Bize Türkülerimizi Söyletmiyorlar Kardeşler(1950'li Yıllarda Hollywood'ta Komünist Avı)3. Yazı - 30 Mart 2007
Merhaba! Bu yayınlanan üçüncü yazım. Gerek Ters Köşe, gerek Sevil Filiz'le Köşe Kapmaca ve gerekse Her Telden bir buluşma noktasına dönüyor gitgide. Ziyaretçi defterimize ve e-maillerimize yazılan mesajlar ve direk bizlerle yapılan konuşmalar yazılarımızın ilgi topladığını gösteriyor. Mutlu oluyoruz. İlginiz için sağ olun. En çok yazmak istediğim konu “sanata ve sanatçılara vurulan darbeler” olsa gerek. Bunun için Sivas Madımak Olayı'nı yazmıştım ilk. Hoca ,Victor Jara üzerinden Pinochet baskısını, Behrengi ve Nabdel üzerinden Pehlevi baskısını kaleme almıştı. Kanuni ve Castello'yu karşılaştırdığı yazısında da bu konuya pek çok atış yapmıştı. Son olarak Orçun, “kimliği belirlenemeyen bir takım kişilerin”, ‘50li yıllarda Halk Oyuncuları'na yaptıkları saldırılara değinmişti. Ben sizi bambaşka bir dünyaya götüreceğim şimdi. Konumuz yine sanatın korkutucu gücü ve sanatçıya vurulan darbeler... Bu kez Hollywood'a gidiyoruz.
1950'li yıllar. Yani İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrası. Bütün dünya savaşın acılarını yeni yeni sarmakta. Fakat 1917 Rus Devrimi'nden sonra bir çok emperyalist ve faşist güç için bir kabusa dönüşe komünizm, gerçek bir korku öğesi oluveriyor bu günlerde. Konumuza giriş yapmadan önce biraz geriye dönüp, hangi koşulların bu korkuya neden oluğunu görelim. 1917'de Rusya'da Lenin önderliğinde komünist rejim ilan edildi. Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam etmekteydi ve devrim sırasında bir anda bütün dünyanın gözü Rusya'ya çevrildi. Savaş Almanya'nın yenilgisiyle bitmişti. Gururları çiğnenen Alman halkı öcünü alabilmek için yeni arayışlara girmeliydi şimdi. Köklü değişimler yapılmalı ve Alman halkının yüceliği dünyaya kanıtlanmalıydı bir kez daha. Bu farklı arayışlar sırasında iki önemli parti kuruldu Almanya'da. Biri Alman Komünist Partisi (KPD), diğeriyse daha sonradan Adolf Hitler'in adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştireceği Alman İşçi Partisi. Hitler önce partisine 3000 yeni üye kattı. 1921'de Führer ilan edildiğindeyse 35000 kişilik bir üye sayısına sahipti NSDAP. Faşizm öyle güçlü geliyordu ki Alman Komünist Partisi aynı yıl dağıtıldı.( Bu dönemin ayrıntısını Hoca'nın Ters Köşe 14 yazısında okuyacaksınız)
İtalya'da da durum pek farklı değildi. 1919'da ünlü diktatör Benito Mussolini ilk faşist örgütü olan Fasci di Combattimento'yu kurdu. 1921 yılındaysa 35 faşistle meclise giren Faşist Parti'yi kuran Mussolini, Duce (önder) ünvanını aldı ve tam yetkili seçildi. 1922 Kasım'ında İtalya'da faşist kurultay iktidarı ele geçirmek için Roma'ya bir yürüyüş düzenledi. Bu yürüyüşte bir çok köy, kasaba ve resmi kurum faşistler tarafından işgal edildi. Çaresiz kalan Kral Vittorio Emmanuel Mussolini'yi Roma'ya çağırarak başbakanlığı ona devretti. 1924 seçimlerinde %64,9 'luk bir oy çoğunluğuyla başa geçen Mussolini diktatörlüğünü ilan etti. Tüm Avrupa yükselen faşizm çığlıklarıyla yankılanıyordu. Avusturya'da Mussolini'yi örnek alan Heimwehr (Vatan Savunması) örgütü giderek saldırganlaştı. Hatta bu örgüt mensubu birinin, bir çocukla babasını öldürmesi olayına mahkemede beraat verilince ortam iyice gerildi.İşçi örgütleri kararı protesto etmek için genel grev ilan edip meclise yürüdüler. Yürüyüş sırasında Adalet Bakanlığı ve birkaç karakol işçiler tarafından ateşe verildi.Heimwehr örgüt üyelerinin işçilerle çatışmaya girmesi sonucu; 1927'de gerçekleşen bu olayda birkaç saat içinde 85 kişi öldü, 500 kişi yaralandı. 