- BİR ÇİMDİK YAŞAR KEMAL, BİR TUTAM İNCE MEMED - 

23. Yazı - 18 Ocak 2008

“Bir çocuk akarsuya düşen yıldızlara, suyla akıp giden bulutlara bakıyordu. Yüce Torosların eteğinde küçücük gözleriyle Toroslara… Burada, Çukurova’da her renk, her koku çocuğu sevinçten deli ediyor. Deli olunca da türkü söyleyesi geliyor. Bütün köylü ona ‘deli’ diyor; desinler. Onlar görmüyor ki; bir yanında şarabi eşkıyalar, at hırsızları, bir yanında kendisi gibi tek gözü kör destancılar…Toprak bardağın beli gibi ipince belli kızlar, her biri tavşan yavrusu gibi yumuşacık. Sonra kaytan bıyıklı yiğit delikanlılar... Çocuğun içi ağzına kadar ince belli Haticelerle, Hürülerle, Kezbanlarla dolu. Ötesi berisi, yurdu atası ince bıyıklı Hüseyinlerdir, İbrahimlerdir ve tüyden hafif, kalem gibi bir oğlan olan İnce Memed’i taşır içinde. O Memed ki, kanadı yaralı, kavgacı bir şahindir çocukluk düşlerinde…”

 

        Efendim merhabalar. Bu yazı biraz romantik, azıcık politik, az biraz hırçın ve en çok “ölmesini beklemeden bir yazarımıza saygı duyulmalıdır” düşüncesiyle yazıldı. Yani bu yazı, büyük Türk romancısı Yaşar Kemal’i özellikle genç kuşağa tanıtmak için kaleme alındı. Yazının kupkuru bir biyografi olmasını istemediğimden, size flaş patlatır gibi ya da şimşek çakar gibi bazı anekdotlar anlatıp bir kronolojik sıra takibi yapmayacağım. Asıl hikayeyi İnce Memed romanının yazılış hikayesine yığacağım. Çünkü İnce Memed romanının yazılış hikayesi de bence en az İnce Memed kadar etkileyici bir hikayedir. Yolculuğumuza Çukurova’dan, Hemite köyünden başlıyoruz.

         Yıl 1923 olmalı. Sadık Kemal Gökçeli(Göğceli), yani bizim Yaşar Kemal diye bildiğimiz büyük söz ustasının doğduğu yıl. Anası, yayladan döndükten sonra doğurduğunu söyler Yaşar’ı. Yayladan ekim sonu dönüldüğüne göre, aşağı yukarı cumhuriyetin ilanıyla eş bir zaman. (Ailenin Hemite’ye geliş hikayeleri de epey dramatik ya, bunu da ilgilisi gidip bir yerlerden bulup okusun artık.) Van’ın Ernis’inden yürünerek başlanan bu hazin yolculuk sırasında, yolda ölen ve ölenin öldüğü yere gömülerek yürüyüşe devam edilen göç kafilesindeki Yaşar Kemal’in ailesi kimsesiz bir çocuk bulur. Çocuk hem kimsesizdir, hem de ölmek üzeredir. Cılıııııız, aaaaaç, çelimsiz, cansıııız… Ailesi kim bilir nerelerde? Belki öldüler, belki eşkıyalara yem oldular? Ama çalılığın içinden gelen inlemelere yürüyen Yaşar Kemal’in anası çelimsiz oğlanı görünce içi parçalanır besbelli. Onu alıp sarıp sarmalar. Katar diğer çocuklarının içine. Ha bir eksik, ha bir fazla ne olacak ki? Adına Yusuf derler çocuğun. Yusuf da Nigar ananın bir evladı oluverir ossaat.

         Bir zaman; siz deyin beş, ben diyeyim on beş zaman, hayli bir zaman geçer aradan. 1920’lerin sonuna gelmiş olmalıyız. Hemite’de bir kurban bayramı. Kurbanda ne yapılır? Kurban kesilir, yüce Hüda’ya eller açılır, tövbe istiğfar falan… Sonra kavurmalar yenir, şerbetler içilir. Yaşar Kemal’in babası kalabalık ailesine yetsin diye birden fazla kurban almıştır o yıl. Yaşar Kemal’in eniştesi (halasının kocası) “kasap aramayın, ben keserim yahu” deyince de koyunların eli ayağı bağlanıp, gözlerine ıslak mendiller de atılarak yallah yere yıkılır. Sonra çalınır bıçak hayvanların boğazlarına… Rüzgardan hızlı hareket eder sivri bıçak debelenen hayvanın orasında burasında. Önce kafa ayrılır gövdesinden; hayvanın ayağındaki titreme bitmeden, yani daha hayvanın canı tam çıkmadan, cart tepetaklak bir dala asılıverir ve derisi yüzülmeye başlanır. Yaşar Kemal öylece çocuk, öylece yüzünde koyunların çaresiz bağırmalarının acısı, gözlerinde taze kanın ışıltısıyla bakarken… halasının kocası yağlanmış elindeki bıçağı bir anda kaçırıverir elinden. Bıçak havada bir tur bile atmadan doğrudan çocuk Yaşar’ın sağ gözüne saplanır. Belki de aile bir daha bu denli kanlı bir kurban bayramı daha yaşamayacaktır. Yaşar Kemal’in o günden sonra sağ gözü kör kalır.

 

         Bir yıl geçer aradan. Yaşar Kemal ve babası camide namaz kılmaktadır. Bilmediğimiz bir nedenle, baba secdeye kapandığı an evlatlık Yusuf, elindeki bıçakla onu ölümden kurtarıp evladı yapan babasını delik deşik eder. Yaşar Kemal’in gözü önünde, bir anda olur olup bitenler. O an ağlayamaz bile. Sadece bir anısında olayı anlatırken yıllar sonra; “yüreğim yanıyor” diye sabaha kadar ağladığını bildirir. Ancak bir gözünün ışığını kaybeden çocuk Yaşar, bu olaydan sonra da çok sevdiği türkülerini kaybeder: kekeme kalır. Kekemeliği uzun yıllar sürer.

         Şu bıçak denen nesnenin Yaşar Kemal’in hayatında öyle tuhaf bir yeri var ki, ileriki bölümlerde anlatacağım ya, bir kez daha bu bıçak musibetiyle yüz yüze gelecektir Yaşar Kemal. Ağır kekemeliği 12 yaşına kadar sürer. Dilinin takılmasıysa ömrü boyunca… Bir tek, türkü söylerken kekemeliğini yendiğini ama ileriki yaşlarına kadar bu marazayı tam olarak üstünden atamadığını biliyoruz.

          Uzun yıllar babasının öldüğüne inanmaz. “Hayır” der, “böyle bir şey nasıl olur?” Babasının mezarına bile gitmez. Hatta mezarlığın yanından bile geçmez. Sanki küçücük oğlunu kocaman, ışıksız ve kekeme türkülere terk edip gitmiştir babası. Küsmüştür ölü babasına.

         Baba Sadık ölünce, ortada kalan anne Nigar’ı da amcası Tahir ikinci eş olarak alır. Yaşar Kemal tragedyasında yeni bir sayfa daha açılır: hırlı gürlü günler…Kopuş.

         “Yaşar Kemal’in romanlarındaki çocuklar birer kağıt kahraman değil, birer insandırlar: ‘İnsanoğlunun belki de en güzel yeri çocukluğudur. Büyüyesiniz, büyük büyük, uzun ömürlü olasınız çocuklar. Benim ak güvercinlerim.’ “

 

 

 

 

 

           Hep duyardı: “Kürt halk şairi, büyük destancı Abdale Zeyniki yaşadığı eve gelmiş, diz çöküp destanlar söylemiş.” Hemi de onun ne okuması varmış, ne de yazması. Aşık Ali de okuma yazma bilmeden atışmalar yapmamış mıydı köy meydanında? Ee, ne halt etmeye bu okul mokul işini çıkardı ki arkadaşı Memed? En iyi arkadaşı bokyiyen Memed ne demeye tutup Hemite’ye bir saat uzaktaki Burhanlı köyündeki ilkokula başladı ki şimdi? Ne olacak yani okuyunca? Yazmak çok mu lazım bir şey yani? ... Zeyniki, Aşık Ali, ---Sus Yaşar! Evet çok lazım bir şey okumak. Çünkü ne demiş atalar; söz uçar yazı kalır.

         Allahın sabahı biter mi? O sabahlardan birinde kuşluk vakti sığırcıklar cak cak caklarken, Memed’le birlik yola düştüler. Salla Ceyhan ırmağını geçip Burhanlı’ya, okulun önüne vardılar. Öğretmen Ali Rıza Bey’e;

- Ben okumaya geldim, der Kemal.

