BAHÇELERİNİZ HEP BAHAR OLSUN

3. Yazı - 28.01.2008

 

                 Ne vakit biriyle tanışsam utangaç bir gülümseme yayılır yüzüme. Kalemi elime aldığımda da aynı şey oldu. Belki kalemin bembeyaz kağıtla tanışmasından; belki kalemimden dökülen kelimelerin sizinle buluşmasını düşündükçe heyecanlanmamdan. Kalemimi, kağıdımı, gülümsememi, fonda çalan müziğimi sırtıma yükleyip BTA’nın bendeki anlamına dair çıkınımdakileri satırlara sermek için başladım yazmaya. Evvela kocaman bir merhaba…

                 Günlerdir yazım için aklımda binlerce kelime, sürüsüne bereket bir dünya cümle cirit atmakta ... BTA'nın hayatımdaki yerinden bahsetmeden önce BTA'dan önceki hayatımdan bahsetmek istiyorum biraz. Çünkü üzerine binen hüzünlerle eğilen minik bir fidandım ben. BTA'yla birlikte doğruldum desem hiç de yanlış bir benzetme yapmış olmam. 8 yaşıma kadar her çocuk gibi oyun peşinde, elmanın çürük tarafına dair hiç bir şeyden haberdar olmadan güllük gülistanlık yaşadım kendi bahçemde. ’98 nisanında babamın vefatı üzerine yeni başladığım okulumdan ve arkadaşlarımdan ayrılıp İzmir’den Gölcük’e, akrabalarımızın yanına taşındık. Hayatımdaki en önemli kişilerin başında ipi göğüsleyen babamın yokluğunu çocuk aklımla kabullenmeye çalıştığım sırada 17 Ağustos depremi her şeyi yerle bir etti. Yıkıntılar, gözyaşları, beton yığınlarından gelen keskin kan kokuları … Bir yakınını aramanın telaşının ölüm sessizliği içinde yitip gitmesi … Neler olup bittiğini anlamaya çalışan benim gibi bir çocuk için oldukça güç durumlardı bunlar. Depremin ardından 4-5 aileyle paylaştığımız Kızılay çadırındaki yaşantımız 2 ay kadar sürdü. Ekime gelmiştik, ama hala evlerimize giremiyorduk. Daha da önemlisi ÖSS’ye girecek abimin ve benim eğitimimizin artık başlaması gerektiğiydi. Önce abim İzmir'deki halamların yanına döndü. Ardından annem ve ben de eşyalarımızı kamyona yükleyip bir senelik aradan sonra İzmir'e döndük. Fakat kötü hatıralarla ayrıldığımız eski evimize dönemezdik, daha doğrusu hiç birimiz dönmek istemedik ve yeni evimize, hala ikamet ettiğimiz Evka - 4' teki evimize taşındık. Bilen bilir bilmeyen için küçük bir bilgi Evka - 4 belediyenin Bornova'nın dağlarından birine kondurduğu yüksek binalardan oluşan büyük bir sitedir. Depremden gelmiş bir çocuk için; okulum (Yeşiltepe) ve yaşadığım ev arasındaki o koca binalar buz gibi canımı acıtan sevimsiz yapılardı. Bir yandan da alışmakta güçlük çektiğim okulum beni giderek kabuğuma kapatmıştı. İçimdeki bahçenin kuşları susmuş, dereleri gözlerimden akıyordu o sıralar.

