BİLİMİN FALCISI

(Jules Verne ve Bilimkurgu Üzerine Kısa Bir Yazı)

  2. Yazı / 24 – 25 Şubat 2007

Teknoloji gelişti. Bilim hayallerin sınırlarını zorlayan keşiflerin peşinde. Bilişim sistemi öylesine gelişti ki; bu günlerde ellerimizdeki küçücük cep telefonlarından yüksek kaliteli fotoğraflar çekiyor, saatlerce süren görüntü kayıtları yapabiliyoruz. İnternetten her türlü bilgiye ulaşabiliyoruz. Üstelik tüm bunları cep telefonumuzdan bile yapabiliyoruz. Sinema sektöründe bilgisayar kullanımı öylesine gelişti ki, sıradan bir film dahi insana kendini bir savaşın ortasında ya da uzay boşluğunda hissettirebiliyor. Pek çok elektronik alet “akıllı” ön adıyla üretiliyor ve insan iş gücünü azaltan komutlama sistemiyle hayatımızı kolaylaştırıyor.

Bir düğmeye basıldığında bir ülkeyi yok edebilecek bombalar, hedefini bulana kadar peşini bırakmayan füzeler yapılıyor. İnsanlar birebir kopyalanabiliyor. Estetik sayesinde bir insan olduğundan çok daha farklı birine dönüşebiliyor. Mars'taki hayatın sınırları zorlanıyor ve daha binlercesi ... Tuhaf olan artık hiçbir gelişme insanı şaşırtmıyor. Her şeyin yapılabileceğine hemen herkes inanıyor. Gelişen bilim insana Tanrı olabilme gücünü veriyor.

  Geçenlerde hayretler içinde kaldığım bir haber izledim televizyonda. Rus bilim adamları dumansız sigara üretiminden sonra kimilerine göre daha saçma ve daha gereksiz bir keşfin meyvelerine yiyorlar bu günlerde. Keşfe göre, sıradan insan vücuduna çeşitli ilaçlar verilerek uyutuluyor. Daha sonra çeşitli sargılarla derin donduruculara konulan insanlar tam elli sene sonra uyandırılıyor. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Elli sene boyunca uyuyup, uyandığınızda aynı siz olarak, hiçbir hafıza kaybı ya da psikolojik gerilim hissetmeden hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz.

  Bilimkurgu filmlerini andıran, bu “inanılmaz” buluş için zengin ve hayattan umudunu kesmiş yüzlerce insan kuyruğa giriyor dünyanın dört bir yanından. Daha neler olacak acaba?

  Bu ikinci yazımda sizlere bambaşka bir konudan söz etmek istiyorum. Bir edebiyat ve sinema türü olan bilimkurgudan ve bilimin romanını yazan Jules

Verne'den. Hani çocukluğumuzun yazarından; düşlerimizde engin ufuklar açan bilimin falcısı Jules Verne'den.  

 

Tam iki sene önce BTA'daki dönem tezimdi benim Jules Verne. Daha doğrusu 3,5 yıl önce aldığım ödevi ancak 1,5 yıl sonra tamamlayıp teslim edebilmiştim. Bu süreçte aşağı yukarı 80 kitabını okudum Jules Verne'in. (İşleyişimizi bilmeyenlere biraz bilgi vereyim. BTA'daki tüm asistanlar, asistanlığını ya da öğretmenliğini onaylatmak için en az bir tez vermekle yükümlüdürler. Sanat ve kültürle ilgili her konu tez olarak verilebilir ama çoğu zaman konuları Hayrettin hoca belirler. Hocanın kırmızı kalemle aldığı notlardan yazdığınız yazıyı tanıyamazsınız önceleri. Çok uzun süren çetin bir savaştan sonra eğer Hayrettin hocayı devirebilirseniz, BTA arşivine bir kaynak koydunuz demektir. Ki Barış ve Senem birer kez, Emre abi ve ben iki kere bunu başardık. Senem'in hazırladığı Afife Jale tezi Mimar Sinan Üniversitesi tarafından, yapılacak “Afife büstü” için kaynak olarak kullanıldı. Her tezimizin ayrı ayrı etki ettiği alanlar olduğunu izliyoruz. Bir çoğu için tez yazmak zulümken, biz tez sahipleri hocayı daha iyi anlıyoruz. Ben şu sıralar iki tezle birden uğraşıyorum. Tanrı yardım etsin bana)

 

  Neyse yazıma başlayayım artık. Jules Verne'i bir insana tanıtmak saatlerce ya da sayfalarca sürebilir. Ben bilimkurgu denen türün geçmişini ve Jules Verne denen yazarın bilimkurgu eseri yazıp yazmadığını tartışmak istiyorum. Özellikle sinema sektörünün son döneminde bu kadar ağırlık verilen bir türün hakkında bildiklerimi paylaşmak istiyorum sizinle.  

