
GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİNİN BÜYÜK KAYBOLUŞUNUN NEDENLERİ ÜZERİNE
Her şey, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, CHP’nin seçimleri kaybedip, Amerikancı Demokrat Partililerin iktidarı ele geçirmesiyle başlar diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz. Daha öncesinde acı ve umut dolu, yüreğimizi kabartan yoksul bir antiemperyalist mücadele, zafer ve ülke olarak saygın olduğumuz muhteşem bir onbeş yıl … (1923 – 1938) Sonra Atatürk’ün ölümüyle pusuya sinmiş orta yolcular, bağnazlar, işbirlikçiler ve çakallar çağı … Üstüne günlerce konuşulabilecek yaklaşık bir otuz yıl ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle CHP’nin yerle bir olan fotoğrafı …
Aslında bu son o kadar da şaşırtıcı değildi. Çünkü CHP, iktidarda olduğu (tek parti olduğu) yılların özellikle sonlarına doğru, propagandasında dinsel vurguya karşı liberalizmi öylesine öne çıkarmıştı ki, nerdeyse Atatürk devrimleri yeniden yorumlanıyordu. Bu vurgu, Demokrat Parti ve öteki muhaliflerin İslamcılık sesine karşı bir anlayışı temsil ediyordu sözüm ona. Yükselen İslamcılık vurgusunun karşısında liberal laiklik … Peki çözülmenin, irade kaybının başlangıcı olan bu liberal laiklik neydi?
Daha önceki dönemlerde devletin okullarından kaldırılmış olan din dersleri, 1946’da gerçekleştirilen 7. CHP Kurultayı’nda teklif edilen ve kabul gören bir anlayışla 1948 – 1949 ders yılından başlayarak ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında, öğrenci velilerinin isteğine bağlı olarak “program dışı” okutulmaya başlandı. Aynı yıl MEB, imam ve hatip yetiştirilmesi için 10 aylık kurslar açtı. Devletin diğer organları da bu çözülmeye ortak olarak, Hacca gideceklere – (Savaş sonrası ekonomiyi göz önünde bulundurun) – döviz izni vererek, umudu kırık seçmeni etkilemeyi denedi. Ve hatta işi biraz daha ileri götürerek, 1950 seçimlerine sadece iki ay kala, 1925 yılında büyük gürültülerle (yüzlerce insan idam edilerek) çıkarılmış olan Tekke – Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair kanunun 1. maddesi değiştirilerek, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın öngördüğü” 19 türbe halka açıldı (!) Milli eğitim ve türbelerin ne gibi bir ilişkisi olduğunu o gün anlayamamış olan Türk insanı, bunun faturasını elli yıl sonra çok acı bir şekilde ödeyeceğini de fark edemedi tabi ki. Sonra DP iktidara geldi. Zaten ödün vermiş CHP seçmen avında yanlış bir stratejiyi uygulamış; kendine seçmen alayım derken aslında DP’nin ekmeğine yağ sürmüştü. DP, kafası karışık, toprağa bağlı, cahil ve umutsuz büyük çoğunluğu din sömürüsüyle istediği kıvama getirmekte pek zorlanmadı. Din dersleri önce “seçmeli” sonra “zorunlu” derslere dönüştürüldü. Hemen ardından, 1951’de 7 ilde İmam Hatip okulları açılıverdi. Bu okulların yapımı ve öğrencilere burs sağlanması İlim Yayma Cemiyeti’nce karşılandığından, bu tür okulların sayısı rüzgar hızıyla arttı. 1959’da da bu okullara öğretim üyesi yetiştirmek üzere 4 yıllık Yüksek İslam Enstitüleri açıldı … (17 Nisan 1940 aydınlığının, Köy Enstitüleri’nin yerini, sadece 19 yıl sonra başka bir enstitü alıyordur artık)
Kısa kısa değinerek, ‘68’e yaklaşmayı deneyelim. Bu süreçte gençliğin sosyolojik etkilerine zaman zaman değineceksek de; asıl hareket, Turan Emeksiz’in 1960 yılında “ilk öğrenci şehit” olarak Beyazıt Meydanı’nda vurulmasıyla alevlenecektir.
Önce CHP’nin tarihsel hatasının nereden başladığına bir göz atalım. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD Avrupa’nın yeni haritasının biçimlenmesinde, soğuk savaş sürdürdüğü Sovyetler Birliği’nden daha etkin olmayı istiyordu. Çünkü savaşın iki galibi, artık yarının dünyasını kurup, gerek yeni sömürgelerini ve gerekse “ihtimal müttefiklerini” belirleme telaşındaydı. ABD yoksul ülkelere askeri yardım yoluyla yeni bir barikat ya da yeni bir cephe kurmayı istiyordu. Bu cephe olası komünizme karşı kurulacaktı. Sonradan Marshall Yardımı Truman Doktrini diye anılacak bu planlar uyarınca; ABD, Türkiye ve Yunanistan’a “komünist baskılara direndiği için” askeri malzeme sağlanması ve bununda İngiltere tarafından üstlenilmesi kararını verdi. CHP iktidarı bu tavra karşılık ülkede bir “komünist avı” başlattı. Zaten kendilerini gizlemeye bile gerek duymayan bir avuç sosyalist ve komünist için zor günler bu kararla başladı. 4 Aralık 1945’te, iktidardaki CHP’nin gençleri devletin polisi tarafından korunduğu halde Tan Gazetesi’ni basıp, matbaa makinelerini yerle bir etti. Sonra ABC ve Yeni Dünya Kitapevlerini basıp, her ikisini de yaktı. Ardından kaçınılmaz olarak, toplumun kalbi olan okullarda bir ayıklamaya gitti iktidar. AÜDTCF öğretim üyeleri başta olmak üzere, birçok akademisyen açığa alındı. Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes bu kıyımda görevinden uzaklaştırılan öğretim üyelerinden bazılarıydı. Türkiye’de iktidar, ABD’nin 150.000 dolarlık yardımı için kendi öz evlatlarını yemeğe başlamıştır. Çok geçmez, 1947’de Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. Bir ülkenin “üretmeyi namus sayan” eğitim mucizesi, aynı ülkenin basiretsiz iktidarı tarafından yok edilir. Ardından 8 Ağustos 1951’de, “yoldaki çalı çırpıyı temizlemiş olan” CHP’nin hazırlamış olduğu ortamdan yararlanan DP iktidarı, Halkevleri ve Halkodalarını devletleştirerek, bu iki üretim alanının içini boşaltan yasayı çıkarır. 478 Halkevi ve 4322 Halkodası bir taşınmaz ve taşınır mal yığını halinde hazineye aktarılır. Örgütün kültür dağıtım işlevi devlet eliyle engellenir. (Bugün okullarımızın büyük çoğunluğunun kütüphanesi ya da gösteri salonları yoksa, vurulan darbenin komünist örgütlenmeye değil de, direk ABD uydusu yapılmak istenen Türkiye’nin geleceğine indirildiği açıktır. Ve ne yazık ki bugünkü “cehaletinden utanmayan” gençlik biraz da bu yüzden körleşmiştir.)