15 Temmuz Olayı denen bu olaydan sonra Heimwehr iyice saldırganlaştı ve 1930'da radikalleşerek 18 Mayıs günü törensel bir toplantıyla “Korneuburger Andı'nı” kabul ettiler: “Demokrasi ve parlamentarizmi reddediyoruz. Faşizmin ilkelerini benimsiyoruz.” Bulgaristan'da Çiftçi Birliği hükümeti askeri-faşist bir darbeyle devrildi. (Dimitri Dimov'un “Tütün” romanına konu oldu) İngiltere'de maden işçileri maaşların düşürülmesi ve iş saatlerinin uzatılmasına tepki olarak genel greve gitti. İşverenler Konfederasyonu'ysa lokavt ilan etti. Hükümetin bunu “yasa dışı” ve “komünist devrim” olarak nitelemesi sonucu grevi durdurmak üzere ordu harekete geçti ... Grev durdu. İspanya'da sol yanlısı cumhuriyet falanjist lider Franco tarafından askeri darbeyle devrildi. Ve 1936'da 700.000 kişinin ölmesiyle sonuçlanan İspanya İç Savaşı başladı ... Ve bunun gibi daha pek çok örnek. Avrupa böylesine kaynarken, Rusya'da adını Sovyet Sosyalist Cemiyetler Birliği'ne çevirmiş, komünizm için büyük bir savaş veriyordu. Durum karışıktı. İkinci Dünya Savaşı ha patladı, ha patlayacaktı. Ama ben bu yazımda Hollywood'tan bahsedeceğimden şimdi de biraz Amerika'ya değinelim. ABD ‘20'li, ‘30'lu yıllarda aralıksız göç alan bir sanayi toplumuydu. İtalyan göçmenler Amerika'da öylesine fazlaydı ki, Amerikan vatandaşları iş bulmakta zorlanıyordu. Çünkü büyük şirketler daha ucuza çalıştırılan göçmenler ve zencilerden yanaydı. (Mafyanın ortaya çıkışı, içki sigara kaçakçılığı olayları ve Al Capone gibi efsanevi gangasterlerin ortaya çıkışı bu döneme rastlar) Bunun için; tıpkı Almanların yükselen Yahudi nefretleri gibi, önünü alamadıkları bir zenci ve göçmen nefreti büyütüyordu Amerikalı içinde. Dünyanın en büyük ırkçı örgütü olan Ku Klux Klan'ın en aktif günleriydi. 1920'de Haziran'dan Kasım ayına kadar 85.000 yeni üye katıldı Ku Klux Klan'a. Klancılar 1927'de beş milyon nüfusa sahipti. Her yerde, acımadan zencileri öldürüp, mallarını yağma ediyorlardı. Zencilere yakın davrananlar da toplum tarafından dışlanıyordu. İtalyanlara olan öfkeleriniyse 1927 yılında, uydurma bir cinayet suçundan 7 sene yargılanan, suçsuz oldukları her yönden kanıtlandıkları halde elektrikli sandalyede idam edilen Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti adlı iki anarşistten çıkardılar.
ABD'nin başı tarihi boyunca karışıklıktan hiç kurtulmadı. 1929'da New York Borsası “Wall Street” çöktü. “Büyük ekonomik kriz” başladı. Bu ekonomik kriz binlerce insanın evinden ve toprağından olmasına, bir çok insanın açlıktan ölmesine ve bir çok insanlık ayıbına neden oldu. (Steinbeck okuyun. Örneğin, Gazap Üzümleri) Ve İkinci Dünya Savaşı geldi çattı. Naziler öylesine güçlüydüler ki ABD, büyük düşmanı Ruslarla müttefik olmuştu. Ama buna rağmen “Sovyetler Nazilerden daha tehlikeli” demekten de hiç çekinmiyordu. Daha fazla ayrıntıya girmeden toplayayım. İkinci Dünya Savaşı bitti ve iki ülke yine birbirlerine düşman cephelerde yerini aldı. 1940'ta kurulan Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi, ‘47'li yıllarda Sovyetlerin yaydığı bu tedirginlik havası nedeniyle bir komünist avına girişti. Çünkü savaş henüz yeni bitmişti ve ABD vatandaşları arasında büyük zarar görmüş Sovyetlere yardım gönderen bir çok vatandaş vardı. Fakat hükümete göre böylesine büyük düşmanın yaralarını sarmaya çalışmak, vatana ihanetle eş anlamlıydı. İşte bu günlerde ortaya hikayemizin bir numaralı kahramanı olan Winconsin Senatörü Joseph McCarthy çıktı.