Jules Verne (1828 – 1905) Fransalı bir yazar. Seksen Günde Devrialem, Denizler Altında 20000 Fersah, Dünyanın Merkezine Yolculuk, Aya Yolculuk en tanınmış kitaplarından. Akli dengesi yerinde olmayan yeğeni tarafından bıçaklanıp topal kalınca doğru dürüst yürüyememesinin acısını yazarak çıkarmış bir kalemşör. Tüm ömrü boyunca hiç ara vermeden yazan ve bana kalırsa kalitesinden asla ödün vermeyen biri. Onu dünyaya tanıtan en önemli yanı hayal gücüyle buluşlara öncülük etmesidir bence. Kitaplarını (örneğin Aya Yolculuk) önceleri saçma olarak nitelendiren insanlar zamanla bunların tek tek gerçekleştiğini görünce hayretler içinde kalırlar. Evet Jules Verne eşsiz düşleriyle yüzlerce buluşa öncülük etmişti. Peki nasıl yapmıştı bunu? Ona kahin diyenlere çok sinirleniyor, bilim adamı gözüyle bakanlaraysa şu cevabı veriyordu: “Hiçbir şekilde bir bilim adamı gibi davranmıyorum. Ama dikkate değer keşiflerin ve belki de hala fevkalade icatların çağında doğmuş olduğum için kendimi şanslı sayıyorum.” Bu kadar sevilmesinin nedenlerinden biri de bu alçakgönüllüğü olsa gerek. Peki neydi bu öngörüleri?

 

- Helikopter (Gökler Hakimi)

- İnsanoğlunun 1969'da Ay'a gitmesiyle sonuçlanan Apollo projesi (Aya Yolculuk)

- Görüntülü telefon (2890 Yılında)

- Yer çekiminin etkileri (Ayın Çevresinde)

- Elektrik motoru (Denizler Altında 20000 Fersah, Mathias Sandorf.. vb.)

- Yapay uydu (500 Milyonluk Miras)

- Tank (Buharlı Ev)

- Bağımsız dalgıç giysisi (Denizler Altında 20000 Fersah)

- Mekanik kuş (Uçak) – (Cihan Hakimi)

- İnsanla maymun arasındaki kayıp halka (Maymun İnsanlar)

- Adolf Hitler'in yaşamı (500 Milyonluk Miras)

- Denizlerin kirlenmesi (Denizin İstilası)

- Fok neslinin tükeneceği (Buzdan Sfenks)

- Petrolün yaratacağı kirlilik (Bir Eksantriğin Anıları)

- Polonya ayaklanmasının Ruslar tarafından kanlı bir şekilde bastırılması

(Denizler Altında 20000 Fersah kitabının basılmamış hali)

 

Hatta “20. Yüzyılda Paris” adlı kitabında çok uzun cam binalar (gökdelen), yer altından giden çok hızlı trenler (metro) ve bir iletişim ağından (internet) bahsettiği için yayıncısı tarafından çok abartılı bulunmuş ve kitap basılmamıştır. Hatta yayıncısı ve en yakın dostu J. Pierre-Hetzel ona; “Bu defa çok abartmışsın. Peygamber olsan bu söylediklerine kimse inanmaz” demişti. Kitap eski sandıklardan birinde Jules Verne'in torunu tarafından bulundu ve 1994'te yayınlandı. Dünya bir kez daha Jules Verne'in dehası önünde hayret içinde kalmıştı.

  Bunu nasıl yaptığını sorduklarındaysa, bu öngörünün özel bir yetenek olmadığını çağın bilim-teknik, edebiyat ve politika dergilerini ve günlük gazeteleri dikkatli okuyan herkesin dünyanın gittiği yönü tahmin edebileceğini söylüyordu. Çok fazla not alıyor, eserlerini yazarken bu buluşların gerçekleşmesi için tüm teknik bilgiyi yazısına aktarıyordu. Ve bu işi öylesine doğru yapıyordu ki, bilim adamları şaşkınlıktan konuşamıyorlardı. Örneğin Aya Yolculuk ve Ayın Çevresinde kitaplarında füzenin tek yollanabileceği ve dünyaya iniş yapabileceği tek yeri neredeyse hatasız bildirmişti. Aya giden ilk füze Apollo 2'nin Pasifik Okyanusu'nda iniş yaptığı yer, Jules Verne'in yıllar önce kitabında bildirdiği noktadan sadece 5 km uzaktaydı. Ayrıca okuyucusuna yer çekimin etkilerinden kurtulabilmek için gereken ilk hızın hesaplamaları üzerine de bilgi vermişti.