Sonra CHP’nin yaranma politikalarından biri de büyük toprak sahiplerini yanında tutabilmek için, topraksız köylüyü kalkındırma adına bir reform sayılabilecek, 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nu, 22 Mart 1950 gün ve 5618 sayılı yasayla yürürlükten kaldırmasıdır. (Kaldırsa ne olacak ki, sadece 52 gün sonra CHP, tepetaklak alaşağı olacaktır.)
Kaynayan kazanın içinde akademisyenler, kandırılmış gençler varken şimdi de köylüler oraya sürüklenmiştir. Sırada ordu ve yargı vardır .
DP iktidarı ceza yasasının 141 ve 142. Maddelerinin kapsamını genişleterek, cezaların oranını 5 katına çıkarır. Hani şu ünlü; “bir sınıfın, diğer bir sınıf üstünde egemenlik kurmasını engellemek” amaçlı olduğu söylenen maddeler… Oysa ki bu maddeler yıllar içinde sadece işçi sınıfının örgütlenmesine karşı kullanılacaktır. Yargı böylesi bir hale gelirken, ordumuzda kazana doğru sürülmeye başlanır. CHP iktidarının 1949 haziranında başvurduğu ancak olumlu yanıt alamadığı NATO, 1950 haziranında Kore’de patlayan savaşa müdahale kararı alır. Daha doğrusu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı bu karara “ağabeylik” eder. Ancak 52 üye ulustan yalnızca 12 ülke bu karara uyar. DP hükümeti, NATO’ya üyeliği hızlandıracak düşüncesiyle, TBMM’nin onayını bile almadan, 17 Ekim 1950’de Kore’ye 4500 kişilik bir tugay gönderir. Bu tugayın çoğunluğu Kore’de ölür. Şöyle bir not düşelim; sadece Türk askerinin kaybı, toplam ülke kayıplarının yarısına yakındır. (Ne acı!)
Artık kazanda yer kalmamıştır. Bütün ülke basireti bağlı CHP’nin ardından başa geçen DP’nin, ülkeyi ABD’ye peşkeş çeken yasa ve uygulamalarından yılmış, gerçek, tam bağımsız bir Türkiye isteğini yüksek sesle söylemeye hazırdır… Bu iş, ülkenin enerji dinamosu olan gençlerin boynuna yüktür. Ölmekle, tam bağımsızlık arasına sıkıştırılmış ülkenin, inanmış, üreten gençlere ihtiyacı vardır. (Aynı bugünlerin kör karanlığına karşı ihtiyacımız olduğu gibi) O gençtir ki; ülkesinde yangın varken öğlenlere kadar uyuyamaz. O gençtir ki; söyleyecek sözünü delikanlı gibi söyler. O gençtir ki; ( daha ayrıntılı anlatacağız ya ileride) ülkesinin hayat kadınını bile yoldaş bilip, “Türkiye Amerikan askerlerinin boşalma istasyonu değildir” dediği ve direndiği için iki yoldaşını bu uğurda şehit verecektir. Bu keşmekeşte Nazım Kore Savaşı için neredeyse diktatör gibi davranan Demokrat Parti’nin başı Menderes’e fena giydirir:
“(…)Benim gözlerimin ikisi de yok
Benim ellerimin ikisi de yok
Benim bacaklarımın ikisi de yok
Ben yokum.
Beni , üniversiteli yedek subayı,
Kore’de harcadınız Adnan Bey,
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
Ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim Adnan Bey,
Ölüler otomobilden hızlı gider…
(…)”( Nazım Hikmet, 25 Haziran 1959, Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri/ Diyet, Son Şiirler)
Her şeye rağmen, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya resmen üye olur Türkiye. Aralarında Adnan Adıvar gibi münevverlerin de (!) olduğu pek çok gazeteci, yazar bunu bir zafer olarak işaret eder: “ Atlantik Paktı’na girmiş olduğumuzu neşe ve heyecan ile hissetmemiş kimse yoktur.” Ardından çok geçmez; 19 Haziran 1951’de ABD’yle imzalanan otuzu aşkın ikili anlaşma gereği “ABD işgali” başlar. Türkiye topraklarında hummalı bir çalışmayla, ABD üsleri ve ABD eğitimini örgütleyen okullar kurulur. Bu üslerde görevlendirilen yabancı uyruklu sivil ve asker kişilere yargı, özel posta, gümrüksüz mal getirebilme konularında ayrıcalıklar tanınır. Ülkemizden, henüz otuz sene önce kanımızla, canımızla kovduğumuz emperyalizmi, davul zurna ve bayraklarımızı sallayarak geri alırız. ABD ile yakınlaşmamız gereği, sol ideoloji içeren her şey “kökü kazınası düşmanlar” olarak lanetlenir. 1951 yılında, “1951 Tevkifatı” diye adlandırılan seri tutuklamalar yapılır. Orhan Kemal ve Hikmet Kıvılcımlı’nın da içinde bulunduğu bir çok yazar, aydın ve öğretmen içeri alınır. Bu yetmez, yeni dernekler kurulur: Milliyetçiler Derneği, Komünizmle Mücadele Derneği gibi. Öte yandan, yabancı sermayeyi özendireceğini bildiren DP, 1948 yılında verilmeye başlayan dış yardımları üretici olmayan kesimlerdeki büyük yatırımlarda kullanır. Tarım, sağlık, endüstri gibi konularda başarıya ulaştıysa da, kısa bir süre sonra plansız ve hesapsız yatırımlarla çıktığı yolun tehlikeleriyle yüz yüze gelir. Yatırımlar borçları ödeyecek üretimden uzaktır ve yeni borçlanma kaynakları da bulunamayınca, IMF sahneye çıkar ve onun dayatmasıyla paramızın değeri düşer. Bu aynı zamanda enflasyonun artması anlamına geldiğinden, “ekonomimiz kötü yola düşer”. Kaçınılmaz olarak da 1950 sonrası köylerden şehirlere kasırga gibi göç başlar. Hükümet “yarım akıllı” projelerle yine dışarıya sarılır. 1951 yılında Yabancı Sermaye Kanunu, 1954 yılında Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu’nu çıkartırlar. Bu yasalarla, yabancı sermaye Atatürk’ten alamadığını ele geçirmiş oluyordu. Çürüme başlamıştır artık.
Demokrat Parti, içeride oluşacak muhalefeti engellemek için “Vatan Cephesi” adıyla bir kandırmaca sistemi devreye sokar. Sözüm ona, bu cephe milliyetçi, vatanın ileriki günleri için yabancı sermayenin gerekliliğine inanmış insanların katıldığı vatanperverlerin buluşmasıydı. Bu cepheye katılanların isimleri radyolardan ilan edilmeye başlanır. (Oysa ki çok kısa bir süre içinde anlaşılır ki; bu isimlerin çoğu uydurma ya da ölmüş kişilerin adlarıdır.) Bu dedikodular kazanın altına bir iki odun daha sürmekten başka bir işe yaramaz. Ancak gerçek çok dramatiktir. Pahalılık ve yoksulluk öyle bir hal almıştır ki; köylüye tohumluk olarak dağıtılan ilaçlı buğdayı yiyecek olarak kullanmaya başlar çaresiz bırakılan köylü. Ve tarihimize leke bırakan, “kara yara” denen şey işte bu dönemde gerçekleşir. Bu tohumu yemek zorunda bırakılan köylü, felç olur. Nazım’ın bir şiirinde seslendiği gibi:
“Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne
iki çıplak yavrucuk,
birinci sayfada iki sütun üstüne
bir avuç deri kemik.