- İyi ya, olur. Okumasına okutayım seni ama senin ne ayağında ayakkabın var, ne de cebinde kafakağıdın?

- Onlar yok ama okumaya geldim yine de. Ayakkabım mı okuyacak, ben mi okuyacağım hoca? Biri olmasa da bir gözüm şahin gibi görür üstelik.

- Üstün başın da perişan?

- Olsun, ben üç ay demez okur yazar olurum hoca. Sana bir zahmetim olmaz yemin olsun.

Bitmez bir tartışma. Çene, çene, çene… Ali Rıza öğretmen kimliksiz ayakkabısız böyle pejmurde bir kılıkla öğrenci olunamayacağını bir türlü anlatamaz Yaşar’a.

 

- Olsun yav, üç ay değil mi topu topu? Üç aydan çok başına bela olursam…o zaman cümle cihan ne isterse yapsın bana yav. ‘He’ de işte, n’olcak yav?

         Sözün ve anlamın bitip ihtirasın ve vahşi bir arzunun sahne aldığı bir an yaşanır. Sonra, kadere atılmış en büyük çalımlardan biri ve Ali Rıza Bey, cebinden 25 kuruş çıkarıp okumaya inanmış köylü çocuğu Yaşar’a uzatır.

- Git. Kendine defter kalem al çocuk.

 

          Sonra okullu günleri başlar Yaşar’ın. Öğretmeni ona bir alfabe verir. Alfabede nar resimleri vardır. Hem de nasıl güzel, nasıl güzel… Gören gözüyle bakmaya doyamaz bu nar resimlerine. Kafasını hafif sola yatırıp tek gözüyle bakar da bakar, bakar da bakar narlara. O gün bütün defterini karalar. Hem de başından sonuna kadar. Ne harf varsa alfabede hepsini yazar. Durmadan, durmadan yazar defterine. Tabi bayıldığı nar resimlerini de çizmeyi ihmal etmez. O gün dersler bitince defterinde karalanmadık ve narsız bir sayfa bile kalmamıştır. Memed’le Hemite’ye dönerler. Yo yo, yanlış söyledim: İki şahin gibi Hemite’ye uçarlar.

Okullu Yaşar Kemal

 

          Ertesi sabah okula göndermez onu amca-babalığı. Önce sırtını kabartır çocuk Yaşar Kemal, saldıracak kedi gibidir. Sonra kaşlarını gömer alnının çatağına. Ama amcasının onu kasabaya götürmek ve ona öteberi almak istediğini öğrenince bahar gelir Çukurova yanığı yüzüne. Kedi kimbilir nereye kaçar? Ne alınacak sana Kemal? “Beş tane pırıl pırıl defter öncelikle. Sonra bir düzine kurşun kalem. Çok güzel bir çift ayakkabı, şalvar, gömlek, ha bir de okul kasketi. Önünde meşale olanlardan.”

         Üç ay sonra okuma yazmanın defteri dürülmüştür. Sıra minnet borcunun ödenmesindedir şimdi. Ali Rıza öğretmenin karşısına dikilir Yaşar Kemal.

- Öğretmenim, bir su gibi apaydınlık olun hep. Beni mübarek Ceyhan gibi akar yaptınız. Demiştim ya, üç aydan öte başına bela olmam. Çukurovalı, eşkıya sözüne inanır. Delikanlıdır. Üç ay geçti, sözümde duruyorum ve okuldan ayrılıyorum.

         Taze bir söğüt dalının kırılan sesi yankılanır Toroslarda. Kurbağalar ve çekirgeler aynı anda susarlar. Çıt yok. Çıt … yok. Aniden gök yarılır gibi tok bir ses kükrer. Hayır dense, yakacak dünyayı.

- Ne diyon oğlum, nereye gidiyon? Senin gibi çabuk kavrayan çocuğu ben bir daha nereden bulurum? Sen öyle bir çocuksun ki Kemal, okumak sana ananın sütü gibi helaldir. Hiçbir yere gidemezsin.

         Iktı, pıktı, çocuk Yaşar gönül borcu olduğu öğretmenini kıramaz ve okulda kalır. Ama o okuma yazmayı söktü ya, daha ne diye okulda kalsındı ki? Okul; Torosların tepesi, rüzgarın sesi, Anavarza Kalesi’nde tıslayan yılan ve narın rengi değil miydi ki? Ya da Zeyniki’yi alt edecek şey artık elindeydi Kemal’in: okuyup yazmak …Niye dursundu ki artık?

        Ertesi yıl kasabaya gitti. Akrabalarının yanında Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdi. Tam ortaokul şu bu derken, kekeme dili yavaş yavaş çözülmeye başladı. Aklında hep; “Karacaoğlan da kekeme olabilir mi? Niye olmasın ki?” gibi bitmeyen halk ozanlığı düşü vardı.

         Biraz öyle, biraz böyle, yel eser, güneş yakar, geliriz 1939’a. Bence Çukurova’nın “küçük kara balığı” ya da onun şanına daha çok yakışacağı gibi söylersek “Çukurovanın şahini” büyük deniz düşlerine kapılmıştır artık. Ortaokulu bitiremez. 1939’da “tasdikname”sini alarak hayat okuluna dalar: ayakkabıcı çıraklığı, bostan bekçiliği, traktör sürücülüğü, ırgat katipliği, amele başılık, inşaat kontrol memurluğu, arzuhalcilik, vekil öğretmenlik, diğerleri…

         Hayat okulu muhteşemdir. Dağ başındaki yalnız bir ağacı, nazlı bir gelin gibi görebilmektir bazen hayat. Çoklukla da bulutlara doyamamak.

            İlk kez 1943’te düşer içeri. Adana Pamukpazarı Karakolu’nda dayağın ne olduğunu anlar. Ve anlar ki bu dayak cehaletin çocuğudur. Düşünenler, yapmak ya da değiştirmek isteyenler hadlerini bilsinler diye ağaların dayattığı bir zulüm oyuncağı.

         Ortaokulun ikinci sınıfından beri Adana’daki sosyalistlerin (örneğin, sürgündeki Abidin Dino ve Arif Dino gibi) yanındadır. Basılmış sosyalist kitaplar elden ele dolaşarak okunurken, bizim okumaya meraklı köylü çocuğu da bu zincirin bir halkasıdır. Şimdilerde yasaklama ve İnönü’nün “milli şeflik” günleri de başlamıştır. O yasak, bu yasak, her şey yasak… Bir de İkinci Dünya Savaşı patlamıştır ki, çoluk çombak süpürge tohumu kemirmekte… Ülke rüzgarda dalgalanan bir çarşaf gibi bir aşağıda, bir yukarıda… Gerilim son safhada.

               Bir yerde sosyalist olur da, azılı ırkçı, turancı, solcu düşmanı ağalar olmaz mı? Ağalar, işlerine gelmeyeni, kendilerine yan bakanları “komünist ajanı, casus” ilan ediyorlar üstelik. Beyaz beyazsa, bunu karaya borçlu değil mi?

         Bizim Yaşar, karakolda on gün kadar kalır ama, polisin gölgesi Yaşar Kemal’in üstünde sonsuz kalır. Hani güneş yok, ışık yok ama polisin, askerin gölgesi var, öyle bir şey… Bir de leş gibi üniforma kokusu, bir de postal kokusu, öğğğ!

         Neyse, anlıyoruz ki Yaşar Kemal o tarihten itibaren artık mimlenmiş bir komünisttir. Öyle midir?... Öyle değilse bile öyledir artık.

         1950’ye kadar otuzdan fazla işe girip çıkar. Nereye girse bir iki ay içinde kapının önüne konur çünkü. Çünkü ağalar sevmiyordur bu “pis komünisti”. O değil midir ki her gün telsiziyle Rusya’ya istihbarat veren? Hemi de yazı mazı yazarmış soysuz! Basın ulan evini! (Bu baskınlarda ‘Demir Kazık’ adlı ilk romanı orijinalinden kaybolup gitmiştir.) Adı da ‘komünist kör Kemal’e çıkmıştır.

         Şimdi arzuhalcilik eder kör Kemal. Kadirli’de. 1950 Nisanı. Kadirli’li bir çocuk komünizm propagandası yaparken yakalanmış. Çok dövmüşler. Ama ne dövmüşler, ne dövmüşler… “Kim ulan bu soysuz komünistler? Söyle ulan, isim ver!”… Kırılan dişini tükürmüş çocuk, patlayan dudağından akan kanı emmiş sonra. Morartıdan zonklayan gözünü kırpıştırıp bir iki…saymaya başlamış. “Şu, şu, şu, sonra Halillerin Bilal, Hemiteli kör arzuhalci Kemal, sonra şu, şu, şu…” Vay anam vaaaay! Yaktık ulan çıranı kör Kemal! Şimdi kurtarsın seni Rus yoldaşların da görelim.

