KURTULUŞ SAVAŞI’NIN İKİ KOMUTANININ SANAT GÖRÜŞLERİNİN, MİLİTER GÖRÜŞLERİNE ETKİSİNİ İNCELEYEN VE ÇOCUK TİYATROSU ÖZELİNDE ÇAĞDAŞA GÖNDERMELER YAPAN KISA BİR DEĞERLENDİRME YAZISI


29. Yazı - 24.06.1999

                 Epey zamandır Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine kitaplar, anılar ve fıkralar okuyorum. Yıllardır okumalarımdan anladığım o ki; bir ulusun topyekün atılım içinde olduğu ve emperyalizmin tarih içinde en büyük tokatı yediği Türk Kurtuluş Savaşı kadar, büyük taktisyen Mustafa Kemal’in üstünlüğünü yanında bulunanlara “ikna süreci”de son derece renkli ve tehlikeliymiş bana kalırsa… Savaş süresince ordu komutanlığı yapmış bir subayın, savaştan hemen sonra “Paşa Suikasti”ne adının karışması için sadece 6 yıl geçmesi, dönemin şiddeti ve olağanüstülüğü hakkında yeterli fikir verir sanırım. İşimiz tarihsel süreçte yargıçlık değildir. Ancak anlatacağımız öykü için bazı ön ve son bilgilere ihtiyacımızın olacağı da kesin.

 

Her yaştan Kuvayi Milliye savaşçısı

                 Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na şekil vermek adına ilk kongreyi Erzurum’da toplantıya çağırdığı vakit, İngilizlerin baskınlığı yüzünden İstanbul Hükümeti – padişahın yaveri olduğunu gösteren kordonlu üniformayı taşıyan – Mustafa Kemal’e bir telgraf çekip, acilen İstanbul’a dönmesini ister. Yanıt kısacıktır: “Dönmem”. Uzatmayalım, İstanbul Hükümeti çarçabuk toplanıp bir karar alır ve Mustafa Kemal askerlikten yasaklanıp, hakkında tutuklama kararı çıkarılır. Okuyalım bakalım neden neymiş kararda: “Kuvay-i Milliye adı altında çıkarttıkları karışıklık ve anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirlere tahribe kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların düzenleyicisi ve teşvikçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan Üçüncü Ordu Müfettişliği’nden azledilip askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal… 11 Mayıs 1920 tarihli ve 20 sayılı hüküm mazbatasında yazılı olduğu üzere Mülkiye Ceza Kanunu’nun 45. maddesinin 1. fıkrasının yollamasıyla 55. maddesinin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve sivil rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına…” Tarih 24 Mayıs 1920. İmza, Sadrazam ve Hariciye Nazırı Vekili Damat Ferit.

24.05.1920 - İdam Fermanı

 

                 Bütün bu görüşmeler ve yazışmalar olurken, Mustafa Kemal’in yanında Doğu Orduları Komutanı, Erzincan, Erzurum ve Kars’ı düşmandan kurtaran “Ermeni Fatihi” Kazım Karabekir Paşa vardı. Karabekir Paşa’yla ilgili bugün iyiden iyiye netleşen bir takım muhalif görüşler olsa da, biz onun az bilinen bir yanına doğru, sanatçılığına doğru bir yolculuk hazırlığındayız. Nasıl ki, Mustafa Kemal’le militarist görüş birliği adına tam bir uyum içinde değildi; sanata bakış olarak da oldukça uzak ufukların güneşlerine inanırdı iki komutan. Hatta, Falih Rıfkı Atay, Karabekir Paşa için: “…ahlaklı, yurtsever fakat kültürsüz ve kafaca pek orta …” nitelemesini getirmekten çekinmemiştir.

                

Kazım Karabekir Paşa



                 Yıl 1950. Kazım Karabekir Paşa’nın, bir şiir dergisinde “Rüya” adlı bir şiiri yayınlanır. Şiirde, Sultan Abdülhamit’in ruhu, Karabekir Paşa’yla konuşmaktadır.

