DANS : İNSAN BEDENİNİN ŞİİRİ

1. Yazı - 29.12.2007

Ben dönem dönem sözcükler ve anlamları üzerine epeyce düşünürüm. Farklı dönemlerde farklı sözcüklere takılır kalırım. Bu aralar (ifade edemediğim duygularım, düşüncelerim yüzünden kaybettiklerimi de düşününce) “ifade etmek” sözcüğü üzerine epey kafa yoruyorum. Ve kendimce bu sözcüğe yeni anlamlar yüklüyorum. Bu anlamlardan biri; yazmak! Düşüncelerimi, duygularımı ilk kez yazarak ifade edeceğim. Benim için çok önemli iki ifade yolunu; dansı ve tiyatroyu yazarak başlayacağım işe.

  

Ben kendini ifade edebilen azınlığın içine sızabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Azınlık içindeyim diyerek ukalalık etme niyetinde değilim; ifade edebilmek bir erdem değildir bence, insanın hatta diğer canlıların doğasında vardır. Türküde diyor ya ‘bu dünya bir pencere, her gelen bakar gider' diye. Karanlık odalara gömüldü sanki ülkem; penceresiz, karanlık…Gün geçtikçe pek çok insan ifade etme yeteneğini kullanmaktan vazgeçiyor. Oysa bunun pek çok yolu var. Ben kendi penceremden gördüğüm dünyayı ve gördüklerimin zihnimdeki karşılıklarını dans ederek ifade edebiliyorum. Kelimeler yerine bedenimi kullanarak yani. Gördüklerim, bildiklerim zihnimde pek çok duygu ve düşünce yaratıyor. İşte bu duyguları, düşünceleri ifade etme ihtiyacı duyduğum vakit, sahneye çıkıp dans ettiğim vakit bedenim dile gelip anlatır; savaşları, göçleri, yaşamı, ölümü, coşkuyu, dinginliği, özgürlüğü, tutsaklığı, isyanı, düşüncelerimi, heyecanlarımı, korkularımı, özlemlerimi, ömrümün karşılığı sevdiğimi… Gördüğüm hissettiğim ne varsa yani. Ve ben bilirim birileri dinliyor, anlıyor!

Benim duygularımı bir kenara bırakalım. Şimdi bir ifade biçimi olarak dansla ilgili araştırmalarımı, bilgilerimi sizlerle paylaşayım ve işe dansın çeşitli tanımlarını yaparak başlayalım:

*Dans insanın beyin gücünün beden üzerinde motiflenerek sunulmasıdır.

* Doğa olaylarının günümüz yaşantısına adapte edilerek müzik, mimik, kostüm, dekor gibi yardımcı sanatlarla süslenerek sergilenmesidir.

*İnsanoğlunun içindeki doğallığın yaratıcılığı ile birleşerek özgün davranışlar ve hareketlerle sunmasıdır.

Dans etmeyi kendini ifade etme aracı olarak seçen herkes için bu tanımlamalar farklı olabilir yani bu tanımları çoğaltmak mümkündür.

Dans asırlardır insanların yaşamlarını dile getirmekte araç olarak kullanılıyor. Şimdi dansın ilk çağlardan bu yana kullanım yerlerine ve gelişmesine bakalım;


İlkçağlarda kabilelerin yaptığı dans, kısa zamanda belirli kural ve düzene bağlanarak, ayin, büyü ve din işlerinde kullanıldı. Ritmi ve hareketleri destekleyen ilk araçlar, el çırpma, şarkı, vurma çalgıları, kaval ve flüt oldu. Çok eskiden bir savaşın kazanılması, ilkbaharın gelişi, bayram coşkusu, başarıyla sonuçlanan zorlu av partileri, sağanak yağmur, insanların dans etmesi için yeterli nedenlerdi. Yüzyıllar geçtikçe dans nedenleri de değişerek, yeni nitelikler kazanmaya başladı. Mısırlı, İbrani, Romalı, Bizanslı ve Yunanlılar, adımlarını ve beden hareketlerini belirli kurallara bağladılar. Hindistan ve Japonya'da ise dans, sanatların en yücesi sayıldı. Ortaçağ boyunca gelişmesini sürdüren dans, sonuçta dinsel nitelikten sıyrılarak, başlıca sahne gösterilerinden biri haline geldi.


  


16. yüzyılda Fransa ve İtalya'da besteciler, yalnız dans için besteler yapmaya başladı. Tüm dünyada yaygınlaşan dans, sınırlarını büyük ölçüde genişletti.

Eski dans tarzlarından 19. yüzyılda uzaklaşıldı ve repertuarlar baştan başa yenilendi. Aristokratların ülkeden ülkeye geziler yapması sonucunda başka milletlerin danslarına yer verildi. Modern dansın gelişimi ise 1. Dünya Savaşı'ndan sonraki zamanlara dek gelir.

Tüm dünyada dansın kökeninde halk dansları vardır. Konuyu biraz özelleştirmek ve biraz da Türk Halk Dansları'ndan bahsetmek istiyorum. (Türk Halk Dansları'na duyduğum aşkın etkisiyle!)

