SANATSPOR 1964
(20. YÜZYILIN EN BÜYÜK FUTBOL MAÇI)
24. Yazı - 12.02.2008

“İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yaz deftere”
(Bedri Rahmi'den – Dol Karabakır Dol)
Hep ağır konulardan söz edecek değiliz ya… Bu yazımızda da bir çoğunun “varoş sporu” dediği futboldan dem vuralım istedim. “Türk Edebiyatında Futbol” adıyla yayınlanmış bir kitap geçti elime. Su gibi okudum. Turgut Çeviker yazmış. Eline koluna sağlık, belli ki epey bir araştırmış. Kitap beni kamçıladı. Belki biraz da kıskançlık yaptı içimde. Ben de futbolla ilgili yazacağım dedim ve işte karşınızdayım.
Yazımın iskeletini 1964 yılında yapılan bir futbol maçı oluşturacaksa da; yazımın içinde, Adana karmasının yıldızı Orhan Kemal'den Nazım'ın futbolculuğuna, sonra ne bileyim Memet Fuat'ın durup dururken kurduğu futbol okulundan, bana çok ilginç gelen bir “tezahürat duası”na kadar bildiğim ne varsa hepsinden söz edeceğim. Hoş bir 90 dakika geçirmenizi dilerim. Hadi bakalım yerlerinizi alın, maç başlıyor.

Memet Fuat, 1999 yılında “Tribünden Palavra Anılar” adıyla bir kitap yayınlar. Orada bana çok ilginç gelen bir futbol okulu kurma girişiminden söz eder. Yazımızı bu noktadan başlatmak en doğrusu. Çünkü yazımızın akacağı yatak buradan hareket alıyor. Yazısında diyor ki Memet Fuat: “…üniversiteyi bitirdiğim yıllarda (*1960'ların başı olmalı) Erenköy'den Altunizade'ye taşınmıştık. Erenköy'e göre tam bir dağ başıydı burası… İlkokul çağındaki çocuklar, boş arsalarda futbol oynarlar, sürekli kavga ederler, çok bağrışıp çağrıştıkları, söverek konuştukları için çevrede oturanlardan ikide bir azar işitirlerdi. Bir gün gene böyle itişirlerken yanlarına gidip “Ben futbol antrenörüyüm. Sözümü dinler, sporcu gibi spor yapmayı kabul ederseniz, size bir takım kurar, futbol öğretirim” dedim. Önce şaşırdılar. İlgilenmemin, kendilerine yakınlık göstermemin nedenini anlayamadılar, sonra heveslendiler…”

Uzatmayalım; eski balık ağlarından file, paslı elektrik direklerinden kale yaparak çalışmalarına başladılar. Çok geçmeden de ailelerin desteği geldi. Formalar, ayakkabılar, toplar derken, mahallede el birliğiyle bir futbol kulübü kuruluverdi. Elim kolum derken takımların sayıları arttı; çocukların okuldaki durumları, toplum içindeki haşarılıkları spor yoluyla denetlenir oldu. Derken derken, bu futbol okulu Altınyurt Spor Kulübü adıyla, Türk futboluna hizmet etmeye başladı. İş iyiden iyiye büyümüştü. Büyük bir futbol sahası ve soyunma odaları yapıldı. Çok değil, yedi sekiz yıllık bir çalışma sonunda, gencecik, izlenmesine doyum olmayan bir takım çıktı ortaya. Hem de öyle böyle değil, bir takım ki, Fener'e, Cimbom'a kafa tutacak kadar cesur…
Oyunculardan sağ açık oynayan Aydınel, bir gün aniden Memet Fuat'a; “Hocam, izin verirseniz ben gidip Fenerbahçe genç takımıyla maç almak istiyorum” der. (?...?...?) Herkes önce şok bir şaşkınlıkla bakar Aydınel'e. Sonra güneşte yavaş yavaş eriyen buz parçaları gibi, ‘niye olmasın' diyen gözlerde şimşek parlamaları…
- Oğlum, Fenerbahçe yöneticileri bir mahalle takımıyla maça evet der mi ki?
- Sen izin ver hocam, ben onları öyle bir ikna ederim ki şaşarsın.
- İyi ya, dene bakalım.
Yalvar yakar alır maçı Aydınel. Altınyurt Spor Kulübü futbolcuları maç günü Fenerbahçe stadına epey bir taraftar desteğiyle giderler. Giderler gitmesine ya, daha maç başlamadan yürekleri gümbürtüden parçalayıp göğüs kafeslerini, uçup gidecekmiş gibi olur. Soyunma odalarını gösterirler: formalar, tozluklar, ayakkabılar, her şey, aman Allahım, her şey nasıl da pırıl pırıl. O şaşkınlık sürerken, işte maç saati… “Ayrı ayrı değil, tek sıra halinde, disiplin içinde çıkın sahaya, korkmayın.” Memet Fuat'ın maç öncesi motivasyonu bu kadar sade ve bu kadar kışkırtıcı olur.