  Bu kısa bilgiden sonra konumuza dönüş yapalım. Görüldüğü gibi bilimkurgunun babası sanılan Jules Verne aslında bir bilimkurgu yazarı değildir. Hiçbir eseri bilimkurgu eseri sayılamaz Jules Verne'in. Çünkü bilimkurgu tamamen hayal ürünüdür. Teknik bilgiye dayanmaz. Çoğu zamanda gelecekle ilgili yapay bir umut verir tüketicisine. Oysa Jules Verne bilimsel gerçeklerle (tarihle, politikayla, teknolojiyle, tıpla, genetikle vs. ...) açıklayamadığı hiçbir şeyi yazmamıştır.

  Şimdi biraz daha derine inerek bilimkurgunun ne olduğunu ve tarihini inceleyelim. Kimilerinin hiç sevmediğini söylediği bu türün ne kadar geniş bir yelpaze içerdiğini görünce fikriniz değişebilir. Çünkü hiçbir insan hayal gücünün parıldayan zenginliğinden kaçamaz. Miriam Allen de Ford'a göre bilimkurgu “imkansız olasılıklar ve akıl dışı olanaklarla” uğraşırken, Agatha Toarmina bilimkurgunun teknolojik imgeler kullanırken geleceğe yönelik “kehanetlerde” bulunduğunu savunur. Bilimkurgu bana göreyse “yeni bir dünya özleminin yaratmış olduğu, kendine özgü bir türdür” ve çok rahatlatıcıdır. Hiçbir şeyi düşünmek gerekmez. İnsanlar uçar, bölünür, kurşundan hızlı hareket eder, havada yürür ve daha bir sürü şey ... Aslına bakılırsa bilimkurgu ütopyalardan doğdu denilebilir. Ütopyalarsa korkulardan ...

  İlkel insan doğadan korktu. Yağmurdan, şimşekten korktu ve ona kurbanlar adadı. Güneşin yüceliğine inandı ve ona taptı. Çünkü bilinmezlikten korkulur en çok. Taştan aletler yapmayı keşfedince duvarlara korktuğu şeylerin resimlerini yaptı. Zaman geçti. Düşleyen insanlar, daha mutlu yaşamların olduğu öyküler uydurdular. Uydurdukları masallara en çok da kendileri inandılar. Ütopyalar böyle doğdu. Peki sadece gelecek mi düşleniyordu? Hayır. Aynı zamanda yaşanılan günün eksikleri de eleştiriliyordu. (Bilimkurgu doğuyordu yavaş yavaş) Kurgu, gel zaman git zaman yerini bilime bıraktı ve çağın çocukları 200 – 300 senelik düşlerin gerçekleştiğine tanıklık etti. Yani yaşamımızı yöneten bir güç olmuştu bilimkurgu. Olimpos Dağı'na yani Tanrılarının yanına çıkıp onlara bakmaya cesaret etti Antik Yunanlılar. Ama Tanrılar orda değildi. Daha yukarda aradılar Tanrıları, en yukarda. Balonlarla, uçaklarla uçtular. Ama Tanrı o yükseklikte de yoktu. Ve en sonunda bir karara vardılar: O hiçbir yerde değildir ama her yerdedir. En çok da kalbimizde. (Oh! Ne güzel, sorunu çözdük)  

Fakat yine de bilimkurgunun kaynağı ütopyalardır diyemeyiz. Şaşırtıcıdır ama yazılı edebiyattaki ilk bilimkurgu örneği Goethe'nin Doktor Faustus'u sayılır. Doktor Faustus, tüm yaşamını bilime adamış bir bilim adamının kendini hem Tanrısal bir gücün sahibi, hem de ruhunu şeytana satmış kötülüklerin timsali bir adam olarak görmesini anlatır. Sonra yine bilimkurgu eseri yazdığı söylenebilecek Thomas More vardır. Thomas More, “Ütopya” adlı kitabında sınıfsız bir toplum anlayışını yazmıştır. (Hala tartışılan bu eser More'un başının kesilmesine neden olmuştur) Sonra Campenalla, Bacon, Albert Camus gibi yazarların eserleri de teknik veriler içermez; keza Dino Buzzati'de bu sınıfa sokulabilir. Daniel Defoe'nun Robinson Cruseo'su, Jonathan Swift'in Gülliver'in Gezileri eserleri de bilimkurgudur bence. Sistemin nasıl kurulduğunu, insan oğlunun nereye gideceğini, sistemin neden bozuk olduğunu tartışan, yanlışın nerde başladığını arayan eleştirel yazılardır bunlar. Gülliver savaşın mantıksızlığıyla alay edip, gittiği “Atlar Ülkesi”nde sömürgeci İngiltere toplumunu eleştirirken; Robinson Cruseo beğenmediği, eleştirdiği burjuvacı İngiltere toplumunun özlemini çeker. Ben şöyle düşünüyorum; Orhan Veli'ni deyişiyle “zavallı Robinson”un düştüğü ıssız adada kuracağı bu yeni hayat da eleştirdiği insanlar gibi ırkçı bir yapıda olacaktır. Yani Defoe'ya göre insan geleneklerinden sıyrılamaz. Yani kölelik önemli bir ihtiyaçtır.