Delinmiş parçalanmış etleri,
Biri Diyarbakırlı, Erganili biri.
Kolları bacakları kargacık burgacık,
kafaları kocaman,
ağızları korkunç bir haykırışla açık,
Birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık.
İki kurbağacık
kara yaralı iki yavrum benim.”
(Son Şiirler, 1959)
“Kara yara” ve yol açtığı sakatlık/felç 1960’larda Fikret Otyam’ın “Kara Tohum Topalları” röportajında konu yapıldığı gibi, büyük oyun yazarı, sosyalist Sermet Çağan’ın da “Ayak Bacak Fabrikası” adlı oyununda da bir kara güldürü olarak sanat tarihimizde yerini almıştır.
“YİNE DÜŞMAN ELİNDEYDİ VATAN / BİR OĞUL ÇIKTI MALATYA’DAN”
Ulusal onurumuz böylesi ayaklar altına alınırken, yakın tarihimizdeki antiemperyalist hikayemiz utanmazca yok sayılırken, bardağı taşıran son damla, CHP’ye karşı 18 Nisan 1960 günü kurulan Meclis Tahkikat Komisyonu olur: “Bir kısım basınla iş birliği yaparak, kanun dışı gizli kollar, şerirler ve sabıkalılardan müteşekkil silahlı siyaset çeteleri kurmaya çalışan muhalefet…” diye ilan edilir bu komisyon… Yani herkesin anladığı dille söylersek, DP son ayak olan faşizmini cüretkârca ilan etmeye yeltenir. Köpeksiz köyü bulan DP’liler, çomaksız dolaşmaya başlarlar. Oysa ki bütün yurtseverler Türkiye köyünü terk etmemiştir. Aslan gibi, koç gibi gençler özgürlüğe yürümekten, delikanlılıktan tümüyle vazgeçmemiştir. Bir grup aydın, bilim adamı bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu bir bildiriyle ilan eder. Bu bildiriyi İstanbul’da 28 Nisan’da başlayan öğrenci gösterileri izler. Gösteride polis ve iktidarın diğer kolluk kuvvetleri öğrencilere çok sert davranır. Hatta Türkiye tarihini değiştirecek bir olay da o dönemde gerçekleşir. Orman Fakültesi öğrencisi 19 yaşındaki Turan Emeksiz isimli genç, polisin açtığı ateş sonucu vurularak öldürülür.
Bir ölü yatıyor
ders kitabı bir elinde
bir elinde başlamadan biten rüyası
bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda
Bir ölü yatıyor
vurdular
kurşun yarası
kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.”
(Nazım Hikmet, Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü)
Turan Emeksiz, belki de ölümüyle bir zamandır patlamaya hazır, karşı duran gençliğin fitilini ateşler. Çünkü bıçağın kemiğe dayandığı andır bu an. Şairlerin kalemlerini sivrilttiği, askerin silahlarının namlularını harbilediği an…
“Kuş ol kardeş, beni şakı
Göğsümde dört kurşun yarası
Göğsümde dört pencere.
Bir pencere hürriyet yaylasına.
Göğsümde dört pencere,
Bir pencere kardeşlik ormanına,
Göğsümde dört pencere,
Bir pencere dünya bahçesine.
Kuş ol kardeş, beni şakı
Bir tanesi bile kalmasın kapalı
Düşmesin bir damla kan toprağa.
Kuş ol kardeş, beni şakı.
Silerlerse buradan bir gün bu kanı,
Kuş ol kardeş, beni şakı
Kalk ayağa.”
Kadir, “1960, İstanbul” şiirinden)
Gösteriler ve olaylar 29 Nisan 1960’ta Ankara’ya sıçrar. Ankara’daki gösterilerin en önemlisi, Cemal Süreya’nın 1960 yılında Papirüs’te yayınlanan şiirine de isim verdiren (555K) parolasıyla Kızılay’da yapılan eylemdir.
“(…)
Sabanın demiri girdikçe toprağa
Hınçlarını gömmektedir içine yerin.
çünkü millet hayınları ankaralarda
çünkü izmirlerde, çünkü İstanbullarda
çünkü başka yerlerinde memleketin
kanına girdiler masum gençlerin
işte onun için karanlıktır gözleri
şimdi erzurumda çift sürenlerin
(…)
biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz”
(Cemal Süreya, 555K, Papirüs)İktidara karşı öğrenci gösterileri şiddetle engellenmeye çalışılsa da, engellenemez. Bu gösterilerden birine üniformalarıyla harp okulu öğrencileri de katılır. Ordunun iktidara bir uyarısı olan bu eylem, ardında iki genç ölü ve süresiz sıkıyönetim bırakır.
Çok değil bir ay geçmeden, 27 Mayıs sabahı ordu, “kardeş kavgasını engellemek ve soysuzlaştırılan demokrasiyi kurtarmak için”, Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla toplumsal güvenini kaybetmiş iktidarı alaşağı eder. TBMM kapatılır. DP milletvekillerinin tümü ve sorumlu sayılan kimi vali ve polis müdürlerini de kapsayan bir tutuklama fırtınası eser Türkiye’de ve ardından ünlü Yassıada mahkemeleri…
Yargılamalar 15 Eylül 1961’de sonuçlanır. 15 kişi ölüm cezası, 31 kişi ömür boyu hapis, 418 kişi 6 aydan 20 yıla kadar hapis cezaları alırlar. 123 kişi beraat eder. 5 kişinin de davası düşer. Devrik Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan dışında ölüm cezası alanların cezaları ömür boyu hapse dönüştürülür. Zorlu ve Polatkan, 16 Eylül 1961 günü, intihar girişiminde bulunan Menderes de tedavisinden sonra 17 Eylül’de İmralı adasında infaz edilirler. Bu olaylar Türkiye siyasi tarihinde geri dönülmez bir yaralanmaya yol açacak, üç bakanın asılması siyasal bir “kan davası” başlatacaktır. Ardından tarihimizin en heyecanlı gençlerinin “ölümüne genç olmak” hikayelerinin yaşanacağı ‘68ler gelecektir.“ ’68… ’68, GERİ VER ÖLÜ GENÇLERİMİ”
Aslında her şey öyle yumuşaktı ki önceleri… “Türkiye ’68 Hareketi, Türkiye’nin 100 seneyi aşkın emek ve özgürlük mücadelesinin devrimci birikim ve deneyiminden hareketle, 1961 Anayasasının sağladığı demokratik ortamda oluşmuş ve gelişmiştir. Aslında Türkiye ’68 hareketi, Amerikan işbirlikçisi Demokrat Parti iktidarının baskılarına karşı devrimci-demokratik kadroların direnciyle doğmuştur” der Fikret Babuş “Devrim Havarileri” adlı kitabında. Aslında 1968’lerde emperyalizme karşı mücadele bütün dünyayı saran bir akım halinde olduğundan, Türkiye gençleri de bu akımla bütünleşmiştir demek çok yanlış olmasa gerek. Ancak Türkiye ‘68’i, dünya ’68’indan farklı bir karakter taşır.
