1953 kışı İstanbul’u Sibirya’ya çevirmişti. Tuna Nehri’nden kopup gelen buzullar, boğazı dondurmuştu. Sadece boğazı mı? Yer gök buz olmuştu. Bu inanılmaz soğuklar içinde çiçeği burnunda evliler; Yaşar Kemal ve Thilda Serero Beşiktaş Sencerbey’de küçücük bir kat kiralamışlar, ufak bir çini sobayla ısınmaya çalışıyorlardı. Thilda Serero çeviriler yapıyor, Yaşar Kemal’de ellerinde Erzurum’dan aldığı kalın eldivenlerle İnce Memed’i yazmaya çalışıyordu. İşte o kar kıyamette, o buz gibi evde ve sadece üç ayda İnce Memed yazılıvermişti. “Bu roman vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, sade ve insanı deli eden ...” (Die Weltwoche, İsviçre)
Yaşar Kemal 1953’de yazıp bitirdi İnce Memed’i. Hemen Cumhuriyet’in yayın müdürü Cevat Fehmi Başkut’a götürdü romanı. Yayınlanması halinde almış olduğu 1000 lira avanstan başka 1800 lira daha alacaktı. Yok, roman beğenilmezse 1000 lira avansı geri ödemek zorunda kalacaktı. Romanın tesliminin üstünden 15 gün kadar geçtiği halde tık yoktu Cevat Fehmi’de. Dayanamadı Yaşar Kemal, sordu : “Romanımı okudunuz mu?” Cevat Fehmi’nin yanıtı kaçamaktı : “Yarısına kadar okudum.” Aniden parlar Çukurovalı : “Doğru değil okuduğunuz Cevat Bey. O romana başlamış olsaydınız, bitirmeden bırakamazdınız” Cevat Fehmi şaşkınlığının yanında kulaklarına kadar kızarır bu çömez romancının kibiri karşısında : “Seni şımarık! Ne sanıyorsun kendini, daha ilk romanın!” Buz yağar odanın içine. Öyle bir yağar ki hem de; Yaşar Kemal’in tek gözündeki ateşle, Cevat Fehmi’nin sinirden kıpkırmızı olmuş yüzündeki ateş bile eritemez odadaki buzları. Bir ay geçer aradan. Cevat Fehmi genç, hırçın yazarı odasına çağırtır.
Pırrrrrr! Bu kuşlar da nereden çıktı? Ampullerin kanatları mı var ne? Allah Allah, pencerelerdeki bu şeftali çiçeklerini kim çiziverdi oraya? Laylaylom, hava ne güzel!... Aniden küt!
Uzun bir kurt uluması… Ama çıt yok. Kuşlar, şeftali çiçekleri pıt deyip yok olur.
Kırılan kalp sesinin duyulduğu bir an yaşanır. Çünkü bütün sesler silinmiştir şimdi. Ertesi gün Nadir Nadi konuşur Yaşar Kemal’le. Aynı şeyler: “Çıkar, çıkarmam. Adını koy, koymam! Güle güle o zaman.” Aynı günlerde Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik duyar olanı biteni. “O romanı bana getirsin” diye haber salar Yaşar Kemal’e. “Belki ben basarım.” On gün sonra da Yaşar Kemal’le yüz yüze görüşür.
İşler tam yoluna giriyor derken; bir iki gün sonra Bedii Faik, Yaşar Kemal’i yanına çağırıp şöyle der:
Bedii Faik iyi bir hatip. Allem kallem, hırslanmış Yaşar Kemal’i serinletip dertop ederek Cumhuriyet’e gerisin geri yollamayı başarır. Yaşar Kemal romanı Doğan Nadi’ye değil, Cevat Fehmi’ye götürür. Küs aşıklar sessiz sessiz birbirini süzerler önce. Sonra Cevat Fehmi sorar:
Hasılı kelam, bunca itiş kakış, bunca dodoylanmadan sonra, İnce Memed Cumhuriyet’te yayınlanmaya başlar. (1953-1954) Tam roman doludizgin giderken, dönemin azılı savcılarından Hicabi Dinç denen biri, romanın tefrikasının durdurulması üzerine Ankara’dan emir aldığını bildirir Cevat Fehmi’ye: “Tefrikayı keseceksiniz Cevat Bey”. Cevat Fehmi öyle bir sinirlenir ki; “Hicabi, Hicabi, o sana Ankara’dan emir gönderenler beni arayıp söylesinler de görelim. Sen mi anlarsın romandan, ben mi? Onlar mı anlar romandan, ben mi? Hadi bakalım, gücünüz yeterse romanı gazeteden kestirin de görelim.” Hır gür. Cevat Fehmi, Yaşar Kemal ve Cumhuriyet’in avukatı Orhan Apaydın, İnce Memed’i bir daha gözden geçirirler. Takıldıkları küçük bir parçayı tefrikadan çıkarırlar; ama kitapta aynen basılır o bölüm. 1955’te Çağlayan Yayınları, İnce Memed’i iki cilt olarak basar. (Çağlayan Yayınları’nı kuranlar, Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’dir.) Kitap argo deyimle “patlar”.
