EĞİTİM TARİHİMİZDEKİ İKİ BÜYÜK ÖĞRETMEN EYLEMİ ÜZERİNE KISA BİR İNCELEME YAZISI

( 4 Aralık 1920 İlk Öğretmen Grevi – 15/18 Aralık 1969 Büyük Öğretmen Boykotu)

 

 

 

 

“Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı’na,
Beş aylık acı bir yoksulluğun maddi ve manevi sonuçlarına tahammül edemeyerek, Canik Mutasarrıflığı’na ve Maarif Müdürlüğü’ne, ilçemiz kaymakamlığına müracaat ettik. Ömrümüzü öğretmenlikle yok ettiğimizden çok sevdiğimiz vazifemizi terk edemedik. Yorgan ve gömleklerimize kadar eşyamızı satıp dayanmak için gayret ettik. Ancak sefaletimiz son dereceye vardı, tahammülümüz kalmadı… Çarşamba İlkokulu öğretmenleri”


            Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na durumlarının hazin halini anlatan yukarıdaki örneğe benzer birçok öğretmen mektubu gelir. Bu bir bildirimden çok, ölüyoruz diye haykırmaktı aslında.
           
            Tokat’tan Rize’ye, Sivas’tan Merzifon’a kadar öğretmenler artık dayanacak güçlerinin kalmadığını bildiriyor; Maarif Vekilliği’nden ve Meclis’ten, bu duruma bir çözüm bulunmasını istiyorlardı. Aslında bu durum bir anda ortaya çıkmamıştır. Kaynağın nedeni Osmanlı’nın eğitim politikasında aranmalıdır. Kısaca, çok kısaca o günleri değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan fotoğraf şöyledir:
           


            Tanzimat’a kadar eğitim “Enderun” sistemiyle giderilmeye çalışılıyordu. O da sarayda kurulmuş ve yine saraya ve devlete hizmet amacı güden devşirme çocukların yetiştirilmesi anlamına geliyordu ki; toplumun büyük tabanı eğitimden yoksun kalmaktaydı. Üstelik Enderun sistemi, halkın din ve Arapçayı öğrenme taleplerini karşılamakla, temel eğitimi verdiği hatasına düşüyordu. Oysaki eğitim bir devletin temel görevi, bir kamu hizmetidir. Bu anlayış 1869 tarihli Maarifi Umumiye Nizamnamesi’yle (Genel Eğitim Yasası) hayat buldu ilk kez. Bu yasal düzenlemede eğitim hizmetleri ilk kez açıkça ve madde madde yazılıyordu. (Örneğin öğretmen yetiştirmenin devletin bir görevi olduğu ilk kez bu yasada belirtilmiştir.)

            Oysa ilerici bir hamle gibi görünen bu yasanın çok ciddi bir eksiği vardı. Bu sistem rüştiye, (eski ortaokul) idadi (lise) ve yüksekokullar için geçerli olup; ilkokulların ya da sıbyan mekteplerinin kurulmasını ya da idaresini halka bırakıyordu. Yani okulun yerinden, inşaasına, ders araçlarından, görev yapacak öğretmen/lerin maaşlarına kadar halk kaynak sağlayacaktı. Bu yasa ilköğretime verilen değeri göstermesi adına Türk eğitim tarihinde daha derin ve daha geniş kapsamda incelenmelidir diyerek; biz gelelim 1912’deki yeni eğitim yasasına: “Tedrisatı İptidaiye Yasası”… Yani “İlköğretim Yasası”. Bu yasa adının yüceliğine karşın sadece devletin yetkilerini biraz daha genişletiyor; ancak ilköğretimin tüm yükünü, okulun bulunduğu köy ve mahalle halkına ödettirilmesini öngörüyordu.