               Benim için yerli endişeler besleyen sevgili annem, günün birinde Uğur Mumcu Kültür Merkezi’nde çocuklar için bir tiyatro kursu olduğunu öğrendi ve benim kendimi kapattığım kapıların ardından gün ışığına çıkarmak için tiyatrodan daha iyi bir yol olmayacağını düşünerek beni elemeler için yazdırdı. Fakat şak diye kursa başlamaya çok da taraftar olmayacak bir ruh hali içindeki bana önce bir oyun izletilmelidir ki tiyatro perileri ruhuma o isteği bıraksın. Bunun için bir akşam Uğur Mumcu’nun yollarını tuttuk annemle ve beni BTA'yla ya da şöyle söylemeliyim tiyatroyla tanıştıran, Aytmatov’un “Öğretmen Duyuşen” inini izledim. Oyun Hayrettin Filiz tarafından yazılmış ve ‘dünyadaki tüm öğretmenlere armağan olsun’ sloganıyla oynanıyordu. Sonrasında sahneye çıkmak istediğimin farkına varmam hiç de uzun sürmedi. Çarpılmıştım.

    

Birkaç gün sonra iple çekilen eleme günü gelmişti, bir saat kadar belki de biraz daha fazla tam anımsayamadığım bir bekleyişten sonra sahneye titrek adımlarla çıktığımı hatırlıyorum. Elimde kitabım. (Ökkeş, hani Muzaffer İzgü'nün "Ökkeş" serisinden bir çoğumuz okumuşuzdur ya küçükken, işte o kitap) Önce Hayrettin Hoca’nın sorduğu birkaç soruya cevap vermeye çalışıyorum. Nasıl heyecanlıyım nasıl, sanki sahnede bir ateş topuyum. (Hala her oyun öncesi yaşıyorum aynı duyguyu. İçimdeki küçük kızın yanakları mağmadan sıcak, elleri kutuptan soğuk bir hal alıyor) Soruların ardından Ökkeş’ten bir paragraf okuyorum orada olduğum 4-5 dakikada … O zamana kadar hiç atmadığı kadar hızlı atıyor kalbim. Küçük mülakat biter bitmez yukarıda oturan Sevil Hoca’mın yanına koşuyorum. (Sevil Filiz aynı zamanda okulda İngilizce öğretmenim olduğundan önceden tanışıyoruz) Yanında oturan ve heyecanımı dindirmeye çalışan ileride yönetmenlerim olacak abla ve abilerimle de o an tanışıyoruz. (Çağrı Abla, Emrah Abi, Emre Abi) Dışarı çıktığımda annemin beni çok kuvvetli kucakladığını anımsıyorum. Aslında sadece annem değildi orada beni o kadar sıkı saran; yavaş yavaş hücrelerime sızan tiyatronun gücüydü beni hayata bağlayan ... Bunu bunca yıl sonra daha iyi anlayabiliyorum.

Derken cumartesi provalarında buldum kendimi. Kalabalık bir gruptuk. Yönetmenimiz Emre Abi … İlerleyen provalarımızda oyunumuz açıklandı: “SAİT FAİK”. Sanki daha önce duymuştum bu ismi ama kimdi bu Sait Faik? Sonraki hafta boyunca ansiklopedi karıştırmalarım ve büyüklerime yönelttiğim sorular neticesinde tanıştım üstadla. Oyunun açıklanmasının ardından çok daha can ata ata geliyordum provalara, prova sonlarından attığımız “Tiyatro yapacak mıyız?” çığlıklarından sonra sanki bütün hafta bir kağnı arabasının sırtında ilerliyordu. Birkaç hafta sonra bize provalarda gitar çalan, gülüp oynadığımız Emre Hoca’mız rol dağılımını açıkladığında ‘Kız Anası’ rolünün 3 kaskından biriydim. Kız anasıydım ama benim gönlümde yatan ‘Sait Faik’in annesi’ rolüydü. Sonuçta kız anasının az repliği vardı ve sadece oyunun küçük bir bölümü sahnede kalıyordu. Sahneye ilk kez çıkacak olan bir çocuk olarak bütün bencilliğim üstümdeydi. Bu düşünceleri beslediğim sırada “sahnede önemli olanın ben değil biz olduğunu”, aslolanın iyi bir oyun çıkarmak olduğunu, ekip olarak kenetlenmeyi, ayaklarının sahnede sağlam bastığı gibi dışarıda da kendine güvenli durmak gerektiğini öğrenmiştim. Bunlardan başka daha neler neler öğrenecektim BTA’mdan…