“Ezme ile süzme ile Yer bulunmaz gezme ile Mezarımı kızlar kazsın Altın gümüş kazma ile”
Yıl 1956. 20 Ocak günü gazeteye bir haber gelir. Henüz o yıl kurulan Varlık Roman Ödülü, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine verilmiştir. Büyük jüri gerçekten “büsbüyük” isimlerden oluşmaktadır. Yani Türkiye’nin kaymağıdır anılan isimler… Nurullah Ataç, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Bekir Sıtkı Kunt, Muhtar Körükçü ve adını öğrenemediğim iki yazar daha. Bu dokuz kişilik jüriden yedi tanesi oyunu İnce Memed’e vermiştir. Bir tek Bekir Sıtkı Kunt oyunu Kemal Tahir’e, Muhtar Körükçü de oyunu Orhan Hançerlioğlu’na verir.
Baş Belası İnce Memed O yıl Yaşar Nabi başına bela arar gibidir. Bir de Varlık’ta bir anket açar: “En sevdiğiniz roman ve romancı kimdir?”… Okuyucu orada da Yaşar Kemal’i ve İnce Memed’i seçer yine. Çok geçmez; “iyi de ne oluyor lan?” diyen birtakım gölgeler takılmaya başlar İnce Memed’in peşine. “Ağalar kötü, öyle mi? Yani herkes dağa çıkıp eşkıya olsun ha? Vay komünist itoğlusu!” İşin cılkı çıkmaya başlar çok geçmeden. MİT vesaire Yaşar Nabi’yi bunaltıp koyduğu ödülü geri çekmesini, yani İnce Memed’i basmasını engellerler. (Not: Bu baskılardan en büyüğünü de –garip bir şekilde- eski bir polis olan yazar Orhan Hançerlioğlu yapmıştır.) En sonunda da Yaşar Nabi, ödülü kökünden kaldırmak zorunda kalır. “Bahar geldi miydi tohumlar bomba gibi patlar toprağın karnında. Sıkıysa engelle bakalım onların mis gibi kokmasını, sıkıysa engelle çiçeklerin rengarenk bahar cümbüşünü!”
1957 yılının sonuna doğru UNESCO’nun İnce Memed’i Fransızca ve İngilizce olarak bastıracağı haberi çıkar Cumhuriyet’te. Tam olarak 5 Aralık 1957’de. Bu haberde, dünyada o yıl yayınlanan en başarılı altı romandan birinin İnce Memed olduğundan söz edilir. Aynı günlerde kitap ülkede ikinci baskısını yapar. Bir kitabın ancak iki üç yılda tükenmesine alışık Türk edebiyatı için bir devrimdir bu.
1965 - Almanca 1975 - Fransızca İspanyolca Sonra İnce Memed yağmuru başlar. İlk kez Edouard Roditi İngilizceye çevirir İnce Memed’i. Sonra Bulgarcaya çevrilir 1957’de. 1959’da Rusça’ya, 61’de ikinci kez İngilizceye çevrilir İnce Memed. 1962’de Almancaya çevrilir. Aynı yıl İspanyolcaya. Aynı yıl Hint diline. Çinceye, Portekizceye, Arapçaya… Ve körler için Braille alfabesiyle yayınlanıp tüm görme engellilerin beğenisine sunulur İnce Memed. (Not: İngilizce çevirilerinin tümünü –ilk çeviri hariç- Thilda Kemal, Fransızca çevirilerini de Münevver Andaç yapmıştır. Güzin Dino’nun da çevirilerini düşündüğümüzde, Yaşar Kemal’i dünyaya üç kadın uçurmuştur diyebiliriz sanırım.)