Karabekir Paşa'nın Kimliği

 

“Beni ve saltanatı devirenler arasında
Sen de vardın.
Hele sonuncusunda hem mebus,
Hem de kumandandın.
İstiklal Harbi’ni sen kurdun,
Ve başı da sen buldun…”

 

              Şimdi ne var bunda değil mi? Koskoca ordu komutanı böyle bir övünç payı çıkaramaz mı kendine?...Elbette çıkarır ancak halk türkülerinin sözlerinin bile değiştiği ve artık eskisinin unutulduğu “İstiklal Harbi” günlerini, bir insanın kendine mal etmesi biraz sevimsiz, biraz tuhaf ve biraz da ayıp değil mi sizce de? Ceyhun Atuf Kansu’nun “Atatürk ve Kurtuluş Savaşı” adlı denemelerinin, “İnebolu Kayıkçıları” adlı bölümünde:

“Sapı yüklettim kağnıya
Çok yalvardım Tanrı’ya
Rabbim sen kavuştur

Yüzü çifte benliye
Dahdi dahdi
Dahdi dahdi…”

diye akıp giden eski bir Anadolu türküsünü;

“Mermi yüklettim kağnıya
Çok yalvardım Tanrı’ya
Rabbim sen kavuştur
Bizi şanlı orduya
Dahdi dahdi
Dahdi dahdi…”

                diye düzenleyen yürekli Anadolu halkının bu savaşçı inatçılığı ve ülkü birliği, koskoca bir komutanın “bencilce” dürtülerinden çok daha gerçek, çok daha dürüst, çok daha özverilidir. Öyle ki, sanatın işlevi ve özü üzerine fikir taşımayan bir adam olmasını haklı çıkaracak bir olağanüstülük vardır havada: savaş vardır, kan vardır. Ancak aynı savaşta, hem de başkomutan olarak görev alan Mustafa Kemal’in, kurtuluş olarak bildiğimiz “Büyük Taarruz”u başlatmasından sadece 4 gün önce, 22 Ağustos 1922’de, henüz 33 yaşında olan genç bir Türk romancısının, Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” adlı romanını karargah çadırında okuyup bitirdiğini biliyoruz.

               Kazım Karabekir’in bütün düşündüğü “ne yapılabilirse ancak Doğuda yapılabilir” görüşü, zaten yoksul olan halkın, Allah yolunda ve vatan sevgisiyle temelsiz ama ulvi bir coşkuyla esir olunmaması gerektiği doğrultusundaydı. Bunun için eğitimin ya da sanatın içerik ya da birikmiş kültürüne fazlaca ihtiyaç yoktu. Kazım Paşa’nın, her ne kadar üniformasını çıkarsa da Mustafa Kemal’e: “Kumandamda bulunan subay ve erlerin saygılarını sunuyorum. Siz her zaman bizim kumandanımızsınız” dediğini biliyorsak da, evrensel kimliğiyle bütün dünyanın haklı saygınlığını kazanmış olan Atatürk’e ciddi kuşkularla bakıp, küçük oyunlar oynamaktan da geri kalmamıştır.

             Yine Erzurum Kongresi günlerine dönelim. Erzurum’a gelen delegelere verilen bir çadır yemeğindeyiz. Kazım Paşa’nın delegelere dediğini dinleyelim:

          Bu size birinci yemeğim. İkincisini inşallah İstanbul’da Yuşa tepesinde yiyerek şükran namazımızı da Eyüp Camii’nde kılacağız.

                     

                   İki komutan cephede yanyana                                                                                              Sivas Kongresi delegeleri toplu halde

                  