 

         Ellerine kelepçe takıp içeri atarlar Yaşar Kemal’i. Koğuşların dışında kalan ücra bir odaya koyarlar kör komünisti. Sorar; “nedir yav, ne yaptık?”. “Yürü len” derler, “daha ne yapıcan, komünist vatan düşmanı”… Bir kuşun kanadı kırılır dağlarda, bir çiçek ayaklar altında çiğnenir. Bir çekirgenin zıplayan ayağı kopar, bir çocuğun aniden dili tutulur. Söz biter ağızlarda. Bir daha, bir daha tükenir ağzında sözler, yürek sözün kılıcını kuşanırken.

 

“O sözler ki acıdır

mapushane avlularında,

demirden kırbaçlar gibi şaklar

 

O sözler ki sırasında

çiçek açmış bir nar ağacıdır.

Dağ ufkuna vuran deniz aydınlığı,

sırasında gizemli bıçaklar.

 

O sözler ki imgelem sonsuzluğunun

ateşten gülüdürler.

Kelebek çırpıntılarıyla doğarlar ve ölürler

 

O sözler ki kalbimizin üstünde

dolu bir tabanca gibi

ölüp ölesiye taşırız

 

O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan

uğrunda asılırız”

 

(Atilla İlhan’dan)

 

          Bir hafta geçmeden bir dedikodu yayılır ortalığa: “Cuma günü halk toplanıp hapishaneyi basacak ve kör Kemal’i linç edecek”. Aboooov! Olur mu ki? ... Olur. Çünkü kasaba pazarı cuma günü kuruluyor, cami en çok cuma namazında ağzına kadar doluyor. Yani cuma günü kasabanın nüfusu ikiye çıkıyor.

 

         Bunu işiten Yaşar Kemal hemen jandarma komutanına durumu anlatır. Komutan; “benim de kulağıma geldi” deyince, hemen Yaşar Kemal’i jandarmaların koğuşu olarak kullanılan ikinci kata çıkarırlar. Amaç olası bir toplumsal infiale karşı önlem almaktır.

 

          Cuma… Kalabalık dalga dalga birikmeye, tekbir getirip slogan atmaya başlar. Yaşar Kemal’in duydukları doğruymuş. Linç için toplananları camiden çıkan bir grup yönetiyor. Ne vatan hainliği kalır kör Kemal’in, ne Rus casusluğu, ne anası, ne bacısı… Topyekün küfürün içinde korkulu tek gözüyle aşağı bakmaktadır. Bir ara o kalabalık içinde saçlarından tutulup taciz edilen genç kaymakamı fark eder. Kudurmuş kalabalık kaymakamı itip kakmaktadır. İş sandığından daha korkunç boyutlardadır.

 

          Kalabalık, komünist arzuhalcinin yattığı yeri öğrenmiş, dosdoğru oraya hücum etmeye başlamıştır şimdi. Ama odaya varanlar, odayı boş bulunca, jandarma koğuşlarının bulunduğu yere doğru yürürler. Birden komutan merdivenlerin başına dikilir ve “vatan millet sakarya” üzerine sıkı bir nutuk çeker. Tabi elindeki tabancanın da bu nutuğu desteklediği belli belli besbellidir. Akıllı komutan, nutkunu kör Kemal’in geceden Kozan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiğini söyleyerek bitirir. Öfkeden ağzı köpüren halk, linç edecek başka bir komünist aramaya gider ve olay savuşturulur.

 

         Çok geçmez, bir hafta sonra Yaşar Kemal, bu kez gerçekten Kozan’a gönderilir. Bu sıra bir dedikodu daha patlar: Yaşar Kemal yolda sevk sırasında vurulacak, kaçarken öldürüldü denecek diyerekten. Havadan değil, CHP zulmünden yılmış insanların burun deliklerinden şimşeklerin çaktığı bir zamandayız. Şimdi ne olacak? Herkes biliyor ki eşkıya Yozcu, böyle bir taktikle ortadan kaldırılmıştı. Sonra şu 33 eşkıya olayı. Hani Sarıçam’da kollarından kendirle birbirlerine bağlanıp kurşunlanan 33 eşkıya. Yok arkadaş, karıncanın dayanağı süpürge çöpü…

Orijinal Kapak - Hayrettin Filiz Kitaplığı

 

         Yaşar Kemal’in götürüleceği gün, anası, birkaç akrabası ve bir iki arkadaşı onunla ve jandarmayla birlikte yola düşerler. Yol da ne yol ya, bitmez gitmez. Bir de yağmur, bir de yağmur… Akşamüstü Kozan’a varırlar. Jandarmayla jandarma arasında bir kağıt imzalanır ve Yaşar Kemal Kozan Jandarması’na teslim edilir. Oh şükür, ölen kalan yok. Islandığımızla kaldık şükür.

 

          O gece falakaya yatırırlar Yaşar Kemal’i. Ayakları parçalanıncaya kadar sopa çekerler. Mahkemeye çıkana kadar defalarca… Neyse uzun etmeyelim, mahkemeye hakim önüne çıkacağı gün gelip çatar. Ayaklar balon gibi, ayakkabıya sığmaz. Dışarı çıksa anası yeri göğü birbirine katacak. N’apmalı? Öle kala iter ayaklarını ayakkabının içine. Anam, o ne acıdır öyle? Canının yarısı oracıkta kalır. Yarı ölümdür bu başka bir şey değil. Bir tek sevinir ki sadece iki ayağı vardır.

 

         Elleri kelepçeli, topallaya topallaya merdivenleri inmeye çalışırken, canının kalan yarısı da oracığa, soğuk taş basamaklara serilir kalır. Sonra birden zavallı anasının bulutlu gözleri düşer aklına. Dirilir, sanki canına can üfler Allah… Topallamadan, aha şöyle yapraksız bir kavak ağacı gibi sırıklama yürür. Dimdik. Öyle ki, hani şaşkın bir kuzgun ya da kara bir karga oralardan geçecek olsa, gelip onu ağaç sanarak tam tepesine konacak. Sade sıkılı dişlerde gıcırtı, bolca yutkunma, yutkunmaktan boğulurcasına yutkunma… Sonra gene gıcıııııır gıcır gıcırtı.

Garip bir sanat anlayışımız var...

 

         Mahkemedeyiz. Ne olacaktı ki? Tabi ki, “müspet suçtan tutukluluk halinin devamına…” Of! Gerisin geri hapishaneye dön gel. Anası da peşinde sanki bir gölge. Git ana, git yav. Git de hiç olmazsa ağız tadıyla ana avrat söveyim şu falakanın sancısına. Ayaklarımın altını dilim dilim dilen falakacılara. Yok yok, bu falakayı icat edenlere en çok… Hem anasını, hem avradını ulan! Of ki of!

 

        Koğuşa vardık yine. Koğuşta eşkıya Hilmi diye bir de haydut var. Ağaların beslemesi bir zavallı kuklacık. Hilmi tek kaşını havaya kaldırıp kör Kemal’e sokulur.

 

- Bana bak tekgöz, Allah var yalan mı söyleyeyim, ailen sana gele gide bana da çok yardım etti. Hani hayatımı kurtardılar desem başım ağrımaz. Ama yine de bu hapishanede tek düşmanın benim. Benden kork oğlum. Katillikten, hırsızlıktan, cebelleziden, ırza geçmekten gireydin dama, başım üstünde yerin vardı. Ama komünistlik, tövbe estağfurullah, en fenası. Sırtını sağlama al. Her an her şeyi bekle benden oğlum.

 

…Ve hapisten çıkmadan bir ay önce bu Hilmi denen ağa oyuncağı, sırf siyasi suçlu diye Yaşar Kemal’i bıçaklar.

 

“İstanbul çağırdı beni ana. Dedi ki; balığım lezzetlidir, yemişim ballı. Suyumu bir kez içen iflah olmaz ondan kelli.”

 

        İstanbul 1951. Yaşar Kemal Sirkeci’de Türk Oteli diye bir yere yerleşir. Adana’dan, falakadan ve pisi pisine geberip gitmekten kurtulmanın tek yolu belki de budur. E iyi kötü bir de daktilosu vardır, arzuhalcilik edecektir Yeni Cami’nin arkasındaki adliyenin önünde, daha ne? Bir iki kolaçan eder adliye önünü. Bir kenara sıkışabilir miyim ki acaba? Nerdeeee, adımını atsa gırtlağına çökecek dövüş horozları gibidir oradaki arzuhalciler. Kurtlar sofra kurmuş, çakala pay kalır mı? ... İstanbul, ah İstanbul, neren altın senin?