Türkiye ’68 hareketi, yüksek okullardaki sistemin yansıması olarak sürdürülen bazı kökleşmiş gerici kuramlara ve uygulamalara karşı doğmuştur. Sınav yönetmelikleri, öğrenci-öğretim elemanı ilişkileri, derslerin içerikleri ve kalitesi, yönetimde öğrencilerin temsil edilmeyişleri, kantinlerin işleyişi gibi konular devrimci gençlerin ilk ele aldığı konulardı. Bu konu ve istekler tüm öğrencileri ilgilendirdiği için, kısa zamanda yaygınlaşıp örgütlü bir güce dönüştü. ‘68’liler en çok temsil edilmek konusunu önemsemişlerdi. Öyle ki, öğrenci derneği seçimlerine bile –size tuhaf gelebilir ama çok az sayıda öğrenci katılırdı.- Seçime girenlerse; çiçek grubu, defne grubu, arılar grubu gibi hiçbir siyasi içeriği olmayan isimlerle bu seçimlere katılır, bölgecilik ve dar arkadaşlık çıkarları üzerine oluşturulan seçim sonucunda da yönetim gruplarca el değiştirirdi. Yani ideolojik bir boyutu yoktu öğrenci birliklerinin. Böyle olunca da ülke sorunları onların konusu olmuyordu. Peki ne oldu da birden siyasileşti bu dernekler? Ya da neden bir ideoloji birliği olamamışlardı o güne dek de bir anda her şey değişivermişti?
En kısa tarafından apolitik oluşumlara bir göz atalım. O dönemde öğrenci derneklerinin yönetimini elinde tutmak, bazı cazibelere daha kolay ulaşmak demekti. Öğrenci derneklerinin belli ücret karşılığında öğrencilere verdiği “şebeke” denilen kimliklerle, belediye otobüslerinde ve sinemalarda öğrenci indiriminden yararlanılıyordu. Bazı öğrenci gezileri ve spor yarışmaları düzenlemek, korolar kurmak, geleneksel hale getirilmiş bazı gün ve gecelerde çeşitli eğlence programları düzenlemek gibi çalışmalar, öğrenci derneklerinin gelir getirici uğraşı alanıydı. Ayrıca fakültelerin sağladığı fondan yoksul öğrencilere yemek çıkarma organizasyonu da öğrenci derneklerine bırakılmıştı. Durum böyle olunca da derneklerle ilgilenenlerin çoğu öğrencilikten uzak, birer asalak ve arada kalan küçük avantajlardan yararlanan, içi boş yaratıklara dönüşmüştü. Bunlar kendilerini fakültenin sahibi ya da işletmecisi gibi görüyorlardı.
Harekete geçen devrimci öğrenciler, 1965’ten sonra, öğrenim gördükleri kurumların öğrenci derneklerine el attılar öncelikle. Bu oluşumları ideolojisi ve düşünsel zemini olan birliklere dönüştürmeye başladılar. Öğrencilerin böylece kendi öğrenim sorunlarının yanı sıra, yurt ve dünya sorunlarıyla da ilgilenmelerini sağladılar. Öğrenci derneklerinin seçimlerini kazanarak, derneğin elindeki avantajları ellerine geçirdiler. Kantinleri, yemekhaneleri ya da üniversitedeki değişik birimleri kolektif anlayışla tüm öğrencilerin yararlanabileceği bir biçimde yönetmeye başladılar. (Yani sosyalizmi kendilerinden başlattılar.)
Çok geçmeden bu yeni atılım tutucu ve “masasına aşık” yöneticileri rahatsız etmeye başladı. Bu aşağıdan gelen genç hareketin ilerisini düşünerek kaygılandılar ve bazı katı kurallarla bu örgütlü yükselişin önünü kesmeye çalıştılar. Kimi öğrenciler türlü bahanelerle okuldan atıldı, kimileri sınavlara alınmadı, kimilerine de gözdağı niyetine değişik cezalar verildi. İşte bu süreçte de boykotlar ve ardından üniversite işgalleri başladı. Böylesi boyutlu bir mücadele beklemeyen “yukarıdakiler” geri adım atmak zorunda kaldı. Birçok dayatmacı yasa ve kurallar geri çekildi, sınavlar ertelendi. Bu gelişmelerden yüreklenen örgütlü gençlik, bu kez çalışmalarını gecekondulara, esnaflara, işçi ve memurlara, öğretmen ve köylülere yönlendirerek çok kısa zamanda kitlesel bir mücadele alanı yarattılar.
DEV GİBİYİZ, GENCİZ BİZ… DEV-GENÇ’İZ BİZ
Döneme damgasını vuran en önemli oluşum kuşkusuz Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (daha sonraki adıyla) Dev-Genç’tir. Devrimci gençlik hareketi gelişmeye başladığında yüksek okulların tümünde o zamanki adıyla Talebe Cemiyetleri (Öğrenci örgütleri) vardı. Ankara Üniversitesi talebe Birliği (AÜTB), İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği (İÜTB), İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği gibi… Ardından Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. Parti kendine bağlı çalışan öğrenci şubeleri oluşturdu ve devrimci gençler temsil edilmeyi TBMM’ye taşımak için bu kollarda çalışmaya başladılar. Daha sonra Ankara’daki devrimci gençler kendi fakültelerindeki dernekleri “Fikir Kulübü” adıyla TİP çizgisine yakın bir paralele taşıdılar. Ve en sonunda da 17 Aralık 1965 günü beş fakültenin fikir kulüpleri birleşerek FKF’yi, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu oluşturdular. FKF’liler 19 Temmuz 1967’de İstanbul’da, çok geçmeden de İzmir’de sekreterlikler açtılar. Ardından genel kurul toplantısı yapıldı ve bu kurulda FKF adı, Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu olarak değişti. Bu ismin ilkin kısaltması TDGF iken, daha sonra Dev-Genç şekline dönüştü. Böylece 68’e damgasını vuran devrimci gençlik, örgütlülüğünün meyvesini almış oldu.
Dev-Genç’in tarihimiz için önemini; genç heyecanını üretmeye ve toplumun her kesiminde adil, onurlu olmaya, bu uğurda kimi zaman işkencelere uğradığı, kimi zaman öldüğü halde eylemlerinden vazgeçmediğine bakarak takip edebiliriz.