McCarthy tam bir paranoyaktı ve 9 Şubat 1950'de elinde hükümet için çalıştıklarını ama komünist partiye üye olduklarını söylediği 205 kişilik bir listeyle televizyona çıktı. Bu listedekilerden bazıları – sonradan çeşitli yollardan açıklandığına dayanarak – gerçekten komünistti. Diğerleriyse devletin tehlikeli bulduğu eşcinseller, alkolikler ve yazarlardı. McCarthy Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İnceleme Komisyonu tarafından görüşmeye çağrıldı. Elindeki listedeki komünist sayısı önce 80'e, sonra 50'ye düştü. Fakat McCarthy soruşturmanın sonunda bir kişinin bile komünist olduğunu kanıtlayamamıştı. Bu durum onu öfkesinden deliye çevirmişti. Ona göre o listedeki 205 kişi de kızıl komünistti. Ve ne pahasına olursa olsun bu adamlara cezalarını verecekti. Tüm bu ısrarcı ve hırslı tavırları ona geniş bir kamuoyu desteği yarattı ve tarihe McCarthysizm diye geçen o karanlık dönem başladı. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri bir gövde gösterisi yapmaya niyetliydi. Başkan Eisenhower'dı ve FBI'ın efsanevi başkanı Edgar Hoover çalışmaya tam destek veriyordu. Bu Edgar Hoover öylesine gözü dönmüş bir adamdı ki, Birmingham'da dört zenci çocuğun öldüğü patlamada FBI yetkililerinin Ku Klux Klancılar tarafından bombalandığını, araştırma ve tutuklama yapılması gerektiğini önermesine rağmen, dosyayı “hayır, sempati kazanmak için kendileri bombalamıştır” diyerek kapatacak kadar. (Dosya yaklaşık 35 yıl sonra açılmış ve suçlular hüküm giymiştir)
McCarthy önce yazarlarla, sonra diğer sanatçılarla uğraştı. Pek çoğunu komünistlikle suçlayıp komite önünde sorgulattı. Onun sayesinde kütüphanelerden bir çok kitap toplatıldı. Robert de Niro'nun bu günleri anlatan o muhteşem filmi Şüphe ve Ceza (Guilty by Suspicion) 'da Huckleberry Finn (Mark Twain) ve Alice Harikalar Diyarı'nda (Caroll Lewis) kitaplarının bile yakıldığı anlatılıyor. Fakat komite sinirli Robert de Niro'ya şöyle cevap veriyor: “Evet bazı kitaplar yakılmalı. Kütüphaneler komünizm pislikleriyle dolu” ... Ve McCarthy en sonunda Hollywood'a çattı.
“Onlar” diyordu sinirden titreyerek. “Televizyon programları ve sinema filmleriyle bizleri ve genç dimağları zehirliyorlar. Buna izin veremem.” Hollywood'un altın çağını yaşadığı bir dönemde yaşananlar şaşırtıcıydı başta. Sinema büyük geliştirme gösteriyordu çünkü. Charlie Chaplin sektöre büyük paralar kazandırmıştı ve artık sessiz sinema dönemi bitmişti. Şimdi müzikallerin, Marilyn Monroe'ların, Humphrey Bogart'ların, Ingrid Bergman'ların, Rita Hayworth'ların zamanıydı. Ya da genç oyuncu Marlon Brando'ların, yönetmen Elia Kazan'ların zamanı... Hollywood'taki bu komünist avı (onların deyimiyle cadı avı) tam bir bomba etkisi yarattı. Ortalık birbirine girdi. Yüzden fazla oyuncu ve yönetmen komite önüne çıkarıldı. Bu insanların komünist olması gerekmiyordu bile. Çok uzun yıllar önce bile olsa herhangi bir derneğin toplantısına katılmaları, bir kez bile olsun komünist partinin etkinliğine katılmaları yada arkadaşlarından birinin sol eğilimli olması suçlanmaları için yetiyordu. Komitenin karşısında af dileyip, sektördeki komünistlerin isimlerini vermeleri sonucunda serbest kalacaklardı ve kariyerlerine kaldıkları yerden devam edeceklerdi. Yani insanlardan arkadaşlarını ispiyon etmeleri, kendilerini kurtarmaları için başkalarının hayatlarını karartmaları isteniyordu. Böyle bir davranışı kabul etmek bir sanat adamı için herkesten daha fazla yaralayıcı olsa gerek. Çünkü sanata gönül vermiş insanlar her şeyden önce erdemli olmayı merkeze alırlar. McCarthy kime nasıl saldıracağını çok iyi biliyordu ... Devam edelim, bakın neler oldu sonra. Sanatçılar bu olanları göğüsleyebileceklerini, tüm bu olumsuz gelişmelerin suyu bulandırmaktan öteye geçemeyeceğini düşünüyordu başta. Çünkü dünya Hollywood'tan öylesine etkilenmişti ki, Hollywood çalışanları kendilerine hiçbir kötü şeyin olabileceğine inanmıyorlardı. Olay bir adalet ayıbı olan Rosenberglerin ani ve haksız idam kararıyla bir anda kana bulaştı. Rosenbergler kimdir peki? Hani biz gençlerin Melih Cevdet'in şiirleriyle tanıdığımız, o suçsuz sevgililerdir. Hani Alain Decaux'un “Rosenbergler Ölmemeli” oyunuyla ölümsüzleştirdiği yürekli bir çifttir onlar.. Amerika'nın komünizme karşı takındığı tavır, ilerici görüşlü insanların sendikalarda çalışmasını yasaklıyordu. Ethel ve Julius Rosenberg adlı karı-koca, aydın düşünceleri nedeniyle bu çalışmalara katılmaktan men edilmişti. 17 Temmuz 1950 günü Julius Rosenberg akla yatkın hiçbir delil gösterilmeden Rus ajanı olduğu nedeniyle tutuklandı. 