                     Mustafa Kemal’i dikkatli olmaya iten, Karabekir Paşa’nın bu ve bunun gibi “gizli komutanlık” düşleri, bir süre sonra iyiden iyiye belirmeye başladı. Karabekir, sözde hizmetinde bulunma sözü verdiği Atatürk’ü yakın izlemeye aldı. Onun en küçük hareketini gözden kaçırmamak, soru sorarsa sır vermemek göreviyle bir başçavuşu, başçavuş Ali’yi Mustafa Kemal’in emrine verdi. Ali başçavuş dilediği an Karabekir Paşa’nın yanına izinsiz girebilecekti. Dünyanın yetiştirdiği ender liderlerden biri olan Mustafa Kemal, bu “görünmez gözaltıyı” tersine çevirmiş, kısa süre içinde Ali başçavuşu etkisine almış ve kendi safına çekmeyi başarmıştı. Bu kez Karabekir Paşa, “Deli Halit” denen bir tümen komutanının Mustafa Kemal’le şifreli telgraflarla haberleştiğini saptamış, gerektiği an kumandaya el koymaya hazırlandığını öğrenmişti. Neyse ne, ardından Sivas Kongresi derken, tarihte eşine az rastlanır bir Kurtuluş Savaşı başlatılmıştı. Bütün bunları anlatmamın nedeni, Mustafa Kemal’in üstün askeri dehasının yanı sıra, iyi bir toplumbilimci ve güven veren bir psikolog yeteneğinde olduğunu da açıklamak içindi. Mustafa Kemal, elbette ki bir tabu değildi, olmakta istemedi. O, Kurtuluş Savaşı’nı, inanmış, yoksul bir halkın lideri olarak örgütledi. Ve en büyük gücün, bu insanlardan hareket alan ulusal bir atılımla geleceğini tekrarladı durdu hep. Öyle ki, bir konuşmasında: “Öğretmenlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız durup dinlenmeden ulusa bu acı günleri ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak yazacaklar, bu kara günlerin dönmemesi için, dünya yüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır” derken, ulusal gücü bir bütün olarak düşündüğünü ve bu işin yükünün kimlerde olduğunu ne güzel işaret ediyordu… Evet, çok kan aktı. Evet, çok ocak söndü. Ancak yapılması gereken şeyler henüz tamamlanmamıştır.Tamamlanmayan şey kültür gelişimidir ve çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır. Diyordu ki Ata: “Güzel sanatlarda başarı, bütün devrimlerin başarı kazandığının kesin kanıtıdır. Bunu başaramayan uluslara ne yazıktır.”

Atatürk'ün Sembolik Kimliği

 

                Aslında bir çok rütbeli asker, sanatın gelişmedeki önemini biliyor ve bu konuda kendi bildiklerince bir şeyler üretmeye çaba harcıyordu. Kolay mı, beş koca sene aralıksız savaşmışlar ve tüm yoksulluğuyla, tüm harap olmuş kanayan toprağıyla ve kazanımları olan özgürlük ülküleriyle, yepyeni bir Türk devletine ulaşmışlardır. Lozan zaferi, şimdi ayakları suya değen köklü bir atılım beklemektedir. “Büyük insanlık” yolunda dev hamleler yapılmalıdır. Bir seri devrim, ışık hızıyla hayata geçerken bunların uygulama ve denetimleri sorununu, hedeften şaşmadan organize edecek bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç hem çağdaş, hem öğretici hem de bilimsel olmalıdır.

 

Yanyana gibi görünüyorlar ama...


“İnsanlık, geleceğe yönelmek için uyandırıcı, amaçlandırıcı, yüreklendirici, yapıcı ve yüceltici aracı edebiyatta bulur.”
Mustafa Kemal işte bu pırlanta gibi parlayan görüşü bildirirken, ötede evrensel birliğin bütünleştiriciliğinden habersiz birileri, omzundaki general rütbesinin gücüne yaslanarak yazdığı; gülünç, iğrenç ve yoz bir sanat eserini (!) okullarda oynatmaya başlamıştır bile. Bir çocuk oyunudur bu. 15 Teşrini-i sani 1339, yani 15 Kasım 1923 tarihinde ilk kez yayın hayatına giren ve Muallim Nedim Tuğrul’un sahibi olduğu, Manisa – Akhisar’da, haftada bir yayınlanan çocuk dergisi “Yeni Yol”da, dört sayı üst üste yayınlatılacak kadar da önemli bir sanat olayıdır bu. Az sonra sözü edilen çocuk oyunundan tıpatıp alıntı yapıp, yorum getirmeden görüşlerinize açacağım sözü edilen oyunu. Amacım çağdaş sanat anlayışının iki komutandaki yansımasını görüşlerinize sunmak, hepsi bu…