![]()
‘68’İN ÖNEMLİ EYLEMLERİ
Türkiye’de ’68 hareketi şekillenirken en duyarlı olunan konulardan biri kuşkusuz Kıbrıs konusuydu. Bu nedenle EOKA’nın Kıbrıs’taki vahşetine karşı, gözü kulağı kapalı olan BM ve basiretsiz iktidara karşı ilk bilinçli ve disiplinli eylemler Kıbrıs mitingleriydi. Bu mitinglerden biri 22 Kasım 1967’de Ankara’da düzenlenmiş ve Kıbrıs’taki baskılar kınanmıştır. Bu mitingte Amerikan emperyalizmini kınayan sloganlardan çok, Kıbrıs’taki Rum baskısını kınayan sloganlar atılmıştır.
Okudukça içimizi sızlatan bir başka eylemse her yılın belli tarihlerinde yapılan “Yerli Malı Haftası” eylemleriydi. Bu eylemlerde gençler yerli üretime sahip çıkarken, her türlü emperyalizme ve bağımlılığa karşı durmak için Pepsi, Coca Cola gibi yabancı ürünlerin satışını engellemiş, sokaklardaki reklam afişlerini indirmiş ve yerli malı kullanmanın ülke ve halkın çıkarlarına olduğunu vurgulamışlardır.
“Çoğunlukla sadece kendisini yaşayan” günümüz gencinin asla anlayacağını sanmadığım bir başka eylemse; 28-29 Nisan olaylarında öldürülen fidan gibi çocukların anısına, 1961 yılından başlayarak her 28-29 Nisan’da miting, anma, yürüyüş ve Mustafa Kemal heykeli önünde toplanıp çelenk koyma-saygı duruşunda bulunma ve geceli-gündüzlü nöbet tutarak o günleri unutmadıklarını bildiren gençlik eylemleridir.
Emperyalizmin temsilcisi sayılan NATO’ya karşı yapılan “NATO’ya hayır” eylemleri de önemli eylem gruplarındadır. NATO’yla birlikte Amerikan üs ve tesisleri de bu kapsamda protesto edilmişti. Hatta 5 Aralık 1967’de Amerikan aleyhtarı sloganlarıyla “NATO’dan Çıkma Mitingi” yapılmış; 14-20 Mayıs 1968 tarihleriyse, “NATO’ya Hayır Haftası” ilan edilerek, ABD karşıtı eylemler gerçekleştirilmişti.
Yine çeşitli tarihlerde emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı bağımsızlık haftaları ilan ederek, genellikle Amerikan karşıtı eylemler düzenlenmiş ve bu çerçevede çeşitli etkinlikler konmuştur. Bu eylemlerden biri 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul’da işçilerle birlikte devrimci gençler ünlü Samsun-Ankara yürüyüşünün adını kullanarak, “Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüş ve Mitingi” düzenlemişlerdir. Camilerde toplanan gericiler, bu mitinge saldırıp iki kişiyi öldürdükleri için, “Kanlı Pazar” denilen bu eylemin bütün yurtta gericiliğe karşı kamuoyu oluşumunda büyük bir etkisi olmuştur. Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı biri mühendis, diğeri öğrenci olan bu iki genç bıçaklanarak öldürülmüştü. Yaklaşık iki yüz kişi de yaralanmıştı. Ertesi gün Günaydın gazetesinde Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklandığı anın fotoğrafı yayınlandı ve o sırada yanında duran polisin hiçbir müdahalede bulunmadığı görülüyordu. *(Bu noktada gözden kaçmasını istemediğim iki ayrıntıya dikkat çekmek isterim.Kanlı Pazar’dan çok kısa bir süre önce Bugün gazetesinde Mehmet Şevki Eygi imzalı şöyle bir yazı yayınlanmıştı:
“Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir… Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf(tarafsız) kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. ,Onlarda taş, sopa, demir, Molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”
(Mehmet Şevki Eygi halen sağdır ; Bedir Yayınları’nın sahibidir ve Milli Gazete’de köşe yazarlığı yapmaktadır.İki yıl önce verdiği bir röportajında “vicdani bir rahatsızlık duymadığını” söylemiştir.)
![]()
Komünizmle Mücadele Dernekleri genel başkanı İlhan Darandelioğlu, Milli Türk Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki merkezinde şu yolda bir konuşma yapar:
“… Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin…”
Bu olayda Ruhi Su içinin yangınını şiir olarak ağlar.
“ellerinde pankartlar
gidiyor bu çocuklar
kalkın ayağa, kalkın
gidiyor bu çocuklar
(…)
bu meydan kanlı meydan
ok fırladı çıktı yaydan
kalkın ayağa, kalkın
biz şehirden, siz köyden”
’68 eylemlerinin en unutulmazı 6. Filo’ya karşı yapılan eylemlerdir. Bu bölümde biraz ayrıntılı durmakta fayda var. Bu bölüm hem heyecanlı genç olmak, hem de erdem için ölünebileceğine dair dramatik örneklerle dolu bir bölümdür.
![]()
6. Filo karşıtı ilk ciddi eylem, 22 Haziran 1967 tarihinde, Filo komutanının Taksim Atatürk Anıtı’na koyduğu çelengin yakılmasıyla başlamış ve 24 Haziran’da Hürriyet Meydanı’ndan Taksim’e kadar yürüyen 6. Filo karşıtlarının Amerikan bayrağını indirmelerine kadar sürmüştür. 6. Filo’nun 6 Ekim 1967 tarihinde İstanbul’a asker çıkaracağını öğrenen devrimci gençler kıyıda oturma eylemine geçmişler ve Amerikan askerlerini şehre sokmamışlardır. Filo komutanı şehirde yapmayı planladığı ziyaretleri, kıyıya çıkamadığından gemiye indirilen bir helikopter aracılığıyla yapabilmiştir. Amerikan bayrağının yakılmasıyla süren bu yurtsever gençlik eylemleri başarıya ulaşmış; 6. Filo İstanbul’u terk etmiştir.
15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo’nun tekrar İstanbul’a gelmesi üzerine olaylar bütün şehri etkilemiştir.
(…)
birgün çıkıp geldiler –anlamsız yüzlerini, gülüşlerini- tüketim artıklarını üretim organlarını ve eski külotlarını- çikletlerini çukulatalarını getirip bıraktılar- hergün hergün yeniden getirip bıraktılar.
(…)
-sonra güzel güzel anlaşmaları- sonra güzel güzel sözleşmeleri- sonra güzel güzel paylaşmaları- asılmışların ve asılacakların izniyle- ve durmadan durmadan baltazar bayramlarını- sonra güzel güzel savaş uçaklarını- radarları rampaları atom bombalarını- denizaltı denizüstü bir şeylerini- bilinçaltı bilinçüstü her şeylerini piekslerini bitekslerini bit pazarlarını- eroinlerini kokainlerini getirip bıraktılar-
Ve sonra çekip gitmediler gemilerine
(…)
Ve artık o kadar şey getirdiler ki
Bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde.”
(Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kızılırmak)
15 Temmuz 1968’de 6. Filo dokuz ay önceki başarısızlığını bir kez daha yaşamamak için önlemlerini almış olarak; işbirlikçi iktidarla ve onun kolluk güçleriyle anlaşmalı olarak, devrimci gençliği bu kez alt etmek için yeniden İstanbul kıyılarına yanaşır. Ancak bu kez İstanbul’un her yerinde yangın vardır. Gençliğin gür sesi polis ve asker zoruyla engellenmeye çalışılır. 17 Temmuz 1968 gecesi İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Yurdu polisler tarafından basılır. Çıkan olaylarda birçok öğrenci “işgalci Amerika’yı vatanımızda istemiyoruz” dediği için dövülür, hatta kurşunlanıp, camlardan aşağı atılır. Bu olaylar bir gencin ölümüyle hafızalardan bir daha silinmemek üzere kanlı bir şiire dönüşür. İTÜ Öğrenci Yurdu’nun TİP Eminönü ilçe üyesi, Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu pencereden aşağı atılır ve Vedat bir iki gün sonra, 24 Temmuz’da, hastanede, bağımsız Türkiye için ölen gençlerden biri olarak bayraklaşır.
![]()
![]()
“ Savaş kavganın son aşamasıdır
Yaratır her insanda
Kendi toprağının yeşilini
Gözlerimle gördüm
Vedat arkadaşın kanında
Zincirinden kopan halkalar gibi.
(…)
Savaş kavganın son aşamasıdır
Güneylerde bir ağaç denizinde
Uzak sahil fenerleri gibi yalnız
Bir yanıp, bir sönen çadırların ateşleri
Gözlerimle gördüm, kendini çizerken
Vedat arkadaşın direncinde parladı
Bir destanın dizeleri gibi.
Bu silah pazarı, bu demir ökçe
Saygon’u İstanbul’da ararken
Gözlerimle gördüm
Kurşunu kendi ölümüne ateşledi
Vedat arkadaşı vurduğu gece.”
( Şükran Kurdakul, Vedat Arkadaşa Saygı Duruşu)
Sadece Şükran Kurdakul değildir Vedat Demircioğlu’na zarı zarı inleyen. Ruhi Su’nun yazıp söylediği türküde dönemin acısını en iyi resmedenlerdendir.
“Bir sabah uykusunda
Polisi saldırdılar
Demircioğlu Vedat’ı
Coplarla öldürdüler
Coplarla yumruklarla
Vurdular öldürdüler
(…)
Altıncı Filo derler
Belki siz de gördünüz
Kıbrıs’ta karşımıza
Çıktılar, durdurdular
Boğaz’da karşımıza
Çıktılar, öldürdüler
(…)
Demircioğlu bir değil
Halkımız gibi çoğul
Geliyor çağıl çağıl
Geliyor çağıl çağıl…”
Olaylar sadece İstanbul’da kalmadı. Ankaralı gençler de protesto eylemlerine katıldılar. Amerikan Haber Alma Merkezi’ne, Pan Amerikan Havayolları’na, Amerikan Kültür Merkezi’ne ve sadece Amerikalılara kendi ürünlerini gümrüksüz getirip satan Tuslog binalarına saldırdılar. Ötede Trabzon’daki gençler de Amerikan radar üssüne hücum ettiler.
6. Filo’nun 28-29 Ağustos 1968’de İzmir Limanı’na girmesi üzerine İzmirli yurtsever gençler de sokaklara döküldüler. “Tam Bağımsız Türkiye Mitingi (İzmir)”ne Türkiye’nin her yerinden genç-yaşlı yurtseverler akın etti. Gençlerin bu iradeli, örgütlü ve heyecanlı direnişini gören 6. Filo 1968’den sonra Türkiye’ye çoook uzun süre gelemedi.
*Bir ayrıntı; İzmir, Antalya ve İstanbul’daki genelev kadınları bile Amerika’yı protesto eylemine katılmışlar ve genelevleri ziyarete gelen Amerikan askerlerine saldırmışlardır. 6. Filo protestolarında Amerikan askerlerinin aylarca denizde kaldıkları ve Türkiye’nin limanlarına cinsel boşalım için geldikleri açıklanınca, halk Amerikan askerlerinden nefret etmeye başlamıştır. Çünkü halkımıza göre, elin Amerikan gâvurunun yanında, genelev fahişesinin bile namusu vardır.
*İlginç bir ayrıntı daha; Çok tuhaf ve ilginçtir ki; Müslümanlıkla hiçbir ilgisi olmadığı halde, gerici çevreler bu eylemlere din karşıtlığı diyerek, Türkiye’nin onurunu korumaya çalışan gençlerimize saldırmışlardır. (Hikmet Çetinkaya, Sancılı Yıllar, sayfa 49-55)
6. Filo’nun neden olduğu olaylar daha da sürecek ama biz biraz da diğer olaylara ve eylemlere göz atalım şimdi.
Dönemin gençleri örgütlenmenin en etkili yollarından biri olan tiyatroyu son derece işlevli kullanmış; genellikle savaş arifelerinde hizmet beklenen “ajitasyon-propaganda” yani kısaca “ajitprop” tekniğiyle sokak tiyatrosu yapmışlardır. Tüm bu hareketin ortak adına da “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu” demişlerdir. Eylül 1968’de başlayan bu uygulama öylesine etkili olmuştur ki, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına kadar yaklaşık 360 kez sokaklar, miting alanları ya da grevlerde değişik oyunlar oynanmıştır. Bu oyunlardan en ünlüleri “Köprü”, “Grev ve Gecekondu”yla “Amerika” isimli sokak gösterileridir. Hatta 31 Aralık 1968 günü Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci yurtlarına “komando” diye adlandırılan (ki 10 Ocak 1969’da Alparslan Türkeş, komandoları kendilerinin desteklediğini açıklayacaktır) sağcı öğrencilerin büyük saldırılarından birinin nedeni de bu oyunlardan biri olan “Köprü”dür bence. Olay basitçe şudur: 1968 yılında bir gurup genç üniversiteli, İstanbul Boğazı’na yapılacak olan Boğaz Köprüsü projesine karşı çıkarak, Hakkari’de Zap Irmağı üzerine bir asma köprü inşaası için kampanya başlatırlar. Amaç ülkemizin her yanının bizim olduğunu hatırlatmak ve bölgesel milliyetçiliğe karşı olmaktır. Bu tamamıyla iyi niyetli yaklaşım bile çok şiddetli tepkilere yol açacak ancak gençler akıllara durgunluk veren bir imeceyle Zap Suyu üzerine o köprüyü yapacaklardır. Gençler Zap’a 1968’te, iktidar Boğaz’a 1973’te köprüleri oturturlar.
*Bir ayrıntı; Bu köprü 31 yıl sonra 1999’da kimliği bilinmeyen kişilerce bombalanarak yıkılacaktır. Onlar yıksa ne olur? Adı Dev-Genç köprüsü olarak bilinen köprü, gençliğin engellenemez gücünün bir örneği olarak hafızalardan hiç silinmeyecek ki…
Yine aynı günlerde, 20 Ekim 1968’de Hüseyin Cevahir ve Deniz Gezmiş’in de içinde olduğu 22 öğrenci ve 2 işçi, Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsız Türkiye” sloganıyla “Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü başlatır.