 

 

Neyse ... Tarihsel gelişim sürecinde sanayi devriminin, iş gücünün değerini düşüren makinaların keşfedilmesinin, gücün belli bir tabakanın eline geçmesinin ve hatta oluşan toplumbilim kuramlarının bile (örneğin Marx'ın Komünist Manifestosu gibi) etkisi büyüktür bilimkurgunun gelişiminde. (Daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler, 100 sayfa civarındaki tezimle ilgili, BTA'dan benimle iletişime geçebilirler) Şimdi bilimkurguyu birkaç basit sınıflandırma içinde değerlendirerek yazımın dağılan rotasını toplayayım.

 

    Bir çok incelemeciye göre “ütopyacı bilimkurgu” denen bir şey vardır. Bende öyle düşünüyorum. Bu düşünüş gelecekle ilgili umutlu bir yaşam düşlememize yardımcı olurken, bir yandan da günümüzün yanlışlarını bağıra bağıra hatta alay ederek eleştirir. Herbert George Wells'in eserleri gibi ya da Jonathan Swift'in Gülliver'inde ki gibi. İnsanların her şeyi yapabileceğini savunur. Çok eğlencelidir. Örneğin Matrıx gibi. Dikkatli izlediğinizde ütopyacı bilimkurgunun pek çok özelliğini bulabilirsiniz Matrıx'de.

 

Bir de destopian bilimkurgu denen, karamsar bir türümüz var. Umutsuz ve can sıkan eserlerdir bunlar. Gelecek günlerin karanlık olduğunu, altın çağlarımızın geride kaldığını savunur. Bana kalırsa bu tür, kapitalizmin tutsaklığını kabul eder, direnmez. Gelişmeyi ana rahmine hapseder. Destopian bilimkurguya göre soylu ve asilzade beylerimiz olmadan bizler birer hiçiz. Hiçbir şey yapamayız. X Man'i düşünün. Üstün yetenekli savunucularımız olmasa biz insanlar kimiz ki? Dante ve Calderon'un yapıtları da bu türe örnektir. Fakat Spider Man'de destopian bilimkurgunun biraz olsun kurtulmak için kahramanımıza daha çok insancıl özellikler yüklenmiştir.

 

Bilimkurgunun temelde dört konusu vardır.  

1 – Uzayın Ele Geçirilmesi : Lukianos'tan Cyrano de Bergerac'a, Herbert George Wells'ten Star Wars'a kadar (hatta ne yazık ki Mehmet Ali Erbil'in Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu'na kadar) her dönem işlenmiştir. Dünyanın ele geçirilmesi, yıldız savaşları, uzay yolculuğu, uzaylıların dünyayı istilası gibi bir çok konuyu içerir.

 

   2 – Zamana Egemen Olma : Herbert George Wells'ten (ki bu adam bilimkurgunun gerçek babasıdır bana göre) bu yana zaman içinde defalarca işlenip değişti. Önceleri geçmişi ya da geleceği betimlemenin bir yolu olarak kullanılan bu tema özerkleşti, kozmik yolculukların konusu oldu. Mizaha elverişli yapısı sayesinde çok sevildi. Zaman makinesı denen harika bir makine icat edip pek çok yeri gezdi. Geleceğe Dönüş filmleriyle de gönlümüzü fethetti.

 

3 – Makinalar ve Bilgisayarlar : Bu tarz insanın kendi buluşlarıyla arasındaki ilişkiyi konu edinir. Derine inildiğinde Tanrıyı sorgular bana kalırsa. Örneğin insanların yaptığı makinaların kendi kontrollerinden çıkması sonucu oluşan korkunç durumlar bu tarzın ürünüdür. Mary Shelley'in Frankenstein'ı çok iyi bir örnektir buna. Karel Çapek'in – robot adını ilk kullanan yazar – başkaldıran robotlarından, Asimov'un mantıklı düşünmeye çalışan robotlarına kadar açısı geniş bir konudur.