Maçı ciddiye almayan Fenerbahçeliler, tek tip forma bile giymezler. Onlar için bu maç en fazla bir antreman maçıdır, niye ciddiye alsınlar ki? Maç Fenerbahçe genç takımının 2-1 üstünlüğüyle biter. 2-1… Nasıl yani, sadece 2-1 mi?
Altınyurt maçı kazanamamıştı ama Fener'e tek golü atan Olcay, çok kısa bir süre sonra Fenerbahçe'ye transfer olmuştu. Bu da bir kazanç sayılmaz mı?
Sırada Galatasaray genç takımı vardır. Altınyurtlular cesarete gelmişlerdir. Galatasaray'ın antrenörü, beden eğitimi öğretmenliği de yapan eski sol açık oyuncusu Mehmet Ali Bey'dir. Fenerbahçe maçını duyan Mehmet Ali Bey, teklifi seve seve kabul eder. Altınyurtlu çocuklar, Galatasaray genç takımıyla üç kez karşılaşırlar. İkisi Galatasaray'ın Şeref Stadı'nda, diğeri Altınyurt'un sahasında. Üç maçı da Altınyurtlular kazanırlar: 2-1, 3-1, 1-0…
Bir Altınyurt rüzgarı esmektedir ki İstanbul'da, dostlara gurur, “büyüklere” hırs bırakmaktadır. Fenerbahçe genç takımı bir kez daha (ama bu sefer tüm disiplin ve güçleriyle) maça çıkar Altınyurt'la. Yer yine Fenerbahçe Stadı'dır. Akıl almaz bir maç olur. Maçı Altınyurt 4-2 kazanır. Derler ki Fenerbahçe'yi tarihi bir fark yemekten Kadıköy'ün belalı dayılarından biri olarak nam salmış maçın hakemi kurtarmıştır. Bu adam, tam bir Fenerbahçe fanatiğiymiş. Fener'i kötü durumda görmeye dayanamıyor, “bir yolunu bulup” takımı koruyormuş. Olmadık penaltı çalmalar, yersiz kart vermeler vesaire… (Not: Altınyurt nasıl oynamışsa, böyle bir hakeme rağmen maçı 4-2 almış değil mi?)
Memet Fuat, tam bir futbol şeytanıymış. Fenerbahçe'nin kancayı taktığı Olcay'ın üstüne oynayacaklarını bildiğinden, 4-2'lik maçta da yeni bir yeteneği sürmüş ortaya: Yalçın'ı.

Şu futbol çok garip bir oyun. Yani oyun olarak muhteşem bence; ama onun ötesinde fanatizme giden yolda da çok iyi bir maske olma özelliği taşıyor. Bir insanı yaşamsal sıkıntılarını stadyumda, bir maçta bağırıp çağırıp atabiliyor ne güzel. İyi de, ne halt etmeye işin cılkını çıkarırsın ki be adam? Döner bıçaklarıyla maça gitmeler, küfür, hakaret, oturakları parçalama, sahaya dalma ve daha bir sürü nane… Bu da bir çeşit rahatsızlık olmalı. Zarar vermeye dayalı bir spor ahlakı olur mu? Neyse devam edelim. Bizim mahalle takımının ünü öyle hızlı yayılmaya başlamış ki; diğer kümelerde oynayan yaşça büyük futbolcular semt takımlarıyla Altınyurt'a “hadlerini bildirmek” için maça çıkarlar. Kaybettikleri maçlarda da olay çıkarmaya başlarlar. Hakemlere, oyunculara saldırıp, bayan çocuk seyirci demeden küfürün, hakaretin bini bir para… Holiganlık yaparlar: “Bu piçlere mi yenileceğiz?”. Maç günlerinde sahanın çevresinde eli şişeli sarhoşlar, pis pis adamlar çoğalmaya başlar. Önce kadın ve çocuklar çekilir futboldan. Sonra sporun birleştirici özelliğiyle, estetik hazzını duyan diğer seyirciler… En sonunda da “…içinde bulunduğumuz koşullarda, futbolun bir eğitim sporu olarak kullanılamayacağı görüşüne vardık” diyen Memet Fuat ve diğer Altınyurtlular.
Bir efsane, fanatizm uğruna nasıl da göz göre göre boğulabiliyor. Bunca yetenekli çocuğun sonradan ne olduğunu merak edeniniz var mı?... Hemen soralım Memet Fuat'a. “Astsubay okulunda okuyan sanırım üç oyuncumuzla, benden gizli Nişantaşı kulübünde lisans çıkarmış olan Olcay dışında bütün oyuncularımızı Galatasaray'a verdik.” Oh, buna da şükür.
“Fenerli kullarına bir parça şans, bizi şu direklere vurma belasından halas eyle yarabbi. Şu Murat, Halil kullarına bir parça akıl ve izan, Cihat kuluna şu beklere karşı inan ihsan eyle yarabbi. Selahattin, Halil kuluna kudret, Boncuk Ömer kulunun ayaklarına kudret ihsan eyle yarabbi. Küçük Fikret kulunu başını alıp gitmekten, Naci kulunu inatçılık etmekten kurtar artık yarabbi. Şu makus talihini yendir, Zeki Rıza kulunu sevindir yarabbi.”
(1930'lu yıllarda Fenerbahçe taraftarlarının tezahürat niyetine okudukları dua)
Dedim ya, şu futbol çok garip bir oyun. En aklı başındaki adamı bile bir anda tanınmaz bir hale sokabiliyor. Azıcık kızgınlık ya da şımarıklık oyunun ruhunda var da… işi abartanlar tedirgin ediyor beni. Şimdi biraz gerilere gidelim. Bu kez anlatacağım maç bir hapishanede yapılmış. Hem de öyle ünlü oyuncuları var ki bu maçın, bilmeyenler için ilginç olabilir diye düşünüyorum.

Orhan Kemal (1914-1970) bir anı kitabında şöyle yazar: “…(Bursa) hapishane(sinin) bahçesi (futbol için) adam akıllı müsaitti. Bizden evvel de zaten adetmiş, oynarlarmış. Lakin başgardiyan zaman zaman engel olur, futbol topunun bahçe duvarından dışarı aşıp, geri gelmesiyle “esrar kaçakçılığı” yapılmak ihtimalini –zayıf, çok zayıf bir ihtimal olmakla beraber- sebep olarak gösterir, eğlence babında belki tek vasıtamızı da elimizden almak isterdi. Başgardiyanın gönlü edilip, top oynamaya izin koparıldığı ikindi üzerleri, iki takım halinde bahçeye inerdik…(Ben) okulu futbola değişecek kadar bu işin tiryakisiydim. Uzatmayalım, günün birinde aramıza uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı… Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Ortahaf!... Şiirdeki kadar usta, yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan defansı kolaylıkla geçer, onu çıldırtırdık. Öyle sinirlenirdi ki… Kurşuni kasketinin siperini hırsla geriye çevirir, santrafora geçer, beklere (savunma oyuncularına), haflara (kanat oyuncularına) çıkışır, oyuncuların yerlerini değiştirirdi ama, oyun başladıktan az sonra her şeye rağmen… inerdik kalelerine ve… GOOOOL! İfrit olurdu… Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan sarı kaşları… Hele çalım yapar yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada bir faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi. Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda, çok nefis bir tekmeydi…”
(Nazım Hikmet'le 3.5 Yıl'dan – Orhan Kemal)

Anladığınız gibi gol yediği zaman “ifrit” kesilen şair Nazım Hikmet'tir. Ve Nazım'ın Fenerbahçeli olduğu üzerine sıkı kanıtlar olduğunu düşünenler çoktur. Hem de fanatik Fenerbahçeli olduğuna dair.
29 Nisan 2006 tarihli Referans gazetesindeki bir haber dikkatimi çekmiş; çekmiş ki o haberi özel notlarımın içine almışım. Haber Kenan Başaran imzalı. Haberde özetle şöyle deniyor: “Son birkaç haftadır Fenerbahçe tribünlerinde Nazım'ın, “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diye başlayan “Nikbinlik” adlı şiirinden esinle oluşturulmuş bir tezahürat dillerde:
“Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
Rakipleri teker teker devireceğiz
Şampiyonluk şarkıları söyleyeceğiz”
İşine gelince nasıl da her şeyi bilir şu futbol tüketicisi. Bu şiiri bozarak da olsa aynı anda 100.000 kişiyle söyleyenlerden kaçının Nazım'ın “Şairim” adlı futbol konulu şiirini bildiğini merak ediyorum.
“…
Futbolda eski kurdum
Fenerbahçe'nin forvetleri
Mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
Ben
En ağır hafbekleri yere vururdum…”

Orhan Kemal'e göre “yeterince iyi olmayan” topçu Nazım, futbolla ilgili “bu işin cahiliyim” dese de; gönlünün Fenerbahçe'ye aktığını da hissettiren sözler ediyor aynı zamanda: “Bütün bu işlerin cahiliyim ama, bu son günlerde kanım biraz Fenerlilere kaynıyor gibi. Galatasaray'ı alt etmişler diye değil alimallah! Bilakis be iki gözüm… Bu işe biraz kızıyorum bile… Demokrasiya devrinde her sene Fenerbahçe'nin şampiyon olması doğru mu ya? Hem sonra efendim, mağluba yardım şanımızdandır…”
Nazım her ne kadar Galatasaraylılara zeka dolu bir alay gönderse de, aslında futboldan anladığı şeyin demokrasi olduğunu bildirir bir başka anısında. Sene 1936, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi… Yer Taksim Stadyumu. Nazım'ı dinleyelim: “Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi takımının çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfrü basar bir durumda. Herkes istediğini söylüyor. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti alabildiğine… Bu işin bir çok tarafları hoşuma gitmedi dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu'na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim orada.”
“İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir.
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm.”
(Bedri Rahmi'den – Dol Karabakır Dol)
Şimdi asıl maçımızı anlatabiliriz artık. Ohhh, kıskançlığım biraz gevşedi. İçimde gene huzurlu kuş sesleri… Bu maçı biraz ben, biraz Halit Kıvanç, biraz da maçın oyuncularından biri olan Adnan Özyalçıner'le birlikte anlatacağız. Hadi o zaman, buyurun 1964'e gidelim.

Önce 1964'ün en önemli sanat gündemi kabul edilen “Keşanlı Ali Destanı” adlı oyunun yarattığı etkiden ve buna bağlı gelişen şeylerden söz edelim biraz.

1964 kışında Türk tiyatrosu tarihi için çok önemli bir şey oldu. Haldun Taner'in yazıp, Yalçın Tura'nın müziklerini yaptığı Türk oyun yazarlığının gururu olan Keşanlı Ali Destanı adlı oyun 31 Mart 1964 günü ilk kez seyirci önüne çıktı. Oyunu Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu sahneye koyuyordu. Adnan Özyalçıner'e kulak verelim:

“… Oyunun başındaki ‘sineklidağ burası şehre tepeden bakar/ ama şehir uzakta masallardaki kadar' diye başlayan şarkı, müziğiyle, sözleriyle benim şarkımdı sanki. Kenar mahallenin şarkısı. Çok duygulandım. Öykülerimde ben de onları yazıyordum. Onun için o kış Keşanlı Ali Destanı'nı yolum düştükçe gidip izledim… Oyuncularla konuşuyor, sohbet ediyorduk. Neredeyse ara vermeden, matine, suare üst üste oynuyorlardı. Hepsi maratona çıkmış gibiydi…”

Şimdi meraklısı için bir iki küçük ayrıntıdan söz edelim.
Oyun Türk tiyatrosundaki ilk epik oyun olma özelliği taşıyordu. Epik demek, en kaba tarafıyla; ‘Seyirci, sen seyircisin orada kal, burada sunulan şeyin bir illüzyon, bir uyutmaca olmadığını bil. Ben seni ilgilendiren konularda cilalanmış kahramanlarla önüne çıkmayı reddediyorum. Seni sana senin dilinden anlatıyorum. Artık ötesi senin düşünsel mahkemene kalmış.' gibi bir şey demek… ( Uzun uzun epik tiyatro ya da Aristotelesçi anlayış tanımlamalarına girmek istemiyorum. Meraklısı için yüzlerce kaynak var, kurcalasınlar.)

Oyun başlamadan önce ; ‘Yeni çıkan şarkılar: Keşanlı Ali Destanı' adıyla renk renk kitapçıklar bastırılmış. Bunu aynı zamanda oyunda da oynayan Ülkü Tamer organize etmiş. Oyundan önce seyircilerin içine dalan bir çocuk bağıra bağıra bu destanları satıyormuş. Şimdiki karşılığıyla oyun kitapçıkları gibi bir şey olsa gerek. Çocuk seyircilerin içinden sahneye çıktığındaysa oyun başlıyormuş. Ama ilginç bir ayrıntı ki; çocuk oyuncu filan değil, tiyatroya yakın bir apartmandaki kapıcının oğluymuş. Mantık da şu: oyun gecekonduları ve onların hikayelerini anlatmıyor mu? Öyleyse varoşu temsilen varoştan biri de sahneye çıkarılabilir. Sonra bir başka ilginç ayrıntı da Engin Cezzar'la ilgili. Cezzar, Berbat Süleyman adlı o dönemin ünlü bir kabadayısını kendisine model seçmiştir denir. Bu Berbat Süleyman gerçekten döneminin berbat heriflerinden biriymiş. Acaba Haldun Taner mi onu Keşanlı'ya dönüştürdü, yoksa Engin Cezzar mı onu kel, kalın bıyıklı bir bıçkın haline mi soktu, orası biraz karışık… Ama şunu biliyoruz ki; Engin Cezzar, Keşanlı Ali rolü için kafasını sıfır numara kazıtmış, simsiyah pala bıyıklarıyla tam bir Berbat Süleyman görünümlü Keşanlı Ali olmuştur.