 

         Elim kolum derken, daha hiçbir işin ucundan tutamamışken, Adana’dan gelirken Arif Dino’nun cebine koyduğu 49 lira 25 kuruş ve aklınca onunla her şeyi yapabileceğini sandığı kendi 5 lirası çoktan suyunu çekmiştir bile. 54 lira 25 kuruşla yeni bir hayat kurmaya İstanbul’a gelene ne denir? Hey gidinin koca köylüsü denir, ne denecek?

Pul

          Daha geçen yıl iki tane olduğu için sevindiği ayaklarını hayatı boyunca bugünlerdeki kadar sevmemiştir Yaşar Kemal. Hatta niye yedi sekiz tane olmadığına hayıflanmıştır handiyse. Yürü babam yürü! Eminönü senin, Vezneciler benim. Şehremini senin, Topkapı benim. Yürü babam yürü! Of ulan of!... Aha, o da ne? Bir park. Adı? Gülhane derler büyük bir park. Allah evsizler korunsun diye yaratmış. Yeşil mi yeşil, kuytu mu kuytu, ana kucağı olmasa da sığınılır bir yeşil yer. Şarap kokar geceleri, gündüzleri güneş ısıtır üşümüş oturakları. Öyle bir ısıtır ki hem de, düşkünün biri gece boyunca üşümez kıvrılınca kendi kabuğu içine… Yaşa be Allah Baba!

 

         “Gülhane’nin denize bakan yüzünde, Topkapı Sarayı’nın büyük kapısı önünde, Çemberlitaş gibi upuzun bir sütun… Kapının üstü azıcık da olsa kapalı, yağmurda falan yatak ıslanmaz. Yatak dediği, gazete kağıtlarından kalın bir döşek.”  

(Bir Destan Rüzgarı, Alpay Kabacalı, Sel Yayınları,1997)

 

         Cebindeki son parasıyla gidip balık oltası satın alır bizimki. Hem de üç tane birden. Şu Arif Dino’nun geleceği filan yok. Sözde Arif Dino da İstanbul’a gelecek ve Yaşar Kemal’e bir iş ayarlayacaktır. Ulan bunca ağabeylik ettin ama paralar da suyunu çekti be Arif, geleceksen gel artık be kardeşim. Orhan da yok ortalarda. Hiç olmazsa Orhan Kemal geleydi de artık sebze meyve işi mi yapardık, ne bok yersek yerdik işte…

 

Kimsecik Anıtı-Hemite 3.4.1993

        Uzun bir ıslık gibi rüzgarın uğultusu. Kulağını uzatır Yaşar Kemal. Sanki biri kulağını yakalamış da çekiyormuş gibi usulca kulağını okşar rüzgar. Yusufçuk kuşu ‘kimsecik’ bir kör çocuğun akarsuda kendi yüzüne bakarken omzunda ötüyor gibi sanki. Ya da kırmızı bir gökyüzünde zeytin çekirdeği gibi savrulan yılan dili kuyruklu kırlangıçlar gözüne gözüne dalıp yükselir, dalıp dalıp yükselir… Hemite’nin sesidir bu, Anavarza’nın. Kilikya atlarının yeri göğü birbirine katan kişnemelerini duyar. Yüreğinde ısırgan otları hışırdar sonra. İnce, ipince bir sızı tek gözünden bir damla yaş kılığında süzülür İstanbul’daki öksüz yanağına. (Yalnızlık ipincedir; kimse tutup da savuramasın dağa taşa diyerekten Allah ipince yapmıştır bu musibeti.)

 

         Sarayburnu’nda bir kayanın üstünde oturmuş denize bakan Çukurovalı delikanlının elinde uzun bir olta vardır şimdi. Balık avlamaktadır. Hoooooop, geliyor. Neymiş? Palamut. Yaşasın! Hooooop, bir tane daha geliyor. Bu neymiş? Sarıkulak. Yaşasın! Hooooooop, gene geliyor. Neymiş? Moral. Ne? Moral oğlum, derin bir iç geçirme, huzur… Nasıl yani? Bir iki saatte üç beş kilo balık yakalayan Yaşar Kemal, daha balıklar hoplayıp zıplarken götürüp onları köprüde satar. Oh be! Paranın sıcak yüzü… Bu işte çok mu para var, çok mu kazandı Yaşar Kemal? Yooo! Ama ona bir balık mangalı, bir de kömür aldıracak kadar çok, yetmez mi?

 

         Derken Orhan Kemal gelir Adana’dan. Buluşurlar. Onu, kaldığı “Gülhane Palas”a götürür. Orhan Kemal şaşkın şaşkın sorar:

 

- Ne zaman alacağız arabamızı, sebze meyve işi tutar mı İstanbul’da, araştırma yaptın mı Kemal?

- Araba maraba alamıyoruz Orhan Kemal.

- Niyeymiş lan?

- Çünkü para mara kalmadı. O işi unut, o iş yaş.

 

(Not: İki çocuğu ve eşiyle bir tanıdığının Kasımpaşa’daki evinin balkonunda kalacaktır Orhan Kemal. Varlık ve bazı dergilerde yayınlanan yazılarına ödenen telifle geçinmeye çalışacaktır. Bu yüzden sokaklarda seyyar satıcılık yapmak istemektedir.)

 

         Vah zavallı Türk yazı sanatı! Sen hala ayaktaysan, balık satarak karnını doyurduktan sonra Fransa onur ödülüne layık görülen Yaşar Kemallerin, balkonlarda yaşamak zorunda bıraktığımız ve seyyar satıcılık yaparak yazıya tutunan Orhan Kemallerin, senelerce suçsuz yere hapsettiğimiz onlarca yürekli kalemin kendisine ve ulus sanatına en derinden inandığı için ayaktasın. Sen çok yaşa Türk yazı sanatı! Biz gerekirse balık da satarız, simit de.

 

         Mayıs ayı. Arif Dino en sonunda gelir İstanbul’a. Kemal onunla buluşmak için çocukluk düşlerinden çalıp sakladığı şahin kanatlarını takıp sırtına, hoooop uçuverir buluşma yerine. Bu ev, sonraları büyük bir sporcu olacak olan Beşiktaş’ın unutulmaz kalecisi Sabri Dino’nun babasının evidir. Arif Bey, bu yakın akrabalarında buluşur Yaşar Kemal’le. Buna buluşma demek bence yeterli değil. Başka bir sözcük arıyorum yazarken; ama “buluşma” kesinkes zayıf bir sözcük. Belki “kadere atılan ikinci çalım” demek daha iyi. Çünkü yazmak büyüsünün içine saklandığı cam küre kırılmak üzeredir. Çünkü Arif Dino, Yaşar Kemal’i Cumhuriyet gazetesine götürecek ve Nadir Nadi’ye Türkçenin yeni dehası diye tanıtacaktır onu.

F

Cumhuriyet gazetesinin verdiği kimlik

 

 

        Cumhuriyetli günler başlamak üzeredir. Türkçesini öve öve bitiremedikleri Yaşar Kemal, Cumhuriyet gazetesine referans edilir ve… ortaokuldan terk Yaşar Kemal, röportaj muhabiri olarak işe başlar. Hayır hayır, daha doğrusunu söyleyelim; dünyada Yaşar Kemal efsanesi işte ossaat başlar.

Sünger Avcıları Röportajı-1953

 

“ Yaşar Kemal romanlarını önce el yazısıyla yazarmış. İri harflerle. Kurşun kalemle. Bir iki sözcüğü değiştirmesi gerektiğinde, silgiyle siler; daha fazla değişiklik yapmak istediğindeyse o sayfayı yırtıp atar, yeni baştan yazarmış. Sonra bunları daktiloya çeker; bir süre geçtikten sonra yazdığını baştan sona okur, beğenmediği bölüm ya da sayfaları bir daha yazarmış. Üstü çizilip düzeltilmiş sayfaya ve basıldıktan sonraki dizgi hatalarına tahammülü yokmuş.”

 

         Cumhuriyetli günlere azıcık yaklaşalım mı? Bakalım eskiden sanat namusu neymiş, gazetecilik neymiş, işveren ve üreten arasında nasıl bir saygı varmış? Yazı yazmak nasıl da önemli bir örgütlenme aracıymış, görelim.

Gazeteciliğin ilk yılları...