 

4 – Geleceğin İnsanı :   İçine elektronik cihazlar yerleştirilen insan bir robot haline getirilir. (Robocop'u düşünün) Bu, üstün yetenekleri olan bir kurtarıcı da olabilir, bir uzay gemisini sürmeye programlanmış her hangi bir zavallı da … Konu aslına bakılırsa bilimin insan sıcaklığından uzaklaşan yanına bir eleştiridir. Bu tarz ilgi görmese de, dönüşüme uğrayan yaratık teması büyük ilgi görmüştür. Dünyayı kötülüklerden koruyan çeşitli kahramanlar hep çok sevilmiştir. – İnsanları anlamak güç –

 

Neyse uzatmayayım. Görüldüğü gibi bilimkurgular ütopyaların devamı değildir. Ütopya var olmayan ama olması arzulanan o güzel ülkedir. Bu ülke o kadar güzeldir ki, var olamayacak kadar ... Cennet ütopyası gibi. Bilimkurguysa bilimsel gerçeklere dayanmadan çeşitli kehanetlerde bulunur. Ama yinde bilimkurgu eserlerinin içinde ilginç örnekler çıkmıyor değil. Bakın Erich Von Daniken “Tanrıların Arabaları” adlı kitabında ne diyor: “Piramitler öyle göksel bir teknoloji ürünüdür ki, iki taşın arasına jilet bile giremez. Bunu Mısırlılar yapmış olamaz. Bunu göksel bir takım varlıklar yapmıştır” diyor. Söylenecek tek söz, Daniken'in saçmalamış olması değil de nedir? Konuya onun gibi yaklaşırsak her şeyin ucunu göksel varlıklara dayandırabiliriz. Piramitleri kimin yaptığını kurcalayacağına, bunu hangi teknolojiyle, nasıl yaptıklarını ya da bu inşaatlardaki inşaatın istihdamını incelesenize.

  Her neyse, anlaşıldığı gibi büyük yazar Jules Verne, sanıldığından öte bilimkurgudan çok uzaktır. O bilimin romanını yazar. Paris borsasında simsarlık yaptığı dönem işten ayrılırken arkadaşlarına; “Dostlarım … Yeni bir tarzda bir roman yazdım” demişti. “Eğer başarabilirsem bir altın madeni olacak”. Yazdığı roman “Balonla Beş Hafta”ydı ve sanırım bir altın madeni bulmuştu.

  Çok sevdiğim bu konuyu daha uzuuun uzun anlatmak geçiyor içimden. Ama yazının bütünlüğünün dağılmaması adına kalem “topla ve bitir” diye sesleniyor bana.

  Bilimkurgu nedir ve neyi içerir? Şöyle kısacık değinerek bağlıyayım. Bilimkurgu, yaşanılan bir dönemin gerçek bir öğesini belirleyip yalıtarak ve ondan bir takım mantıksal sonuçlar çıkararak; dört nala giden nüfus artışını, bir avuç beyin tarafından yönetilen ve siyasi açıdan faşist, insanlık dışı toplumlar oluşturan aşırı kentleşmeyi, dünyanın atom bombası aracılığıyla intihar etmesini ve geride kalanların yazgısını – yani felaket sonrası romanlarını – inceler. Bireyin ve değerlerin birbirine yabancılaşmasını, ahlaksal sapkınlıkları, uyuşturucu ve madde gerçeğini bile ele alır. Ayrıca dil sorununu da işler.Yani karamsar değil, daha çok uyarıcı anlamda bir tarzdır bu.

  “Yaşayabileceğimiz en güzel şey, gizemli olanı yaşamaktır. Bu tür, gerçek bilimin ve sanatın kaynağıdır. Bu duyguya yabancı olan birisi, merak, heyecan ve hayranlık duymayan birisi bir ölü gibidir. Onun gözleri kapalıdır çünkü” der Albert Einstein …

  Bilimkurgu düşlerimizdir; düşlerimizse … tüm varlığımızdır.

  Biz BTA'mızda düşün en gerçeğini yaşadığımız gibi; gerçeğin de aslında bir düş olduğunu fark ediyoruz her gün.

Düşlerinizle gelin bize, size gerçekler armağan edelim.

Gerçeğimizi izleyin, yeni düşleriniz olsun.

 

Teşekkürler …

Görüşmek üzere!

 

Uğur Uzunel

BTA Oyuncusu – Yönetmeni

 

Görüşleriniz için :