 

 

            Mustafa Kemal ve arkadaşları, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ilan ettikten sonra hızlı bir örgütlenme çalışmasına tutuştular. Kurulan ilk hükümetin ilk Maarif Vekilliği’ne, aynı zamanda tıp doktoru da olan Dr. Rıza Nur getirildi. (*Meraklısına not; Daha sonraları (1926’dan sonra) İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le görüş ayrıcalığına düşecek olan Rıza Nur ülkeyi terk edecektir. İsmet İnönü’yü Lozan’da “yeteri kadar” etkin olamamakla, Mustafa Kemal’i de taa Çanakkale’den beri “Almanlara yakın bir politika izlemekle” suçlar.) Rıza Nur, vekillik çalışmalarını Anadolu’da sürdürülen Milli Mücadele’yle birlikte eğitimin aksamaması yönünde yoğunlaştırdı. Örneğin; orduda görevli yedek subay öğretmenler hariç, geriye kalanlarla eğitimi sürdürmeyi denedi. Ancak Türkiye’nin zor günleriydi o günler. Bu yokluk ortamı içinde artık direnme gücü kalmamış öğretmenler 3 Şubat 1920 günü Ankara Öğretmen Okulu’nda coşkulu bir buluşma gerçekleştirdiler. Ağırlıkta Ankara, Tokat ve Yozgat ilinin öğretmenlerinin bulunduğu bu buluşmanın amacı; “içinde bulundukları kötü yaşam koşullarını protesto etmek ve maaşlarının arttırılmasını sağlamak” tır. Zaten en az 7-8 aydır hiç maaş alamamış öğretmenler, 3 Şubat buluşmasında şu kararı alırlar: “4 Aralık 1920 Pazartesi günü okullara gidilmeyecek ve görevler terkedilerek bir grev gerçekleştirilecektir.”

 

 

            Bu 3 Şubat buluşması, eğitim tarihimiz adına çok önemli bir buluşmadır. Çünkü orada alınan grev kararı; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk öğretmen grevidir. Aynı dönem gazetelerinin yazdıklarına bir göz atacak olursak durumun hassasiyetini daha iyi anlarız: Hakimiyet-i Milliye gazetesi: “…kimse öğretmen olmak istemiyor. Çünkü öğretmenler kapıcılardan bile daha az maaş alıyor.” manşeti atarken, Tedrisat Mecmuası; “… öğretmenler, her yerde ve bilhassa bizde çok çalışıp, güçlükle geçinen halis proleteryadır.” gibi evrensel bir yoruma gitmiştir. Durum son derece ciddidir.

            4 Aralık 1920’de alınan karar uygulanır. Grev başlar. Ankara Maarif Müdürü, Maarif Vekili Rıza Nur’a, Ankara’da bütün okulların öğretmenlerinin görevlerini terk ettiklerini, okullara gelmediklerini ve bu nedenle okulların kapandığını bildirir. Aynı gün saat 12.45’te TBMM’de Meclis Başkan Vekili Vehbi Efendi, Ankara öğretmenlerinin grev ilan etmelerinden dolayı Maarif Vekili Rıza Nur’dan açıklama isteyen Kütahya Milletvekili Cevat Bey’e söz verir:

 

 

            “Bugün Ankara’da bütün okullar kapanmıştır. Öğretmenler grev yapmışlardır. Tabii maaş verilmediği için. Bu maarif meselesine, terbiye meselesine göstereceğimiz ehemmiyet, eğer hudutlar meselesine göstereceğimiz ulvi ehemmiyet kadar mühim olmazsa, bilmem bu davayı nasıl kazanacağız. En mühim düşmanımız cehalettir… Bugün mektepleri kapatarak sefil ve perişan sokaklarda kalan çocuklarımız cahil kalırsa, ahlaktan sefil olursa, bu kan dökerek elde etmek istediğimiz sevgili vatanı kime vereceğiz? Bu duruma ehemmiyet verelim. Maarif Vekili gelsin meseleyi bize açıklasın. Sebeplerini anlayalım…”

            Bu konuşma üzerine, Maarif Vekili Rıza Nur, öğretmenlere verilen maaşlarla ilgili sistemin hatalı bir sistem olduğundan söz ederek; halkın savaş ve işgaller sonucu, eğitime katkı yapamadığını anlatır. Çözüm önerisiyse basittir; “Öğretmenler maaşlarını devletten almalıdır.” O yıllarda öğretmen maaşları Maarif Vekilliği’ne ait binaların kira gelirlerinden karşılanmaktadır. Hatta bu sistem bölgelere göre değişiklik de gösterebilmektedir. Örneğin Kars’ta öğretmen maaşları, doğu cephesinde görev yapan yedek subaylardan kesilen ödeneklerle sağlanırken; Yozgat’taki bir okulun giderleri bölge halkı tarafından karşılanmaktadır. Yani düzenli ve planlı bir maaş ödemesi söz konusu değildir.