Keşanlı Ali haksızlığa karşı mazlumdan yana duran bir yiğit kabadayıyken; sevdasına düştüğü tuvaletçi Zilha'nın da dayısını öldürmüş bir belalıdır. Ancak Zilha'nın aşkından eriyen, neredeyse çocuklaşan, utangaç bir yeniyetme olan da odur aynı zamanda. Gülriz Sururi, Zilha rolüyle, Keşanlı Ali'ye çektirmediğini bırakmayan ve onun saf sevgisine yanıt vermeyerek öldürülmüş dayısının öcünü alan bir kadındır. Zilha oyun boyunca Sivaslı şivesiyle konuşur. Oysa ki oyun boyunca tek şive hatası yapmadan konuşan Zilha ( Gülriz Sururi) İstanbul doğumlu seçkin ve köklü bir İstanbullu ailenin çocuğudur. Bu başarı için oturduğu apartmanın kapıcısının Sivaslı karısından günlerce şiveli konuşma dersi aldığı söylenir.

Bence bir diğer ilginç ayrıntı da dünyaca ünlü bir sopranomuzun o oyunda Helacı Şerife kılığında seyirci önünde söylediği şarkılardır. Bu ‘helacı' Semiha Berksoy'dur.
Neyse biz maçımıza dönelim. (Biz tiyatro adamları konuşurken ya da sahnede hep söyleyecek sözümüz var ki sanat yapıyoruz diye böbürleniriz ya, artık kabul ediyorum ki biraz da gevezeyiz biz. Baksanıza maçı anlatacağımı söyledim ama Keşanlı'dan bir türlü çıkamadım hala. )
1964 yılının Haziran ayından nefis bir gün: 8 Haziran 1964… Adnan Özyalçıner'e bağlanıyoruz.
“…Yazları kır gezintilerine çıkardık. En çok da Çamlıca'ya giderdik. Altunizade'ye. Memet Fuat orada oturuyordu. Hem hava alıyor, hem konuşuyor, hem de top oynuyorduk. Ülkü (Tamer) bu kez aynı geziye tiyatrocuları çağırdı. Bizi de toparladı. Böylece, o gün, edebiyatçılarla Keşanlılar topluca hem kır gezisine katılacaklar, hem de Altunizade'de maç yapacaklardı… Altınyurt Kulübü'nün sahasında buluştuk. Hava sıcaktı. Çevre sık ağaçlarla kaplıydı… Altunizade'ye geldiğimizde , başta Memet Fuat olmak üzere Kadıköy'de oturan edebiyatçı arkadaşlarımız Şükran Kurdakul, Mehmet Seyda karşıladı bizi. Keşanlıların babası Haldun Taner de yanlarındaydı. Haldun Taner, şimdiden Galatasaray formasını giymiş öyle dolaşıyordu… Ben şaşkınlıkla; ‘Hepinizin böyle forması var mı?' diye sordum. Haldun Taner… gevrek gevrek güldü: ‘Neden olmasın? Galatasaray kulübünden ödünç aldık. Bu maç ciddi bir maç. Sen ne sandın Özyalçıner?' . Ülkü'ye döndüm: ‘Peki biz ne yapacağız? Hadi ben kaleciyim. Şortum da kazağım da üstümde. Siz ne giyeceksiniz?' … (Ülkü Tamer bu maç için 6 Haziran günü eski okulu Robert Koleji'ne gidip ‘yalvar yakar' okul takımının kırmızı lacivert formalarını aldığını söylerken; Adnan Özyalçıner bu noktada Altınyurt takımının formalarını giydiklerini yazar anılarında.)

İki takım oyuncuları da ağaçların altında soyunmaya başlarlar. Maçın tarafları, Edebiyatçılar Birliği ve Keşanlı Ali takımlarıdır. Formalar giyilmiştir ama kimse o çatır sıcakta sahaya çıkmamaktadır. Çoğu tiryaki olan oyuncular, maça çıkmadan önce birer sigara daha tüttürmeye çalışmaktadırlar.
Neyse, maç başlamak üzeredir. Maçın hakemi Halit Kıvanç'a kulak verelim: ‘Hadi beyler vakit geldi, sahaya!'

“Keşanlı Ali'lerin kalesini *Hüseyin Salıcı koruyordu. ( Bir başka kaynakta ise Aziz Basmacı diye yazılmıştır) Takımın öteki aslanları arasında Engin Cezzar, Çetin İpekaya, Aydemir Akbaş, Erol Günaydın, (Ferdi Artuner, ikinci yarıda oyuna girecek olan Bedri Koraman) ve takım kaptanı Haldun Taner vardı. Edebiyatçılarda ise, Ülkü Tamer, Mehmet Seyda, Şükran Kurdakul, Egemen Berköz, Nurer Uğurlu, (Kaleci Adnan Özyalçıner) ve de kaptan olarak Orhan Kemal yer alıyordu. Büyük yazar Orhan Kemal'i futbol maçında görenler önce şaşırmıştı. Ama ustanın gençliğinde Adana karmasının golcüsü olduğunu öğrenince şaşkınlıkları geçecekti. Hele Orhan Kemal'in attığı çalımları seyredince… İki yanıma yazın yaşamımızın iki büyük adını ( takım kaptanlarını) aldım ve santraya doğru yürümeye başladım. Öteki futbolcular da arkamızdan sırayla geliyorlardı. (Not; Özyalçıner bu noktada diyor ki, formalarımız, şortlarımız tamamdı ama ayaklarımızda gündelik ayakkabılarımızla kısa naylon çoraplarımız vardı. Altı şişhane üstü memişhane yani)

Az sonra güzel, zarif bir hanım sanatçı, ayakkabısının ucuyla, hani biraz da ürkek, çekingen topa dokunuyor ve başlama vuruşunu yapıyordu. Bu (hanım) , Keşanlı Ali'nin sevgili Zilha'sı değerli oyuncu Gülriz Sururi'den başkası değildi…”

(Not; Gülriz Sururi maçı hemen başlatamadı. Çünkü o; sahaya girdiğine kopan alkışlara reverans yaptı, fotoğraflar çektirdi. Tezahürat filan derken ortalık panayır yerine döndü.)
Maç başlıyooooooooooooor!

Sönük ve tutuk paslaşmalarla başlayan maçın henüz ilk dakikaları oynanırken top Keşanlı Ali'nin ayağına geçti. Tek başına bir iki adım yürüdü, sonra durdu. Kaleci Adnan Özyalçıner, güneş tam karşıdan vurduğundan gözlerini kısmış, Engin Cezzar'ın ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Gerisini kendisinden dinleyelim:
“…güneş tam karşıdan geldiğinden gözlerim kamaşıyordu. Ama Engin Cezzar'ın apak kafası bu kamaşmayı büsbütün arttırıyor gibiydi. Güneş, bu yuvarlak, neredeyse saydam kafada ikinci kez yansıyor olmalıydı. Kendi kendime bunu düşünerek kaşe çizgisinden ayrılıp bir iki adım öne çıktım. Amacım, topu ve topla geleni daha kolay izlemekti. Deneyimli bir kaleciydim. Durumu kavradıktan sonra geri geri kale çizgisine dönecektim. Ama Keşanlı Ali, beni yanılttı. Duran topa, frikik atar gibi bir tane vurdu; top üstümden aşıp, süzüle süzüle kaleye girdi…”
İşte 1-0. Keşanlı takımı sevinçten uçuyor. Edebiyatçılar Birliği'nin taraftarlarında çıt yok. Daha ilk dakikalar ve gol yediler. Aman Yarabbi daha ilk dakikadan gol yedilerse, maç, tarihi bir skorla bitebilir. Oysa maç başlamadan nasıl da bağırıyorlardı: “Ya ya ya, şa şa şa Edebiyatçılar Edebiyatçılar çok yaşa!”

Neyse, Edebiyatçılar bir iki atak yapsalar da Keşanlıların kalecisi Hüseyin Salıcı'yı geçemezler. Ama Edebiyatçılar ne zaman rakip kaleye inseler, destek flamasının altındakiler kurulmuş saat gibi bangır bangır bağırmaya başlıyordu: “Fazıl Hüsnü'nün aslanları ho! Ho! Ho! Fazıl Hüsnü'ün aslanları ho!” (Not: o sırada Türk Edebiyatçılar Birliği'nin Başkanı Fazıl Hüsnü Dağlarca'ydı. ‘Ho' da şiirinin sembolü kabul ediliyordu.)
Edebiyatçıların taraftarları bağıradursun; bir anda açılan topla Keşanlılar kartal kanadı gibi Özyalçıner'in koruduğu kaleye iniverdiler. Özyalçıner yapacak bir şey kalmadığını görünce, kendi deyimiyle, ‘topla gelenin üstüne' çıkar. Ve bu çarpışmadan ötürü düşüp dizlerini parçalar. Dizinden şarıl şarıl kan aksa da, Keşanlının oyuncusu çarpışmadan hemen önce topu yan taraftan ağlara göndermiştir bile. Dizinin yarıldığıyla kalır Özyalçıner: 2-0.

Yavaş yavaş herkes birbirine bağırıp çağırmaya, birbirini suçlamaya başlamıştır. Ancak Orhan Kemal son derece soğukkanlıdır. Sanki bildiği bi'şey varmış da, ‘bekleyin bakalım' der gibidir. Üstelik 2-0 yenik olmaları Edebiyatçılar Birliği oyuncularında bir küskünlük yaratmak yerine, bilakis onları kamçılamış gibidir. Futbol deyimiyle ‘oyundan hiç düşmeden' hücum ederler defalarca. Defalarca saldırırlar. Sonuç Ülkü Tamer'in üst üste attığı gollerle, durum şimdi 2-2…( Demek ki edebiyat dehası Orhan Kemal'in soğukkanlı disiplini, futbolda da işe yarıyor)

Ağaçların altındaki izleyiciler attıkları sloganlarla ortalığı pazar yerine çevirmekte geç kalmazlar. Bir cümbüş, bir şamata ki sormayın… Devrenin bitimine yakın bir gol daha atar Edebiyatçılar: 3-2. ( Bu gol de Ülkü Tamer'den gelir. ) Fazıl Hüsnü'nün aslanları, aslanlıklarını hatırlamışlardır sanki. Şimdi bağırıp çağırma sırası Keşanlı Alicilerdedir.
Devre arasında hemen sigaralar yakılır; yenen gollerdeki hatalar konuşulur uzun uzadıya. Ufak tefek sıyrık, çizik suyla silinip temizlenir. İkinci devre başlar. Kısa bir süre geçmeden Keşanlılardan biri onsekize girerken düşürülür. Ama biraz şaibeli bir durum vardır ortada. Tam ceza sahasının içinde düşmediğine dair itirazlar işe yaramaz; hakem Halit Kıvanç penaltı düdüğünü çoktaaaan çalmıştır bile. Bağırış çığırış, ı – ıh! ‘Penaltı abicim çekilin geriye.'
Penaltıyı atmak üzere topun başına, maça seyirci olarak gelen ancak devre arasında Halit Kıvanç'ın deyimiyle ‘futbol tarihinin en çabuk transferini gerçekleştirerek' oyuna dahil olan karikatürist Bedri Koraman geçer. Kaleci Özyalçıner'in bu an için yazdığı gülünç anısına gidiyoruz.

“…penaltıyı atmak için, Bedri Koraman dikildi karşıma. Ötekiler, onsekizin dışında sıralanmışlardı. Gözüm bir an için Bedri'nin çenesindeki sakala takıldı. ‘keçi sakal' diye düşündüm. O da bana dik dik bakıyordu. ‘Yerim seni' der gibiydi… O, aradaki uzaklığı gözleriyle ölçüp biçerken hangi köşeye atış yapacağını hesaplıyordu ben de onun gözlerinin içine bakarak topu atacağı köşeyi doğru olarak saptamaya çalışıyordum.
Düdük çaldı. Bedri topa dokundu. Ben fırladım. Topu birinci hamlede sol köşeden çeldim, ikinci hamlede üstüne kapanarak tuttum. Penaltıyı kurtarmıştım. Yerden sevinçle zıplayarak kalktım. Hakeme baktım. Suratı bir karış. ‘Olmadı' dedi, ‘kıpırdadın'… (Hey Allahım, neyse) atış yeniden yapıldı. Bu kez, top, sol köşeden avutu boyladı. Hakeme baktım . (Bu kez) gülümsüyordu. Ama kararı değişmemişti: ‘Gene kıpırdadın. Hem Allahın hakkı üçtür biliyorsun'… Çok kızmıştım. Bütün hakemleri boğabilirdim. Üçüncü atışta, Bedri topu sağ köşeden ağlara gönderdi. Hakem zafer kazanmış bir komutan edasıyla santraya yürüdü.” Keşanlılar, sevinçle topu kaleden alıp santraya koşturdular: 3-3.