11 Ağustos 1950 günü karısı Ethel Rosenberg de aynı suçlamadan tutuklandı. İddiaya göre Meksika'daki araştırma merkezinde çalışan Ethel Rosenberg'in erkek kardeşi David Greenglas, atom bilgilerini Rosenbergler'e gönderiyor; Rosenbergler'de bunları Rus'lara veriyordu. Gündemi küt diye düştü ihanet haberi. Rosenbergler'in şiddetle suçlamaları reddetmesine karşın hükümet tavrından bir adım bile geri atmadı ve kararını açıkladı : İdam. Tıpkı Sacco – Vanzetti davasında olduğu gibi, tüm aydınlar, yazarlar ve duyarlı insanlar dünyanın dört bir yanından bir araya gelerek protestolara başladılar Rosenbergler ölmesin diye. ABD hükümeti dünyanın bu aşırı tepkisine karşı bir adım geri attı ve çifte şu teklifi götürdü: “ABD'nin imajını düzeltin. Suçlamaları kabul edin ve özür dileyin. Bu sizi ölümden kurtaracaktır.” Tüm dünya gelecek cevabı dört gözle beklerken, Ethel Rosenberg geride kalan 6 yaşındaki oğlu Robert ve 10 yaşındaki oğlu Michael'a aldırış etmeden cevabını açıkladı. Tarih 19 Haziran 1953. : “Ey yoldan çıkmış para yiyiciler! Ey satılmışlar! Ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar! İşte size yanıt: Sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa, kocamla birlikte dik ölmeyi tercih ederim.” O kara günü Oktay Rifat'ın şu dizeleriyle hatırlayacağız: “Hatırlayın onların vahşetini Her telefon çalışında kesik kesik.” ABD hükümeti insanları yaralamaktan geri durmuyordu. Ölüm cezasının uygulanacağı 18 Haziran Rosenberglerin evlilik yıldönümüydü. Bin bir ricadan sonra hükümet yumuşamış ve infazı 19 Haziran'a ertelemişti. Ölülerin taşındığı sırada devlet bakanı William A. Carroll basına şu açıklamayı yapıyordu: “Rosenberglere boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington'un olduğu telefonla idamlarının durdurulacağını ve kendilerini bekleyen oğulları Michael ve Robert'a kavuşabileceklerini söyledik.” Peki cevap. Bakan aldığı cevabı şöyle açıklar : “Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan. Onlar da çocuklarımız sayılmaz mı? Satar mıyız hiç onları?” ...Rosenbergler ... öldürüldü. Senatör McCarthy kendini Rosenberglerin çocuklarıyla ilgili bir açıklama yapmak zorunda hissetti ve yine televizyonlara fırladı: “O insanların yaşamaları karşısında bu ülkenin çekeceği acı, o iki yavrunun çekeceği acının yanında hiç kalır.” ... Ha aklıma gelmişken, bakın Melih Cevdet nasıl dile getirmiş dünyanın öbür ucundaki dostlar için duyduğu acısını:
Ben duygusal bir adamım. Çoğu zaman hikayenin büyüsüne kapılıp konuyu dağıtıyorum, farkındayım. Gerçek bir yazın adamı olmak için yolun çok başındayım, biliyorum. Ama bu bölümü bitirmeden Ethel Rosenberg'in çocuklarına yazdığı şu mektubu da yazıma dahil etmek istiyorum. Bir annenin son mektubunu:
Uzamasın artık. Çok iç burucu oldu, konuma döneyim. Şimdi yazıyı biraz daha renklendirmek adına daha tanıdık isimlerden söz edelim. Hollywood'un dünyaca ünlü isimleriyle uğraştıralım senatör McCarthy'yi. 1947'de Hollywood'ta yazar, yönetmen, yapımcı, set görevlisi on kişi aynı suçlamadan yargılandı. Bu on kişiye daha sonradan “Hollywood Onlusu” denecekti. (Herbert Biberman, Lester Cole, Albert Maltz, Adrian Scott, Samuel Omitz, Dalton Trumbo, Edward Dmytryk, Ring Laardner Jr., John Howard Lawson ve Alvah Bessie) Başlangıçta arkadaşlarının isimlerini vermeyi reddeden grup, dört yıl direndikten sonra çözüldü. Özellikle karısından ayrıldıktan sonra maddi sıkıntıları iyice artan Edward Dmytryk için hayat dayanılmaz olmuştu. Hiçbir yerde iş bulamayan grup sonunda komitenin karşısına çıkıp bir çok isim verdi. Üstelik komitenin isteklerinin üzerine komünistler tarafından tehdit edildiklerini bile söylediler. Bunun ödülü olarak hepsi kara listeden çıkarıldı ve işlerini geri kazandılar. Larry Parks komiteye ismi verilen tek oyuncuydu ve o dönem halk tarafından en çok tanınan isimlerden biriydi. O da hapis cezasıyla tehdit edilince korkup bir sürü isim verdi. Bir çok Hollywood çalışanı (oyuncu, yönetmen, senarist, kameraman) korkudan gidip birbirlerini ispiyonluyordu şimdi. (Loe Townsend, İsobel Lennart, Ray Huggins, Richard Collins, Lee J. Cobb, Budd Schulberg) Konuşan her kişi bir komite görevlisiyle televizyona çıkıp, isim verdiğini halka duyuruyordu. Komite görevlileriyse hep aynı şeyi söylüyorlardı. “Bu adam sayesinde bugün yataklarımızda biraz daha rahat uyuyacağız.” Tüm bu korkaklar, tabansızlar – onların deyimiyle sadık ve gerçek Amerikalılar – unutuldu gitti. Bir kişi dışında : Elia Kazan. Kayseri doğumlu olduğu için övündüğümüz Hollywood'un büyük yönetmeni Elia Kazan. O da komiteye karşı gelemeyen ve bir çok isim vererek arkadaşlarının kariyerini mahvedenlerdendi. Hatta yakın arkadaşı ünlü yazar Arthur Miller'in adını bile vermişti.
