BİR MATEMATİK PROFESÖRÜNÜN ÇOCUKLUK DÜŞLERİ

(Charles Lutwidge Dodgson'un Hikayesi)

9. Yazı - 12 Ocak 2007

            "Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gideceğinin bir önemi yok."

            Geçtiğimiz birkaç Ters Köşe yazısının ağır ve politik olduğunu söylediler. Özellikle küçük ve orta yaş öğrencilerim/okuyucularım bu yazılardaki; ortam, kişi ya da olaylara yabancı oldukları için “benim hatırıma” okudular yazılarımı, bilmiyor muyum sanki? Ama bunu bile bile niye o yazıları yazdığımı birkaç yıl sonra anlarlar. Olsun varsın, ben yine de bu görüşleri bir ihbar kabul edip, daha “genele” seslenen konuları işlemeyi de eleştiri haneme çentikledim. Biraz onlarca, biraz kendimce... (Magazini işler ve üretken kılmak bile bir başarı değil mi?)        

            Bugün size bir matematik profesöründen ve onun yazdığı bir çocuk kitabından söz edeceğim. Hazır mıyız? Hadi o zaman.

 

            27 Ocak 1832'de, İngiltere'de, baba Reverend Charles Dodgson'la eşi Frances Jane Lutwidge'in bir çocukları olur. Adını “Charles Lutwidge” koyarlar. Bu doğan çocukla birlikte toplam yedi kız ve dört erkek olmak üzere 11 çocukları olmuştur şimdi. Neyse, baba Oxford mezunu olmakla birlikte yerel kültürüne de son derece bağlı biridir. Hatta bölge kilisesinin papazıdır. Baskın bir kimlik olan baba Charles Lutwidge'in de ileride Oxford'da okumasını, sonra da papaz olmasını isteyecektir. Şöyle diyelim, baba neredeyse kendisinin ilgi duyduğu yada yaptığı / yapamadığı her şeyi küçük oğlundan beklemekte; hatta eğitimi adına onu evlerine birkaç kilometre uzaklıkta olan bir yatılı okula verebilecek kadar narsist bir kimliktir. (Oğlunun ön adına dikkat ettiniz mi?) Bu okul ünlü Richmond Okulu'dur. Matematiğe verdiği önem ve disipliniyle bilinen bu okul, henüz onlu yaşların başındaki küçük Lutwidge'e matematiği öğretmiş ama çekingen, içine kapanık ve utangaç bir kişiliğe bürünmesine de neden olmuştur. Lutwidge mutsuzdur. Hayat sadece matematikten ibaretmiş gibi kafasını derslerinden ayırmaz. Çünkü babası ondan başarı ,aralıksız başarı beklemektedir. Yaşamdan beklentisi sınırlıdır ve düşlerini erteleyen bir çocuk olarak direnci çok zayıftır. Bu, yaşamdan uzaklaşan genç adamda bir takım sağlık problemlerine yol açar. Örneğin sıradan bir hastalık olan kabakulak onun sağ kulağında hiç iyileşmeyecek bir tahribat yapar ve bir kulağı sağır olur.

            Franz Kafka'nın baba sendromunu çoğumuz biliriz de; Kafka'dan neredeyse yarım yüzyıl önce yaşamış Charles Lutwidge'in de aynı sıkıntıdan muzdarip bir mutsuzluk yaşadığını çoğumuz bilmeyiz. ( Nedir bu kendini tamamlayamamış anne – babaların kendilerinin yapamadıklarını çocuklarından istemesi adına takındıkları bu baskın tavırlar? Sözüm ona çocuğun çıkarına gibi görünüyor ama ... sarsılan güven duygusu bir ömre mal oluyor fark etmiyor musunuz?) Çok değil bizim oğlan 1852'de Oxford'u burslu kazanır. İyi ya! Üç yıl Oxford Üniversitesi'ne bağlı Christ Church'te matematik öğretmenliği yapar. İyi ya, daha ne? Sonra?... Sonra, 1855'te ki burs yenileme sınavından çakar. (Ben şaşırmıyorum) Baba tekrar yemeye başlar oğlunun kafasını. Genç adam yemez içmez, yeniden kazanır okul bursunu. 1881'e kadar da çalışmalarını sürdürür üniversitede ama ... içindeki huzursuzluk ve güvensizlik ona ömrünce taşıyacağı bir armağan da getirir yanında: Kekemelik...

            Lutwidge, kuşağı ya da kendinden büyüklerle konuşurken kekelemeye başlamıştır. Kimsenin gözünün içine bakarak konuşamayan bu profesör, bir tek çocuklarla konuşurken rahattır. İşte bizim hikayemiz de bu noktada başlıyor aslında. Şimdi, bu karakteri biraz analiz edelim. Böylesine tutuk, böylesine ürkek biri doğal olarak sosyal olamaz değil mi? Peki ne yapar? Bireysel eylemlere yönelir. Yalnızlığa kaçar. Çünkü o formülsüz bir özgürlük peşindedir. Fotoğrafçılığa merak sarar bizimki; manzara,heykel ve en çok çocuk resimleri çekmeye başlar. Bu çalışmaları için zaten daracık çevresinde model arayacak kadar girişken de değildir. Ders verdiği üniversitede ki bölüm başkanı Henry George Liddell'in kızları bu iş için biçilmiş kaftandır. Onlu yaşlardaki Lorina, Alice ve Edith bizim profesörün modelleri olurlar. Aynı zamanda en iyi dostları da... Profesör, onlarla Times Nehri'nde sandal gezileri yapmakta, çocukların canları sıkılmasın, eğlensinler diye de çeşitli, tuhaf hikayeler anlatmaktadır. Hikayelerde ki kahraman 10 yaşındaki bir kız çocuğudur. Çocuğun gittiği yeraltı alemindeyse; “hep bir yerlere geç kaldığını” söyleyen beyaz bir tavşan [* Telaşlı ve hayatı iş olmaktan öte yaşamayan insanların eleştirisidir bence], istediği zaman görünüp, istediği zaman yok olan ve sürekli gülen bir kedi [* Her insandaki derin filozofu çağrıştırdığını düşünüyorum], sonra konuşan iskambil kağıtları, “kafasını uçurun” çığlıklarıyla ortalıkta gezen bir kraliçe [* Bence otoriteyi kaybetmek korkusuyla başkalarına sürekli hükmetmek isteyenlerin zavallılığının eleştirisidir.], nargile içen bir tırtıl [* Vazgeçmiş ve kendini bir çeşit uyuşturucuya vurmuş, hayat kaçağı karakterlerin eleştirisidir.], bilgiç kazlar, uykucu fareler ve daha bir sürü tuhaf yaratık vardır.

            Bu hikayeler çocukların öyle hoşuna gider ki; diğerlerine göre bir parça daha arsız olan Alice, hikayedeki tavşanın peşinden yer altındaki o tuhaf dünyaya giden çocuğun kendisi olması için profesörün başının etini yemeye başlar. Yalvarır, bütün sevimliliğini kullanır. Bu sevimli çocuk, sonuçta profesör Lutwidge'i o sandal gezisinde, baş kahramanı Alice olan bu tuhaf hikayeyi yazmaya ikna eder. Hikaye, profesör tarafından 1862'yi 1863'e bağlayan yılbaşı günü el yazısı ve resimlerle süslenmiş bir şekilde ve “Alice's Adventures Underground” (Alis'in Yeraltındaki Serüvenleri) adıyla, küçük Alice'e Noel armağanı olarak verilir.

            Az zaman sonra, Liddell'lerin yakın dostu yayıncı yazar Henry Kingsley, Alice'lere ziyarete gelir ve şans eseri, el yazması bu kitabı görür. Alice'in izniyle bu kitabı okur ve çok etkilenir. Uzatmayalım, hemen profesör Dodgson'u bulur ve kitabı yayınlatmak için izin ister. Profesör utancından ne yapacağını bilmez bir halde saklanacak delik arar önceleri.Çünkü Dodgson, 1860'ta "Öklid'in İlk Kitabı", 1861'de "Uçak Trigonometrisinin Formülü" gibi matematikte devrim sayılacak mesleki kitapların yazarıdır. Kitaplar, üniversitede ders kitabı olarak okutulmaktadır. Şimdi düşünsenize bir yanda tavşanlar, konuşan iskambil kağıtları, diğer yanda uçak trigonometrisinin formülü... Biraz garip değil mi?

            Ünlü matematikçi, yayıncının baskısına üç gün dayanabilmiş; en sonunda takma bir isimle, bu kitabın basılmasına izin vermiştir. Artık profesörün adı “Lewis Carroll”, kitabının adıysa “Alice's Adventures in Wonderland” (Alis Harikalar Diyarı'nda)' dır. Yıl 1865. Kitap bomba etkisi yapmış ve aynı yıl yabancı dillere çevrilmiştir. 1886'da da Galler Prensi Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir.

            

 

             Charles Lutwidge Dodgson yani daha çok bildiğimiz adıyla Lewis Carroll, bu beklenmedik şöhret karşısında bir parça da olsa mutlu olmuş ve yazmaya cesaretlenmiştir. 1879'da Dodgson adıyla yazdığı “Öklid ve Modern Rakipleri” adlı matematik kitabı, mesleki çevrelerde çok tartışıldığı gibi, bir yandan da Caroll imzasıyla “Aynanın İçinden” (Jabberwocky) adlı bir kitap yayınlamıştır. 1871'de yayınlanan bu kitap, içerdiği saçmalıklarla çocuklar kadar büyükleri de gülmekten kırıp geçirmiştir. Bu kitapta da baş kahraman Alice'in maceraları vardır. Ardından 1876'da “Snark'ın Avı” ve en sonunda da pek bilinmeyen “Sylvie ile Bruno” gelir. Bu son kitap birçok kaynakta bile yok sayılır.