Kısaca hatırlayalım. Önce Engin Cezzar'ın iki golüyle Keşanlı Ali takımı 2-0 öne geçmiş, ardından Ülkü Taner'in üst üste attığı üç golle ilk yarı 3-2 Edebiyatçılar Birliği'nin üstünlüğüyle sona erer. İkinci yarının ilk dakikalarında kazanılan tartışmalı bir penaltıyı gole çeviren Bedri Koraman maçı 3-3'e getirir. Devam edelim.
İkinci yarının ortalarına yakın onsekiz çizgisinde bir frikik kazanır Edebiyatçılar. Topun başına bu kez Feridun Metin geçer. Öyle güzel bir vuruştur ki Feridun Metin'in vuruşu, top süzülerek ‘doksana' takılır. Şimdi durum Edebiyatçılar 4, Keşanlılar 3' tür. Edebiyatçıların ağaç altı tribünleri sevinç çığlıkları atarlar: “ Ho! Ho! Ho!”
Keşanlı Ali oyununun Sipsi'si Aydemir Akbaş oldukça hırçın bir oyun koymaya başlar. Erol Günaydın'sa habire atak üstüne atak… Ama nafile, Özyalçıner'i bir türlü geçemezler, Özyalçıner kalesinde bir kedi gibidir.
Maçın bitimine yakın bir penaltı daha çalar Halit Kıvanç. Bu kez penaltıyı Edebiyatçıların lehine çalmıştır. Topun başına ‘top cambazı' Orhan Kemal geçer. Bu muhteşem penaltıyı da Ülkü Tamer'in , “Yaşamak Hatırlamaktır (1998)” adlı kitabından okuyalım.

“Çok penaltı gördüm bu güne kadar. Lefter'in, Metin'in, İstanbulsporlu İbrahim'in penaltılarını nasıl unutabilirim! Ama o gün Orhan Kemal'inattığı penaltı kadar güzelini görmedim desem, kimseye haksızlık etmiş olmam! Orhan Ağabey, kaleciyi sağa yatırıp sol köşeye gönderdi topu. Şimdi kaleciler penaltı atışlarında kendilerini bir yana atıp işi biraz da şansa bırakıyor ya, öyle değil! Usta yazar, futbolculukta da ustalığını konuşturdu, kaleciyi resmen aldattı. Hepimiz topun sağ köşeye gideceğini sandık. Maç bitti. 5-3'lük yenginin coşkusuyla kaptanımız Orhan Kemal omuzlarımızda, sahada bir tur attık… Sonra da soluk soluğa, yerlere yığıldık!”

Maçın sonunda Halit Kıvanç, Orhan Kemal ve Haldun Taner'i kutladı. Çok güzel bir maç olduğunu filan söyledi. Ama sonra ince ince gülümseyerek şöyle seslendi ikisine de: “Size ciddi bir şey söyleyeyim mi? Ben maçı berabere bitirmek istedim. Edebiyatçılarla tiyatrocuların dostluk maçı diye düşündüm kendi kendime. Sanatçıların beraberliği falan diyerek. Ama gördünüz, bir hakem ne yaparsa yapsın kazananı engelleyemiyor.”
(Not; Adnan Özyalçıner'in siniri biraz yatışmıştır herhalde.)
Yazımızın sonunda bir iki ayrıntıdan daha söz edip çekilelim. Bu maç dönemin ünlü dergilerinden Hayat ve Ses'te haber olarak kullanıldı. Hatta Ses dergisi Ülkü Tamer'i bu maçın yıldızı seçmiştir. Ben bu şirin maçın, Keşanlı Ali Destanı oyununun örgütlenmesi adına yerinde duramayan Ülkü Tamer'in bir propaganda etkinliği olduğunu düşünüyorum. Bir başka ayrıntı da yayınladığımız fotoğrafların bir çoğunun şimdilerde bazı ‘büyük' takımlar kadar tanınmasa da, Memet Fuat'ın kurduğu Altınyurt Spor Kulübü'nün, Sinema ve Fotoğrafçılık Kolu'nun özel bir çalışmayla hazırladığı; ‘Türk Edebiyatçılar Birliği- Keşanlı Ali Futbol Maçı- 8.6.1964' adlı albümden alındığıdır. ‘Varoşun tutkusu' denen futbolla bir araya gelen bir grubun, sadece sporla yetinmeyip, sinema ve fotoğrafçılık gibi kollarda da hizmet üretmesi ne güzel! Darısı şimdilerde birbirini boğazlamaya kalkan ‘stadyum ayılarının' başına! Yaşasın sanat, yaşasın futbol!
Bu Yazının Yazılmasında;
“1964 Yazında” yazısı- Adnan Özyalçıner
“20. Yüzyılın En Büyük Futbol Maçı” yazısı- Halit Kıvanç
“Yaşamak Hatırlamaktır” – Ülkü Tamer
Altınyurt Spor Kulübü Arşivi
“Tribünden Palavra Anılar” – Memet Fuat
Nazım Hikmet'le 3.5 Yıl – Orhan Kemal' in kitaplarından yararlanılmıştır.