Dansın gelişiminde elbette ki, folklor çok önemlidir; dil, din, ırk, gelenek ve görenekler gibi. Folklorün oluşmasında da en büyük etki coğrafyaya aittir. İçinde bulunduğu coğrafyayı yani Anadolu'yu göz önüne alırsak Türkiye'nin folklorünün(ve tabii dansının)oldukça zengin olduğu kanısına kolayca varabiliriz. Türkiye; Mezopotamya, Orta Asya ve Akdeniz kültürlerinden beslenen köklü bir Anadolu kültürüne sahiptir. Hatta şarap, bereket ve tiyatro tanrısı Dionysos'un Anadolu topraklarında doğduğu iddia edilir.

Ülkemizde bulunan, neolitik çağdan kalan tüm kaya resimlerinde dans eden figürler tasvir edilmiştir. Biz bugün akla gelebilecek her temayı içeren zengin bir halk dansları koleksiyonuna sahibiz. Türk Halk Dansları'nda savaşa giden bir askerden sevgilisine kavuşamayan bir genç kıza,ata binmeden bir teke keçisinin dağlarda zıplamasına,ölümden düğüne,sevdadan nefrete,merhametten kavgaya kadar akla ne gelirse,bir halk ve bir insan ne yaşarsa anlatılır.İnsanı ve yaşamı ifade eder halk dansları.

Yazımın buraya kadarki kısmında dansı bir ifade biçimi olarak anlatmaya çalıştım. Benim bunca cümleyle anlatmaya çalıştığımı Octavio Paz bir tek cümleyle ne güzel ifade etmiş: “Dans insan bedeninin şiiridir.”

Kendini ve dünyayı ifade etmenin en etkili yollarından biri de tiyatrodur. Tarihi de en az dans kadar eskilere dayanır. İnsanla beraber doğmuştur. Görebildiğimiz, hissedebildiğimiz ne varsa anlatır. Tiyatro sahnesinde de müzik, kostüm, makyaj, dans gibi yardımcı sanatlar kullanılır. Tiyatro danstaki gibi yalnızca bedeni değil kelimeleri de kullanır ve onu bu denli etkili yapan da budur bence.

Dans tıpkı tiyatroda ki gibi yaratıcılık ve gözleme dayalıdır. Böyle olunca da tiyatro sahnesinde kullanılır. Örneğin dans; dövüşme sahnelerinde, tarihsel bir dönemi ya da bir halkın yaşadıklarının geleneğin bir parçası olarak anlatılmasında, oyuna eğlence ve coşku katılmak istendiğinde kullanılabilir. Bazen de sadece estetik amaçla kullanılabilir. Özetle dans tiyatro sahnesinde ; oyunda altı çizilen önemli yerleri vurgulamak,anlatılmak isteneni kısa yoldan kolayca anlatmak ve konunun anlatılmasına yardımcı olmak için kullanılır.

                Ben kendimi bildim bileli tiyatro seyircisi olmama rağmen; büyük aşk ve büyük emek ile üretilmiş, içerik ve teknik bakımdan oldukça iyi bir tiyatro oyununun üretim sürecine ilk kez BTA'da tanık oldum. Bu oyun “Kara Zıpkalılar Tragedyası”ydı. Oyunun içinde yaklaşık iki dakika süren bir horon vardı. Biz bu horonu BTA oyuncularından Barış, Uğur ve Semih ile beraber çıkardık. Sahnede dans ile yapılabilecek ne varsa kafamda dört dönerken bir tiyatro oyununa küçücük de olsa dans ile katkıda bulunmak bana büyük bir keyif verdi. Dansın tiyatro sahnesindeki kullanımı ile ilgili merak ettiklerimde o zamandan kalma. Kara Zıpkalılar Tragedyası'nda ki horonla Karadeniz insanının coşkusunu, neşesini anlattık. Belki sözcüklerle dakikalarca anlatamayacaklarımızı müzik ve dansla iki dakika içinde anlatmayı başarabildik. Tanık olduğum bu süreçte öğrendiklerim ve edindiğim dostlar da işin cabası.

Dans ile tiyatronun bir ortak yönü daha var bence. Fakat bu kez izleyiciye anlattıkları, ifade edebildikleri açısından değil de bir dans gösterisinin, bir tiyatro oyununun ortaya çıkmasında emeği olanlar açısından bakarak yapacağım bu yorumu.

Bu iki sanat da “biz” olmayı, dayanışmayı ve sabır etmeyi öğretir. Bir dans gösterisinin ya da bir tiyatro oyununun oluşmasında dansçıların ya da oyuncuların birbirleriyle ve sahne gerisinde emek harcayanlarla beraber çalışarak bir eser üretmesi ve bu eserin alkışlanmasının, beğenilmesinin insana verdiği keyfi, kalp çarpıntısını anlatmak çok güç. Sahnede olmanın tadını anlatmak çok güç. Bunu yaşayabilen kimselerin ruhunu başka hiçbir şey bu kadar doyuramaz sanırım.

Dilerim kalbimizdeki bu aşk, bu heyecan hiç sönmez…

 

Başak Takar

Aralık 2007-İzmir