Sonra işgaller mevsimi… 8 Nisan 1969, İÜ rektörlük binası işgali, 10 Nisan 1969 AÜ Siyasal Fakültesi işgali, 12 Nisan 1969 ODTÜ işgali ve en ünlü işgallerden biri olan 31 Mayıs 1969 İÜ Hukuk Fakültesi işgali… Bu işgalde öğrenci lideri Deniz Gezmiş’tir. Kısa bir zaman sonra gençlik bir şehit daha verir toprağa. Bu kez ODTÜ’lü Taylan Özgür, İÜTB kongresi sırasında çıkarılan bir provokasyon sonucu, Beyazıt’ta bir polis tarafından vurularak öldürülür.
“Saat 19 haberlerinde Taylan Özgür’ü vurdular
Bütün yanaklarım sapsarı
Güneş aklında tut bunları
Matematik, hesapla bunları…”
(Engin Günçe, Kış Dörtlükleri)
Sabrın sona erdiği zamandır bu zaman.
Ülke işbirlikçi iktidarca, genç ölülerin kanıyla, Amerikan gerdeğine hazırlanırken; Amerikan devlet ve siyaset adamlarının Türkiye ziyaretleri de en önemli ve unutulmaz eylem alanlarına dönüşüyordu. Örneğin Amerikan Savunma Bakanı Mc Namara’yla ünlü büyükelçi Kommer, nam-ı diğer “Vietnam Kasabı” Robert W. Kommer’in, Kasım 1968’de ülkemize atanmaları, gençliği çılgına çevirir. Vietnam’da ahlaksız bir savaş tezgahlayan bu adam şimdi Ankara büyükelçisi olacak ha? Asla kabul edilemez! Ancak Kommer adına yaraşır bir soysuzluk gösterip ODTÜ rektörünü ziyarete gitmeye kalkınca, zaten incecik kalmış ip kopuverir. Tarih 6 Ocak 1969… Kommer’in arabası ODTÜ kampüsü içinde ters çevrilerek ateşe verilir. Üstelik kendi benziniyle… Yani Amerikan malı, yine Amerikan benziniyle yakılır.
Taraflar kana susamış gibidirler… Ne ölün ölüme, ne dirin dirime…
1970 yılı Kasım ayında Ürdün Krallığı’nın yoksul Filistin’e saldırması da, Türkiyeli gençlerin büyük tepkisine yol açar. Ankara’ya uykunun haram edildiği günlerde, Ankara’daki Ürdün elçiliğini basan gençler, elçilik balkonuna Filistin bayrağı asar ve derhal çekilerek tepkilerini apaçık bildirirler. Artık gençlik her yerdedir. Örneğin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in 1 Mayıs 1969’da ölmesi ve Ankara Maltepe Camisinde cenazesi kaldırılırken, gericilerin saldırması üzerine 7 Mayıs 1969’da düzenlenen, Danıştay ve Sayıştay üyelerinin de katıldığı ünlü “Yargıtay Yürüyüşü”nüde yine gençler örgütlemişlerdir.
“(…)
İstanbul’a karşı iç iç düşün bu ne iştir
Günün bir yarısı çamur öbür yarısı
Durup dururken başlayan o baş ağrısı
Bunca yıl yalan okuduk yalan dinledik
Aklına kim gelirse bağır ver veriştir
Üzgün, kısmeti kapalı koca bir gençlik
Karşımızda canım İstanbul canım bir deniz
İçtik içtik kahırlandık bunca yıl dilsiz
Kimdik ki yaşamımızı berbat ettiniz
(…)
Kimse alamaz elimizden bu ümidi
Bunca yıl bu ümit bizleri tutan dimdik
Neydik düne kadar daha üç beş kişiydik
Çektik kapıları çıktık evlerimizden
Meydanlara sığmıyoruz kardeşler şimdi.”
(Necati Cumalı, Kısmeti Kapalı Gençlik, 1968)
Saymakla bitmeyen gençlik eylemlerinden bir iki örnek daha vererek yazımızı toplayalım artık.
O sıcak yıllarda, Ankara Belediyesi Otobüs İşletmesi (EGO), öğrenci derneklerinin devrimcilerin eline geçmesi üzerine, bu derneklerin verdikleri şebekeyi geçersiz sayar ve kendi vereceği şebekenin geçerli olacağını ilan eder. Ayrıca EGO’nun bu kararına göre, herhangi bir yerde ücretli olarak çalışan öğrencilere de şebeke verilmeyecek ve bunlar öğrenci indiriminden yararlanamayacaktır. EGO bunu yapar da, heyecan dolu genç yerinde durur mu? Hemen bir karar alınır ve otobüs işgalleri başlar. Öğrenciler toplu halde otobüslere binip otobüsleri okudukları üniversitenin bahçesine çektirirler. Bahçeye çekilen otobüsün şoför ve yolcularına bu eylemi neden yaptıklarını anlatarak onların da desteğini almaya çalışan öğrenciler, çok başarılı sonuçlar elde etmişlerdir.
Bir başka dikkat çekici eylem örneğiyse Bozkurt Nuhoğlu’nun anılarını anlattığı “Kırmızı Günler” adlı kitapta gözümüze ilişir. Kitabın bir yerinde Bozkurt Nuhoğlu bir anısını aynen şöyle anlatır: “ Biz TRT’de sevdiğimiz bir program kaldırıldı diye, Harbiye’deki Radyoevi’nin önüne 20 bin kişiyle çıkmıştık… “Gençlik Saati” isimli bir programdı. Bu programı yayından kaldırdılar… Koalisyon Hükümeti vardı. İsmet İnönü koalisyon hükümetinin başbakanıydı. Programın kaldırıldığını öğrenince ben bir hışımla İsmet Paşa’yı aradım. Özel Kalem Müdürü çıktı telefona. “İsmet Paşa gözlerinden öpüyor, sakin olmanızı herhangi bir taşkınlık yapmamanızı istiyor” dedi. “Sayın Başbakan’a saygılarımı sunarım, bir ricamız var, radyo da yayınlanan Gençlik Saati programını iptal ettiler. Bu programın hemen şimdi konmasını istiyoruz, İsmet Paşa’yı bağlayın” dedim. Özel Kalem Müdürü, “İsmet Paşa sağlık sorunları nedeniyle şuan seninle konuşamaz ama söylediklerini aynen aktaracağım” dedi. “ Eğer anlatmazsanız ve program tekrar yayına konmazsa yarın İstanbul’da beğenmeyeceğiniz olaylar olacak, bu programın mutlaka konmasını istiyoruz” diye üstü kapalı tehdit ettim.
İki gün geçti üzerinden. 28 Nisan olaylarıyla ilgili bir yürüyüşe hazırlanıyorduk zaten. 20 bin kişi kadar olmuştuk, çok görkemli bir yürüyüştü. Harbiye’deki Radyoevi’ne doğru yürüyüşe (geçtik). Binlerce kişi (Radyoevi’nin önünde) yere oturdu. Öğrencileri temsilen Radyoevi’ne girdim. “ Kaldırılan Gençlik Saati programının derhal konmasını istiyoruz, yoksa buradan ayrılmayacağız” dedim.