 

 

            Sıkı tartışmalar yaşanır Meclis’te. Diğer vekiller, “dibe vurmuş” öğretmenlerin durumunu bu noktaya varmadan bildirmeyen Rıza Nur’u epey bir hırpalarlar. Rıza Nur; “Öğretmenler genel bir çöküntü içerisindendirler.” deyince kıyamet kopar.

            Genel olarak tartışmanın çizgisi şu eksenlerde alev alır:

            15 Mayıs 1919’da İzmir işgalini izleyip, hemen ardından protesto mitinglerini düzenleyenler hep öğretmenler değil miydi? Sonra Erzurum Kongresi’ne 5, Sivas Kongresi’ne 1 delegeyle katılan meslek grubu yine öğretmenler değil miydi? Ayrıca 337 vekilin oluşturduğu ilk meclisin 30 vekili öğretmenlerden oluşmaktaydı. TBMM ve Türk hükümeti, öğretmenlere Milli Mücadele’nin en zor görevini vermemişler miydi? “Halkı olası işgallere karşı uyarmak ve örgütlemek, Meclis’e karşı ayaklanmalarda da öğüt yoluyla halkı yola getirmek…”

            Sonuç olarak, öğretmenlerin eksik maaşları, vekiller tarafından - yani kişisel çabalarla - ödenir. 5 Mayıs’tan istifa ettiği 13 Aralık 1920’ye kadar Maarif Vekilliği yapan Rıza Nur, bu direnç karşısında istifa etmek zorunda kalır. Zaten “gönüllü olarak cephede ölen” öğretmenlerin “ okullarında açlıktan ölmelerini” engelleyemediği için… Meclis’e gelen “tazallümname” lerin (şikayet mektubu/dilekçesi) ardı arkası kesilmediği için…

            Öğretmenlerin eğitim bakanını bile istifa ettirecek kadar güçlü olan bu grevi sonrasında Meclis, konuyu öğretmenlerin lehine enine boyuna bir daha tartışır.

            Sonuçta ilginç bir anlaşmaya varır bütün vekiller. Tek bir öğretmene bile grev yaptığı için ceza verilmemesi konusunda ortak karar alınır. Öğretmenlerin 14 günlü grevi haklı bulunur, maaşlarına zam yapılır ve ödemelerin geçici değil de, genel bütçeden yapılmasının sağlanması için çalışma başlatılır. Çok uzamaz bu süreç; 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) kanunuyla da, tüm öğretmenler devletten maaş alır hale gelirler.

 


           
            “Öğretmenler! Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister!”

            Öğretmen örgütlenmesinin tarihi aslında hep gururla anacağımız hikayelerle dolu değil… İsterseniz kısa kısa alıntılarla mini bir yolculuğa çıkalım. Ardından da 50 yıl sonra TÖS’ün liderliğinde gerçekleştirilen 1969’daki büyük öğretmen grevine biraz ayrıntılı bir göz atalım.

            “Kuvay-ı Milliye” terimi ilk kez, bir öğretmen örgütü olan Milli Kongre Cemiyeti tarafından kullanılmıştır. Bu oldukça önemli… Sonra TBMM’nin 18 Temmuz 1921 tarihli zabıtlarında şöyle bir not gözümüze ilişir: “… Maraş lisesi öğretmeni Hayrullah Bey, Fransız işgali üzerine dağa çıkmış, işgalcilerle savaşırken şehit düşmüştür.” Zor günlerin insanı olan öğretmenin, öncü kimliği adına gururlu bir not… Sonra İsmail Göldaş’ın “Milli Kurtuluş Savaşı’nda Öğretmen” adlı kitabının 29. sayfasında, büyük eğitim devrimcisi Mustafa Necati’yle ilgili şöyle bir bölüm vardır: “… İzmir’deki Muallim Cemiyeti’nin faal üyesi Mustafa Necati milli-devrimci hareketin Ege Bölgesi’ndeki yayılmasında ve örgütlenmesinde oldukça önemli görevler yüklenmiş, işgalcilere ilk kurşunu atanlar arasında yer almıştır.”

