- SHAKESPEARE GLOBE'DA OLMAK - 9. Yazı - 17.11.2007
Sevgili BTA dostları; Beni tanıyanlar kazandığım paranın çoğunu nereye harcadığımı iyi bilirler. Seyahatlere. Yurtiçi ve yurtdışı yolculuklarına. Benim yegane amacım yeryüzünde ayak basılmadık toprak parçası bırakmamaktır. Bu sebeple her yıl hedefimde yeni ülkeler, yeni şehirler vardır. Aylar öncesinden düşlemeye başlarım ben bu seyahatleri, en az gezinin gerçekleşme aşaması kadar önemlidir bu gezi öncesi hayaller.
2007 Şubat'ında Paris'te Louvre Müzesi'nde Mona Lisa'nın orjinaline bakıyordum, şimdi 2007 Temmuz'unda elimde Shakespeare Tiyatrosu'nda sahnelenecek “Love Labour's Lost” oyununa bir bilet var. (Bu oyunun Türkçe adını bilmiyorum.) Burası Shakespeare's Globe (İzin verin okunduğu gibi yazayım Şekspir'i. Dil öğretmeniyim ve bunun daha doğru olduğunu düşünüyorum.) 400 yıllık dedik evet; ancak restorasyonu pek de öyle eskilere dayanmıyor Globe'un. 1949'da, üstelik Sam Wanamaker denen Amerikalı tarafından ele alınıp orjinaline sadık kalarak yeniden inşa edilmiş. Yılda yaklaşık 750.000 ziyaretçi ve izleyiciyi ağırlayan Globe'da “steward” adı verilen görevliler gönüllü olarak çalışıyorlar. Sağ ve solda birer ana kulis var; bir de vallahi abartmıyorum tıpkı bizim küçücük BTA'mızda olduğu gibi orta kulis var. Perde arkasında birilerinin açıp kapattığı bir kulis.
Oyunlar gün ışığı varken başlıyor (ben 19.30 seansına girdim), hava karardığında bitiyor. Yani öyle son derece teknik spotlar ve ışık oyunları yok. Sadece merkezi birkaç spot ve ana orta aydınlatma. Işık sahnede bir oyuncu kadar güçlü yer almıyor burada. Üstü açık. Yani güzel havalarda yıldızlara bakarak izliyorsunuz oyunu. Ama burası Londra olduğu için en çok da yağmur altında. Hava koşulları ne olursa olsun (Show must go on) gösteri sürüyor.
İnanmayacaksınız ama oyun esnasında yemek içmek serbest. 400 yıl öncesinin alışkanlıklarını koruyorlar, o sebepten herhalde / hatta bir yerde okumuştum, eskiden oyun esnasında çay, kahve, içki servisi yapılırmış/ Hayrettin Hoca duymasın!!? Aaa tabi bazı kuralları da varmış canım. Mesela cam şişedeki içecekler yasak, sadece plastik bardak serbest. Ne komik değil mi, ben huşu içinde oyun izlerken birisi yanımda birasını höpürdetiyor. Oyunun başlamasına on dakika kala bizdeki orta oyuncularına benzer tavır ve kıyafetlerde ellerinde çeşitli müzik aletleriyle beş kişi geldi sahneye. (You're welcome to our play. We hope you enjoy it.) şeklinde ezgiler, temennilerle seyirciyle selamlaşıyorlar. O sırada seyirciler sağlı sollu girmeye ve herkes stewardlar yardımıyla yerlerini bulmaya çalışıyor. Seyirci ile birebir bağlantı kuruyor, selamlıyor ve gülümsüyorlar. Kapılar kapatıldı. Öncü grup kulise çekildi. Oyun başlıyor. Kalbim daha hızlı atıyor. Ayaklarım mutluluk ve heyecandan titriyor. Ağdalı ve eski moda İngilizcesi ile tam bir Şekspir oyunu. “Old English” eski İngilizce denen metinler hiç değiştirilmemiş. Üniversite günlerime geri dönüyorum bir an. Buca Eğitim'de bize bir dönem Şekspir İngilizcesi'ni ders olarak vermişlerdi. Komiğimize giderdi o zaman da My Lord/ My Master diyen haykırışlar. Died yerine mortified/ cry yerine weep, My love, her mistress, is a gracious moon. İşime yaraması için 20 sene geçmesini beklemem gerekiyormuş demek ki.
30 sterlinlik bir sırada 5 sterlin vererek oyun izlemenin keyfini ancak başka bir Türk anlayabilir. Oyun esnasında fotoğraf çekmek de yasak. Flaşı kapatıyorum ve yakalanıp mahçup olma riskini de göze alarak epey fotoğraf çekiyorum oyun esnasında. Adrenalin tavan yaptı. Turistim ben. Bilimsel Tiyatro Atölyesi – İzmir/Turkey adına buradayım. Hayrocum'la ve yüzlerce BTA'lıyla paylaşacağım bu bilgileri. Kapıdaki steward'larla iki arada bir derede sohbet edip fotoğraflar çektirmem de kesinlikle aynı amaca yönelik. En genci 70 yaşlarında olan bu tatlı insanlar görevlerini ciddiyet ve büyük bir gururla yapıyorlar ve bu iş karşılığında bir kuruş yani bir peny bile almıyorlar. Garip değil mi? Bundan sonra kimse BTA'daki fiziksel koşullardan şikayet etmesin valla. Gözümle gördüm, 70 milletten insan tümüyle tahta oturaklarda (bizim köy sedirleri gibi) üç saat baygın bir oyunu izlediler çıtları çıkmadan, üstelik bir de 100 YTL para ödüyorlar bunun için. Manevi önemi büyük. Şekspir amca burada oyunlarını yazmış, sahnelemiş, burada kostümler seçilmiş, roller dağıtılmış, krallar kraliçeler geçmiş buralardan; oyunlar alkışlanmış, oyunlar yuhalanmış. Burası bir tarih. Burası Şekspir's Globe.
Burası biletlerin haftalar öncesinden tükendiği; hiçbir lüksü olmayan, hatta bir çok koltuğun (nasıl koltuksa dayanacak yeri falan yok. Dedim ya direk sedir. Girişte parasını verip yazlık sinemalardaki minder alabilirsiniz) görüşünün tahta kolonlarla bozulduğu, tiyatral teknik kullanımının hemen hemen sıfır olduğu bir sahne. Tepesi açık evet ve akustik hiç de kusursuz değil. Dedim ya burası böyle bir yer. Girişte (gift-shop) hediyelikçi para kırıyor. Şekspir Globe yazan her sıradan şey on misli fiyata. Hani dünyanın her yerinde olur ya 5 kuruşluk sıradan lastik silgi üzerine Şekspir Globe yazısı basılmış 2 sterlin. Tabi Hoca'ya hediye almadan olmaz. En özgünlerini seçiyorum ben de. Oyunlardan sahnelerin bir araya getirildiği afişe bayılıyorum. Küçük Şekspir heykelleri ve Şekspir Makyaj ve Kostümleri kitabı. Oyun esnasında düşünüyorum da oyuncuların çoğu memur havasında gibi geliyor bana. Hani Londra'da Thames nehrinin nerede ise sesinin duyulabildiği 400 yıllık bir açık hava sahnesinde Şekspir oyunları oynamak gururunu göremiyorum gözlerinde, bakışlarında. Bu yıl Othello, Venedik Taciri ve Love's Labour's Lost programa alınmış, ayrıca Howard Brenton, Jack Shepherd ve Eric Schlosser'dan oyunlar var 2007 programlarında. Ayrıca yıl boyunca değişik yaz gruplarına yönelik kurs ve seminer çalışmaları devam ediyor Şekspir Globe bünyesinde. Burada bir haftalık bir seminerin kaç İngiliz poundu olduğunu duysanız dilinizi yutabilirsiniz. Moraliniz bozulmasın diye söylemeyeceğim ancak bilgi en pahalı şeylerden birisi bu ülkede. Kimse amme hizmeti yapmıyor, her şeyin bir ücreti var. BTA için bol bol fotoğraf çekiyorum, çektiriyorum. Yalnız seyahat ettiğim için hep birilerinden rica etmem gerekiyor fotoğraf için. Yalnız seyahat etmeye bayılıyorum ama fotoğraf çekmeyi hiç sevmiyorum. Görev yerine getirir gibi geliyor bana. Bana kalsa gezer tozar eğlenir belki de hiç fotoğraf çekmeyebilirim. Ya da asgari düzeyde tutarım, ne öyle her dakika şak şak. Antrede Thames'a bakarak meyve suyu içiyorum. İnsanları izliyorum. Kimisi çok şık, çok kokoş bayanlar var orta yaş üstü, kimileri sıradan her türlü insan var seyirci portföyünde.
Bana kibarlık yapıp işinin arasında bitmeyen sorularımı sabırla yanıtlayan ve sıcacık gülüşüyle çok hoşuma giden minderci steward teyzeyle fotoğraf çektiriyorum. Hele bilet kontrolü yapan beyaz saçlı ton ton ninecik bir harika. Benimle fazla ilgilendiği ve o sırada işini aksattığı için supervisor'undan azar işitiyor ve tıpkı bir genç kız gibi yanakları kızarıyor. Kuralcı İngilizler, insan olmayı kurallara tercih eden İngilizlerle karşı karşıya geliyor. “Benim yüzümden laf işittiniz.” dediğimde bana hınzırca göz kırpıyor ve “boşver, sen çek fotoğraflarını hep öyledir” diyor.
Diyorum ya. Çok şanslı bir kadınım ben. Oyun tahminimden uzun sürüyor ve kaldığım yere dönebilmem için son metroyu yakalamam gerekiyor. Kaçırırsam taksi param yok, onu ödeyemem. Çünkü yol bana servete mal olacak kadar uzun. Şimdi nemli Londra sokaklarında aklımda Şekspir'in replikleri uçuşurken en yakın metro istasyonu St Paul's muydu London Bridge miydi diye düşünüyor ve daha hızlı koşuyorum. Mutlu olmak işte tam da bu bence. Harika bir temmuz akşamında Şekspir's Globe'dan çıkıp London Bridge'e uzaktan baka baka Londra metrosuna koşmak ve hangi istasyonun daha yakın olduğuna kafa yormak. Sizi seviyorum. Sizi çok seviyorum.
E-mail : sevilfiliz@hotmail.com - bta@btasahnesi.net
|
||||||||||||||||||||||||||