 

         Bizim Yaşar Kemal en sonunda Cumhuriyet gazetesindedir. Karşısında da Nadir Nadi. Daha öteye yol mu var? Nadir Nadi’nin karşısındadır işte, Babıali’nin kralının…Ama saç sakal da almış yürümüş. Hani keşke biraz daha insan içine çıkacak kılıkta olsaydı ama neyse. Kahveler gelir, biter. Sonra bir daha gelir, onlar da biter. Bu ara uzun uzun Arif Dino’dan söz edilir. Yaşar Kemal patlamak üzeredir artık. Hadi! Hadi hikayelerden söz etsek ya biraz da! Hani gazetecilerin şeytanıydı bu Nadir Nadi? Aniden “Bebek hikayenizi okudum” der Nadir Nadi. “Çok güzel ve zengin bir diliniz var. Hikayenizi Cevat Fehmi (Başkut) Bey’e verdim. O da çok sevmiş, yakında tefrika edilecek (yayınlanacak)”

 

(Not: Cevat Fehmi Başkut, o dönem Cumhuriyet gazetesinin yazı işleri sorumlusudur. Bebek hikayesi de “Sarı Sıcak” adıyla bildiğimiz hikayenin ilk adıdır.)

 

         Kemal’in dili tutulmuştur sanki. Ik pık eder ama bir kelime çıkmaz ağzından. Nadir Nadi kurt adam, bu durumlara alışık besbelli: “Cumhuriyet’e röportajlar yapmanızı öneriyorum. Bu Türkçe herkese nasip olmaz. Ne dersiniz?” Yaşar Kemal iyiden iyiye allak şallak olmuş, heyecandan bayılmak üzere. Nadir Nadi devam eder: “Kabul etmelisiniz genç dostum, sizin gibi iyi Türkçe yazanlar gazeteciliğe girmeli ki, Türkçemiz zenginleşsin. Lütfen kabul edin. Bu Türkçeyle ülkemizde çok şey yapacaksınız. Hikayeniz de yakında yayınlanacak.”

 

“Bir romana başlamadan önce Stendhal’ın Kızıl ile Kara’sı, bir de Nazım Hikmet’in şiirlerini okurum. Yani iki büyük kaynağım var. Nedense bunu huy edinmişim. İkisi de çok sağlam yaratıcılar. Hele Nazım’ın Türkçesi, erişilmez bir Türkçe. “

 

        Yaşar Kemal kekeleyerek gök gürültüsünü andıran sesiyle en sonunda anlamlı bir tümce kurmayı başarır. “Nadir Bey, çok şaşırdım. Bunu hiç beklemiyordum. Ben…ben işsizim efendim. Gülhane Parkı’nda kalıyorum. Kılığım kıyafetim için…”

 

         Nadir Nadi, Gülhane Parkı bölümünü duymazdan gelir. Kibar adam! Çarçabuk bir not yazıp: “Aşağıya in” der, “Ziya Bey var orada, ona git bu kağıdı ona ver, geriye gel”.

 

         Yaşar Kemal Ziya Bey’i bulup kağıdı ona uzatınca, Ziya Bey yerinden kalkıp Kemal’i kutlar. Kemal başının döndüğünü sanır. Belki de gerçekten döner, bilmeyiz o tarafını. Ancak şu var ki feleğin çemberine çomak sokma anı bu andır. Ziya Bey gazetenin muhasebecisidir ve Yaşar Kemal’e bir tomar para verir. Kemal elinde bir tomar paraya şaşkın şaşkın baka baka yeniden yukarı Nadir Bey’in yanına çıkar.

 

- Şimdi doğru Diyarbakır’a gideceksiniz. Diyarbakır’da benim bir sınıf arkadaşım var, oralı, senin hikayenden, senden söz ettim ona, onu bul, Diyarbakır’da önemli işler oluyormuş. Sana yardım edecek…Hadi söyleyeceğin bir şey yoksa şimdi git bakalım.

 

(Not: Sözü edilen arkadaş Vefik Pirinççioğlu’dur ve Yaşar Kemal’e gazeteciliğinin ilk günlerinde çok yardımı dokunmuştur.)

 

         Yaşar Kemal odadan çıkar. Bu ara Doğan Nadi’yle de tanışır. Ortada bir zaman boş boş dolaşıp elindeki paralara bakar. Sonra aniden geri dönüp Nadir Nadi’nin odasına yeniden girer. Nadir Nadi sorar: “Ne var gene, ne istiyorsunuz?”

 

- Efendim, bana bin beş yüz lira vermişler. Ben bu kadar parayı ne yapayım? Bana üç yüz lira yeter. Bir de ben bu parayı harcar da, siz de röportajlarımı gazeteye koymazsanız ben bu kadar parayı nasıl öderim?

 

Nadir Nadi çıngıraklı bir kahkaha patlatır.

 

- Bak delikanlı, sizi anlıyorum. Röportajları yayınlarsak sizi kazanırız. Yayınlamazsak, bir gazete bu kadar parayı kaybetmekle fazla bir şey kaybetmiş sayılmaz. Güle güle şimdi, Vefik’e selam söyle benden.

         Yaşar Kemal sokağa mı çıktı, yoksa kafasında çiçekler mi açtı bilemedi kimseler. Sanki dünyadaki her bir şey elini ona uzatmış; “Yürü ya kör Kemal, yürü koca Çukurovalı” der gibidir şimdi. “Yürü de Türkçe gururlansın. Yürü de dünya yeni bir destan kahramanıyla tanışsın.” Şaşkın şaşkın yürürken bir de bakar köprünün üstüne gelmiş. Aşağıda geceleri laklak ettiği diğer evsizler var. Yıldızları üstüne çekerek uyuyan ve yanık türküleri en iyi okuyan dostları ona, o da köprü altındaki dostlarına tuhaf tuhaf bakar önce. Sonra cebinden bir tutam para çıkarıp her birine onar lira dağıtır. Evsizler önce kirli avuçlarına konan paraları çaldığını sanırlar Kemal’in. Sonra akılları sıra onu korumak için Yaşar Kemal’in kulağına sessizce fısıldarlar: “Çabuk kaç buralardan Çukurovalı, aynasızlar neredeyse gelirler.”

“Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman

Ay büyülüydü, yakamoz deniz

Ardından koştuğumuz sonbahardan.

O zaman bu zamandır dostlar

Neyi ister neyi özleriz

Denizini arayan akarsulara benzeriz.”

 

(Meral Özbek’in şiirinden)

 

 

Memedim, Şahinim …

 

         İnce Memed uzun zaman Yaşar Kemal’in kafasında yaşadı. Yılların yılı, buluttan rüzgardan, yeşil kertenkeleden, zıplak çekirgeden, adamı dalayan çalıdan, kuş kuyruğundan, Torosların ululuğundan, mertlik hikayelerinden, ozan Zeynikilerden, ağaların zulmünden birikmiş bir sesti İnce Memed’in sesi. Bir karşı koyuştu, bir kavga sesi. Pamuğun sesiydi, ırgatın sesiydi, dağların sesi …

 

“Yaşar Kemal kuşkusuz ki çağımızın en büyük yazarlarından biri. Nobel ödülünü alamadı. Belki de alamayacak. Bu ödülün Yaşar Kemal için önemi yok. Halkın yazarı için bu ödülün değeri yok. Strindberg, Ibsen, Twain, Brecht, Tolstoy, Lawrence, Zola’da bu ödülü alamadılar. Yaşar Kemal bu sonuncular soyundan bir yazar.” (Arne Lindh, Folkbladet Östgöten, İsveç)

                   1953 kışı İstanbul’u Sibirya’ya çevirmişti. Tuna Nehri’nden kopup gelen buzullar, boğazı dondurmuştu. Sadece boğazı mı? Yer gök buz olmuştu. Bu inanılmaz soğuklar içinde çiçeği burnunda evliler; Yaşar Kemal ve Thilda Serero Beşiktaş Sencerbey’de küçücük bir kat kiralamışlar, ufak bir çini sobayla ısınmaya çalışıyorlardı. Thilda Serero çeviriler yapıyor, Yaşar Kemal’de ellerinde Erzurum’dan aldığı kalın eldivenlerle İnce Memed’i yazmaya çalışıyordu. İşte o kar kıyamette, o buz gibi evde ve sadece üç ayda İnce Memed yazılıvermişti.