Arapça İnce Memed Almanca İnce Memed İsveççe
Bu noktada 1960 yılında büyük eleştirmen Caillois’un (aynı zamanda UNESCO Kültür İşleri Sorumlusu'ydu 1960’larda) on beş günlüğüne geldiği İstanbul ziyaretinden söz etmeliyim.
İtalyanca İnce Memed Norveççe İnce Memed
Yaşar Kemal, Caillois’la iyi dostluk kurmuştur. Ayrılırken hava alanında sorar ona: “Yahu Caillois, İnce Memed benim ilk romanım, buraya gelecek kadar bu romana niye böyle önem verdiniz?” Caillois epey bir güldükten sonra yanıtlar Yaşar Kemal’i: “Bir Fransız romanındaki adları değiştirip Alman adları yaparsak, o roman hiç değişmez, Alman romanı olur. Alman romanındaki adları değiştirip İngiliz adları koyarsak, o İngiliz romanı olur. Senin romanındaki adları değiştirirsek, senin romanın Türk romanı olarak kalır, yani senin romanın olarak kalır.”
İngilizce İnce Memed “Stendhal, bütün en iyi romanlarını ömrünün sonuna sakladı. Sanki yazarların Tanrı’yla sözleşmesi varmış gibi… Yalnız bu romanlardan birini, son büyük şaheserlerinden olan Parma Manastırı’nı elli iki günde yazdı. Ondan sonra da yazmadı. Ben düşündüm: Tanrıyla sözleşmem mi var? Yok. Bir anlaşma yapmadım: İnsanın ne zaman öleceği belli mi? Altmış sekiz yaşından sonra düşünüyorum bunları. Diyorum ki, yazmalıyım, yazmalıyım…” (1991’de yapılan bir söyleşisinden)
İsmail Gülgeç'in çizgileriyle İnce Memed
İnce Memed’in bir de film yapılma hikayesi var ki evlere şenlik. Onu da belki başka bir yazıda anlatırız. Yaşar Kemal, romanlarının film yapılmasına neden izin vermez, neden keçi gibi inat eder merak edeniniz varsa, azıcık kurcalasın bu konuyu, baksın bakalım neler çıkıyor karşısına. Neyse, bir şimşek daha patlatalım ve Fransa tarihinde, bizim tarihimizden daha önemli bir gün muamelesi gören 14 Ekim 1982’ye gidelim biraz da. Peter Ustinov'un çektiği filmin afişi
“Yaşar Kemal! Güçlü siluetinizi görmek, çınlamalı adınızı söylemek, bir destan rüzgarının kapı ve pencereleri kırıp bu uygar salon üzerinde bir fırtına gibi esmeye koyulması için yeter de artar bile. İşte altın yaldızlı iskemleler, pastalar, rozetler, ünler, olduğumuz ya da olur göründüğümüz her şey Anadolu bozkırlarından gelen tüm soluklarla silinip gitti. Sizi selamlıyorum Yaşar Kemal: siz bir yüce romancı, çok büyük bir şairsiniz… Bizleri Anadolu’nun neredeyse tarih öncesi ve her zaman destansal topraklarına götürdünüz.”
Del Duca Ödül Töreni - 14 Ekim 1982
Fransız eleştirmen Jean D’Ormesson, Paris’te düzenlenen Uluslararası Del Duca ödül töreninde konuşmasına böyle başlar ve aynı coşkun sesle devam eder: (-Özetleyerek)-
“İnce Memed’in babası! Her tarafta çeşitli görünümler altında zorbalığın başarı kazanır gibi göründüğü günümüzde, kitaplarınız Toros dağlarının tepelerinden kaba bir güzellikle, sevecenlikle ve güçle haykırıyor; adalet eninde sonunda zorbalığı yenecektir. Ve umut. Her zaman yıkılan ve her zaman yeniden canlanan özgürlük. Ve sizin devedikenleri ile çakırdikenlerinin tanıklığı arasında yetiştirmiş olduğunuz o narin, o kırılgan çiçek: insanın saygınlığı.”