 

 

 

(Not; Çok genç yaşta ölen, Atatürk’ün ve İnönü’nün çok sevdiği, Cumhuriyetin en çalışkan Milli Eğitim Bakanı kabul edilen Mustafa Necati’nin ölümü dolayısıyla, başbakan İsmet İnönü’nün Mustafa Necati’nin mezarı başında yaptığı konuşmanın özü şöyleydi:


“… Cumhuriyet evlatlarının vazifeleri, bu vatanın, cihan vatanı içinde passız bir çelik, medeniyetin umranı ve nimetleriyle bezenmiş bir bahçe, ilmin fennin, kültürün yüksek mazhariyetlerine ermiş vatandaşlar yuvası olması için çalışmak, uğraşmak, mücadele etmektir. Bu yolda hiçbir müşkül tanımıyoruz. Bu uğurda hiçbir emeği, hiçbir hayatı, hatta baharına doymadan sönse, gene de çok görmüyoruz… İnkılapçıların ölürken kalanlardan ve yeni yetenlerden bir tek dileği vardır: Cansız bileklerinde sallanan vazife bayrağının kavranıp daha yüksekte dalgalandırılması… Necati, aziz Necati dileğin yerine getirilecektir.”

(Bu alıntı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitime verdiği önemi göstermesi adına bence çok önemlidir.)

            Kayıtlara geçen ikinci öğretmen grevi Nisan 1921’de, bu kez İstanbul’da gerçekleştirilir. Bu grevde Osmanlı hükümetinin eğitim bakanı istifa etmez etmesine ya, açıkçası çok da ses çıkmaz bu eylemden. Hakimiyet-i Milliye gazetesi; öğretmen maaşlarına yapılan “azıcık” iyileştirmeyi kastederek; “… bu hastalığı kökten tedavi etmek değil, geçici bir çarenin aranmasıdır” diye yazacaktır. O günlerden ilginç bir kayıt var elimizde: “Kastamonu öğretmenlerinden Mehmet Emin efendi, Ömerli Kariyesi’ne üç yüz kuruş maaşla tayin edilmiştir. Tarih 1 Eylül 1921” Ancak daha da ilginç bir not daha var ki; Mehmet Emin efendi bu tayini bildiren Kastamonu Maarif Müdürlüğü’ne tayini kabul etmediğini bildiren bir dilekçe yollar: “… Ameleliği muallimliğe tercihan istifa ediyorum.”

 

 

            Peki suyu bu kadar bulandıran neden neydi? Aslında çok basit. Cumhuriyetin ilk yıllarında 3000 civarında okul ve sadece 10.000 civarında öğretmen vardı. Hepsi hepsi bu. Bu hızla koskoca Anadolu’yu aydınlatmak kaç yüz yıl sürerdi, siz hesap edin. Yeni bi’şeye, ülkeyi kendi kültürünü kaybetmeden, tam da içinden kalkındıracak yeni bir rüzgara, yeni bir atılıma, yeni bir eğitim anlayışına ihtiyaç vardı. Gerçi harf devrimi yapılmış, halkevleri, halk odaları, millet mektepleri açılmıştı ama yetişmiş eleman sıkıntısı çözülememişti henüz. Cehalet büyük, köyler perişan bir ortaçağ görünümündeydi. Yeni, yepyeni bir harekete ihtiyacı vardı ülkenin.