“Bu roman vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, sade ve insanı deli eden ...” (Die Weltwoche, İsviçre)

          Yaşar Kemal 1953’de yazıp bitirdi İnce Memed’i. Hemen Cumhuriyet’in yayın müdürü Cevat Fehmi Başkut’a götürdü romanı. Yayınlanması halinde almış olduğu 1000 lira avanstan başka 1800 lira daha alacaktı. Yok, roman beğenilmezse 1000 lira avansı geri ödemek zorunda kalacaktı. Romanın tesliminin üstünden 15 gün kadar geçtiği halde tık yoktu Cevat Fehmi’de. Dayanamadı Yaşar Kemal, sordu : “Romanımı okudunuz mu?” Cevat Fehmi’nin yanıtı kaçamaktı : “Yarısına kadar okudum.” Aniden parlar Çukurovalı : “Doğru değil okuduğunuz Cevat Bey. O romana başlamış olsaydınız, bitirmeden bırakamazdınız”

         Cevat Fehmi şaşkınlığının yanında kulaklarına kadar kızarır bu çömez romancının kibiri karşısında : “Seni şımarık! Ne sanıyorsun kendini, daha ilk romanın!”

         Buz yağar odanın içine. Öyle bir yağar ki hem de; Yaşar Kemal’in tek gözündeki ateşle, Cevat Fehmi’nin sinirden kıpkırmızı olmuş yüzündeki ateş bile eritemez odadaki buzları.

         Bir ay geçer aradan. Cevat Fehmi genç, hırçın yazarı odasına çağırtır.

- Haklıymışsın Kemal, önceki gece romanına başladım. Ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım.

        Pırrrrrr! Bu kuşlar da nereden çıktı? Ampullerin kanatları mı var ne? Allah Allah, pencerelerdeki bu şeftali çiçeklerini kim çiziverdi oraya? Laylaylom, hava ne güzel!... Aniden küt!

- Ben bu romanı para için yazdım Cevat Bey, o romana adımı koymayacağım.

- Neden?

- Öyle işte. Para için yazdığımdan. Hem de üç ayda yazdım bu romanı. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak.

- Çok konuşma bakalım sen. Adını koyacaksın romana. Üstelik o baştaki upuzun Çukurova betimlemesini de çıkaracaksın. Dizi yazılarda betimleme başta olmaz… Dediklerimi yapmazsan romanını koymam gazeteye.

Uzun bir kurt uluması… Ama çıt yok. Kuşlar, şeftali çiçekleri pıt deyip yok olur.

- Vermiyorum Cevat Bey, romanımı size vermiyorum. Başka gazeteye verir 1000 lira borcumu öderim.

Öfkenin en kırmızı hali …Hem de çekimsiz, mastar olarak kırmızı.

- O zaman sen de bu gazeteden gidersin.

- Giderim o zaman.

         Kırılan kalp sesinin duyulduğu bir an yaşanır. Çünkü bütün sesler silinmiştir şimdi.

        Ertesi gün Nadir Nadi konuşur Yaşar Kemal’le. Aynı şeyler: “Çıkar, çıkarmam. Adını koy, koymam! Güle güle o zaman.”

         Aynı günlerde Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik duyar olanı biteni. “O romanı bana getirsin” diye haber salar Yaşar Kemal’e. “Belki ben basarım.” On gün sonra da Yaşar Kemal’le yüz yüze görüşür.

- Yahu adam sen deli misin, böyle bir romana insan hiç adını koymaz mı? Bak oğlum, sonra çok pişman olursun.

- Peki, koyacağım; koyacağım ama romandan tek satır atmam.

Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler - Japonca

İşler tam yoluna giriyor derken; bir iki gün sonra Bedii Faik, Yaşar Kemal’i yanına çağırıp şöyle der:

- Bak Yaşar’ım, seni gazeteme almayı çok isterim. Ama onlar seni çok seviyorlar. Doğan Nadi’yle konuştum dün. Yaşar romanını getirsin, istediği gibi olacak dedi.

         Bedii Faik iyi bir hatip. Allem kallem, hırslanmış Yaşar Kemal’i serinletip dertop ederek Cumhuriyet’e gerisin geri yollamayı başarır. Yaşar Kemal romanı Doğan Nadi’ye değil, Cevat Fehmi’ye götürür. Küs aşıklar sessiz sessiz birbirini süzerler önce. Sonra Cevat Fehmi sorar:

- Adını romana koyuyor musun eşkıya? (Not: Nadir Nadi Yaşar Kemal’e “eşkıya” dermiş. Herhalde Cevat Fehmi de ona özenmiş.)

- Koyuyorum.

- Pişman olmayacaksın.

- İnşallah.

- Romanın girişi de kalacak.

- Kalmayacak.

- Kalacak oğlum, istediğin gibi işte, daha ne?

- Kalmayacak Cevat Bey, çıkarıyorum.

- Bak Yaşar, anlaşalım. Baştan alıp ortaya bir yere koy o zaman.

- Siz koyun o zaman.

           Hasılı kelam, bunca itiş kakış, bunca dodoylanmadan sonra, İnce Memed Cumhuriyet’te yayınlanmaya başlar. (1953-1954) Tam roman doludizgin giderken, dönemin azılı savcılarından Hicabi Dinç denen biri, romanın tefrikasının durdurulması üzerine Ankara’dan emir aldığını bildirir Cevat Fehmi’ye: “Tefrikayı keseceksiniz Cevat Bey”.

          Cevat Fehmi öyle bir sinirlenir ki; “Hicabi, Hicabi, o sana Ankara’dan emir gönderenler beni arayıp söylesinler de görelim. Sen mi anlarsın romandan, ben mi? Onlar mı anlar romandan, ben mi? Hadi bakalım, gücünüz yeterse romanı gazeteden kestirin de görelim.”

         Hır gür. Cevat Fehmi, Yaşar Kemal ve Cumhuriyet’in avukatı Orhan Apaydın, İnce Memed’i bir daha gözden geçirirler. Takıldıkları küçük bir parçayı tefrikadan çıkarırlar; ama kitapta aynen basılır o bölüm.

         1955’te Çağlayan Yayınları, İnce Memed’i iki cilt olarak basar. (Çağlayan Yayınları’nı kuranlar, Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’dir.) Kitap argo deyimle “patlar”.

 

“Ezme ile süzme ile

Yer bulunmaz gezme ile

Mezarımı kızlar kazsın

Altın gümüş kazma ile”

 

         Yıl 1956. 20 Ocak günü gazeteye bir haber gelir. Henüz o yıl kurulan Varlık Roman Ödülü, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine verilmiştir. Büyük jüri gerçekten “büsbüyük” isimlerden oluşmaktadır. Yani Türkiye’nin kaymağıdır anılan isimler… Nurullah Ataç, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Bekir Sıtkı Kunt, Muhtar Körükçü ve adını öğrenemediğim iki yazar daha. Bu dokuz kişilik jüriden yedi tanesi oyunu İnce Memed’e vermiştir. Bir tek Bekir Sıtkı Kunt oyunu Kemal Tahir’e, Muhtar Körükçü de oyunu Orhan Hançerlioğlu’na verir.

Baş Belası İnce Memed

         O yıl Yaşar Nabi başına bela arar gibidir. Bir de Varlık’ta bir anket açar: “En sevdiğiniz roman ve romancı kimdir?”… Okuyucu orada da Yaşar Kemal’i ve İnce Memed’i seçer yine. Çok geçmez; “iyi de ne oluyor lan?” diyen birtakım gölgeler takılmaya başlar İnce Memed’in peşine. “Ağalar kötü, öyle mi? Yani herkes dağa çıkıp eşkıya olsun ha? Vay komünist itoğlusu!” İşin cılkı çıkmaya başlar çok geçmeden. MİT vesaire Yaşar Nabi’yi bunaltıp koyduğu ödülü geri çekmesini, yani İnce Memed’i basmasını engellerler. (Not: Bu baskılardan en büyüğünü de –garip bir şekilde- eski bir polis olan yazar Orhan Hançerlioğlu yapmıştır.) En sonunda da Yaşar Nabi, ödülü kökünden kaldırmak zorunda kalır.

“Bahar geldi miydi tohumlar bomba gibi patlar toprağın karnında. Sıkıysa engelle bakalım onların mis gibi kokmasını, sıkıysa engelle çiçeklerin rengarenk bahar cümbüşünü!”

    

              1957 yılının sonuna doğru UNESCO’nun İnce Memed’i Fransızca ve İngilizce olarak bastıracağı haberi çıkar Cumhuriyet’te. Tam olarak 5 Aralık 1957’de. Bu haberde, dünyada o yıl yayınlanan en başarılı altı romandan birinin İnce Memed olduğundan söz edilir. Aynı günlerde kitap ülkede ikinci baskısını yapar. Bir kitabın ancak iki üç yılda tükenmesine alışık Türk edebiyatı için bir devrimdir bu.

