BİR ŞEHRİ SEVMEK ÜZERİNE

4. Yazı - Şubat 2008



Hayrettin Hoca’nın deyimiyle ‘zehirlendim’ galiba. Zehirlendim ki yeniden yazmak istedim.Bir insanı bir şehre bağlayan şeylerden bahsetmek istiyorum;anılardan…Çünkü biliyorum insan yaşadığı şehre benzer. Merak ediyorum, kaçımız gerçekten yaşıyoruz acaba? Kaçımız Uğur’un Bedri Rahmi’de yaptığı gibi “Yaşadım!” diye gönül rahatlığıyla bağırabilir? Bilmiyorum. Ben henüz gönül rahatlığıyla ‘yaşadığımı’ bağırabilecek tecrübeye ve bilgiye sahip değilim ama bana yaşadığımı hissettiren anılar edinmeye erken başladığımı, yaşadığım her şehre biraz benzediğimi,her şehirde değerli anılar edindiğimi söyleyebilirim. Bunlardan birini (BTA ruhuna doğrudan uyan yanlarını gördüğümden) paylaşmak istedim. BTA’da birşeyler üretmek isteyen insanlara yalnız olmadıklarını anlatmak istedim.
Ankara’da doğdum ve kitap okumanın, okuduklarımı anlayıp yorumlamanın ne kadar değerli olduğunu öğrenerek büyüdüm. Şimdilerde kitap okumak benim için o kadar doğal ki. Kitap okumanın önemi üzerine uzun uzun yazılabilir ama ben konuyu dağıtmayayım.


Çocukluğum şehrin 37 km dışında babamım çalıştığı fabrikanın lojmanlarında geçti.Ben 13 yaşındayken babamın iş arkadaşı Aydoğan abi birgün bana “Başak lojmana bir kütüphane açsak nasıl olur?” deyiverdi. Kalbimin nasıl hızlı attığını bugün bile anımsarım. Aydoğan abinin arkadaşları olan başka abilerim, ablalarım da bize katıldı. İşe koyulmak için hiç beklemedik. İlk olarak iş gruplarına ayrıldık. Bir grup fabrikadan ve gerekli diğer yerlerden izin aldı ve kütüphane için yer istedi. Bize lojman binalarının birinin bodrum katında boş bir daireye ait depoyu verdiler. Her yerinden borular geçen,pis ve penceresiz bir odacık! Bir grup kitapları yerleştirmek için ihtiyacımız olan kitaplıkların yaptırılması ve taşınmasıyla ilgilendi. Fazla ödeneğimiz olmadığından kitapsever bir marangoz bulmak zor oldu! Bir grup toplanacak bağışlar için makbuz ve kitapların sınıflandırılması için kart basımıyla ilgilendi ve diğer bir grup da kitap ve para bağışı topladı. Ben Okşan ablamla beraber kapı kapı dolaşıp para ve kitap bağışı topladım. “İyi günler efendim kütüphanemiz için bağış topluyoruz. Destek olmak ister misiniz? Bağışlarınız karşılığı makbuz veriyoruz” cümlesini kaç kere söyledim hatırlamıyorum. Sonra kitabevlerine ve yazarlara bize kitap göndermeleri için yazdığımız onlarca mektup var. Karşılık bile alamadıklarımız, karşılık alıp da kibarca rededilişlerimiz ve nihayet mektubumuzun cevabıyla beraber gelen koli koli kitaplar… Ama itiraf etmeliyim beni en çok Aziz Nesin’den aldığımız küçük bir tebrikle beraber gönderilmiş kitaplar heyecanlandırdı. Çünkü mektubu ben yazmıştım ve daha 13 yaşımda Aziz Nesin’in el yazısıyla beni ve diğer arkadaşlarımı tebrik eden bir not aldım. Daha ne olsun! Kitapları yerleştirirken, alfabetik sıraya göre kartlar doldurduk. Kitapları içeriklerine göre sınıflandırıp,numara verip raflara yerleştirdik.Ucundan azıcık kütüphanecilik öğrendik yani. Ve artık açılış zamanı geldi. Her birimiz boş saatlerimizi küçük kütüphanemizde geçiriyorduk. Çok küçük bir miktar para karşılığı kitapları ödünç vermeye başladık. Ve biriken paralarla yeni kitaplar almaya… Çok çalıştık o depoyu tertemiz ve kitap dolu bir cennet yaptık ama insanlar ya okumayı sevmiyordu ya da bizden haberleri yoktu ki ziyaretçi sayımız oldukça azdı. Lojmandaki varlığımızı duyurmak için bir etkinlik yapmaya karar verdik. O sıralar bir tiyatro topluluğunda oyunculuk yapan Okşan ablam “tiyatro yapalım” dedi. “Hoppalaaa” dedim içimden, daha kolay bir şey yok mu yapılacak? Yahu canımız çıktı burayı kurana kadar. Şimdi baştan uğraş bakalım. Çünkü çalışacak yer yok,kostüm yok,oyunu sahneleyecek sahne yok daha önemlisi aramızda Okşan abla dışında tiyatroyla seyirci olmak dışında ilgilenen yok. Anladık çok çalışılacak yine ama pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

Okşan abla “çocuk oyunu oynayalım” dedi. Şehir hayatının çocuklar üzerindeki etkilerini köyden şehre yolculuk eden Keloğlan ve köpeği Çomar’ın hikayesiyle anlatan kısa bir oyundu bizim ki: “Keloğlan ve Çomar”… Keloğlanla Çomar köyden şehre ormandan geçerek gittikleri için pek çok hayvanla karşılaşırlar; bu da kostüm ihtiyacı demekti. Terzi olan annem imdadımıza yetişti. Resim yapmayı seven bir grup beyaz bir kumaşa orman çizdi ve boyadı, o da dekor oldu.Kulisi duvara bantlamış olmamızı anlatabilecek sözcük bulamıyorum (Fotoğrafa dikkatli bakınız) Sahne olmadığından lojmanın ilk okulunda duvara gerdiğimiz ‘orman’ ve seyirciler için konulmuş 50 civarı sandalye ile hallettik teknik işleri. Teknik derken yanlış anlaşılmasın biz amatör bile sayılmadığımızdan,asıl amaç kütüphanenin varlığını duyurmak olduğundan ve imkansızlıktan ışık,ses gibi unsurlar bizim için lüks sayılırdı. Ve en önemlisi provalar! Geceleri kütüphaneyi kapatıp yerden birkaç masa lambasıyla aydınlatılmış bir duvar önünde çalıştık. Kitap kokusu ve tiyatro provası bir arada;ne heyecan! Zihnimin kitap ve sanatla ‘zehirlenmesi’ o günlerden kalmadır. Sanat dediysem o da yanlış anlaşılmasın. Bendeniz ormanda yaşayan ve ormanlar kralı aslan yalakası bir tilkiydim. Oyunumuzu oynadık. Dedim ya amatör bile sayılmazdı ama emek verdik ya, sevdik! İşe yaramış olacak ki kütüphanemizi ziyaret edenlerin sayısı arttı. Fabrika da bir yıla kalmadan tüm çalışanların maaşından çok küçük bir miktar para kesintisi yapıp bize aylık ödenek olarak verdi. Bugün o kütüphane kurulalı on yıl oluyor. Orada yaşadıklarımdan sayfalar dolusu anı yazabilirim herhalde. Ama kısaca diyeceğim o ki; on yıldır kalbimin birazı orada atar hala… İşte bu beni o şehre bağlar.


Benim sahneye çıkma isteğim;-kalbimin o deliler gibi atma durumu yani- bu yazıda çok çok küçük bir parçasından bahsedebildiğim bir süreçte Ankara’da oluştu. Bütün o koşuşturmaların yanısıra orada da dans ettim. Ancak sahneye çıkmanın tadına en çok vardığım yer İzmir’dir. Dört yıldır yaşadığım İzmir’im… En çok sahnede Başak olduğum ve en çok sahnede iyi bir dansçı olsam bile tek başıma bir hiç olduğum için seviyorum sahneyi. Ömrümü hayat yaptığı,yaşanır kıldığı için seviyorum sanat yapmayı… İnsan bir ucundan sahne sanatlarına bulaştıysa ‘herkeslerden’ biraz farklı anılar ediniyor bence. Provalarda,kuliste,sahnede,turnelerde… Bu şehirde; İzmir’de sahneye çıktığım süre içinde pekçok değerli anı edindim bende ve tabii değerli dostlar… Gün geçtikçe beni buraya bağlayan ve ‘gitmek’ sözcüğüne bütün kötü, korku dolu anlamları yükleyen anılar ve dostlar…


Kitaplardan,sanattan,üretmekten,sahneden ve İzmir’den dem vurup da BTA’dan bahsetmemek olur mu? BTA’ da izlediğim oyunlardan ve sitede okuduğum yazılardan öğrendiklerim, oyunları izlerken ve oyun çıkışlarında yaptığım sohbetlerden aldığım keyif ve ruh doyumu uzun bir yazı oluşturabilir. Zaten farklı zamanlarda farklı kimseler bu köşede BTA’nın insana kazandırdıkları üzerine yazmıştı; hepsine yürekten katılırım. Ancak ben daha önce değinilmemiş bir katkıdan ‘cesaret’ten bahsedeceğim .”Allahın Belası Bir Adam: Moliere” oyununda makyaj yaparken Selin o güzel sesiyle benim en sevdiğim şarkılardan birini ‘Yüksek kaldırım’ı söylemeye başladı. Ben de ona eşlik ettim. Bu pek çokları için basit bir olay olsa da benim için çok önemlidir. Çünkü arkadaşlarımın yanında çenesi düşük biri olmama karşın hitap ettiğim insan sayısı birkaç kişiyi aşınca kekelemeye başlayan, sekiz yıldır birfiil sahneye çıkmama rağmen hala çalışmalarda yere bakarak dans eden ve sahnenin en önünde görev almaktan çekinen,pekçok fikri uygulanamadan içinde kalan biriyim ben. Bu yüzden kalabalık içinde sırf keyiflenmek için şarkı söylemek,söyleyebilmek ve bu yazıyı yazıyor ,paylaşıyor olmak benim için ‘cesaret’ demektir. Bu yüzden Hayrettin Hoca’nın kocaman bir gülümsemeyle “ne güzel söylediniz böyle,çok tatlısınız ” demesi bana büyük bir armağandır. Tam olarak cesur olamıyorum hala ama öğrenmeye başladım ya bu kocaman bir teşekkür için yeter…


Bundan yıllar önce nereden bilebilirdim ki günün birinde bir yerlerde, o 50 civarı seyirciden biri olup bu sayede bir sürü şey öğreneceğimi… Öğrendikçe yaşadığımı hissediyorum. Dilerim doyumsuz İzmir’e benzeriz.Dilerim hepimiz BTA’ya benzeriz…

Başak Takar
Şubat 2008- İzmir