9 Ocak 1923 - Edremit

                Oyunun “Perde 1” diye başlayan bölümünün girişi şöyle: “Perde açılır: köşeleri örümcekli ziyasız bir dershane, otuz kadar çocuk yerlere oturmuş… gözlüklü bir hoca, önünde bir rahle. Hoca bağdaş kurmuş oturur, elinde kocaman yazma bir mendil, vakit vakit enfiye çeker. Aksırır, burnunu karıştırır, gırtlağında bir gürültü ile balgam getirir…” Midenizin karıştığını biliyorum ama çocuk oyunu adıyla ortaya konan ve Erzurum’da okul çocuklarına “zoraki eğitim adıyla” oynatılan oyun böyle başlıyor. Aslında hem bu çirkin çağrışımdan kurtulmak hem de bu ünlü generalimizi bir çocuk oyunu yazmaya iten şeyi biraz kurcalamakta yarar var. İlk kez 2. Mahmut’la başlayan batılı tiyatro anlayışından sonra, Abdülmecit ve Abdülaziz’le ilerleme sağlayıp, 2. Abdülhamit’le düşman ilan edilen tiyatro ve diğer sanatlar, Osmanlı diline “ibret” sözüyle çevrilip, özün de ders vermek anlamıyla aktarılmıştır. Yani “ibret-i alem” dediğimiz, “ben onu gösteriyorum ama sen onu yapmayasın diye. Dersini iyi al haaa…”mantığı, henüz boş levhalar olarak görülen çocuklar üzerinde daha bir anlam kazandığından olsa gerek, general yazarımız hedef olarak çocukları seçmiş ve ibret oyunuyla, sözüm ona bir eğitim sistemi eleştirisine gitmiş olmalı. Ancak çağın hangi diliminde olursa olsun, çocuk çocuktur ve algısının rengi bellidir. Renk, canlılık, hareket – yoğun bir yapı ve anlaşılması zor olmayan, arındırılmış bir dille idealize edilmiş tiplere yakınlığı tartışılmaz bile… Neyse, bakalım oyunumuz nasıl devam ediyor. Anladığınız gibi, eski zaman okullarının eleştirisine dayalı oyunumuzda, acımasız bir hoca ve baskı altındaki çocukların ilişkisi konu ediliyor. “Birinci Meclis”ten bir alıntı yapalım:

“Hoca – Ayakların kırılsın git… (Hoca parmağını burnuna sokar, pislik çıkarır, bakar. Fiske ile çocuklara doğru atar…)” Bu arada iki çocuk kapışmıştır. Biri hocanın yanına gelir.
Çocuk – Hoca efendi elif okuyorduk tep tip töp deyince tepiverdi. (Hüngür hüngür ağlar)
Hoca – Neresini tepti ulan?
Çocuk – (KALÇASINI göstererek) Midemi tepti.
(Hoca çocuğun gösterdiği yeri masaj yapar.)
Hoca – Vah zavallı çocuğun midesi vah. Çağırın şu iblis oğlu iblisi buraya. (Üstü başı yırtık kirli bir çocuk gelir.) Seni dinsiz, besmelesiz seni diye iki kulağına birden yapışarak yukarı kaldırır. Çocuk feryad edince SAĞ KOLUNU OLANCA GERGİNLİĞİYLE AÇARAK BİR SİLLE VURUR. Çocuk ağlayarak düşe kalka yerine gider…”

           

               Daha fazlasına gerek yok sanırım. Burnundaki sümüğü çocuklara atan, bir tokat vuracakken, elini olanca gerginliğiyle açan bu “Hoca”nın akıl almaz icraatlarıyla sürer gider oyun. (!) Peki anladık bir eleştiriye gideceksin sevgili generalim, onu anladık da, bu vahşeti olduğu gibi sahneye taşımak, üstelik bu faciaya bir de şarkılı bir form oluşturarak; adına da “Şarkılı İbret” diyerek ne elde edeceğini sandın? Sen bunu yazdığında 41 yaşındaydın. Kırk bir türlü insan gördün, kırk bir bin asker, köylü, kırk bir bin düşman, kırk bir çeşit çocukla bir şekilde muhatap oldun. Hiç mi aklına gelmedi; bu yöntemle değil işe yararcı mantıkla ders vermek, mide bulantısından başka bir şey elde edilemez? Tamam, eski eğitim sistemi yanlıştı, sistemde belki bu kadar olmasa da gerçekten “pis” hocalar vardı. Ama sanat estetiği dediğin şeyin, bir parça yol gösterici, bir parça yarını şekilleyici özellikleri olmalı ya da umut taşıması gerekmez mi? Peki, yaşadığın çağ yangın çağıydı, ölümün ucuzladığı, hayatta kalmanın tam anlamıyla şans olduğu olağanüstü günlerdi. Oysa ki senden sadece bir yaş büyük olan bir komutanın, bir cephe arkadaşının, senin “HALA AYNI MEKTEP” isimli şarkılı ibretini sahneye koyduğun günlerde, sanatla ilgili dediklerine bakar mısın?