Yöneticilerden biri bu isteğimin gerçekleşmesinin şu an imkânsız olduğunu ama ilgililerle konuşup bu programı yeniden yayınlayacağını söyledi. Ben de “Hayır, program şu an yayınlanmadan buradan çekilmeyeceğiz” karşılığını verdim. İstanbul Birinci Ordu Kurmay Başkanı Emin Aytekin devreye girdi, “Müdür size söz veriyor, bu söz kâfidir, eyleminize son verin” dedi… “Sivillere asla güvenmem, program konulmadan ayrılmayacağız” deyince Emin Aytekin çok sinirlendi… “Ordu adına sana şerefimle söz veriyorum, bu program bu akşam tekrar yayınlanacak” dedi. Bu benim için kâfi bir teminattı… Marşlar söyleyerek Taksim’e yürüdük, oradan dağıldık. O akşam, Gençlik Saati programı yeniden yayınlanmaya başladı.”
Artık gençler her yerdedir. Devrimci gençler öğretmen ve memurların gerçekleştirdiği eylemlere de destek vermişlerdir. Örneğin 9 Temmuz 1969’da Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’ün ikinci genel kurulunun yapıldığı sinema gericilerce kundaklanır. Kongreye katılanlar diri diri yanmaktan son anda kurtulurlar. Dışarı çıkanlarsa linç edilmeye çalışılır. Sözde iki cami avlusunda bu “pis komünistler” dinamit patlatmıştır. (Aslı astarı olmayan bu kana susamışlığı biz iyi tanıyoruz. Sivas ‘93’te bu film yeniden oynatıldı ve bu kez TÖS’lüler kadar şanslı değildi Asım Bezirci’ler, Hasret Gültekin’ler ve niceleri… (Zamansız ölümleri gençlere ışık olsun…) TÖS’lülerin karşılaştığı bu rezil saldırıya Adalet Partisi Kayseri Milletvekili M. Ateşoğlu’nun demeci aynen şöyle olur: “Türk milleti milli varlığı ve imanını korumak için meşru müdafaa hakkını kullanmıştır.”
Tüm bunlardan sonra TÖS ve İLK-SEN üyeleri 4 günlük derse girmeme eylemi başlatırlar. Gençler bu eylemlerinde de öğretmenlerinin yanında dururlar.
“(…)
Uzun söz gerekmez
Her devrimci yaşarken zaten biraz
Hayata nişanlı
Ölüme sözlü.
(…)”
(Metin Demirtaş, Hazır Ol Kalbim)
68-69 yıllarını yaşayanlar, Türkiye’de yürüyüşlerde atılan sloganlarda bile, çevresinde ve hatta dünyada olup bitenlerin nasıl yakından izlendiğini anımsarlar.
“Ho ho hoşimin
Bir…iki…daha fazla Vietnam
Ernesto’ya bin selam”
Of! Biraz soluklanalım…
Sonra?... Sonrası malum; 71 muhtırası, ardından ’80 cuntacıların darbesi. Kimseleri incitmemiş üç tane çakı gibi, mızrak gibi GENÇ adamın delikanlıca ipin ucunda ahlayıp-oflamadan, yalvarıp yakarmadan, erkek gibi sallanması… Denizlerin idamı. Siyasal kan davasına kurban edilen 24’lük gençler. Bütün Türkiye’nin gözü önünde gerçekleşen eylem ve mücadele hikayeleri. Demek ki diyorum, demek ki gençler isterse dünyayı yerinden oynatabilir. Köylüsü kentlisi, işçisi memuru, öğretmeni emeklisi işbirlikçi iktidarın kurbanı olan bu gençlerin ölümlerine tanık edildi. Edildi de ne oldu? Değişen ne? Onlara şiirler, ağıtlar yazan köylüler vardı eskiden, şimdi bırakın yazmayı, okuyan bile yok. Vitrin süsü yaşamlarında, sonsuz iletişim sandıkları bataklarında körlüğe büyümekteler gençlerin çoğu. Hangisi Deniz Gezmiş Şarkışla’da yakalandı diye kendisi Şarkışlalı olduğu halde doğduğu topraklara kızgın ve üstelik okuma yazma bilmediği halde aşağıdaki gibi bir ağıt söyleyebilir acaba?
“Şarkışla’ya düşürmesin
Allah sevdiği kulunu
Gemerek’te çevirmişler
Deniz Gezmiş’in yolunu
Gece Elmalı’da kalmış
Hamamcı Ali’yi sormuş
Uzatmalı erin biri
Aslan’ı gaflette vurmuş
Yaşa Türk ordusu yaşa
Ben de şaştım böyle işe
Ordu madalya göndermiş
Yusuf’u vuran çavuşa.
Kalçasından değmiş kurşun
Harıl harıl akar kanı
Gelen giden tekmeliyor
Aslan senin anan hanı
Yurdun düzeni bozuldu
Yolumuz uğradı kışa
Tarihlere kayıt olsun
Nihat Erim geçti başa
Huzursuzum ki şu sıra
Sanki sarhoş yaşıyorum
Daha yüklenmen üstüme
Eskiyi zor taşıyorum
N’olayıdım nolayıdım
Okur yazar olaydım
Deniz Gezmiş’i savunan
Avukatı ben olaydım.”
(Şarkışlalı Aşık Mevlüde, Mevlüde Günbulut, N’olayıdım N’olayıdım)
Hasılı kelam sevgili okuyucu; birazını yaşadığım o günlerin sadece sözünün eri, ölümüne heyecanlı, dedikoduyu ayıp, okumamayı ölüm sayan gençlerinin neler yaptıklarını anlatmaya çalıştım bu yazımda. Dilim döndüğü, aklım erdiğince uzak durdum yazıdan. Sokmadım kendimi yazıya. Ama… ama içimde pırpır çırpınan kalbim kaburgalarımı kıracak sanki. Son sözü o söylemek istiyormuş. İşte vahşi bir hayvan gibi ağzımı açıyorum kalbim, konuş: “N’olayıdım n’olayıdım, keşke daha fazla öleyidim. Bugünleri avucumda ince kum gibi bile değil, yarım avuç kül gibi tutabileyidim. Az öldük az! Yoksa seni, lümpene, değertanımaza,magazine,büyük ve karanlık umutsuzluğa kaptırmazdım ya…az öldük az!… Yeteri kadar ölebileydik; sen o zaman gençliğin ne olduğunu anlamak için aynada gözünün kenarındaki çizgilere değil, gözünün içindeki umutlara bakardın! Az öldük az!”
“(…)
Sen ey Türk ülkemizin geleceği,
Ulusumuzun gözbebeği.
Sen ey demir parmaklıklarla barfiks yapan
Ranzalarda parende atan
Sportmen ve kahraman Türk gençliği
Önünde senin bütün Kilit-bahirler açık
Ama her zaman Samsun’a çıkılmaz a
Bu sabah da avluda volta atmaya çık.”
(Can Yücel, Bir Siyasinin Şiirleri)
Hayrettin Filiz
18.02.2010