1965 - Almanca                                                      1975 - Fransızca                                                                                 İspanyolca 

       Sonra İnce Memed yağmuru başlar. İlk kez Edouard Roditi İngilizceye çevirir İnce Memed’i. Sonra Bulgarcaya çevrilir 1957’de. 1959’da Rusça’ya, 61’de ikinci kez İngilizceye çevrilir İnce Memed. 1962’de Almancaya çevrilir. Aynı yıl İspanyolcaya. Aynı yıl Hint diline. Çinceye, Portekizceye, Arapçaya… Ve körler için Braille alfabesiyle yayınlanıp tüm görme engellilerin beğenisine sunulur İnce Memed. (Not: İngilizce çevirilerinin tümünü –ilk çeviri hariç- Thilda Kemal, Fransızca çevirilerini de Münevver Andaç yapmıştır. Güzin Dino’nun da çevirilerini düşündüğümüzde, Yaşar Kemal’i dünyaya üç kadın uçurmuştur diyebiliriz sanırım.)

       

Arapça İnce Memed                                                Almanca İnce Memed                                                                      İsveççe

 

          Bu noktada 1960 yılında büyük eleştirmen Caillois’un (aynı zamanda UNESCO Kültür İşleri Sorumlusu'ydu 1960’larda) on beş günlüğüne geldiği İstanbul ziyaretinden söz etmeliyim.

  

                                                      İtalyanca İnce Memed                                            Norveççe İnce Memed

 

         Yaşar Kemal, Caillois’la iyi dostluk kurmuştur. Ayrılırken hava alanında sorar ona: “Yahu Caillois, İnce Memed benim ilk romanım, buraya gelecek kadar bu romana niye böyle önem verdiniz?” Caillois epey bir güldükten sonra yanıtlar Yaşar Kemal’i: “Bir Fransız romanındaki adları değiştirip Alman adları yaparsak, o roman hiç değişmez, Alman romanı olur. Alman romanındaki adları değiştirip İngiliz adları koyarsak, o İngiliz romanı olur. Senin romanındaki adları değiştirirsek, senin romanın Türk romanı olarak kalır, yani senin romanın olarak kalır.”

İngilizce İnce Memed

“Stendhal, bütün en iyi romanlarını ömrünün sonuna sakladı. Sanki yazarların Tanrı’yla sözleşmesi varmış gibi… Yalnız bu romanlardan birini, son büyük şaheserlerinden olan Parma Manastırı’nı elli iki günde yazdı. Ondan sonra da yazmadı. Ben düşündüm: Tanrıyla sözleşmem mi var? Yok. Bir anlaşma yapmadım: İnsanın ne zaman öleceği belli mi? Altmış sekiz yaşından sonra düşünüyorum bunları. Diyorum ki, yazmalıyım, yazmalıyım…”

(1991’de yapılan bir söyleşisinden)

İsmail Gülgeç'in çizgileriyle İnce Memed

 

         İnce Memed’in bir de film yapılma hikayesi var ki evlere şenlik. Onu da belki başka bir yazıda anlatırız. Yaşar Kemal, romanlarının film yapılmasına neden izin vermez, neden keçi gibi inat eder merak edeniniz varsa, azıcık kurcalasın bu konuyu, baksın bakalım neler çıkıyor karşısına. Neyse, bir şimşek daha patlatalım ve Fransa tarihinde, bizim tarihimizden daha önemli bir gün muamelesi gören 14 Ekim 1982’ye gidelim biraz da.

Peter Ustinov'un çektiği filmin afişi

 

“Yaşar Kemal! Güçlü siluetinizi görmek, çınlamalı adınızı söylemek, bir destan rüzgarının kapı ve pencereleri kırıp bu uygar salon üzerinde bir fırtına gibi esmeye koyulması için yeter de artar bile. İşte altın yaldızlı iskemleler, pastalar, rozetler, ünler, olduğumuz ya da olur göründüğümüz her şey Anadolu bozkırlarından gelen tüm soluklarla silinip gitti. Sizi selamlıyorum Yaşar Kemal: siz bir yüce romancı, çok büyük bir şairsiniz… Bizleri Anadolu’nun neredeyse tarih öncesi ve her zaman destansal topraklarına götürdünüz.”

Del Duca Ödül Töreni - 14 Ekim 1982

 

           Fransız eleştirmen Jean D’Ormesson, Paris’te düzenlenen Uluslararası Del Duca ödül töreninde konuşmasına böyle başlar ve aynı coşkun sesle devam eder:

(-Özetleyerek)-

 

“İnce Memed’in babası! Her tarafta çeşitli görünümler altında zorbalığın başarı kazanır gibi göründüğü günümüzde, kitaplarınız Toros dağlarının tepelerinden kaba bir güzellikle, sevecenlikle ve güçle haykırıyor; adalet eninde sonunda zorbalığı yenecektir. Ve umut. Her zaman yıkılan ve her zaman yeniden canlanan özgürlük. Ve sizin devedikenleri ile çakırdikenlerinin tanıklığı arasında yetiştirmiş olduğunuz o narin, o kırılgan çiçek: insanın saygınlığı.”

 

         Şu an bile ayak parmaklarımdan yukarıya doğru bir sıcaklık yayılıyor. Ne gurur Allahım! Ne inanılmaz bir sesleniş! İyi ki Türküm ben ve iyi ki Yaşar Kemal de Türk. Karlı bir gecede, diyelim Erzincan’da bir kamyoncu lokantasında tavşan kanı bir çaya şeker atıyor bir şöför. Şeker yavaşça eriyor, karışıp gidiyor sıcak çaya. Yaşar Kemal de öyle, karışıp gidiyor işte dünya edebiyatına. Ne gurur Allahım!

         Yaşar Kemal konuşmasına yapmak üzere kürsüye davet edilir. Vakur adımlarla kürsüye yürür. Önce herkese teşekkür eder. Sonra muhteşem bir konuşma yapar: ( Özetle )

“İnsan gücüne inanıyorum, sözün gücüne de bundan dolayı inanıyorum. Edebiyatımı bu gücün üstüne kurmaya çalıştım hep… İnandığım odur ki; her epope (destan), dünyaya gelişimize bir minnettarlık türküsüdür. Çağımıza gelinceye kadar baladlar, ağıtlar bile birer dünyaya bağlılık, birer sevinç, birer minnet türküsüdür. İsterdim ki, benimde yaptığım edebiyat bir sevinç, insanlığa bir aydınlık türküsü olsun. En acıda, işkencede, aşağılamalarda, ölümde bile ben insanın yaşama sonsuz bağlılığını, minnettarlığını, yaşamdan hiçbir biçimde vazgeçmediğini gördüm...”

          Altan Gökalp, konuşmanın Fransızcasını okur oradakilere. Bir alkış tufanı mıydı kopan, yoksa milyon tane kuşun aynı anda havalanması mıydı, hiçbir zaman anlaşılamadı. Sonra ödülü temsilen Madam Cimone del Duca kürsüye gelip; Yaşar Kemal’e ödül belgesiyle birlikte 200 bin franklık ödül çekini sunar.

       (*Not; Daha önce bu ödülü alanlardan bir iki örnek verirsek; biri ünlü oyun yazarı Jean Anouil, bir diğeri ise Jorge Louis Borges’tir.)

         Artık dünyanın en büyük yazarlarıyla birlikte Yaşar Kemalimizin de adı, Paris’in ünlü Alfred de Vigny Sokağı’ndaki Del Duca Vakfı binasındaki mermer levhaya kazınmıştır. Ne gurur yarabbim!

 

         Şimdi birazda o gün “devletin” bu ödül karşısındaki tavrıyla; 22 Eylül 2007’de İtalya’nın Milano’sundaki tiyatro mabedi kabul edilen La Scala’da sahnelenen Yaşar Kemalimizin “Teneke” operasına karşı devletin görünmeyen çirkin yüzüne daha yakından bakalım.

         14 Ekim 1982’de, Del Duca Ödülü’nün Yaşar Kemal’e verileceği gün yani, Türkiye Büyükelçisi Adnan Bulak, o gün dışişleri bakanlığında randevusu olduğunu öne sürerek törende bulunamayacağını bildirmişti. ( Oysa çağrı iki ay önce yapılmıştı) Ankara Yaşar Kemal’in gururunu paylaşmıyordu anlaşılan. Törene devleti temsilen müsteşar Gün Gür katılmıştı.