           

             Tevfik Fikret’in, “Tarih-i Kadim’e Zeyl” şiirinin okunduğu bir komutanlar toplantısında, Mustafa Kemal ayağa kalkar ve: “Arkadaşlar, hangi Türk şairi böyle devrimci şiirler yazmıştır… Ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yoktur.” der. Neymiş büyük komutanı böylesi etkileyen? “Tarih-i Kadim’e Zeyl” şiirini minicik bir hatırlamayla andığımızda bu sorunun yanıtını bulmuş olacağız.

“Sevdim Allah’ı da, peygamberi de -------------------“Sevdim Allah’ı da peygamberi de
o alay kaldı bugün hep geride. ---------------------------fakat bugün onlar hep geride kaldı.
Anladım çünkü, hakıykat başka; ------------------------Anladım çünkü, hakikat başka;
Başka yoldan varılırmış hakka.-------------------------- Başka yoldan Allah’a varılırmış.
Saydığın harikalar, muğcizeler--------------------------- Senin harika, mucize diye saydıkların,
Birer efsun-i zekadır ki, beşer.---------------------------- Birer zeka becerisidir ki, insan
Bi-tevekkuf açıyor sırlarını; --------------------------------Bunların perdesini durmadan açıyor;
Muğcizat ehli unutmuş yarını ----------------------------Mucizeleri yapan, fikrin gelişimini unutmuş.
Mugfel ü mugfil o İsa, ---------------------------------------Musa Aldanan İsa, aldatmak isteyen Musa ne?
Köhne bir kizb-i mutalsamdır’asaa--------------------- o büyülü değnek artık tarihe karışmıştır.
Beşerin böyle delaletleri var; ------------------------------İnsanların böyle tuhaf halleri var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar.” ---------------------Putunu kendi yapar, kendi tapar.”

Bu muhteşem şiirin Atatürk’ü neden etkilediği ortada …Bu ilginç değil bence. Asıl ilginç olan, bizim sevgili generalimizi neden etkilemediği? Aslında buna da çok şaşırmamak gerek. Ona göre; bütün vatanseverler doğuda birleşmeli, kurtuluş hareketi doğudan başlamalıydı. İşgalci kuvvetlerin tümüne birden atılım yapmak coşkusundan öte, neredeyse İstanbul için yapacak bir şey yok, doğuyu kurtardıktan sonra batı içinde “çalışılır” diyecekti. Ve gizli komutanlık düşlerini, kedi ve ciğer ilişkisini hatırlatacak şekilde Atatürk’ün ulusal direniş hareketinin başına geçmesinden sonra şöyle açıklayacaktı: “Ben şahısların milleti kurtaracaklarına ve kurtuluşun şahısların sivrilmesiyle geleceğine inanmıyorum.” Ey paşa, sen değil miydin Yuşa tepesinde kurtuluş yemeği verecek olan?

 

              Mustafa Kemal’e düzenlenen “İzmir Suikastı” belki konumuzla pek bağlantılı görünmüyor ama biraz tarih kültürümüzü zorlayarak ve ara bağlantıları kontrolden geçirerek, sonucun böyle olacağını kestirmek çok zor değildi demek geliyor içimden. Düşünsenize, peşine başçavuş Ali gibi casuslar takmak, Erzurum Kongresi delegelerine sanki kendi çağrılısı gibi davranıp vaatlerde bulunmak, taktik savaşında ulusal kurtuluş anlayışını bölgesel kurtuluşa çevirmeye yönelik askeri görüşler, din konusunda bağnaz direnmeler ve en sonunda sanat adına düşülen fecaat bir uçurum… Sorun anlayış sorunu bana kalırsa. Tamamıyla öznel. Elbette ki her iki komutan da vatanseverdi. Elbette ki ölümün üzerine yürüyecek kadar cesurdu her ikisi de. Ama bazen yaşamak ve ilerlemek ölümden daha zordur ve işte bu noktada gerçek çağdaş görüşlerin evrensele ve bilimsele yaslanmasının meyveleri toplanır. Kimi, Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş kitabı olan “Söylev”de bir şairin dizelerine yer verir (Tevfik Fikret’in ‘ufukları inatçı bir dumanla sarılı’ dizesi, İstanbul işgali bölümünde kullanılmıştır) kimi, üretemediği için bilerek ya da bilmeyerek yok etmeyi düşünür.