Şu an bile ayak parmaklarımdan yukarıya doğru bir sıcaklık yayılıyor. Ne gurur Allahım! Ne inanılmaz bir sesleniş! İyi ki Türküm ben ve iyi ki Yaşar Kemal de Türk. Karlı bir gecede, diyelim Erzincan’da bir kamyoncu lokantasında tavşan kanı bir çaya şeker atıyor bir şöför. Şeker yavaşça eriyor, karışıp gidiyor sıcak çaya. Yaşar Kemal de öyle, karışıp gidiyor işte dünya edebiyatına. Ne gurur Allahım! Yaşar Kemal konuşmasına yapmak üzere kürsüye davet edilir. Vakur adımlarla kürsüye yürür. Önce herkese teşekkür eder. Sonra muhteşem bir konuşma yapar: ( Özetle )
Altan Gökalp, konuşmanın Fransızcasını okur oradakilere. Bir alkış tufanı mıydı kopan, yoksa milyon tane kuşun aynı anda havalanması mıydı, hiçbir zaman anlaşılamadı. Sonra ödülü temsilen Madam Cimone del Duca kürsüye gelip; Yaşar Kemal’e ödül belgesiyle birlikte 200 bin franklık ödül çekini sunar. (*Not; Daha önce bu ödülü alanlardan bir iki örnek verirsek; biri ünlü oyun yazarı Jean Anouil, bir diğeri ise Jorge Louis Borges’tir.) Artık dünyanın en büyük yazarlarıyla birlikte Yaşar Kemalimizin de adı, Paris’in ünlü Alfred de Vigny Sokağı’ndaki Del Duca Vakfı binasındaki mermer levhaya kazınmıştır. Ne gurur yarabbim!
Şimdi birazda o gün “devletin” bu ödül karşısındaki tavrıyla; 22 Eylül 2007’de İtalya’nın Milano’sundaki tiyatro mabedi kabul edilen La Scala’da sahnelenen Yaşar Kemalimizin “Teneke” operasına karşı devletin görünmeyen çirkin yüzüne daha yakından bakalım. 14 Ekim 1982’de, Del Duca Ödülü’nün Yaşar Kemal’e verileceği gün yani, Türkiye Büyükelçisi Adnan Bulak, o gün dışişleri bakanlığında randevusu olduğunu öne sürerek törende bulunamayacağını bildirmişti. ( Oysa çağrı iki ay önce yapılmıştı) Ankara Yaşar Kemal’in gururunu paylaşmıyordu anlaşılan. Törene devleti temsilen müsteşar Gün Gür katılmıştı.
BBC Televizyonu'nda Can Yücel'le-1963 15 Ekim 1982 günü Hürriyet gazetesi birinci sayfada üç sütun üzerine “Yaşar Kemal Avrupa’da alkışlanıyor” başlığını atmış ve “Paris’te Türkiye’yi temsil eden geniş kadronun Yaşar Kemal’in yazarlığıyla yarattığı harekete destek olacak bir çabası yok” diye sitemli bir yazı yayınlamıştı. Şimdi üzerinden on altı sene geçtiği halde unutamadığımız o günlerin karanlığını hatırlayalım. Kenan Evren ve postal kokulu cunta yönetimi Türk aydınlarına kan kusturuyor, yazarlar çizerler hapislerde çürütülüyordu. Şair Enver Gökçe bir yıl önce Ankara Seyranbağları huzur evinde ölüme terk edilmemiş miydi? Ruhi Su ölümle boğuşurken pasaport sorunu çıkaranlar Evren ve işbirlikçileri değil miydi? Fakir Baykurtlar, Can Yüceller, Rahmi Saltuklar gıyaben ya da doğrudan mahkemeye verilmemişler miydi? Büyük bir kültür kıyımı, toplu kitap yakmalar, tiyatro oyunlarını yasaklamalar da onların marifeti değil miydi? Yetmezmiş gibi aynı günlerde Türkiye Yazarlar Sendikası soruşturması da başlar. Yaşar Kemal Del Duca ödülü elinde ülkeye döner dönmez kurucu başkan sıfatıyla sanıkların arasında yargıç önüne çıkarılır. Takipsizlikten dava düşer ama kaç sanatçımız var ki, Yaşar Kemal gibi uluslararası bir etkiye ulaşan? Birileri ülkelerinin en büyük ödüllerini verirken, biz hangi mantıkla kendi yazarımızı, o sanat adamımızı içeri atmaya kalkarız hiç anlamam. Ayıp, çok ayıp! Hem de çok çok ayıp! O günlerde herkes lehte ya da aleyhte yazdı çizdi ama 16 Ekim 1982’de Cumhuriyet’te yazan İlhan Selçuk’un yazısı unutulur gibi değildir.