Seneler sonra bile ondan bahsederken, sadece Marilyn Monroe'yla ilişkisinden söz açmaya cesaret edebilecekti. Elia Kazan'ın muhbirliği Hollywood'ta büyük tepki aldı. Arkadaşlarının hapse atıldığını gören ünlü yönetmen pişmanlık duymaya başladı. Kendini sektöre affettirmek için, o dönem için muhteşem sayılabilecek bir film çekti: Steinbeck'ten “ Viva Zapata “; başrolde Marlon Brando. Ama bu film bile onu affettirmedi. Bunun üzerine kendini affettirmek için yine Marlon Brando'yla liman işçileri ve çeteleşen sendika patronlarını anlatmak için bir film çekti: “Rıhtımlar Üzerinde”... Filmdeki “esas adamımız” Terry, arkadaşları tarafından istemeden işlediği bir suç yüzünden dışlanır. Ve sonunda korkunç bir dayak yemesine rağmen yine dimdik doğrulur ve yürür. Bu film McCarthy soruşturmasındaki Elia Kazan'ın tavrı olarak değerlendirilir. Ama ünlü yönetmen hala yalnızdır. 1972'de Cannes Film Festivali'nde bir ödüle layık görülür Elia Kazan. “Uşak, Kaza Gecesi, Arabulucu” filmleriyle tanıdığımız ünlü yönetmen Joseph Losey festival başkanıdır ve Kazan'ı açıkça lanetleyerek ödülün verilmesine engel olur. Bir çok insanın işten atılmasına neden olarak endüstrinin canına okuyan Kazan, 1998'de “endüstriye katkılarından dolayı” Oscar ödülü alır. Bu duruma çok sinirlenen Ed Harris (örn.; Kapıdaki Düşman – Alman Binbaşı Köning), Nick Nolte (örn.; Korku Burnu – Avukat Sam Bowden), Susan Sarandon (örn.; Ölüm Yolunda – Rahibe Helen Prejean), Tim Robins (örn.; Esaretin Bedeli – Andy Dufresne), Jesica Lange (örn.;Postacı Kapıyı İki Kere Çalar – Cora Papadakis ) gibi oyuncular ve yönetmenler tepki olarak ödülü protesto ederler.Yaşlı Kazan ödülünü almak için ağır adımlarla kürsüye ilerler. Yavaş hareketler ve titreyen ellerle ödülünü alıp, mikrofona eğilir. Boğazına düğümlenen sesi zar zor duyulmaktadır. Bir tek “Utanıyorum” diyebilir ve salonu terk eder.
Peki kimler direnmişti bu asılsız suçlamalara? Pek çok sanatçı arkadaşlarının adını vereceğine işsiz kalmayı tercih etmişti. Fakat size en tanınmışlarını sayayım ben. Çünkü McCarthy'nin kaybettirdiklerinin öyküsü daha da acıklı. “ Doktor Jekyll ve Mr. Hyde” filmiyle ünlenen oyuncu Rose Hobart'ın sinema yaşamı tamamen son buldu. Amerikan vatandaşı olmayı reddetmesi üzerine Charlie Chaplin hedef tahtası oldu. (Kendisi İngiliz'dir) Altına Hücum filminde komünizm propagandası yapıyor diye suçlandı. İsim vermeyi reddedince üstüne bir çok iftirayla gelindi. Aşağılandı. Sırf Amerika'nın değil bütün dünyanın hayranlık duyduğu isimlerden biriydi oysa ki. Fakat o gerçek bir sanatçıya yakışacak bir şekilde asla taviz vermedi ve sonunda Amerika'ya girişi temelli yasaklanınca ailesiyle birlikte İsviçre'ye yerleşti. Aynı şekilde yönetmen Joseph Loosey İngiltere'ye kaçtı. 1947'de Oscar'a aday gösterilen Paulo Jarrico'da kariyerini bitirdi. Komünist partiyle olan ilişkileri ve açlık grevindeki Türk şair Nazım Hikmet'e yazdığı şiirler yüzünden yazar Howard Fast'ta Hollywood ünlüleriyle birlikte hapis yattı ve hapiste Spartacüs'ü yazdı. McCarthy'nin yaydığı korku yüzünden hiçbir yayınevinin basmadığı kitap kendi kurduğu yayınevi tarafından basılınca en çok okunan kitaplardan oldu. Howard Fast çok uzun süre iş bulabilmek için takma isim kullandı. Büyük oyuncu Orson Wells'te suçlananlar arasındaydı.
Sorgulamanın keyfini çıkaran tek insan McCarthy değildi ilginç olarak. Büyük şair ve kuramcı, Alman oyun yazarı Bertolt Brecht suçlanmasına ve komite önüne çıkarılmasına rağmen gayet rahattı. (Brecht o dönemde Amerika'da çalışıyordu) Brecht'e önce teklif götürüldü. Kendisi Alman vatandaşı olduğu için dilerse sorgulamayı reddedebilirdi. O aksine, büyük bir memnuniyetle komitenin önüne çıktı. Zeki yazar, İngilizceye tam anlamıyla hakim olamamasını müthiş bir koza dönüştürerek komiteyle saatlerce dalga geçti. İzleyenlerin kahkahaları ve komitenin sinirli yüzü bir çok sanatçının yüreğine su serpiyordu. Brecht'i de fazla tutmadılar ABD'de. Almanya'ya geri dönmek zorunda kaldı.
Fakat bir kişiden özel olarak bahsetmek istiyorum: Paul Robeson'dan. Paul Robeson zenci bir şarkıcıdır. Aynı zamanda çok başarılı bir sinema ve tiyatro oyuncusudur. Othello oyunuyla sahneye çıkarak kendini dünyanın pek çok yerinde izleten biri. İlk zenci Shakespeare yorumcusu yani.... Gerçek anlamıyla çağdaş bir adam. 1947'de bir açık hava konserinde Ku Klux Klan'ın elinden kıl payı kurtulduktan sonra, ırkçılığa bir savaş başlatmış ve birkaç yıl içinde Klancıların başına bela olmuştur. O, Ku Klux Klan'ın dokunamadığı (dokunmaya korktuğu) tek zenci olarak bilinir. Bunun nedeniyse çok güzel şarkı söylemesidir. Çok iyi bir oyuncu olmasıdır. Birkaç farklı dil bilmesi ve yüksek bir öğrenim görmesidir. Öğrencilik hayatında bile büyük başarılar kazanmış ve hiçbir zenci aileye verilmemiş “şerefli aile” ünvanının ailesine verilmesine neden olmuştur. Zencilerin yakınından bile geçmekten korktuğu okullarda tek başına okumuştur. Vücudunu geliştirerek kendini olası saldırılardan korumayı planlamaktadır. İri yarı cüssesi de en az bilgisi kadar korku vericidir. Çok fazla beyaz hayranı vardır. Beyaz kadınlar konserlerinde onun elini öpmek için yarışırlar. Üstelik ikinci evliliğini de beyaz bir kadınla yapmıştır. Ku Klux Klan ilk kez bir zenciden çekinmektedir.
Paul Robeson komünist olduğunu da saklamamaktadır. Bu bir düşünce biçimidir der. “Ben ülkeme zarar vermiyorum. Ona hizmet ediyorum.” der. O çelik işçilerinin grevinde saatlerce işçilerle oturup, onlara şarkı söyleyen biridir. Rusya'da ırk ayrımcılığı üzerine konferanslara katılmaktadır. Afrika kurtuluş hareketlerinin destekçisidir ve Afrika Halkları Konseyi başkanıdır. O Nazım Hikmet Bursa Cezaevi'nde yattığı dönem girdiği açlık grevine öylesine derinden üzülür ki, Nazım'ın kurtulması için dünyayı ayağa kaldırır. Konserlerinde Nazım şiirleri okur ve hatta onun şiirlerini besteler:
“ Balık tuttum yiyen ölür Elimize değen ölür Bu gemi bir kara tabut Lombarından giren ölür” şiiri bestelerinden birisidir.
Biz Paul Robeson'u şöyle tanırız. Komiteyle başı belaya girdiği dönem Nazım Hikmet oturup onun için şu şiiri yazar:
Paul Robeson 12Haziran 1956'da komite önüne çıkıp komünist olduğunu itiraf etti ama tek isim vermedi. Şöyle diyordu öfkeyle: “Komünist olduğum için yargılanmıyorum burada. Kendi halkımın hakları uğruna savaştığım için yargılanıyorum. Yiğitçe direnen, savaşan bütün zencileri susturmak istiyorsunuz. Afrika'daki sömürge halklarının bağımsızlığı uğruna savaştığım için pasaport verilmiyor bana.”
Evet ona pasaport vermeyerek bütün yurt dışı konserlerini iptal ettiler. Uzun süre parasız kaldı ama yurt dışındaki hayranlarına seslenebilmek için başka bir yol buldu. ABD-Kanada sınırında, açık havada bir sahne ve güçlü bir ses düzeni kurdurdu. Konseri burada vereceğini açıklayınca, dünyanın bir çok yerinden bir çok insan sınırın öte yanına geçip Kanada topraklarında ki seyir alanında toplandılar. Ve inatçı adam Paul Robeson ABD topraklarından ayrılmadan, yüz metre ötedeki dünyaya muazzam bir müzik şöleni verdi.
... Sorgulamalara, artan işsizliğe ve senatör McCarthy'e bambaşka bir cepheden daha protesto geldi. Ünlü fizikçi Albert Einstein'den. Einstein 12 Haziran 1953'de New York Times gazetesinde yayınlanan açık mektubunda şunları yazıyordu: “Bu ülke aydınlarının karşı karşıya bulunduğu sorun son derece ciddidir. Gerici politikacılar bütün aydınlara kuşkuyla bakılmasını sağlamakta başarılı olmuşlardır. Bu başarıdan sonra şimdi öğretme özgürlüğünü baskı altına alma, kendilerine boyun eğmeyenleri aç bırakma çabalarına girişeceklerdir. Aydınlar azınlığı buna karşı ne yapmalıdır? Gerekirse cezaevine girmeyi, parasız kalmayı, ülke çıkarları uğruna kendi çıkarlarından olmayı göze almalıdırlar. Bunu yaparken anayasaya sığınmamalı, onurlu bir yurttaşın böyle soruşturmalara katılamayacağını haykırmalıdırlar. Yeteri sayıda kişi bunu yapabilirse başarı kazanılır. Başarı kazanılmazsa bu ulus köle olarak yaşamayı kabullenmiş demektir.” (Ülkü Tamer çevirisi) George Clooney'in 2005 yapımı “İyi Geceler ve İyi Şanslar (Good Night and Good Luck)” filmi de senatör McCarthy'e savaş açan, televizyonda haber yapan karizmatik haberci Edward R. Murrow'u anlatıyor. (İlgilenene bir not daha: Jim Carrey'in başrolünde oynadığı, yönetmen Frank Darabont'un “The Majestic” filmi bu dönemi romantik bir formla anlatır.)
Yazımın sonlarına doğru gelirken son bir örnekle sanatçılarla nasıl uğraşıldığını, olayın ne boyutlara geldiğini anlatayım biraz daha. McCarthy'nin bu saldırgan tutumlarına hükümetten veya CIA'den hiç eleştiri gelmeyince, senatör McCarthy orduyla uğraşabilecek kadar yüreklendi. Ordu derhal ve çok sert bir tepkiyle McCarthy'e cevabını verdi. Bu kadarı fazlaydı. Sanatla uğraşılırken hiç sesini çıkarmayan kamuoyu, orduya taş atılınca McCarthy'i harcamaya karar verdi. Gazeteler birden bire McCarthy'nin alkolik ve eşcinsel olduğu skandallarıyla doldu taştı. Ve senatör bir sonraki seçimleri kaybetti... Evet kara günler diye adlandırılan McCarthy dönemi resmen sona erdi ama onun ülkeye yaydığı komünizm paranoyası bitmedi. Bu hava bir oyuncunun intihar etmesine neden olacak kadar, saldırgan ve yaralayıcı bir havaydı.
Jean d'Arc'ın ilk yorumundaki Jean d'Arc rolüyle çıkış yapan ve “Günaydın Tristesse” filmiyle yıldızlaşan Fransız aktris Jean Seberg Hollywood'a geldiğinde kimi çevreler rahatsız olmuştu. Bunun nedeni Seberg'in ağırlıkta zencilerden oluşan ırkçılık karşıtı “Kara Panterler” örgütüyle olan iyi ilişkileri ve sol görüşleriydi. Çok sevilen güzel oyuncunun peşinde bir tek hayranları yoktu. Yazımın başlarında bahsettiğim FBI'ın efsanevi başkanı Edgar Hoover'da Seberg'in peşindeydi. Herhangi bir suçlama yapmak için tetikte bekleyen FBI, nihayet bir fırsat buldu. Kısacık saçları, ilginç giysileriyle göz dolduran bu güzel oyuncu Meksikalı yazar Carlos Fuentes'ten hamile kalmıştı. FBI bebeğin Kara Panterler üyesi siyahi bir teröristten olduğunu ileri sürerek bütün Hollywood dergileri ve televizyonlarda haberler yayınlattı. Onlara göre Seberg'in çocuğu da zenci olabilirdi. Çok fazla üstüne gelinmişti güzel oyuncunun. Tüm bu yorgunluk onun erken doğum yapmasına neden oldu. Seberg doğum yaptıktan yalnızca bir gün sonra bir basın toplantısı düzenleyerek ölü doğan bebeğinin cansız, beyaz vücudunu habercilere gösterdi. Bu bütün iftiralara son verdi ama güzel oyunu bir daha kendini toparlayamadı. Film çekimlerine devam etti ama artık hep yorgundu. Bebeğinin her – ölü – doğum gününde intihar eyleminde bulundu. Sayısız girişimden sonra bir gün arabasında, yanında boş bir uyku hapı kutusu ve bir veda mektubuyla ölü bulundu. Kimileri onu direk FBI'ın öldürdüğünü söyler. Öyle ya da böyle ... Bir sanatçıyı intihara sürüklemek ona tabancayla ateş etmekten çok daha acı vericidir bence. Hepimizi büyüleyen sektör ... sinema. Ve bu işin devi ... Hollywood. Korkunç bir baskıyı geride bırakarak gelmiş bu günlere. Pek çok sanat adamının harcanması Hollywood'un olması gerekenden daha yavaş bir ilerleme göstermesine neden olmuş ne yazık ki. Hoş 1950'ler Türkiye'de farklı mı geçmiş? Sanki biz almamış mıyız bu komünizm paranoyasından nasibimizi? Bizde “komünist yuvası” diye tutup, gururumuz, yüz akımız Köy Enstitüleri'ni kapatmadık mı? Enstitü mezunlarına hayatı zindan etmedik mi? Onları işsiz bırakıp ailelerinin önünde dövmedik mi, sakat bırakmadık mı ya da öldürmedik mi? Nazım'ı senelerce hapislerde çürütüp vatan haini ilan etmedik mi sonra? Sabahattin Ali'yi Bulgaristan sınırında başını taşla ezip öldürmedik mi? Canımız sıkıldığında girip, Aziz Nesin'in evini dağıtıp onu tutuklamadık mı? Hasan İzzettin Dinamo'ya Çine'de bir köy karakolunda dayanılmaz işkenceler yapıp yüzüne pislemedik mi? Yada ilerleyen günlerde 1993'te yakmadık mı 37 aydınımızı Madımak'ta? McCarthy gibi senatörlerin dünyaya yaydığı bu komünizm korkusu, Hitler'in, Mussolini'nin yaydığı bu nefret havası belki de en çok sanata vurdu tokadını. Bu dünyanın her yerinde oldu. Ama sanat bu yöntemlerle susturulabilseydi, dünyanın en güçlü silahı olabilir miydi? Bu insanlar bunu hiçbir zaman anlayamadılar. Dilim sertleşiyor. Bitirme vakti geldi, belli. Amerika bize göre gelişmiş bir ülke. Erasmus'un dediği gibi “eskiden bize benzemeyen insanları tutup kendi ellerimizle ateşe atıyorduk”. Bunu yapan bizim toplumumuz. “Şimdiyse bize benzemeyenleri yalnız bırakarak kendilerini ateşe atmalarına neden oluyoruz.” Bu da Amerika. “Fakat bu bile gelişmişlik göstergesi değil mi sizce de?” Hollywood'un baskı görmüş emekçilerinin adı 1973'te hükümet tarafından özür dilenene kadar temize çıkmadı. Şimdi de durulmuş değil sular. Bugünlerde o hayal dünyası Hollywood gene ikiye bölünmüş durumda. Bush'un Irak politikasına tepki veren sanatçılar Bush' a savaş açtı. Susan Sarandon, Oliver Stone, Sean Pean, Tim Robins, Nick Nolte, Jane Fonda ve daha birçok ünlü sanatçı Bush aleyinde gösterilere devam etmekte. Jesica Lange 2002 yılında “ Irak'taki müdahale ahlaksız ve yasadışıdır. Bush'tan nefret ediyorum ve Amerikalı olmaktan utanç duyuyorum” diyordu. Bush'un bu sanatçılara “vatan haini” demesi ve hatta “İyiler Kötülerin Bahçesinde Geceyarısı” filmindeki eşcinsel rolüyle unutulmaz bir oyunculuk koyan Kevin Speacey'nin gerçekten eşcinsel olduğuna dair söylentiler çıkması Hollywood'takiler için hala McCarthy'nin bıraktığı rüzgarın esintisi. “McCarthy” lafı aralarında bir küfüre dönüşmüş sanki ... Ha unutmadan söyleyeyim. Steven Spilberg, Tom Cruise gibi hayranı olduğumuz tipler Irak politikası konusunda Bush'tan yana. John Travolta'da iki arada bir derede kalmış, ne diyeceğini bilemiyormuş. Ne acı değil mi? Robert de Niro Şüphe ve Ceza'da oynadığı işsiz yönetmen David Merill rolüyle şöyle konuşuyordu: “İyi bir Amerikalı erdemli değilse neyi iyidir? Ben asla ispiyoncu olmadım ve olmayacağım. Ve oğlumu da böyle yetiştireceğim. Eğer gerçek bir Amerikalı sizin gibilerin baskısı karşısında hemen çözülürse işimiz çoktan bitmiş demektir. Yazık size!” Belki de şöyle demeliydi: “Eğer bir sanatçı erdemli değilse gerçekten sanatçı mıdır? Eğer sanatçı baskılar karşısında hemen yılsaydı, işimiz bu kez bitmiş demekti.” Direnen insanların öyküsünü sizlere anlatmayı görev bilen biz BTA'lılar, sanata ve sanatçılara vurulan darbeleri de anlatmaya, oynamaya, yazmaya devam edeceğiz. Görüşmek üzere ...
Görüşleriniz için
|
|||||||||||