Süregelen provalarımızda “Oğlunuz ne iş yapar acaba?” ve benzer birkaç cümleden ibaret repliklerimi bir çırpıda yuvarlayıp gidiyordum. Söylediklerimi anlayabilmek gerçekten çaba istiyordu. Diksiyonum berbattı. Ağzı neredeyse kapalı olarak konuşan ve geniz etli ben daha anlaşılır olmaya çalışma sürecimde defalarca ağzımda kalemle ayna karşısında öğürtülerle lavaboya koşarak son bulan diksiyon çalışmaları yapıyordum. Ve tabi ki tekerlemeler … Şu dal-kartal tekerlemesi yok mu hala bir çırpıda söylemekte zorlanırım. Ben kalemle ve tekerlemelerle boğuşa durayım yavaş yavaş kaynaştığım grup arkadaşlarım ve hata yapmaktan korkmamayı öğrendiğim bahçemde rengarenk çiçekler açtırmaya başlayan eğlenceli provalarım kötü bir haberle sekteye uğramıştı. Kendimle barışmamı sağlayan, perdelerimi aralayıp içimi gün ışığıyla dolduran çok başında olduğum tiyatro çalışmalarım, yani Hoca’nın Bilimsel Tiyatro Atölyesi yollarını Uğur Mumcu bünyesinden ayırıyordu. Yo hayır tam da alışmaya başlamışken bu olmamalıydı. Tiyatro sayesinde hayata yeniden alışmaya ve karışmaya başladığım sırada bu olması gereken en son şeydi. Tiyatro sayesinde hayatla yeniden barışan küçük tombiş kızın hayalleri sahnede öylece yatan cansız soğuk bir beden misali sona mı erecekti? Provalarımızın olmadığı zamanlarda eski kırıklarım su yüzüne çıkıyor; ben içime kapandıkça onlar canıma batıyordu. Yaralarımı saran bir sargı beziydi tiyatro. O olmadığında açık yaralarım geçmişin bütün mikrobuna doğrudan maruz kalıyordu.

 

 

                     Aradan 1,5 ay kadar bir süre geçmişti ... Bir gün okuldan eve geldiğimde annemin bana yönelttiği soru ayaklarımı yerden kesti: “BTA Özkanlar'da kendi sahnesini kurmuş. Artık orada yoluna devam ediyormuş, sen de onlarla devam etmek ister misin?” Hiç istemez olur muydum? Nasıl da mutlu olmuştum bunu duyduğuma. Bahçemde hep birlik çiçekler açıverdi yine ... Cumartesi sabahını zor ettim. Önce Özkanlar İlköğretim Okulu'nun oradan beni almaya gelen Emre Abi’me, gittiğimizde Hayrettin Hoca’ma ve asistan abi ablalarımın her birine özlemle sıkı sıkıya sarıldım. Tanıdık bir kucaklaşmaydı bu. Daha önce elemelerde de beni saran tiyatronun sevgiyle bağrına basmasıydı. Fakat şaşkındım. Uğur Mumcu'daki koca salondan sonra buranın ne sahnesi vardı ne de koltukları. Küçücük bir yerdi. Daha evvel parkeci olan bu tuhaf, bu apartman altındaki dükkan nasıl tiyatro olabilirdi? … Hoca bir devrim lideri gibiydi; inanmanın muhteşem gücünü elinde tutan bir tiyatro savaşçısı …Öyle de güzel olurdu ki ... Önce sahne yapılır ardından spotlar takılır, eski bir Rus gemisinden sökülen koltuklar da seyirlik olurdu. Zamanla çirkin ördek yavrusundan kuğuya dönen o dört duvar öylede güzel tiyatro olurdu ki, ben aklımda canlanan soru işaretlerinden utanırdım. O gün çok mutluydum, Hoca’nın velilerimizle yaptığı toplantının ardından Emre Abi’nin gitarı çevresinde toplaşıp söylediğimiz şarkılar hem BTA'nın yeni yuvasında olmasını, hem de benim gözlerime umudun yeniden canlanması demekti. Sonraki hafta provalarımıza kaldığımız yerden devam etmek için bir araya geldiğimizde mutluluğumu perçinleyen başka bir mevzu daha vardı ki tek “Kız Anası” bendim. Kasklarımı Uğur Mumcu’daki provalarımızda bırakmış, oyuna doğru ilerlediğimiz haftalarda “Kız Anası” rolünü tek başıma sırtlanmıştım.