BBC Televizyonu'nda Can Yücel'le-1963

         15 Ekim 1982 günü Hürriyet gazetesi birinci sayfada üç sütun üzerine “Yaşar Kemal Avrupa’da alkışlanıyor” başlığını atmış ve “Paris’te Türkiye’yi temsil eden geniş kadronun Yaşar Kemal’in yazarlığıyla yarattığı harekete destek olacak bir çabası yok” diye sitemli bir yazı yayınlamıştı. Şimdi üzerinden on altı sene geçtiği halde unutamadığımız o günlerin karanlığını hatırlayalım. Kenan Evren ve postal kokulu cunta yönetimi Türk aydınlarına kan kusturuyor, yazarlar çizerler hapislerde çürütülüyordu. Şair Enver Gökçe bir yıl önce Ankara Seyranbağları huzur evinde ölüme terk edilmemiş miydi? Ruhi Su ölümle boğuşurken pasaport sorunu çıkaranlar Evren ve işbirlikçileri değil miydi? Fakir Baykurtlar, Can Yüceller, Rahmi Saltuklar gıyaben ya da doğrudan mahkemeye verilmemişler miydi? Büyük bir kültür kıyımı, toplu kitap yakmalar, tiyatro oyunlarını yasaklamalar da onların marifeti değil miydi? Yetmezmiş gibi aynı günlerde Türkiye Yazarlar Sendikası soruşturması da başlar. Yaşar Kemal Del Duca ödülü elinde ülkeye döner dönmez kurucu başkan sıfatıyla sanıkların arasında yargıç önüne çıkarılır. Takipsizlikten dava düşer ama kaç sanatçımız var ki, Yaşar Kemal gibi uluslararası bir etkiye ulaşan? Birileri ülkelerinin en büyük ödüllerini verirken, biz hangi mantıkla kendi yazarımızı, o sanat adamımızı içeri atmaya kalkarız hiç anlamam. Ayıp, çok ayıp! Hem de çok çok ayıp! O günlerde herkes lehte ya da aleyhte yazdı çizdi ama 16 Ekim 1982’de Cumhuriyet’te yazan İlhan Selçuk’un yazısı unutulur gibi değildir.

Sinemada, şiirde, romanda, ya da sanatın öteki dallarında Türkiye’de parlayan kişilere karşı bizim egemen çevrelerimizde düşmanlığın ağzı köpürüyor; buna karşılık Batı’da bizim yerin dibine batırdığız sanatçıları göklere çıkarıyorlar. Peki ne yapmalıyız? Bizim parababalarının ne yapacaklarını bilemem; ama ben ne yapacağımı biliyorum. Hele Göğceli ( Adana’da Yaşar Kemal’i böyle de çağırırlar) bir gelsin; bizim gazeteye adımı attığında yakalayıp gövdesini silkeleyeceğim:

- Ulan, Anadolu’nun tezekli köyünden çıkmışsın; deli danalar gibi ordan oraya dolanmışsın; arzuhalcilik, su bekçiliği, kunduracı çıraklığı yapmışsın; şimdi Mitterrand’ın özel konuğu olup Fransa’ya gidersin; Fransız Akademisi’nin “saygıdeğer” üyelerinden ödül alırsın, üstelik Türkiye’de “Yazarlar Sendikası” na üyesin. Başımıza bela mısın ulan? Sende hiç “memleket, millet sevgisi” yok mu? Niye köylüyken köylülüğünü bilmedin, yerinde oturmadın? Yoksa Nobel ödülünü de alıp tepemize mi çıkacaksın? Hele gelsin Yaşar Kemal, görür gününü! …”

         Şimdi on altı sene önceyi bırakıp, bir iki ay öncesine bir göz atalım. 24 Eylül 2007’de, birçok gazetede benzer manşetler vardı: “Yaşar Kemal’in ‘Teneke’ si La Scala’da.”. Biz bir tanesini örnek alıp, neyin değiştiğini sorgulayıp, başımızı kara taşlara vuralım. Ragıp Duran imzalı bu haberin ayrıntısında deniyor ki:

“…Milano hafta sonu Türkiyeli akınına uğramıştı. Ne var ki Milano sokaklarında Türkçe konuşan hanım ve beylerin herhalde %80’i maalesef La Scala’ya değil, kentteki ayakkabı fuarına gelmişti. Onların çoğunu alışveriş caddesindeki ayakkabıcı mağazalarının vitrinleri önünde fotoğraf çekerken gördük.”

         Ne acı! Yaşar Kemal, hayatında üç kez demir bıçakla göz göze geldi; üçünde de bir şekilde umudunu kaybetmeden “ sıyırdı da” ; bu görünmeyen bıçak 84 yaşında onu çok derin yaraladı bence.

Ah bıçak, namussuz bıçak!

         Gazeteleri karıştırıyorum. Çoğu magazin vurgusu peşinde: “Aslan Türk! Yürü be koçum. İşte böyle yaparız…vs”. Aktüelin içinden sıyrılıp satır aralarında “devleti” arıyorum. Del Duca rezaletini biliyorum ya, şimdi ne tavır aldılar merak ediyorum… Etmez olaydım:

“… Yaşar Kemal’in yayıncısı Yapı Kredi’den üst düzey bir bankacı Milano’dadır. Ama Türkiye’nin Roma Büyükelçiliğinden kimse yok. Milano’daki Başkonsolosluk ise orta düzey bir temsilci göndermiş…”

Ah bıçak, namussuz bıçak!

         Her gün yüzlerce Türk yazarının oyunu La Scala’da oynanıyor ya bu yüzden, bunu kaçırdık, inşallah bir dahakine… ( Yere batın da hiç uzamayın inşallah yer cüceleri! Korkulu ve saygısız gölgelerinizde boğulursunuz inşallah! )

Yaşar Kemal ve Thilda...

 

          Bir nehirde yüzüp de gelmişim gibi yorgunum. Bir edebiyat balığı yorulur mu demeyin, yoruldum işte. Yazımdaki son şimşekte şu an çakıyor. Yüzüm Yaşar Kemal mavisi… Biraz da sevgili eşi Thilda Kemal’in, Yaşar Kemal’i bırakıp gidişindeki hüzünlü bir fotoğraftan söz edip izin isteyeceğim sizden. Çünkü aşkla olmalı her şey. Ayrılıklar bile aşkla olmalı… Aşksız tek bir gün bile haram olmalı.

“ Sait Faik’in hikayelerini okuyanlar adam öldüremezler. İnsanlara kötülük edemezler. Sömürücü olamazlar, sömürücülerle birlik olamazlar. İnsanlar nerede aşağılanıyorsa ona karşı koyarlar. Ama gerçekten, yürekten insanca okuyanlar…” (Baldaki Tuz’dan)

         Thilda… Romanlarından birinde “ Tanyeri Horozları” nda, “Sevdiğim kadın Thilda Kemal’e özlemle” diye söz ettiği kadın… Elli küsur senelik hayat arkadaşı... Sabahlara kadar üç dilden çeviriler yapan, mozaikten uygarlıkların çocuğu, kitap kurdu, adamını koruyan / kollayan, inancı uğrunda hapislerde yatacak kadar delikanlı… Ama bir o kadar naif, kelebek kadar ince kırılgan Thilda… Yaşar Kemal’in Thilda’sı… Zülfü Livaneli’nin deyimiyle ‘Yaşar Kemal’in kuğusu’…

1954 - Thilda ile...

 

         19 Ocak 2007 sabahı Thilda’sını kaybeder Yaşar Kemal. Ardından; “ karı kocalıktan, arkadaşlıktan daha ileri bir yakınlığımız vardı bizim, bir tarafım, diğer bir yarım gitti benim” diyerek ağlar. Karacaoğlan’ı bile kıskandıran bir aşk koşmasıdır Yaşar Kemal’in ağzındaki ağıt. Ama asıl ağıt bence Thilda’nın ölümünden bir iki dakika önce söylenmiştir.

          Thilda son nefesini vermeden kısa bir süre önce Yaşar Kemal sırdaşı, canı ciğeri Thilda’sının kulağına eğilip şöyle der: “Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim Thilda. Korkma sevgilim, sakın korkma, biz namuslu bir hayat sürdürdük.”

 

         Ne diyeyim bunun üstüne? …Torosların eteğinde büyüyen, akarsuya düşen yıldızları, suyla akıp giden bulutları seyrederek büyüyen hey gidinin Çukurovalısı! Öyle büyüdün ki edebiyatta, Toroslar artık senin eteğinde kaldılar.

Oh olsun bıçak! Beter ol bıçak! Çatla!

Düşmanlara git, dağa taşa git bıçak! Çatla!

Duy işte duy, Yaşar Kemal yaşıyor!

Hayrettin Filiz