 

  “Boz toprakta taze yeşil
   Karacalarda ak okul
   Işıyıvermiş dağ yolu
   Günaydın der köylerimize
   Gün ışığı insan eli
   Bir şevk sarar öğrencileri
   Uzanırlar bütün gün
   Bilginin güzelliğin havasına
   Yağmur altında yaz ekini gibi
   Karşılarında Ata’nın gözleri
   Sıcaklığını duyar aydınlığı yaşamanın
   Yürekleri

              Ah akşam oldu da bastı mı kareler
              Söner o sevinç
              Tüm ağırlığı çekilmezliğiyle
              Başlar yüz yılların gecesi
              Bir köşede mahzun kalır Atatürk
              Kahrolur öğretmenleri
              Nasıl çekip almalı onları nasıl
              Geriliğin kara gücün elinden
              (…)
              Nasıl etmeli de
              Bir harman sonu mutluluğu içinde
              İnsanca yaşamalı

              Öğretmen Kavruk Ömer biliyordu, güç işti bu
              Biliyordu korkunçtu düşman
              Farkındaydı fısıltıların
              Aldırmıyordu
              Damarlarını zorluyordu gençliği
              Bir tren kaldırıyordu aklından
              Her gün inancı
              Güzel günlere doğru
              Mahzun komağa Ata’yı
              Razı değildi içi
              Ha bire savaşıyordu.

(Karacalarda Ak Okul şiiri, Başaran, Nisan Haritası, Varlık Y. Temmuz 1960, Sayfa 45-46’dan alıntı.)

 

        

            17 Nisan 1940 günü Köy Enstitüleri kurulur. Muhteşem bir iç dinamik harekete geçer. Türkiye eğitim tarihini en aydınlık dönemi başlar. Artık cehaletle savaşmak daha kolaydır. Çünkü devşirme yöntemler yerine, ülkenin öz kültürü, öz benliğe, yurt tutkusu bilimsel kuşkuya dönüşmektedir. Atılım engellenemez bir hal alır… Biz enstitüleri başka yazılarımızda konu etmiştik. Hatta biliyoruz ki, bu konuya bir girersek asla doyup da çıkamayacağız. Bu yüzden bu paragrafı eğiti tarihimizde bir işaretleme kabul edip asıl konumuza dönelim.

            1948 yılında Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) adıyla bir birlik kurulur. Bu birlik eğitimdeki atılımı siyasi anlamda savunadursun; 1950 seçimlerinden sonra her şey tepetaklak olur. Tek parti CHP kaybeder. Küçük Amerika olma düşleri gören, dış sermayeye ülkeyi peşkeş çeken Menderes’in DP’si başa gelir. Öncelikle bütün yenilikçi anlayışlar, kalın perdelerle örtülmek istenir. Sonra da radikal kararlarla başta eğitim hamleleri ve eğitim emekçileri susturulur. Köy Enstitüleri 1954 yılında resmen kapatılır.
           
            Sancılı geçen 10 yılın arından 1960 darbesi gerçekleştirilir. Bu ara siyasi kaynama, okullarda huzursuzluğa yol açmaya başlamıştır bile. 28 Nisan 1960’ta öğrenci Turan Emeksiz’in polis tarafından öldürülmesi fitili ateşler. Okullar ayağa kalkar. Adı konmuş bir grev ya da boykot değildir bu. Bu direk yaşamla ölüm arasında, esirlik ve özgürlük arasında bir kavgadır.

            TÖDMF, 1963 yılına geldiğimizde 317 dernek ve 41.000 üyeye sahiptir. Bu güce güvenen TÖDMF çözümün eğitimin sağlamlaştırılması oluğu inancıyla tarihe “ Büyük Eğitim Mitingi” adıyla geçen bir eğitim düzenler. 14.000 üyenin katılımıyla gerçekleşen bu miting 20 Şubat 1963 günü yapılır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Hatipoğlu ve Maliye Bakanı Ferit Melen istifa ederler. Öğretmenler, 1960’ta kısa bir süreliğine esse bile, o demokrasi rüzgarında gerçek kimlikleriyle bir araya gelmiş ve maaşlarına %35 gibi inanılmaz bir zam yaptırmayı başarmış, yani eylemden zaferle ayrılmışlardır.