                Mayıs ayı gelip çattığında oyunumuz lezzetini bulmaya başlamıştı. Derken prömiyer tarihimiz gelmişti. Nasıl heyecanlıydım oyun öncesi bir görseniz … Sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı, elimi kolumu nereye koyacağımı bilmez bir halde giderek ateş topu halimi alıyordum yine. Kırmızı gömleğimi giydiğimde sanki dünyanın en önemli işini yapmaya hazırlanıyordum. Evet benim için dünyanın en önemli işiydi yaptığım. Karanlık günlerin ardından bahçemde cümbüşlü bir lunapark kuruluyordu. Sahneye çıktığımda sandalyelerin hepsi doluydu ve ilk kez sahneye çıkan benim sesim kalbimin yerinde heyecanla çırpınan küçük kuşun kanat çırpışlarının sesini bastıramıyordu. İlk selama gelip dimdik duruşumu ancak sahneye çıkan biri anlayabilir. Seyirci önünde bir şeyleri başarmış olmanın onurunun yanı sıra, zor zamanların bıraktığı izlere meydan okumamdı bu. Ve bütün duygularım; oyundan sonra annemin tiyatroya bıraktığı minnettar bir gözyaşıyla ifade buluyordu. O gece alkış seslerini kendime ninni yaparak bulutların üzerinde uyudum.

Ardından gelen oyunlarla 7 yıldır yaz - kış demeden, demirbaş öğrencisi olarak devam ettiğim BTA'daki öğrenciliğim; sahneye koyduğumuz her oyunda ayaklarımı yere biraz daha sağlam basmamı sağlayarak, umudu ve mutluluğu harmanlayıp, geçmişi yerinde bırakıp geleceğe sıkı sıkıya tutunmayı, her gün dimağıma yeni şeyler katmayı, ufkumu hep bir adım daha öteye taşımam gerektiğini öğretti bana. Şu an 17 yaşındayım ve hayatımı hiç düşünmeden BTA'dan öncesi ve sonrası diye ikiye bölebilirim. Yere düşmüşken, elimden tutup beni yeniden yürüten birlikte büyüdüğüm BTA’m olmasaydı nasıl biri olurdum diye bazen merakla soruyorum da kendime, düşünmek bile istemiyorum. Eskiyi düşündükçe gözlerim yaşarıyor ve o an gerçeği hatırlayıp şükrediyorum miladıma. Ardından bundan sonraki hayatımda da BTA’nın bir şekilde yer bulmasını diliyorum yalnızca. Biliyorum daha nice birlikte sahneye koyacak oyunlarımız, oyun öncesi kırmızı kuliste heyecanımı paylaştığım grup arkadaşlarımla bitmek tükenmek bilmeyecek fısıldaşmalarımız var. En önemlisi BTA’nın bir parçası olarak uyanmaktan mutlu olduğum ve olacağım günler var. Göreceğimiz güzel günler var. Ve iyi ki BTA var … Satırlarımı sonlandırırken yazımın bütün kuytularına sıkıştırdığım minnettarlığımı ve sevgilerimi sunuyorum BTA ailesine ve yazımı okuyan herkese ...

Bahçeleriniz hep bahar olsun ve hep tiyatronun ışığında buluşalım …

 

İpek Öztürk

BTA Oyuncusu

 

Görüşleriniz için: