Nazım… O zaman da… şimdi
de… it ürür kervan yürür. IV.
BÖLÜMÜN SONU BU
SERİ MAKALELERİN YAZILMASINDA; 1.
Nazım
– Samiye Yaltırım/ Aydın Aydemir – Cem Yay, İst 1979 – 2.
Baskı 2.
Nazım
Hikmet Dosyası – Kemal Sülker – May Yay., Eylül 1967 -
2. baskı 3.
Türkiye
Şarkısı Nazım – Aziz Nesin – Adam Yay, Ekim 1999 – 2. Baskı 4.
Nazım
– Aydın Aydemir – Tisa Matbaacılık 5.
A’dan
Z’ye Nazım Hikmet – Haz; Memet Fuat – YKY Yay, Ocak 2007 – 2.
Baskı 6. 100. Doğum Yıl Dönümünde Nazım Hikmet’e Armağan – Editör; Alpay Kabacalı – T.C. Kültür Bak. Yay. 2973,
2002, Ankara 7.
Nazım
Hikmet Türk Basınında - Hilmi Yücebaş – İst, 1967, Tekin Yayınevi
– 1. Baskı 8.
Nazım’la
7 Yıl – Galina Grigoryevna Kolesnikova, Halkevleri Yay, 2007 9.
Barışın
Şairi Nazım – Kıymet Coşkun… - Nazım Hikmet Vakfı Yay. 10. …ve diğerlerinden yararlanılmıştır.
|
||