Şimdi on altı sene önceyi bırakıp, bir iki ay öncesine bir göz atalım. 24 Eylül 2007’de, birçok gazetede benzer manşetler vardı: “Yaşar Kemal’in ‘Teneke’ si La Scala’da.”. Biz bir tanesini örnek alıp, neyin değiştiğini sorgulayıp, başımızı kara taşlara vuralım. Ragıp Duran imzalı bu haberin ayrıntısında deniyor ki:
Ne acı! Yaşar Kemal, hayatında üç kez demir bıçakla göz göze geldi; üçünde de bir şekilde umudunu kaybetmeden “ sıyırdı da” ; bu görünmeyen bıçak 84 yaşında onu çok derin yaraladı bence. Ah bıçak, namussuz bıçak! Gazeteleri karıştırıyorum. Çoğu magazin vurgusu peşinde: “Aslan Türk! Yürü be koçum. İşte böyle yaparız…vs”. Aktüelin içinden sıyrılıp satır aralarında “devleti” arıyorum. Del Duca rezaletini biliyorum ya, şimdi ne tavır aldılar merak ediyorum… Etmez olaydım:
Ah bıçak, namussuz bıçak! Her gün yüzlerce Türk yazarının oyunu La Scala’da oynanıyor ya bu yüzden, bunu kaçırdık, inşallah bir dahakine… ( Yere batın da hiç uzamayın inşallah yer cüceleri! Korkulu ve saygısız gölgelerinizde boğulursunuz inşallah! )
Yaşar Kemal ve Thilda...
Bir nehirde yüzüp de gelmişim gibi yorgunum. Bir edebiyat balığı yorulur mu demeyin, yoruldum işte. Yazımdaki son şimşekte şu an çakıyor. Yüzüm Yaşar Kemal mavisi… Biraz da sevgili eşi Thilda Kemal’in, Yaşar Kemal’i bırakıp gidişindeki hüzünlü bir fotoğraftan söz edip izin isteyeceğim sizden. Çünkü aşkla olmalı her şey. Ayrılıklar bile aşkla olmalı… Aşksız tek bir gün bile haram olmalı.
Thilda… Romanlarından birinde “ Tanyeri Horozları” nda, “Sevdiğim kadın Thilda Kemal’e özlemle” diye söz ettiği kadın… Elli küsur senelik hayat arkadaşı... Sabahlara kadar üç dilden çeviriler yapan, mozaikten uygarlıkların çocuğu, kitap kurdu, adamını koruyan / kollayan, inancı uğrunda hapislerde yatacak kadar delikanlı… Ama bir o kadar naif, kelebek kadar ince kırılgan Thilda… Yaşar Kemal’in Thilda’sı… Zülfü Livaneli’nin deyimiyle ‘Yaşar Kemal’in kuğusu’…
1954 - Thilda ile...
19 Ocak 2007 sabahı Thilda’sını kaybeder Yaşar Kemal. Ardından; “ karı kocalıktan, arkadaşlıktan daha ileri bir yakınlığımız vardı bizim, bir tarafım, diğer bir yarım gitti benim” diyerek ağlar. Karacaoğlan’ı bile kıskandıran bir aşk koşmasıdır Yaşar Kemal’in ağzındaki ağıt. Ama asıl ağıt bence Thilda’nın ölümünden bir iki dakika önce söylenmiştir. Thilda son nefesini vermeden kısa bir süre önce Yaşar Kemal sırdaşı, canı ciğeri Thilda’sının kulağına eğilip şöyle der: “Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim Thilda. Korkma sevgilim, sakın korkma, biz namuslu bir hayat sürdürdük.”
Ne diyeyim bunun üstüne? …Torosların eteğinde büyüyen, akarsuya düşen yıldızları, suyla akıp giden bulutları seyrederek büyüyen hey gidinin Çukurovalısı! Öyle büyüdün ki edebiyatta, Toroslar artık senin eteğinde kaldılar. Oh olsun bıçak! Beter ol bıçak! Çatla! Düşmanlara git, dağa taşa git bıçak! Çatla! Duy işte duy, Yaşar Kemal yaşıyor! Hayrettin Filiz
|
||