Karbekir Paşa İzmir suikastinden dolayı istiklal mahkemesinde. (Şimdiki Opera Binası - Eski Elhamra Sineması - İzmir)

           Ha unutmadan, belki küçük bir ayrıntı ama söylemeden geçmemeliyim. İslam aleminin büyük şairi ve İstiklal Marşı’mızın söz yazarı Mehmet Akif Ersoy, Karabekir Paşa’nın en sevdiği şairlerden, belki de okuduğu ender şairlerden biriydi. Atatürk ise, Tevfik Fikret, şiirlerinin bir çoğunu ezbere bildiği Namık Kemal, Emin Bülent, Reşat Nuri gibi yerli yazarları okuduğu gibi Balzac, Maupassant, Lavedan, Daudet gibi dünya yazarlarını da okurdu. Hem de kendi dillerinden… Onaylamadığı “Şair-i Azam” Abdülhak Hamit’i neden onaylamadığını anlatacak kadar iyi incelemiş, Va-Nu ve Nazım Hikmet gibi genç sanatçılara öğütler vermiştir.

 

 

                İlk Türk kadın sanatçısının sahneye çıkması da Atatürk’ün Türk sanatı ve edebiyatına kattıkları adına nefis bir derstir. Neyse uzatmayalım, biz yine “Tarih-i Kadim’e Zeyl”e dönüp, şaşırtıcı ve minik öykümüzü anlatalım.

"Hala Bu Mektep" adlı oyunun Kaynak Yayınları tarafından basılan kitap kapağı - 1997

                Tevfik Fikret, bu heyecanlı şiirini bir yazara ithaf etmiştir aslında. Aslında ona “Zangoç” (Kilise çanlarını çalan görevli) diyen bir şaire yanıt verir Zeyl’le. Onu Allah yolundan sapmakla suçlayan şair, Tevfik Fikret’in “Molla Sırat” diye Türk edebiyat tarihinde ipini pazara çıkardığı Mehmet Akif Ersoy’dur. Ki, “vatan şairimiz” Mehmet Akif, genç Cumhuriyet’le uyum yakalayamamış ve Mısır’a kaçarak orada ölmüştür. Bir kısa düşünme payında bunu gözden geçirmekte yarar var .Bir tane coşkun Kurtuluş Savaşı şiiri yazmayan Yahya Kemal bile, milletvekili, büyük elçi olarak genç Türkiye Cumhuriyeti’nde görev alabilmişken; “Amerikan mandasından başka çare kalmamıştır” diyen Halide Edip’in milli sanatçı sayıldığı bu dönemi, hiç yapılmayan bir yöntemle ele almaya çalıştım. İki askerin sanatsal görüş, demeç ve eğilimlerinin nasıl da yönelişlerini etkilediğini göstermeyi denedim. Yazımızı, “Hala Bu Mektep” adlı facia çocuk oyununun yazarı general Kazım Karabekir Paşa’nın “Yeni Yol” dergisinde dört sayı devam ederek, sonunda okulun kapanmasıyla biten oyununun hemen ardındaki inanılmaz bir haberi sizin yorumunuza bırakarak bitirmek istiyorum. Haber aynen şöyle: “Muhterem arkadaşlarımızdan Bozüyük Başmuallimi Mehmet Celal Bey’in tecennüm ettiğini büyük teessürle işittik. Açlık içerisinde kutsi vazifesini ifaya uğraşırken dimağı muhtel (kontrolden çıkan) olan arkadaşımıza acil şifalar temenni ederiz.”

Karabekir Paşa'nın el yazısı

           Son söz : Bozüyük’lü Mehmet Celal Hoca, Kazım Karabekir’in çocuk oyununun ne denli çocuklara uygun olduğunu keşfeden ilk çağdaş eğitimcimiz olmalı. Bu oyun karşısında delirmemek mümkün mü?

 

Hayrettin FİLİZ

 

Kullanılan Bazı Kaynaklar :

1 – Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları, İsmet Kür, A.K.M. Yay., 1991
2 – Atatürk ve Kurtuluş Savaşı, C. Atuf Kansu, Bilgi Yay., İst., Ocak 1974 (4.Baskı)
3 – Rubab-ı Şikeste, Tevfik Fikret, Nur Matbaası, 1952, İst.
4 – Milliyet Sanat Dergisi, 9 Eylül 1977, Sayı : 242
5 – Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Doğan Kardeş Yay., İst., 1969