             

            Dünyaya mal olmuş bir kitabın ortaya çıkış hikayesini anlattıktan sonra, biraz da Alice'ten söz etmek istiyorum. Alice Pleasance Liddell 4 Mayıs 1852 günü Westminster'de doğmuş, 15 Kasım 1934'te, 82 yaşında ölmüş, bir akademisyenin üç kızından biridir. Girişken ve biraz da şımarıktır. (Eğer böyle olmasaydı, adını dünya edebiyat tarihine geçirebilir miydi?) Bakın Lewis Carroll, Alice ve kardeşleriyle yaptığı sandal gezisini “Güneşin Yaldızlı Parıltısındaki Sandal” adlı şiirinde nasıl anlatır:

“Güneşli bir temmuz ikindisinde

Parlak gök altında, bir düş içinde

Bir ırmak, bir sandal ve içinde biz.

Üç çocuk sokulmuş yanı başıma

 

Gözler dört açık, kulak kirişte

Masalımı dinliyorlar kıvançla

 

Çoktan rengi uçtu o parlak göğün

Anılar bitince yankılar susar.

Temmuzu öldürmüş karlı soğuklar.

 

Gene de hayali çıkmaz aklımdan

Ölümlü gözlerin göremediği

Alice,bir anıdır o yazdan.

 

Ne zaman anlatsam ben bu masalı

Üşüşecek başıma çocuklar,şakrak

Kulaklar kirişte,gözler fal taşı.

 

Harikalar dünyası onların yeri

Aynalar içinde geçer günleri

 

Bir düş gibi başlar ve biter yazlar.

Bir sandal hep kayar ırmak boyunda

Güneşin yaldızlı parıltısında

Yaşamak nedir ki bir düşten başka?

 

Çeviren : Nihal Yeğinobalı

 

 

 

            Bu şiirin bir özelliği var.Bu şiir orijinal haliyle, yani İngilizce okunduğunda, akrostiş kullanan Carroll, Alice adlı çocuğa duyduğu büyük sevgiyi anlatır. Belki de ihtiraslı bir babanın, çocukluğunu yaşatmamasının bir hayıflanması, bir çeşit öç almasıdır Alice'e yazılan bu şiir. Oysa “yaşamak nedir ki düşlerden başka?” Belki de çocukluğun o aynalar içindeki masumiyetinin kutsallığını anlatmıştır yetişkinlere profesör, kim bilir? Belki de bu kitabı en çok ve öncelikle anne babalar okumalıdır. Belki de ... Alice bizim çocuğumuzdur, niye olmasın? İşte o şiir...

A BOAT BENEATH A SUNNY SKY

A boat beneath a sunny sky,

L ingering onward dreamily

I n an evening of July—

C hildren three that nestle near,

E ager eye and willing ear,

 

P leased a simple tale to hear—

L ong has paled that sunny sky:

E choes fade and memories die:

A utumn frosts have slain July.

S till she haunts me, phantomwise,

A lice moving under skies

N ever seen by waking eyes.

C hildren yet,the tale to hear,

E ager eye and willing ear,

 

L ovingly shall nestle near.

I n a Wonderland they lie,

D reaming as the days go by,

D reaming as the summers die:

E ver drifting down the stream—

L ingering in the golden dream—

L ife, what is it but a dream?

 

 

 

            Yazının son bölümünde, John Tenniel'e de hakkını vermek gerek bence. Tenniel, Alis Harikalar Diyarı'nda kitabının, illüstrasyonlarını çizmiş, Alis'i o tek parça elbisesi ve dağınık saçlarıyla hafızalarımıza işlemiş kalemin sahibidir. Bana kalırsa Tenniel'in edebiyat dünyasına en büyük katkısı, çizdiği yaratıklarla, sertleşmeye başlayan dünyamıza bir hoşgörü, bir çocuksuluk katmasıdır. Resimlere dikkatle bakalım. Artık nesli tükenmiş olan yaşlı dodo kuşu elindeki bastonla ne kadar da şirin! Ya da borazan üfleyen tavşanın gözlerindeki ifade bence karanlığımızdan çıkmak için bir sevimli bahane gibi geliyor bana... Kuşlardan oluşan mahkeme, ağustos böceği, uşak kurbağa, kedi ve diğerleri, John Tenniel'in tarihe bir armağanıdır bence.

 

           Ne tuhaf değil mi, bir yazarın kendi adıyla yayınlamaya utandığı bir kitabın elde kalan son altı nüshasından biri, ilk yayınlandığı günden 133 yıl sonra, 1998'de “19. yüzyılda yazılmış bir eser için elde edilen en yüksek fiyat”a, tam 470 milyar liraya satılıyor. Ne diyelim; biz 470 milyar verip, orijinal kitaplar alamasak da, o kitabı okumak özgürlüğümüzü kullanabiliriz herhalde. Hadi çocuklarım, Alis'in hikayesini anneye, babaya ve öğretmenlerimize okutmaya! Hadi, çocukluğumuzu yaşamaya!

Hayrettin Filiz

 

Görüşleriniz için: