Sivas Ellerinde Sazım Çalınır...

1. Yazı -19 Ocak 2007

 

                Bu yazı yeni köşemizde yazdığım ilk yazı. Ben BTA'nın en genç öğretmeni Uğur Uzunel, BTA'nın sesi olabilecek bu köşenin açılmasına katkıda bulunduğum için çok mutluyum. Tıpkı Hayrettin hocamızın Ters Köşe'sinde yaptığı gibi birbirinden farklı pek çok konuya büyüteç tutma ve Sevil hocamızın Köşe Kapmaca'sında yaptığı gibi BTA'nın işleyişini ve dış hayattaki duruşunu anlatabilme şansını “Her Telden” adını verdiğimiz bu köşeyle yakalayabileceğimizi düşünüyoruz. Mutluyuz. Çünkü Bilimsel Tiyatro Atölyesi'nde yetişen asistan – öğrencilerin araştırma kültürünü ve bilgi birikimini siz seyircilerimizle paylaşabilmek için iyi bir fırsat yakaladık. Yazıma bir giriş yapmadan önce takipçilerimizin uzun süredir beklediğini bu yeni köşemizin içeriği hakkında biraz bilgi vermek isterim.

 

-         “Her Telden” BTA 1 ve BTA 2 asistan sınıflarındaki her asistanın yazabileceği bir köşedir.(Bize katkı koymak isteyen tüm takipçilerimizden gelen yazılara da açığız.)

-         Bilimsel bir dil ve doğru bir Türkçe kullanılarak kaleme alınmış, sanat ve kültür üzerine yazılmış her yazı “Her Telden” 'de yayınlanabilir.

-         Yazılarımız hakkındaki görüşlerinizi “Ziyaretçi Defteri”mize not düşebileceğiniz gibi; daha ayrıntılı bilgi için, yazının sahibiyle de bire bir görüşebilirsiniz.

-         Amacımız Türk tiyatro sanatına hizmet üretmek için yazarak da bir şeyler yapmak;

-         Amacımız, bize “öğretmenim” diyen bir çok küçüğümüze bir yazı tarihi bırakmak ve onları okumaya yönlendirmek ...

-         Amacımız bir tiyatro grubunun sanata karşı sorumluluğunun, sadece sahne üstünde iyi performans vererek bitmediğini göstermek ...

                                 Amaçlarımız çoook ... amaçlarımız bitmek bilmez

            Neyse, ben işime döneyim. Hayrettin hocanın köşesine yazdığı her yazıyı büyük bir dikkatle okuyorum ve hakimi olduğumu düşündüğüm bir konuda dahi pek çok şey öğreniyorum. Geçenlerde yayınlanan yazısı “Diktatörler ve Sanat Üzerine” 'yi okuduğumdan beri içime bir kurt düştü. Yazıya şöyle bir giriş yapmış: “ ... 10 Aralık 2006'da, Şili'nin eli kanlı diktatörü Pinochet öldü. Haberlerde Pinochet'in öldüğünü duyduğumda, çocukluğumdan beri içimi acıtan bir Şilili sanatçının hazin hikayesini hatırladım.” ...

     Hocanın bir dönemin özetinin özeti dediği bu makaledeki bir cümlecik , bende de çocukluğumdan beri içimi acıtan bir hikayeyi anımsattı. 22 yaşındaki Hasret Gültekin ve Sivas Madımak Oteli'nde katledilen 37 aydının hikayesini ...

SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR

  “Peki öyle olsun hayat

Zannetme ki pes ettim

Kilonu tartarım kilonu

Satarım kilonu da

Bırakmam onuru.”

(Hasret Gültekin, Haziran 1992)

 

Politika yapmak, birilerini sevdirmeye çalışırken, birilerine yuh çektirmek amacında değildir yazılarımız. Ben sadece henüz beş yaşında bir çocukken, ülkemde yaşanan bir faciaya bilincimi keşfettiğim bugünlerde tekrar tanıklık etmek istiyorum. Dedemin ağladığını, babamın uzun süre konuşamadığını hatırlıyorum. Katliamın yaşandığı gün, İzmir'de sıradan, fevkalade sıcak, sıkıcı yaz günlerinden biriydi. Oysa Sivas'ta İsrafil kıyametin borusunu üflemek üzereydi ...

  Yıldızeli ilçesinin Banoz Köyü'nde, Hızır Paşa tarafından katledilmiş Pir Sultan Abdal'ı anma adına 1989 yılından beri Sivas'ta şenlikler düzenlenirdi. Bu etkinlikler adına dönemin Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle Sivas'ta “Atatürk Kültür Merkezi” adında bir kültür merkezi yapılmaya başlandı. Yapının inşaası etkinlikler başlamadan aylar öncesinden başlamıştı ve şehire bir çok aydın ve yazar davet edilmişti. Fakat tek hazırlık yapan onlar değildi. Sivas geceleri kara fısıltılarla doluydu. Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nun başında bulunduğu bir grup aşırı dinci eylemci, ülkenin pek çok ilinden aynı görüşü taşıyan yandaşlarını “Müslümanlığın emrettiği şeyi yapmaya” Sivas'a çağırıyordu. Çünkü onlara göre “emperyalizmin uşakları” dolduracaktı şehirlerini. Hele hele ki şehire müslümanlığa dil uzatan Salman Rüşdi köpeğinin yerli uşağı Aziz Nesin (!) gelecekti. O Aziz Nesin değil miydi ki, “Bu ülkenin %60'ı salaktır” diyen? O Aziz Nesin değil miydi ki, peygamber efendimizin ev hayatını bir geneleve benzetip, hanımlarına fahişe gözüyle bakan? (Daha doğrusu onlar Aziz Nesin'e çatmak için böyle düşünüyorlardı. Ya da Aziz Nesin'i anlamıyorlardı. İkisinden biri ...) Ve ayrıca o Aziz Nesin değil miydi ki Salman Rüşdi yezidinin “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkçe'ye çeviren? Bir de şehirin valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak gelip, bunca inanmışın ortasında elini kolunu sallayarak gezecekti ha? ... Aziz denen it, Sivas'ın toprağına ayak basarsa buradan ancak ölüsü çıkardı.

 

Bu nedenlerledir işte, kara bir hazırlık başlamıştı. Etkinlikler sürerken yobazın öfkesi kabarıyor ve 2 Temmuz gününe denk gelecek olan mübarek Cuma gününü dört gözle bekliyorlardı.

 

İşin buraya kadar olan bölümü alışılagelmiş bir hikaye ülkemizde. Aydınlar her zaman yobazların hedefi olmuştur. Hatta bu konu magazin tuzağına bile yakalanmış, bir dönem bir çok televizyon dizisinin konusu olmuştur. Öğretmen aydındır, ağa kötüdür, ağanın kızı öğretmene aşıktır. Öğretmen dövülür, itilir, aşağılanır ama vazgeçmez. Ve televizyon dizilerinde hep kazanır. Yaş grubum için hiç çekici olmayan bir konu olduğunu biliyorum. Böyle bir konuyu “aptalca” bulduklarından mıdır nedir, aydınlara yapılan saldırılar bu kadar genci neden üzmez, neden düşündürmez diye hep merak etmişimdir. Neden bir yazarın öldürülmesi, dövülmesi – ki yaşadığım 18 yıl boyunca defalarca tanık olmuşumdur – biz gençleri üzmez? (Ne acı bir rastlantıdır bu yazıyı yazdığım günün akşamı televizyonu açtığımda Hrant Dink'in ölüsüyle karşılaşmıştım ...) Artık ben de birilerini üzmek niyetindeyim.

1 Temmuz 1993 günü aydınlar cephesinde her şey yolundaydı. Etkinlikler tüm hızıyla sürüyor; konferanslar düzenleniyor, şiirler ve türküler hep bir ağızdan okunuyor, büyük bir coşku sürüp gidiyordu. Diğer cephedeyse öfke son sınıra dayanmıştı. Temel Karamollaoğlu'nun “hicret koşusu” adıyla Sivas'a çağırdığı yüzlerce gerici genç, dolduruldukları okulların ve vakıfların yurtlarında Cuma namazını bekliyorlardı. Gözlerini kan bürümüş kalabalık 1 Temmuz günü, son kışkırtma hareketi olarak şu bildiriyi dağıttı halka :

  

“MÜSLÜMAN KAMUOYUNA

“Bismillâhirrahmânirrahim

“Peygamber, mü'minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü'minlerin analarıdır.” (Ahzâb:6)

“Mü'minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)'ne ve O'nun temiz zevcelerine, Allah'ın beytine (Kâbe'ye) ve kitab'ı Kur'an'a alçakça küfredilmekte ve mü'minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır.

“Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.

“Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir.

Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, mel'un Rüşdi'nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur'an'ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)'in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür'etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. “Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar'ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar'la alay edercesine gezebilmektedir.

“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

“İslâmın Peygamberi'ni ve kitab'ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

“Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.

“Gün, Allah (C.C.)'ın vahyi Kur'an-ı Kerim'e, Allah'ın meleklerine, Allah'ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)'e, O'nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür.

“‘İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.' (Nisa:76)

“Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.

Saldırı ve katliam gecesi 1 Temmuz akşamı da başka bir bildiri evlere dağıtılır:

“Halkımıza Çağrı;

“Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti' adı altında, Müslümanlar'ın kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz.

“Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız.

“Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam'ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah'a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz.

“ ‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmesi gerekir. O'nun eşleri, onların anneleridir...' (Ahzâb Suresi, Ayet: 6)

“ ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah'ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.' (Enfal Suresi, Ayet : 30)

“ ‘Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.' (Saff Suresi , Ayet:8)

“Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın.

Müslümanlar”

Ve işte bardağı taşıran son damla bu bildiri oldu.

2 Temmuz sabahı organize olarak Paşa ve Meydan Camii'lerinden çıkan yaklaşık 1000 kişi, sokaklarda “tekbir” çekerek; “Kahrolsun Laiklik” ve “Sivas Aziz'e mezar olacak” çığlıklarıyla sokaklara döküldüler. Önce hükümet konağına inip burada ki güvenlik güçleriyle çatıştılar. Sayıları çok kısa bir süre de 5.000'e, sonra da 10.000'e varan bu karanlıklar ordusu, etkinliklerin yapıldığı kültür merkezine ilerleyip binayı ve bir gün önce dikilen “Ozanlar Anıtı”'nı tahrip ettiler. Arabaları ters çevirip camlarını kırdılar. O kadar hırslanmıştılar ki, eylemcilerden birinin parçaladığı Atatürk büstünden hıncını alamayıp heykeli ısırırken fotoğrafları çekildi. Öyle bir arbede vardı ki güvenlik güçleri müdahale edemiyordu. Akşam üstüne doğru Sivas “Şeriat isteriz” çığlıklarıyla inliyordu. Ve artık 20.000 kişiyi bulan kalabalık koşarak aydınların konakladığı Madımak Oteli 'nin önüne geldiler. Daha önceden oraya özenle dizilmiş kaldırım taşlarını otele fırlatarak camlarını kırdılar ve oteldeki insanları yaraladılar. Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nun ve şeyhlerin kışkırtıcı konuşmalarıyla iyice galeyana gelen halk; otelin kırılan camlarından dışarı çıkan perdeleri tek tek ateşe vererek Madımak'ı yakmaya başladılar.

   

“Gel ve şimdi yaşa

Bu yüzyılda

Ooo ... sen var ya aptal Şekspir

zannettin ki söylediğin çok şey

“olmak ya da olmamak”

şimdi hiçbir şey”

(Hasret Gültekin, 03 Mart 1979)

 

 

Otelin içindeyse korkunç bir panik vardı. Ulaşabildikleri her yerden, Sivas't aki tüm güvenlik güçlerinden, itfaiyeden hatta dönem SHP genel başkanı Erdal İnönü'den dahi yardım istediler. Erdal İnönü'yse aynı saatlerde basına şu açıklamayı yapıyordu : “Güvenlik güçlerinin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla zarar görmesi engellenmiştir.” ...

Otelde can çekişen insanlara alay eder gibi “Yardım geliyor” uyarıları yapılırken, Türkiye sadece Vali Ahmet Karabilgin'in, Arif Sağ'ın ve üst makamlarda tanıdıkları olan tüm aydınların ettiği telefonlarla olanlardan haberdar oluyordu. Sivas sanki demir kapılarla kapamıştı kapılarını Türkiye'ye. Acı olan hangisi şaşırıyorum bazen. Tüm bu yaşanan vahşet mi, yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kendine bağlı bir şehrinden haber alamaması mı? Çünkü basına yapılan açıklamalarda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin ” derken, Başbakan Tansu Çiller “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şey olmamıştır” diyebiliyordu. Hele ki ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz'ın açıklaması unutulur gibi değildir : “Bu, bir futbol maçında bile çıkabilecek bir olaydır.”

 

...

Offff!

İçim acıyor.

Daha fazla uzatmadan toplayım. Madımak cayır cayır yandı. Sekiz saat süren bu vahşet sonunda itfaiye olaylara müdahale etti ve oteli söndürdü. Mucize olmuştu ve birkaç kişi sağ kurtulmayı başarmıştı. İtfaiye erleri otelin camından yazar Aziz Nesin'i çıkardıklarını fark edince bir an öfkelenip, şok içindeki Nesin ne olduğunu anlamadan, onu tartaklamaya başladılar.

Telefonun başındakilerin çabaları sonunda sonuç verdi; olaylar kontrol altına alındı ve eylemciler dağıtıldı. Sivas'ta iki gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve olayla ilgili olduğu düşünülen herkes tutuklanarak idam isteğiyle yargılandı. Fakat idam kararı çıkmadı, bir çok ceza hafifletilerek geçiştirildi, bir çokları da beraat ettirildi. Yazmaya elim varmıyor. İstanbul'da olayı protesto ederek yürüyüşe geçenlere izin vermeyerek sopalarla döven güvenlik güçleri acaba 2 Temmuz günü sekiz saat boyunca nereye saklanmıştı? Olayın en acıklı yanı bütün bu olanlardan belki birinci sorumlu olan Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nun TBMM çatısı altında milletvekilliği ve katliamcıların avukatlığını yapan Şevket Kazan'ın daha sonradan bakanlık yapması belki de.

  2 Temmuz 1993'ün Sivas'ı ardında 37 aydının ölüsünü bıraktı?

  ...

Niçin Tanrım? Niçin bu kadar vahşi duygularla donattın bizi? Kanlı ihtiraslarımızı neden törpülemedin bizi yaratırken? Dünyayı güzelleştirmek için neden el ele değiliz?

...

  Aslında bende bu köşede yazdığım ilk yazıda daha naif konulardan söz etmek isterdim. Ama konularımızı paylaştık gibi. Emre abim BTA'nın ilk günlerini yazarken, asistan arkadaşım Selin bir yıl aradan sonra BTA'ya geri dönmenin ona verdiği huzuru anlatıyor. Köşemizin “Her Telden” olduğunu göstermek adına bana kalırsa Türkiye'nin utancı olan bu olayı yazmak istedim bende. Aslında Hayrettin hocanın ünlü şarkıcı Victor Jara'nın hayatını anlattığı “Diktatörler ve Sanat Üzerine” adlı yazısındaki bir cümleye büyüteç tuttum. Yazılarımızı okuyan öğrencilerimiz Şilili aydınlar için üzülmüş; biraz da kendi aydınlarımız için üzülsünler istedim. Yazdıklarıma Ankara Güvenlik Mahkeme'sinin sanıklar hakkında idam kararı isterken dayandıkları tüyler ürpertici gerekçeyle son vermek istiyorum:

“İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”

...

“...

Alacak renkler susar

Ortada tek beyaz kalır.

 

Çürür düzen, zulüm biter

kar altında gülüm biter

vakit ulaşır, yolum biter

bir de yasak adım kalır.

 

Toplatılır yazılarım

yakılır dizelerim

kurutulur gözlerim

geride genç ölüm kalır.”

(Hasret Gültekin, 1990)

 

KATLİAMDA HAYATINI KAYBEDENLER

 1- Nesimi Çimen (Ozan. 1926 - ...)

2- Asım Bezirci (Araştırmacı-yazar. 1927 - ...)

3- Metin Altıok (Şair, yazar. 1927 - ...)

4- Muhlis Akarsu (Ozan. 1948 - ...)

5- Behçet Aysan (Şair. 1949 - ...)

6- Muhibe Akarsu (Muhlis Akarsu'nun eşi. 1958 - ...)

7- Edibe Sulari (Bektaşi kültürü araştırmacısı. 1953 - ...)

8- Uğur Kaynar (Şair. 1956 - ...)

9- Asaf Koçak (Karikatürist. 1957 - ...)

10- Erdal Ayrancı (Yönetmen. 1958 - ...)

11- Sehergül Ateş (El işi sanatçısı. 1953 - ...)

12- Muammer Çiçek (Tiyatro sanatçısı. 1967 - ...)

13- Gülender Akça (Sanatçı. 1968 - ...)

14- Mehmet Atay (Gazeteci. 1968 - ...)

15- Sait Metin (Sanatçı. 1970 - ...)

16- Carina Thuijs (Hollandalı Gazeteci. Alevilik Araştırmacısı. 1970 - ...)

17- Hasret Gültekin (Ozan. 1971 - ...)

18- Gülsün Karababa (Sanatçı. 1971 - ...)

19- İnci Türk (Eczacı. Tiyatro sanatçısı. 1971 - ...)

20- Huriye Özkan (Semah sanatçısı. 1971 - ...)

21- Murat Gündüz (Öğrenci. 1971 - ...)

22- Ahmet Özyurt (Sanatçı. 1972 - ... )

23- Ahmet Alan (Şair. 1973 - ... )

24- Yeşim Özkan (Tiyatro sanatçısı. 1973 - ...)

25- Handan Metin (Öğrenci. 1973 - ...)

26- Ahmet Öztürk (Şair. 1974 - ...)

27- Yasemin Sivri (Semah sanatçısı. 1974 - ...)

28- Serkan Doğan (Öğrenci. 1974 - ...)

29-Kenan Yılmaz (Otel görevlisi. 1974 - ...)

30- Serpil Canik (Öğrenci. 1974 - ...)

31- Belkıs Çakır (Semah sanatçısı. 1975 - ...)

32- Nurcan Şahin (Sanatçı. 1975 - ...)

33- Özlem Şahin (Öğrenci. 1976 - ...)

34- Asuman Sivri (Semah sanatçısı. 1977 - ...)

35- Menekşe Kaya (Tiyatro ve semah sanatçısı. 1977 - ...)

36- Koray Kaya (Öğrenci. Katliamın en genç kurbanı. 1981 - ...)

37- Murat Güneş (Otel görevlisi. ? - ...)

 

Unutmayacağız...

Uğur Uzunel

BTA Oyuncusu - Yönetmeni

 

Görüşleriniz için :