            Aynı günlerde Türkiye Köy Öğretmenleri Federasyonu adıyla bir federasyon daha kurulur.  ( 14 Eylül 1958 - İzmir ) Her iki federasyon ve diğer oluşumlar, 8 Temmuz 1965 günü 92 öğretmenin önderliğinde kurulacak olan Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS) katılacaklardır.

 

 

            TÖS, tüm eğitim emekçilerini bir araya getirmesiyle tarihe geçmiş, en etkili öğretmen sendikasıdır. Tek başkanı olmuştur. İlk ve son genel başkanı Tahir Veli ya da daha çok bilinen adıyla Fakir Baykurt’tur. TÖS o denli aşkla çalışmıştır ki; 1966’da 252 şube ve 21.000 üyesi varken, 1969 yılında 500 şube ve 60.000 üyeye ulaşmıştır.

            TÖS, 4-8 Eylül 1968 günlerinde Ankara’da Devrimci Eğitim Şûrası adıyla bir toplantı düzenler. Toplantının içeriğini şûrada edilen yemine bakarak anlamak mümkündür. (Yemini Can Yücel ettirir.)
           

 


            “Türküm, doğruyum, devrimciyim
              Yasam, iç ve dış gavuru dışarı atmak,
              Yurdumuzu tez elden kalkındırmaktır.
              Ülküm, işçiye iş, köylüye toprak, bebeye süt
              Yavruya ekmek ve kitap
              Gence gelecek sağlamaktır.
              Varlığım ulusal kurtuluşa ve
              Bağımsızlığımıza armağan olsun.”

 

 

 

            Türkiye Öğretmenler Sendikası 15 Şubat 1969 günü 40.000 kişinin katıldığı “Büyük Eğitim Yürüyüşü” nü gerçekleştirir. Bu daha büyüğünün hazırlandığına dair bir uyarıdır aslında. Hak ve adalet isteyen öğretmenler tam 10 ay sonra, bu kez çok kalabalık bir şekilde, neredeyse 120.000 kişinin katıldığı bir eylemle eğitim tarihimize geçerler. “Büyük Öğretmen Boykotu” adıyla bilinen bu eyleme biraz yakından bakalım.

            Türkiye’nin ilk öğretmen sendikası olan Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS)’le İlkokul Öğretmenleri Sendikası’nın (İLK-SEN) ortaklaşa düzenledikleri “ Büyük Öğretmen Boykotu” 15 Aralık Pazartesi günü başlar ve dört gün sürer.

 

 

            Sendikasız öğretmenlerin de katılım yaptığı boykotun ilk gününde hükümet TRT’de yayın yasağı koyar. Daha sonra İLK-SEN genel başkanı Kenan Keleş’le 16 yönetici ve 9 öğretmen bakanlık emrine alınır. Bildiri dağıtırken polis tarafından gözaltına alınan 100’e yakın öğretmen kısa bir süre içinde serbest bırakılır ama TÖS başkanı Fakir Baykurt, çok sevdiği öğretmenlik görevinden atılır. 2000 öğretmen hakkında kovuşturma başlar. TÖS ve İLK-SEN Merkez Boykot Komitesi’nin; “Daha iyi bir toplum ve eğitim düzeni için öğretmenler Türkiye’nin bütün okullarında boykottadır” bildirisiyle başlattığı boykota, birçok üniversite ve gençlik örgütü de destek verir. Boykot sırasında bazı il ve ilçelerde öğretmenler idari amirlerin baskı ve engellemeleriyle karşılaşırlar. TÖS şubeleri ve öğretmen evleri kendilerine “komando” diyen faşistlerce saldırıya uğrar. Bütün bunlara karşın Adalet Bakanlığı, savcılara gönderdiği genelgede sendika yöneticileri hakkında dava açılmasını ister.

            Boykot dört gün sonra sona erer. TÖS ikinci başkanı Dursun Akçam iki binin üzerinde öğretmenin açığa alındığını ve kıyıma uğrayan öğretmenler için yardım kampanyası başlattıklarını açıklar. Bu açıklama kamuoyundan büyük destek görür. Bunun karşılığında hükümet (S. Demirel Hükümeti baştadır) boykota katılan öğretmenlerin bazılarına kıdem indirimi ve maaş kesme cezası yağdırır.

 

 

            Genel bir fotoğraf vermek gerekirse; 47.000 üye eyleme hiç katılmaz, 50.300’ e yakın öğretmen hakkında soruşturma açılır. 19.250’si takipsizlikle sonuçlanır. Tam olarak 2118 öğretmen açığa alınır. 65 öğretmense bakanlık emrine…45.250 öğretmen maaş kesim cezası yerken, 3900 öğretmene kıdem indirimi cezası verilir. 400 müdür görevden alınır.

            Kıyım, görülmemiş derecede katıdır. Bu yetmezmiş gibi, 12 Mart 1971 darbesinde TÖS’lüler yeninde savcı karşısına çıkarılırlar. TÖS kapatılır. ( *Meraklısına onurlu bir not; TÖS mağdurlarının büyük bir bölümü 1974’te çıkarılan affı reddederler. Onlar onurlu bir mücadele için çıktıkları yolda, 1976 yılında aklandıkları zaman gerçek serbestliği kabul ederler. )

 

 

            Mücadele TÖS’lülerin 3 Eylül 1971 yılında TÖB-DER adıyla kurdukları yeni bir öğretmen birliğiyle devam eder.

*Önemli bir ayrıntı; TÖS, Köy Enstitülerinin 30. Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla bir tören düzenler. Bu törene İsmet İnönü’yü de davet ederler. Şimdi size törene katılmayan İnönü’nün TÖS organizasyonuna gönderdiği telgrafın tam metnini yazacağım… Yorumsuz… Yorum sizin…

“18.04.1970
Davetinize teşekkür ederim.
Köy Enstitülerinin kuruluşunun 30. yılını kutlayacaksınız. Köy Enstitüleri rahmetli Hasan Ali Yücel’in kadri vaktinde anlaşılamayan bir eseridir. İsmail Hakkı Tonguç’un, Köy Enstitülerini yokluk içinde çare bulma, örgütleme ve köylerimiz için hayal olan eğitim usulünü devamlı olarak araştırma ve uygulama konusunda geçmiş hizmetleri, daima milletimizin hatırasında aziz bir borç olarak yaşayacaktır. Bu sözleri Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç için bir şükran borcu olarak yazıyorum. Toplantınıza saygılar sunarım.”

            Yorum yapmayacağım dedim ama inanın, kapkara, pis bir elin gırtlağımı sıktığını hissediyorum şu an… 4 Aralık 1920’de milletvekillerinin kendi maaşlarından toplayıp ödedikleri öğretmen maaşları hikayesi nerdeeee; öğretmenini sürüm sürüm süründüren zihniyet nerde? Ne oldu, ne zaman oldu da öğretmenler “öcü” oldu böylesi?

 

 

            Neyse biz, bizim ağzımız olan Başaran’a kulak verelim. O hem enstitülü, hem öğretmen, hem de şahane bir türkücü.

            “Bir rivayet ıslahat
              Değişiyor yöneticiler
              Diyor ki eğitimbaşı
              Sürüp gidecek bu
              …
              Bulandı düşünceler sular
              Bir daha öldürülecek Sokrates
              Köyde kentte
              Zehir eziyor karanlık adamlar
              Bütün karanlıklara karşıydılar
              Onlardaydı 16000 yürek
              Köylerde 3000 öğretmen
              Hidayet Bey dokundu saza
              Türküye başladılar.

              Ah o seni tekdirin bize abestir
              Dari diri dari diri dari diri dam
              Bu yiğitlik sana kimden mirastır
              Dari diri dari diri dari diri dam
              Eğer ki kulluğa verirsen destur
              İnaaan üçten beşten senden geride kalan değilem
              Broyyyyyyyyy…”

(Broyyyyy, Başaran, Nisan Haritası, Varlık Y. , Temmuz 1960, Sayfa 50’den alıntı)

 

01.08.2010
Akvaryum Koyu
Hayrettin Filiz